Anasayfa » GÜNDEM » “Evrensel temel gelir” yaklaşımı sağ versiyonuyla tuzak, sol versiyonuyla ütopik-reformisttir!

“Evrensel temel gelir” yaklaşımı sağ versiyonuyla tuzak, sol versiyonuyla ütopik-reformisttir!

Evrensel Temel Gelir (ETG) programları, kapitalizmin küresel 2008 kriziyle birlikte ABD, Kanada ve AB ülkelerinde yeniden gündemleşmeye başladı. İsviçre’de referanduma sunulan ETG önergesi 3’te iki oy çoğunluğuyla reddedilmesine karşın, bir dizi ülkede son yıllarda deneme kabilinden sınırlı pilot uygulamaları başlatıldı. Finlandiya’da sağcı neomuhafazakar hükümet, işsizlik sigortasının bir bölümünün yerini alacak “tüm Finli vatandaşlara temel gelir desteği” programının denemesinin pilot uygulamalarını başlattı. Kanada hükümeti 2017 yazından itibaren daha geniş çaplı bir ETG deneme uygulaması yapıyor. Hollanda’da da bazı belediyeler üzerinden bir ETG programının “etki ve yararları” sınanıyor. Fransa’da ise eski devlet başkanı “sosyalist” Holande’ın halefi ve yeni devlet başkanlığı adayı Benoit Hamon, herkese temel gelir desteğini seçim vaatlerinin ana sloganı haline getirmiş durumda. ABD’de de ise eski devlet başkanının eşi, eski iç işleri bakanı ve Demokrat Parti’nin eski başkan adayı Hillary Clinton, son seçimlerde bir ETG programı kampanyasına niyet etmiş ancak daha sonra vazgeçmişti. Ancak Silikon Vadisi oligarşisi, Microsoft patronu Bill Gates, Facebook patronu Zuckengberg, Tesla patronu Elon Musk, bu yılki seçimlerde bir ETG programının gündemleşmesini istemeye ve ETG propagandası yapmaya devam ediyorlar.

Kapitalizmin yeni bir küresel ekonomik buhranının muazzam bir yeni işsizlik ve yoksullaşma dalgasıyla birlikte başladığı ve bunun koronavirüs kriziyle çift dikişli hale geldiği günümüzde, “herkese bir miktar temel gelir desteği” tartışmaları, artık bağımlı kapitalist ülkeleri de kapsayarak dünya çapında yeniden canlanıyor. Bir dizi ülkede, koronavirüs krizi bağlamında herkese bir kereliğine veya nüfusun belli kesimlerine (emeklililere ve/veya işini kaybedenlere, koronavirüs nedeniyle çalışamaz hale gelenlere, vd) karantina boyunca, birkaç aylığına bir miktar nakit gelir desteği zaten uygulanıyor. Bu uygulamaların herkesi kapsayacak şekilde genişletilmesi, geliştirilmesi ve kalıcılaştırılması istemi ise, hem muhafazakar ve liberal hem de reformist sol kesimlerde zemin buluyor.

Aslında Temel Gelir tartışmaları hiç yeni değil. Kapitalizmin son dönemlerdeki her kriz devresinde Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’dan başlayarak gündeme geliyor. 1970’lerin kriz sürecinde de, ABD’de New Jersey, Kanada’da Winnipeg’de eyalet düzeyinde deneme uygulamaları yapılmış, Avrupa’da Philippe Van Parijs tarafından Belçika merkezli olarak bir “Temel Gelir Yeryüzü Ağı (BIEN)” oluşturulmuş (1980’lerin ortalarından itibaren “Evrensel Temel Gelir Ağı”na dönüştürüldü), hatta Nixon yönetimi bir ara ABD çapında uygulamaya niyet etmişti. Bu dönemde de Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da yoğun biçimde gündemleşti ve tartışıldı, 90’lı yıllarda kısmi ekonomik canlılık ile birlikte sönümlendi.

Temel Gelir önerisini ilk ortaya atanlar ise, 2. Emperyalist Savaş sonrasında, neoliberalizmin ilk ideologları. Herkese temel gelir desteğini önerisini ilk formüle eden, neoliberal iktisatçı George Stigler’dır. Stigler, kötü ünlü “Asgari Ücret Yasasının Ekonomisi” (1946) başlıklı makalesinde, asgari ücret uygulamasının işçilerin daha düşük ücretli işlerde çalışmasını engelleyerek işsizliği artırdığını ileri sürüyordu! Ona göre, hükümetler işgücü piyasasının serbest işleyişine asgari ücret gibi düzenlemelerle müdahale etmemeli, bunun yerine (negatif gelir vergisi dediği) kısmi bir ek gelir desteği vermeliydi. Böylece, diyordu, işçiler serbest piyasa fiyatını aşmayan (yani en düşük) ücretleri kabul ettikleri halde yoksulluk sınırı üstünde geçinebileceklerdi. Bu neoliberal varsayıma göre, sistem, işgücü piyasasındaki ücretlere müdahale etmeden, işçilere bir asgari ücret güvencesi verebilecekti!

Bu önermeyi aklımızda tutalım. Çünkü Temel Gelir hikayesinin tüm özü ve ruhu, halen, Stigler’ın 74 yıl önce ortaya attığı bu neoliberal-ütopik varsayımda saklıdır. Bu neoliberal varsayım, işçi ücretlerinin kapitalistler tarafından “serbestçe” düşürülmesinin önünü sonuna kadar açar. Ücretlerin emekgücü değerinin altına düşürülmesini realize eder. Böylece devletin işçilere verir göründüğü “ek gelir desteği”nin, aslında patronlara verilen ücret düşürme ve ek sömürü desteği olduğu açıklık kazanır.

Stigner’in kurgusunun geçmişte kaldığı düşünülmemelidir. Günümüzde Türkiye ve dünya çapında artan ölçüde uygulamadadır. Örneğin “istihdam teşvikleri” adı altında, fazladan bir iki işçi istihdam eden patronlara bu işçilerin ücretlerinin devlet tarafından karşılanması, veya asgari ücrette geçici bir reel artış olduğunda bu artışın bir kısmının devlet tarafından karşılanması gibi. Zaten uygulamada olan bu örneklerden, “temel gelir” kurgusunun, ücretleri düşürme, esneklik ve güvencesizliği yaygınlaştırma, sömürü şiddetini artırma, ve işçilerden patronlara ek gelir transferinin kılıfı olduğu açıklık kazanır.

Stigner’den 10 yıl sonra, 1956’da, bu kez neoliberalizmin daha da kötü ünlü ideolog ve demagogu Milton Friedmann, onun bu “teorisini” mantıki sonucuna kadar genişletti. Temel Gelir desteği, Keynesyen programların tersine, diye yazdı, “piyasada işlerken, piyasanın işleyişini bozmaz ve ona müdahale etmez.” Friedmann, Stigner’in mantığıyla ama onun da çok ötesine geçerek, temel gelir programıyla, yalnızca asgari ücretin değil, işçi sınıfının tüm tarihsel mücadele kazanımlarının, sosyal hak ve güvencelerin kaldırılabileceğini, örneğin kamu sağlık ve eğitim sistemlerinin özelleştirilebileceğini ileri sürüyordu. Başka deyişle Temel Gelir programları, temel sosyal hakların gasp ve tasfiye edilmesinin, kamusal sosyal güvenlik, emeklilik, sağlık, eğitim sistemlerinin tasfiye edilerek piyasalaştırılmasının ve sermayeleştirilmesinin aracı ve kılıfı olacaktı. Bu neoliberal fantaziye göre de, bu sayede sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, emeklilik, belediye vb sistemleri daha hızlı ve kolay (işçilerin direnişlerini sürklase ederek!) özelleştirilebilecek, ama işçiler “ek gelir desteği” sayesinde, bu hizmetleri piyasadan satın alabilecekti!

Tarımda doğrudan gelir desteği

Neoliberal kapitalizmin bugüne kadar, bir çok sosyal yıkım ve yağma programını, aynı manipulasyon ve perdeleme taktikleriyle yürüttüğüne tanık olduk. Örneğin tarımda küçük çiftçilere dönük olarak bir dönem uygulanan “Doğrudan Gelir Desteği” programı. Tarımsal kamu işletmelerinin özelleştirilmesinin, tarım kooperatiflerinin tasfiyesinin, ürün taban fiyatlarını maliyetlerinin bile altına düşürmenin, tarımda mülksüzleştirmeyi hızlandırmanın ve tarımda tekelci kapitalist hakimiyet ve karları büyütmenin aracı ve kamuflajı olarak kullanıldı. Tarımda “Doğrudan Gelir Desteği”, küçük çiftçilerin yığınsal yıkımını engellemek bir yana hızlandırdı ve kolaylaştırdı. Dahası küçük çiftçilere emperyalist kapitalist tarım yağması programlarına boyuneğmeleri için verilen “Doğrudan Gelir Desteği” de, küçük çiftçilerin cebine değil, gırtlaklarına kadar borçlandırıldıkları bankaların cebine gitti. Başka deyişle tarımsal gelir desteği, çiftçilerin değil, tarım tekellerinin ve bankaların karların güvencesinden başka bir şey değildi.

Günümüzde de “Evrensel Temel Gelir” programlarının varsayımları aynı neoliberal çerçevededir. Örneğin Avrupa’da “Evrensel Temel Gelir” programı önerisinin başını çeken Van Parijs ve Vanderborgh’un “Temel Gelir: Özgür bir Toplum ve Akıllı bir Ekonomi için Radikal bir Öneri” başlığını taşıyan son kitapları Stigner ve Friedmann’ın aynı küflü varsayımları ile doludur: “Emeğin karşılığını alma düzeyi asgari ücret yasaları, toplu sözleşmeler ve iş güvencesi ile katı biçimde korunduğunda, bunun sonucu yığınsal iş kayıpları olma eğilimi gösterir.”

Bu neoliberal “Temel Gelir” guruları, dünya çapında ortalama ücretlerin dibe vurduğu, ama bunun işsizlikte en ufak bir azalma yaratmadığı gibi, esneklik ve güvencesizlik uygulamaların tam tersine işsizliği daha da köklediği koşullarda, halen “yüksek ücretlerin ve sosyal hakların ekonominin ‘optimal dengesini’ bozarak işsizliğe yol açtığı” iddiasını ısıtıp ısıtıp piyasa sürmekten başka bir şeyler yapmıyorlar. Yukarıda değindeğimiz, bazı Avrupa ülkelerinde birkaç yıl önce başlatılan “temel gelir” uygulamaları da yine aynı neoliberal mantalite çerçevesindedir.

Örneğin Finlandiya’daki uygulamada, 470 Euro gibi ortalama yaşam standartı bir yana, asgari ücretin bile çok altında bir “temel gelir” dağıtımı, işsizlik sigortası fon ve ödemelerinin budanmasının aracı ve kılıfı olarak kullanılıyor. Fin “EGT” deneyi, “birincil amacının, çalışanları düşük ücretli ve düşük vasıflı işleri kabul etmeye teşvik etmek” olduğunu utanıp sıkılmadan vurguluyor. Böylece EGT programlarının, neoliberal esneklik ve güvencesizlik uygulamalarının başka bir adı olduğu açığa çıkıyor.

Son yıllarda “Temel Gelir” programı denemelerinin öncelikle İskandinav ülkeleri ve Hollanda, Belçika, Fransa gibi ülkelerde gündeme gelmesi de raslantı değil. Çünkü bunlar, işçi sınıfının tarihsel mücadele kazanımlarını ve sosyal hak ve güvencelerini az buçuk ve kısmen koruyabildiği ülkelerdir. “Temel Gelir” programları ise, kamu ve sosyal hak sistemlerinin budanmasının ve kaldırılmasının aracı ve örtüsü, aynı zamanda işçi sınıfının direncini kırmanın bir yolu olarak kullanılmak istenmektedir.

Oysa gerek yaşam gerekse bu konuda yapılan ciddi çalışmalar, neoliberal varsayımların tam tersini kanıtlamıştır. Sermaye vergilerini ve kamu hak ve hizmetlerini aşırı azaltmayan ülkelerde, istihdama katılım oranı daha yüksektir. Özellikle de kadınlar için.

Evrensel Temel Gelir programları ücretleri düşürür, esneklik ve güvencesizliği yaygınlaştırır

“Temel Gelir” programları ise, 1- Ücretlerin düşürülmesini kolaylaştırır ve hızlandırır. 2- İşsizliğin katlanmasını kolaylaştırır ve hızlandırır. (“Temel Gelir” ödentisi alan işçiler çalışmayacağı için değil! “Temel Gelir”, zaten çok düşük olan asgari ücretin de altında belirlenerek, işçileri daha düşük ücretle daha ağır işleri kabul etmeye zorlama varsayımına dayanmaktadır. Ancak bu koşullarda, sendikalı, toplu sözleşme hakkına sahip, görece yüksek ücret alanların işten çıkarılması kolaylaştırılmış ve hızlandırılmış olmaktadır.) 3- Esneklik ve güvencesizliğin yaygınlaştırılmasını ve derinleştirilmesini kolaylaştırır ve hızlandırır. 4- Herşeyin sermayeleştirilmesi ve piyasalaştırılmasını (sınırlandırmaz, aksine) işçi sınıfı aleyhine genişletir ve derinleştirir. 

Toplam bir sonuç olarak, “Evrensel Temel Gelir” programları, neoliberal kapitalizmin karşıtı, alternatifi veya sınırlandırılması değil, tam tersine sürdürülebilmesinin aracı ve kılıfıdır. EGT, kriz ve kemer sıkma koşullarında gündeme getirilir; yalnızca sağda değil, kriz koşullarında korkuyla geriye çekilen, yeni sosyal hak kazanım ve istemlerini olanaksız görüp eldeki kırıntıları korumaya çekilen işçi sınıfının geri ve ortalama kesimlerinde ve reformist sol da, “rahatlatıcı” bir zemin bulur.  Kriz, işsizlik, açlık, faşizm (ya da son moda liberal jargonla “otoriterizm”) korkusu ne kadar körüklenir ve artırılırsa, “EGT” tuzağı da o kadar yanıltıcı ve hoş gelir. EGT, neoliberal kapitalizmin son kullanma tarihinin geçtiği her kriz devresinde, sol çanak yalayıcıların da desteğiyle, “daha fazla neoliberalizm” için uzlaşma/teslim alma aracı olarak kullanılır.

Evrensel Temel Gelir’in sol versiyonları

Evrensel temel gelir desteğinin sağ versiyonları, olabildiğince cuzi bir gelir desteğiyle, ücretleri düşürmeyi ve kamu fonları (ya da onlardan geriye ne kalmışsa) daha da budamayı ve esneklik ve güvencesizliği yaygınlaştırmayı hedefler. En azından birincil amacının işçileri daha düşük ücretli, vasıfsız ve güvencesiz işleri kabullenmeye zorlamak olduğunu pek gizlemez. Evrensel temel gelir desteğinin sol versiyonları ise, bu sağ versiyona “sosyal” kılıf geçirme işlevini üstlenir. İçlerinde Nick Srnicek ve Alex Williams gibi (“Geleceği İcat Etmek” başlıklı reformist post-kapitalist manifesto-kitabın yazarları) ETG’yi kapitalizmden sosyalizme reformist bir geçişin hızlandırıcı ara aşaması olarak görenler bile vardır. Onlara göre “ETG’nin ayırdediciliği emek ile sermaye arasında mevcut güç asimetrisini tersine çevirmesidir.” ETG’nin uygulanmasının “işçiye bir işi kabul edip etmeme şansını sunduğunu”, “emeği kısmen metalaşma dışına çıkardığını ve böylelikle emek ile sermaye arasındaki politik ilişkiyi dönüştürdüğünü” ileri sürerler. Ancak bu söylediklerinin gerçek olabilmesi için, ETG’nin “geçim için yeterli olması gerektiğini” söylerler. Aksi halde, yani “temel gelir” kendi başına geçinmeye yetmeyecek cüzi miktarlarla sınırlı kaldığında, “ücretleri düşüreceğini ve sadece güvencesiz ve kötü istihdam yaratacağını” kabul etmek zorunda kalırlar.

Bu kabul, “Evrensel Temel Gelir”in sol versiyonunun liberal ütopizmini gözler önüne serer. Britanya’da Guy Standing’in, Fransa’da Jan Juares Vakfı’nın yaptığı analizler, herkese yeterli, yani yoksulluk sınırı üstünde bir temel geçim desteğinin (ABD’de 1200 dolar, Batı Avrupa ülkelerinde 1000 Euro civarında), zaten ulusal gelirin yaklaşık yüzde 50’sini yutan devletin, yüzde 35’ini daha alması gerektiğini gösteriyor. Bu da kamu fonlarını tümden sıfırlamadan, artan oranlı vergi reformuyla bile imkansızdır. Örneğin Fransa’da herkese aylık 1000 Euro civarında temel gelir dağıtmak için gerekli fonlar, tüm kamu fonlarının (sosyal güvenlik, emeklilik, işsizlik, sosyal hizmet ve sağlık hizmeti, vd) toplamını aşıyor. Elbette milyar dolarlar, on milyar dolarlar, yüz milyar dolarlar, hatta trilyon dolarla oynayan kapitalist mali oligarkların olduğu ülkelerde, herkese yeterli temel gelir dağıtımı için gerekli fonların asıl bunlardan radikal biçimde kesilerek oluşturulması imkansız değildir. Ancak şu var ki, kapitalist mali oligarşi yalnızca ekonomik değil siyasal iktidarı da elinde tutar. Dolayısıyla bunların iktidarını yıkmadan, salt şu veya bu düzeyde vergi reformuyla bu fon sağlanamaz. Böyle bir şey “sol” kılıflı neoliberalleşmiş sosyal demokrat ve reformist hükümetlerden de beklenemeyeceğine göre… Mali oligarşik kapitalizmi doğrudan devrimle yıkmanın, böyle bir ütopik reforma zorlamaktan daha kolay olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Guy Standing’in Britanya’da düşük bir temel gelir desteği doğrultusunda yaptığı analiz ise, asgari ücretin yarısı civarında bir temel gelirin (292 Sterlin), yoksulluk testine dayalı yardımların kaldırılarak uygulandığı durumda, çocuk yoksulluğunun yüzde 10, emekli yoksulluğunun yüzde 4, işçiler içindeki yoksulluğun yüzde 3 artacağını ortaya koyuyor. Mevcut kamu fonları ve sosyal yardım programlarına hiç dokunmadan, yalnızca çalışma yaşındaki bireylere verilecek aynı miktarda gelir desteği ise, ulusal gelirin yüzde 6.5’unu gerektirdiği halde, yoksullukta ancak çok kısıtlı bir azalma yaratabiliyor: Yetişkin işçi yoksulluğu yüzde 13.2’den yüzde 12’ye, emekli yoksulluğu ise yüzde 14.9’dan yüzde 14.1’e düşebiliyor. Bu durumda da, yeni kriz dalgasıyla ortaya çıkacak yoksulluk artışını bile frenleyemeyeceği açık.

Sonuçta kapitalizm koşullarında, yapılabilecek ETG’nin yoksulluğu ya artıracağı ya da, en iyi durumda iyileştirmede bile tamamen yetersiz olduğu, yeterli ETG’nin ise reformlarla mümkün olmadığı açıklık kazanıyor.

Dolayısıyla, ETG yaklaşımı, kapitalist sömürü ve piyasanın sınırlanmasını öngörmüyor. Ne artı-değer sömürüsünü ne de piyasa mantığını sorguluyor. Toplumsal emekgücünün yeniden üretiminin de sermayeleştirilmesinin ve piyasalaştırılmasının kısıtlanması yerine, tam tersine, tam da neoliberal kapitalist mantelite çerçevesinde “piyasaya erişim” sorunu olarak koyuyor. Eğitim, sağlık, konut, ulaşım, iletişim, enerji, elektrik, su, belediye hizmetleri, vb gibi temel toplumsal ihtiyaçların parasız karşılanması yerine, tam tersine, daha fazla parasallaştırmaya, metalaştırmaya, sermayeleştirmeye tabi hale getiriyor. “Özgürlüğü” de piyasanın sınırlandırımasında değil, “her bireyin piyasaya erişim özgürlüğü” olarak liberal ütopik-reformizm çerçevesinde tanımlıyor. Dolayısıyla işçi sınıfını daha fazla kapitalist tekelci oligarşik güçlerin kontrol ve tahakkümüne, azami karlarına tabi hale getiriyor. Kapitalist sömürü ve piyasayı genişletip hızlandırmanın yolunu yapıyor.

ETG’nin bir diğer sol versiyonu da, yine neoliberalizmden devşirilmiş, şu argumanı ileri sürüyor: Kamusal haklardan yararlanan “ayrıcalıklı” bir büyük sanayi proletaryasıdır. Oysa bu haklardan yararlanamayan sınıf kesimleri de genişlemiştir. Ancak herkese temel gelir ile bu eşitlik (ama kolektif hak eşitliği değil, piyasaya erişim eşitliği!) sağlanabilir; ETG bir mücadele talebi olarak işçi sınıfının birliğini sağlayabilir, vb. Oysa ETG, toplumsal-teknik işbölümüne hiç dokunmadığı için, sınıf içi hiyerarşileri ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz. Dahası, tam tersine, emekgücünün yeniden üretimini de piyasa temelinde tanımladığından, işçi sınıfının birliğini sağlamaz, hem bireysel ve kesimsel rekabetini daha da artırır. Kolektif haklar yerine “piyasaya” bireysel erişim üzerinden daha fazla atomize eder. Üstelik emekgücünün yeniden üretiminin de daha fazla parasalaşması/metalaşmasıyla, emeğin toplumsal-kolektif karakterini daha fazla görünmez hale getirir. İşçi sınıfının toplumsal-bileşik özgücünü ve sermaye diktatörlüğü ile uzlaşmaz karşıtlığını daha fazla farkına varmasını sağlamaz, tam tersine sermayeye ve kapitalist devlete daha fazla bağımlı hale getirir ve onlarla karşıtlığını örter.

Tüm bu nedenlerle, Evrensel Temel Gelir istem veya vaatleri, kapitalizmin uzlaşmaz ve artık hiçbir kılıfa sığmaz hale gelen çelişkilerini, yamamaya çalışan, sağ versiyonlarıyla neoliberal kapitalizmi sömürüyü, piyasalaştırmayı, esneklik ve güvencesizliği derinleştirerek “sürdürülebilir” hale getirmeye, sol kılıklı versiyonlarıyla ise liberal ütopik-reformizm ile örtmeye çalışan fantazidir.

Dünyayı istiyoruz kırıntı değil!

Dünyayı isterken, emeğin ve sağlığın korunması mücadelesine dair acil mücadele taleplerini elbette bir yana bırakmıyoruz, ama dünyayı isteme ufkuna bağlı olarak ele alıyoruz. Acil talepler, kapitalizmi tam da kırılganlaştığı bir süreçte yamamaya ve realize etmeye kalkışan değil, tam tersine zayıflatan ve çelişkilerini açığa çıkartıp keskinleştiren tarzda olmalıdır.  

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*