Anasayfa » DÜNYA » EURO 2016: Türkiye ve İzlanda

EURO 2016: Türkiye ve İzlanda

040620161119356871543Türkiye

Türkiye A Milli Futbol (takımı değil) Şirketi, EURO 2016 ön eleme grubundan son anda ve kazayla, daha doğrusu futbolcu başına vaadedilen 500 bin liralık prim gazıyla çıkabilmişti.

(Takım değil) Şirket, EURO 2016 futbol (turnuvasına değil) piyasasına katılma hakkı kazanınca, Hürriyet gazetesinde tam sayfalık bir “haber analiz” yayınlandı. “Analiz” futbolla ilgili tek bir fikir kırıntısı içermiyor, zaten finans-ekonomi sayfalarında yer alıyordu. Banka, turizm, medya, reklam, inşaat-ihale şirketleri temsilcileriyle yapılan röportajları da içeren “haber analiz”, Türkiye’nin EURO 2016’da yer almasına, bu tekelci kapitalist şirket temsilcilerinin her birinin kendi sektörlerinin piyasa ve karları açısından ne kadar değer biçtiği tahmin ve planlarını konu alıyordu.

İnşaatın futbolla ne ilgisi var, diye sorulacak olursa, Türkiye Futbol Federasyonu başkanının ve 12 kişilik yönetim kurulunun 7’sinin tekelci sermaye grubu patronları, bunların da çoğunun da inşaat patronları olduğunu belirtmek yeterli olur. Son yıllarda hemen her şehirde AVM’leşmiş yeni endüstriyel futbol stadları yükselmekte ve bunların çevresi de daha büyük rant alanlarına dönüştürülmektedir. Ve A Milli Şirketin tur atlaması endüstriyel futbol çevresinde dönen finans ve rant değerlerini de yükseltir!

Fransa’daki maçların 3-4 hafta öncesinden, bir “milli futbol” gazı kampanyası tabii ki olmazsa olmazdı. Bolca “milli takım”lı, Ardalı sponsorluk ve reklam kampanyaları servis edildi. Fatih Terim ve bilimum futbol (uzmanları değil) rantiyelerinin “ezer geçeriz, AB’ye dersini vereceğiz” türünden hamasetleri de tabii ki bu reklam kampanyasına dahildi. Hem ramazan, fetih, mehter marşı ve “milli futbol”lu Coco-Cola, THY vd sponsorluk ve reklamları pek de güzel bir neomuhafazakar popülist kombinasyon oluşturuyordu, daha maçlar başlamadan banka, borsa, tekeller, mafyanın kar hanelerine akarken. Fatih Terim’in maaşını eleştirenlerin anlamadığı, bunun bir “maaş” değil, kar payı olduğudur. Arda’yı eleştirenlerin anlamadığı, onun bir futbol yıldızı değil, reklam yıldızı olduğudur. Arda’nın ya da A Milli futbolcuların toplam piyasa değeri üzerinden turnuva başarısı hesabı yapıp hayal kırıklığına uğrayanların anlamadığı, bunun spekülatif sermaye piyasası değeri olduğu, yani kazanılan maça göre değil, mali sermayeye kazandırdıkları paraya göre hesaplandığıdır.

Dış politika çakallığında dişleri bir bir sökülen AKP’nin EURO 2016’da “tarih yazmaya” ihtiyacı vardı. Bir skandal daha yazdılar. İlk turda hiçbir varlık göstermeden elenmenin ötesinde, prim skandalları, futbolcular arasında bürokratik gözdeler mekanizmasıyla yaratılan gruplaşma ve gammazlamalar, daha ikinci maç sonrasında hezimetin sorumluluğunun bazı futbolculara yıkılıp medyaya hedef gösterilmesi, “üstü çizilenler”, tehditler, ayar çekmeler, vb: Türkiye’deki birikim ve rejim krizinin bir prototipi. Oyun kurucu sistem yok, taktik yok, alt yapı yok. Doğru dürüst forvet bile yok, çünkü geçen sezon en çok gol atan 7 oyuncu, yabancı yıldız futbolcu eskileri. Stoper yok, libero yok… Çünkü Türkiye’deki futbol “endüstriyel” bile değil, ultra bürokratik ve ilkel birikimci “inşaat ya resullullah” futbolu.

Dahası doğru dürüst taraftar da yok. Çünkü futbola bir nebze sosyal, şenlikli, yaratıcı rengini veren muhalif futbol taraftarları, Gezi’den sonra bastırıldı, paso-ligle tecrit edildi, susturuldu. Bundan kimse bahsetmiyor, ama Türkiye’de futbolu böylesine ruhsuzlaştıran temel etkenlerden biri, bu muhalif sosyal damarının bastırılmasıdır. Geriye kalan da maçlarda Kürt ve kadın düşmanı, linç histerili pankartlar açan, Terim’e kızıp hamile kızına ve doğmamış bebeğine ölüm ve tecavüz bedduaları okuyan psiko-siyasi patolojidir.

iste-izlanda-nin-sirri-2253063
İzlanda

330 bin nüfuslu yılın 3 mevsimi buzlarla çevrili küçük ada ülkesi İzlanda İngiltere’yi eleyerek çeyrek finale kaldı. İngiltere futbol endüstrisinin marka futbolcularından biri bu durumu gayet iyi açıkladı. “İzlanda’ya elenmemize niye şaşırıyorsunuz ki? İngiliz futbolu ve Premier Lig, futbol ve oyuncu kalitesi ne kadar düşüyorsa, dünya çapındaki yayın ve diğer gelirler için o kadar şişiriliyor. Oysa yabancı futbolcular olmasa İngiltere’de sahada oynananın futbol olduğuna bin şahit ister!” Endüstriyel futbolun, spor değil spekülatif sermaye balonu olduğunun oldukça iyi bir ifadesi.

İzlanda’nın başarısını, kimisi daha önce Nijerya’ya benzer başarılar kazandırmış İsveçli teknik direktörüne, kimisi halen nisbeten “kamusal” niteliğini koruyan spor altyapısına, kimisi profesyonel-endüstriyel futbolun tam hakim olmamasına, kimisi birkaç İzlandalı futbolcunun salt parça-insan olmakla kalmayıp müzik, tiyatro, yazarlık gibi farklı kültürel uğraşlarının olmasına bağlıyor. Bunların belli bir etkisi olsa da, İzlanda’dan bir futbol ütopyası yaratmaya yetmez. Çünkü İzlanda’da tüm o “kamusal futbol altyapısı” da, Avrupa’nın en mali oligarşik, endüstriyel, profesyonel lig ve futbol tekellerine, futbolcu ihraç etmekten başka şeye çalışmıyor. İlk 11’inin 10’u Avrupa’nın en büyük futbol tekellerinde oynuyor.

İzlanda’nın asıl farkı, küresel kriz çöküntüsünden ilk ve en ağır etkilenen ülkelerden biri olmasına karşın, halkının bundan özgüvenini koruyarak ve yükselterek çıkmayı başaran, isyan ve direnişlerinin kısmi demokratik ve sosyal kazanımlarla sonuçlandıran nadir halklardan biri olmasıdır. İzlanda futbol takımına özgüvenini ve ruhunu kazandıran asıl budur.

İzlanda ekonomisi 2008 yılında çöktü. Kuron dibe vurdu, aşırı borç yükü içine girmiş bankaları iflas etti, sayısız işyeri kapandı. Evlerini krediyle alan onbinlerce kişi, evsiz ya da bir anda 4-5 kat artan mortgage borçlarıyla kalakaldı. Bir gencin parlamento önündeki meydanda gitarıyla protesto şarkıları söylemesi kıvılcımı ateşledi ve on binler parlamento önünde çadır kampları kurup parlemantoyu kuşattı. 17 hafta süren meydan direnişi ve kuşatma eylemi sonunda hükümet istifa etti. Yunanistan’daki Syriza benzeri, sosyal demokratlar, feministler, eski komünistler ve yeşillerden oluşan bir koalisyon erken seçimle hükümete geldi. Yine Syriza gibi, yeni hükümet, İMF, AB, İngiltere ve Hollanda’nın borçların ödenmesi için çok sert bir özelleştirme ve kemer sıkma paketi dayatmasını kabul etti. Ancak Yunanistan’dan farklı olarak İzlanda halkı bu teslimiyet anlaşmasını reddetti. Cumhurbaşkanının anlaşmayı veto etmesi için 60 bin imza toplandı, ve yeniden başlatılan kuşatma eylemleri ve çadır direnişleri ile referandum istedi. Cumhurbaşkanı anlaşmayı veto etmek ve anayasa gereği referanduma götürmek zorunda kaldı. Referandumda halkın yüzde 93’ü anlaşmayı ve borcu ödemeyi reddetti. Yeni hükümet de düşerken, bu kez “kurucu meclis ve katılımcı anayasa” talebiyle yeni bir mücadele başladı. 30 kişinin desteğini almış herkesin aday olabildiği kurucu meclis seçimlerinde, 500 aday arasından içlerinde protesto dalgasını destekler görünen STK temsilcilerinin de olduğu 35 kişilik bir konsey seçildi. Anayasa Konseyi tüm toplantılarını sosyal medyadan canlı yayınlandı, halk içinde de tartışıldı, hazırlanan tüm taslak hükümleri web sitesine konularak, sınırlı da olsa kitlelerin eleştiri ve önerilerinin bazıları yeni anayasaya dahil edildi. Kitlelerin yoğun tepkisi ve istemiyle, bazı bankacı ve şirket sahiplerine “kriz ve yolsuzluk soruşturması” açıldı, bir dizi banka sahibi de yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Kuşkusuz İzlanda’da 2008-2010 yılında yaşananlar, kapitalizm ve burjuva demokrasisinin sınırlarını aşmadı, kitlelerin yoksullaşmasını engellemedi. Tepkilerinin bir ayaklanmaya dönüşmeden “katılımcı, çoğulcu, özerk, müzakereci” denilen burjuva demokrasisi içinde eritilmesini de gözetti. Emperyalist kapitalizm açısından jeo-stratejik ve jeo-ekonomik olarak pek bir öneminin olmaması, AB’nin henüz kriz sarmal ve çöküntüsüne girmemiş olması, onu (daha sonraki Yunanistan gibi “kötü örnek olmaması” için!) daha amansız ve ezici bir saldırganlıktan nisbeten uzak tuttu. Ancak kitlelerin kendi inisiyatif ve mücadeleleriyle, yıkıcı kişisel ve kamusal borçları ödemeyi reddetmesi, özelleştirme ve kemer sıkma paketlerini geri püskürtmesi, sosyal demokrat hükümetin de İMF vb ile anlaşmasını tanımaması, rejimi ve anayasayı sokaklarda ve eylemlerle tartışması ve burjuvaziyi “kurucu meclis, katılımcı anayasa” şovlarına ve birkaç banka sahibini yargılamaya zorlaması, demokratik ve sosyal haklarını korumaya çalışmanın ötesinde, asıl sınıfsal-sosyal onurunu koruması ve özgüvenini artırmasını sağladı.

Bunun futbola doğrudan ve dolaylı yansıması ise: Kamusal eğitim, sağlık ve spor altyapısının ve kültürünün belli ölçülerde korunması, kitlelerin ve bireylerin onur, özgüven, inisiyatif ve dayanışma ruh ve yeteneğinin korunması ve gelişmesi, belki de en önemlisi neoliberal değil, sınıfsal-sosyal güç dengelerine dayalı bir burjuva demokrasisi anlayışının bir ölçüde korunmuş olmasıdır. İzlanda’da hemen her mahallede orijinal boyutlarda bir futbol sahası var, 3-19 yaş arasında herkes, cinsiyet veya yetenek ayrımı da gözetmeden, istediği kadar parasız futbol eğitimi alma hakkına sahip. Bu eğitim (330 bin nüfuslu ülkede) çoğu FİFA B lisanslı binden fazla futbol koçu tarafından veriliyor, 19 yaşına kadar ülke içinde profesyonellik ve yıldız ve elit futbolcular gibi kastlaşma ve ayrıcalıklar yok. Bu da en azından bir noktaya kadar, genç futbolcuların aşırı bireyci, rekabetçi, ayrıcalıkçı yetişmesini, halktan kopmasını ve yabancılaşmasını bir ölçüde sınırlıyor. Siyasal sistemdeki biçimsel katılımcılık ve saydamlık, milli futbol takımında da taraftarlar açısından aynen uygulanıyor. Milli takım antremanları taraftarlara açık yapılıyor, teknik direktör, futbol koçları ve oyuncular yer yer taraftarlarla öneri ve eleştirilerini alıp konuşuyor (ki taraftarların önemli bir bölümünün asgari bir teknik ve taktik futbol bilgisi ve deneyimine sahip), teknik direktörün sahaya çıkaracağı kadro, yarım saat öncesinden taraftarlara açıklanıyor. Bu gibi uygulamalar, teknik ekip, futbolcular, taraftarlar ve halk arasında bürokratik yabancılaşmayı nisbeten azaltıp, biçimsel de olsa daha yatay ve güçlü bir bağ kurulmasını sağlıyor. 330 bin İzlanda’dan Fransa’ya 30 bin kişi gitti! Teknik direktör de, “taraftarımız da her maça ve antremana gelerek bizim kadar emek harcıyorsa ne olup bittiğini bilme hakkına sahiptir, neden onların deneyim ve fikirlerinden yararlanmayalım” tarzı açıklamalar yapıyor.

5604Bütün bunlar bize rüya gibi gelebilir. Birilerinin yukarıdan lütfetmesiyle değil, kitlelerin aşağıdan mücadeleyle kazandığı demokratik hak ve özgürlükler olduğunu görmek, ancak kapitalizm ve burjuva demokrasisi altındaki sınırlarını da unutmamak gerekiyor. Sonuçta bu sistem de finansal-endüstriyel futbol oligarşisine marka meta-futbolcu ve kar üretmeye hizmet ediyor ve tıpkı “Anayasa konseyi”nde olduğu gibi burjuvazi açısından daha önemli konularda kitlelere kapalı tutulurken, önemsiz konularda katılımcılıkla uzlaşmaz sınıf karşıtlığını perdeliyor ve burjuvazinin sınıf hakimiyetini güçlendiriyor. Yeni anayasayada da özel mülkiyet ve sermaye egemenliği “değiştirilmesi teklif bile edilemez” temel olarak kalmaya devam ediyor. “Sivil toplum demokrasisi”, burjuva demokrasisinin krizini örten, sokakta kazanılanın seçimlerde kaybedildiği bir sermaye egemenliği biçiminden başka bir şey değil.

Futbolda da İzlanda, küresel mali sermayeleştirmeyi derinleştiren AB Bosman kurallarına (neoliberal transfer piyasası, yani bağımlı ülkelerin en yetenekli oyuncuları üzerinde mali sermaye kontrolü ve en büyük endüstriyel futbol tekellerine transferi) talim ediyor ve zaten bu da İzlanda’yı küresel endüstriyel futbol oligarşisine yetenekli futbolcu üreten “geniş tabanlı” bir futbolcu fabrikası haline getiriyor. İzlanda halkının yaşadığı ekonomik çöküntü, işsizlik ve yoksullaşmaya karşı da, ülke çapında bir monokültür haline getirilen futbol “çare ve umut” olarak sunuluyor ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını perdelemekte kullanılıyor.

İzlanda takımının ilk 11’inin 10’u milyonlarca dolar transfer parası ve kar paylarıyla Milan ve Manchester United gibi finansal-endüstriyel futbol tekellerinde oynuyor. Burada mesele, İzlanda’da ortalama ücretler belirgin biçimde düşer (işsizlik ve evsizlik artarken) Milan’a transfer olan bir İzlandalı futbolcunun bunun bin katını kazanması değil sadece. İzlanda’da kamusal ve amatör görünümlü futbol altyapısının da Milan, Barcelona, Manchester United vbde oynama hayaline hizmet etmesi, ve böylece mali futbol oligarşisinin bağımlı ülke kitlelerinin hayallerini de sömürgeleştirmesi ve müşterileştirmesi. Örneğin Barcelona’nın Türkiye’den Arda’ya yedek kulübesinde oturtmak için milyon dolarlar ödemesi ve Türkiye’de İspanya’nın en kötü 11’ine seçilen Arda’nın böylesine şişirilmesi, öylesine karlı bir iş ki, Türkiye’deki yayın hakları, reklam ve sponsorluk gelirleri ile Arda’ya verdiklerinin en az on katını kazanıyorlar! Böylece İzlanda’da kitleler mali sermaye vurguncularına karşı mücadele etmeye ve bir ikisini yargılatmaya çalışırken, mali sermaye farklı bir yoldan onların cebine ve ruhuna sızmaya, kanlarını emmeye devam ediyor!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*