En zorunlu, en yakıcı, en acil ihtiyacımızsın, Emine!

Oooooof! Ne yazık ki yine uzun bir yazı olacak.

Yok bizim için değil; keyf bizimkisi. Sizin, okur için; zulüm sizinkisi. “Kader!”

Fakat, “valla” suç bizde değil. Sınıf mücadelesi bu. Kapitalistlerin, sonrasında beter saldırdıkları durgunluklarında tık nefeslenseler de, durduğu duracağı yok! Eh, işçilerin de, pek istemeseler de, bu sömürü ve yaşam koşulları içinde durabilecek halleri yok! Durabilenler, sadece iki işçi, Zonguldak’ın derinliklerinde yatıyorlar.

Biz ise, sınıfımızın nacizane hesap kayıt defteri olarak; fakat, eldeki imkanlarımızla, bu evrensel, dünyasal, ülkesel, bölgesel, sektörel çok yönlü, bütünsel mücadelenin tüm anlarına, tüm güncelliklerine yetişemediğimizden, böyle toplu hesap paketleri yapmakla yetiniyoruz, şimdilik…

Şeytana marka giydiren kadın
Prada’yı bilir misiniz? Zaten, markadan ne anlarsınızki! Sizin ufkunuz, Mahmutbey’le sınırlıdır…

“Liberalses”, diye bir site var; tabii ki “com”lu, hem liberal hem de “org”lu olanı görülmüş şey mi!? Bu sitede, marka tanıtımları yapılıyor; Prada için yazılan da şöyle:

“Şeytana Marka Giydiren Kadın
Önce ‘Şeytan Prada giyer’ filmiyle, ardından Papa’nın ziyaretiyle gündeme gelen Prada’nın arkasında Miuccia var. Dünya modasına yön veren Prada’nın arkasındaki tek isim Miuccia Prada, mütevazı aile şirketinin yönetimini 1978’de devraldıktan sonra Prada’yı devler ligine taşımakla kalmadı, dünyanın en zengin ve etkili kadınları arasında da yerini aldı. Özel hayatını ifşa etmekten özenle kaçınan feminist, komünist, entelektüel ve mim sanatçısı Bayan P.’ye dair herkesin aklında aynı soru var: Aslında kim bu kadın?

Modernizm ve kapitalizm el ele verip aynada başlayıp aynada biten bir tüketim kültürü yarattı. Sabah uyandığınızda yaptığınız ilk iş aynaya bakmak ve bir yabancı gibi aksinizi izleyip o günkü ruh halinizi şekillendirmek değil mi? Şehrin çılgın koşuşturmasında vitrinlerdeki görüntünüze takılmıyor mu gözünüz? Otobüs penceresinde kendinizi seyretmiyor musunuz? Peki ne görüyorsunuz? Daha da önemlisi üzerinizde ne var? Daracık bir kot pantolon mu? Sıradan bir palto mu, yoksa trençkot mu? Gömleğiniz mavi mi, kırmızı mı, kareli mi, puantiye mi? İyi bakın, çünkü ne giyiyorsanız o’sunuz. Sıradışı, ilginç, demode, farklı, kariyer düşkünü, anaç, özenli, hırpani, asi, dikkat çekici, sıradan… Başka gözler sizi böyle değerlendiriyor işte, giydiklerinizle… Giydikleriniz ve hatta giymedikleriniz kişiliğinizi, nereye gittiğinizi, nereye varmak istediğinizi ele veriyor. Tıpkı bir yol haritası gibi…

Ve bugün milyarlarca dolarlık moda endüstrisi o yol haritalarında belli adreslerin altını kırmızı kalemle çiziyor. Şeytanı bile giydiren Prada gibi…

Bir marka, bir moda fenomeni, bir stil olarak Prada’nın uzun yıllardır hayatımızda var olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Evet, Prada’nın tohumları 1913’te İtalya’da, Mario Prada ve erkek kardeşi tarafından atıldı. Ama özellikle 1990’ların başından itibaren Prada’yı Prada yapan isim, Mario Prada’nın torunu Miuccia oldu. Miuccia tasarımlarıyla Prada’yı bir yaşam tarzına dönüştürdü. Modada yalınlığı, entelektüelliği, şatafattan imtina eden lüksü, kendine güveni, bir adım önde gitmeyi, bağımsızlığı simgeleyen bir yaşam tarzına… Çünkü ne tasarlıyorsan o’sun aslında.

Tıpkı Prada’nın Miuccia’sı gibi…

Mario Prada ve erkek kardeşi 1913’te Milan’da açtıkları iki mağazada çanta ve ayakkabının yanı sıra çeşitli eşyalar satıyordu. Mario Prada hırslı ve dikkatli bir adamdı. En önemlisi Avrupalı olma idealinin ne anlama geldiğinin, Avrupa kültürünün şıklık ve zarafetle birleşen unsurlarının farkındaydı. Mağazada satılan gümüşleri Londra’dan, kristalleri Avusturya’dan getirtti. Çanta ve ayakkabılarında en kaliteli materyalleri kullandı. Bu sayede hem Avrupa hem ABD sosyetesinde hatırı sayılır bir ün kazandı. Zamana ayak uydurmasını da bildi. Klasik Prada çanta ve bavulları ağır mors derisinden yapılıyordu. Hava taşımacılığı giderek daha fazla tercih edilmeye başlayınca, bu ağır çantaların işlevini yitireceğini anladı ve şirketini hafif çantalar imal etmeye yönlendirdi.”

Kokoşlar dışarı, işçiler içeri!
Prada’nın İstanbul Nişantaşı’ndaki mağazasının önünde, 19 Haziran’da, fiyatı binlerce dolara kadar çıkabilen çantalardan, sezonluk rujlarına, tırnak boyalarına uygun renk ve modellerden almak için, birbirlerinin saçını başını yolan kokoş burjuva kadınlar yoktu. İşçiler vardı!

Deri İş Sendikası, sendikada örgütlü deri işçileri vardı. Prada markasına deri üreten DESA kapitalistinin, geçen yaz, iki yıllık sendikalaşma mücadelesinden sonra, uluslararası boykot ve marka yıpranmasıyla birlikte, geri adım atmak zorunda kalıp, sendika düşmanlığına son vereceğine, attığı işçileri geri alacağına dair verdiği sözü tutmamasını protesto ediyorlardı.

Bir kapitalistin sözüne güvenilebilinir mi? Bir kapitalistin insani bir sözü olabilir mi? “Kişilik kazanmış sermaye”, sermaye birikimi, mutlak ve nispi artı değer sömürüsü, tekelci fiyatlandırma, karını gerçekleştireceği metaların pazarlanması, azami kar dışında ne konuşabilir?

DESA patronu, sıra sende!
Deri işçilerinin Prada önündeki eyleminde, açıklamayı Deri İş’ten Mustafa Servi yaptı:

Önce, DESA’daki sendikal örgütlenme mücadelesine değindi: İşten atmaların, gözaltına alınmaların, direniş alanına çöp, hayvan pisliği attırmanın yaşandığı mücadele sürecinin sonunda, başta Emine Arslan olmak üzere, DESA işçilerinin mücadeleleri ve uluslar arası dayanışma, boykot kampanyaları sonunda, DESA patronunun Deri İş ile protokol imzalamak zorunda kaldığını, anlattı. Protokolün, DESA patronunun sendika karşıtı tutumundan vazgeçmesini; tüm işçilere, sendikal haklarının güvence altına alındığına dair yazılı bir belge dağıtılmasını; daha önce geri aldığı 6 işçinin yanısıra atılan işçilerden 6’sını daha geri almasını ve işten çıkarılan diğer işçileri de, DESA’nın kesinleşen siparişlerinin yeniden bağlanmasıyla birlikte yeniden işe alınmasını içerdiğini, vurguladı.

Prada önündeki eylemli basın açıklamasında, yeni bir eylemli kampanyanın daha başlatıldığı ilan edildi: “İki senedir anayasal haklarını kullanan işçilere bedel ödettirmeye kalkan DESA patronu sıra sende!”

“Ben bir tek mahkeme tanırım!”
DESA’da kazanım, 2009 Haziran’ında resmileşti. Atılan işçiler işe iade davasını kazandılar. Fakat, DESA kapitalisti, “Sen kimin mahkemesisin ulan! Ben bi tek mahkeme tanırım, o da bizim, sermayenin mahkemesidir! Haddini bil; yoksa, adaletin yeniden yapılandırılmasında seni ilk sıraya alırım!” diyerek, kararı tanımamış; işçileri de geri almamıştı. Dava Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay, işe iade davasını onayladı. İşçilerin 12 aylık sendikal tazminatları ile 4 aylık boşa geçen süre dahil, tüm alacaklarını karara bağladı.

Hangi sınıfın, hangi sınıfa karşı hukuğu?
Hangi sınıfın, hangi sınıfa karşı mahkemesi?
DESA kapitalisti, TİSK, TÜSİAD, cümlü kapitalist ve bağımlı Türkiye kapitalizmi, sınıfsal toplumsal sömürü ve egemenlik ilişkilerinin hukuki ifadesi olan hukuğu da, ilkesinden mevzuatına, kürsüsünden kaftanına kadar, yeniden yapılandırıyorlar.

Mücadele içinde; savcıların, hakimlerin sürülmesi, açığa alınması, hatta tutuklanmasına kadar varan sıcak savaşım içerisinde. Çünkü, önceki dönemki kapitalist sömürü ve egemenlik ilişkilerine uygun, bunları düzenleme hedefli, yine kendilerinin yapıp, işlettiği hukuk sistemi; bugünkü sömürü ve egemenlik ihtiyaçlarını karşılamıyor. Karşılamak bir yana, yukarıda görüldüğü gibi, ayaklarına dolanıyor, arkadan vuruyor!

Bu yüzden de, önceki dönemki sınıf ilişkileri, mücadelesinde belli bir payı olan Çelebili sınıf uzlaşmacılığı dönemsel sisteminin bir bileşenini de içeren, varolan hukuk sistemini, bir bütün olarak topa tutuyor, yıkıyorlar.

Yerine getirdikleri yeni hukuk sistemi ise, yeni iş kanunu, personel rejimi tasarısı, ölü iyicene ölmeden ölüm aylığı bağlamayan sosyal güvenlik yasası, kredi kartlarına abanan işçileri hapiste ağırlayan, dersane parası bulamayan çocukları intihara, anaları hapse atan borçlar yasası, işçiyi çalışan yapan Anayasa vb. bileşenleriyle, sınıfımızın yana yakıla tanışmaya başladığı hukuk sistemi ise, tamamen sermayeleştiriliyor.

Önceki dönemin sınıfsal güçler dengesine, sınıf işbirliği/uzlaşmacılığı sistemine göre yapılanmış; işçilerin asgari ihtiyaçlarını uçurumun kıyısından ve biçimsel olarak, elbette lütfen içeren, tüm maddeleri “ama”larla, “fakat”larlada doldurmayı ihmal etmemiş kimi kırıntısal haklar içeren, son ve eklektik olarak duran bölümünü de tümden yok ediyorlar.

İş mahkemelerini de, Danıştay’ını da, Sayıştay’ını da, Yargıtay’ını da…

Korkunç bir sınıf kiniyle bulaşık çin çin kahkahalarla, o nadide restuarantlarda, ceplerinde kağıt dolar bulamadıklarında, pürolarını, varolan hukuğun bu son ve eklektik kısmıyla yakıyorlar…

“Bizimki ekmek mücadelesi!”nde olduğu gibi; “Bizimki hukuk…”, “Bizimki Anayasal hak…!” mücadelesi de, tarihe karışıyor. Önceki dönemin asıl olarak sınıf uzlaşmacılığı, bu çerçevede düzenlenmiş sınıf mücadelesinin, işgücünü kolektif pazarlama piyasasının da tasfiyesiyle, piyasadan kaldırılmasıyla…

Hangi sınıfın, hangi sınıfa karşı hukuku?
Hangi sınıfın, hangi sınıfa karşı mahkemesi?
Sermayenin, işçi sınıfına karşı sermayeleşmiş hukuku!
Sermayenin, işçi sınıfına karşı sermayeleşmiş mahkemesi!

Önceki dönemin sermaye hukuğunda, yine işgücü metasıydık. Fakat bu metanın yeniden üretim koşulları, sınıfımızın kolektif kuşaklar arası dayanışması olarak, tümüyle sermayeleştirilmemiş düzeyde, fakat elbette sermayenin kolektif mülkiyetinde devletinin egemenliğinde, kısmen, biçimsel olarak güvence altındaydı.

Şimdi, yeni dönemin sermaye hukuğunda, işçi diye hiçbir şey yok; salt işgücü var! İnsanlığından, sınıfından, kolektivizmden, dayanışmasından, kitleselliğinden tümüyle koparılıp yoksunlaştırılmış; sadece işgücüne, o da tek tek işgüçlerine indirgenmiş; İş ve İşçi Bulma Kulma Kurumu’ndan dahi yoksunlaştırılıp, köle tüccarlarına verilmiş olarak, var. Yok!

Sermayenin hukuğundan tekme tokat kovulmakta, atılmakta olmak, acılı elbette. Buna direnilecek! Direniliyor. İşçilerle, sonuna kadar çürümüş sınıf düşmanımız olanları geçelim, diri, mücadeleci sendikalarla, kendileri de nafile direnmelerine karşın işçileşmekte olan hukukçu sınıf kardeşlerimizle, her yönden, bir bütün olarak, direnilecek… Gücümüze, tehdit kapasitemize bağlı olarak, bu kovulmayı yavaşlatabiliriz, kimi hak kırıntılarını bir nebze, bir zaman tutabiliriz belki de… Fakat, artık, ne önceki dönemki burjuva hukuğunu geri getirebiliriz, ne de hukuktan bir sınıf olarak kovulup atılmamızı engelleyebiliriz…

Bugün, önceki dönemin, sermayenin paspas yapıp çöpe attığı hukuğunun, geri getirilmesini istemek, nostaljiktir. Çok daha önemlisi, gericiliktir. İhanettir. Sınıf düşmanlığıdır! İşçi sınıfını, ihtiyaçları, sorunları, mücadelesi önceki dönemden misli misli büyümekte olan işçi sınıfımızı, önceki dönemin sınıf işbirliği hapishanesinde tutmak, demektir. Sermaye, bugün o hapishaneyi çoktan yıkıp, yerine çok daha gelişkinini; f tipleri, d tipleri, kuyularda işçi cesetleri unutma, KPSS intiharları vb. bütünlüğünü koyduğu halde; işçi sınıfını, artık fiilen değilse de manen, o hapishanelerde tutmak, demektir. Cinayettir…

Sermayenin, işçi sınıfına karşı sermayeleşmiş hukuğuna karşı, işçi sınıfının sermayeye karşı sosyalist, kolektif, militan, kitlesel, dayanışmacı, enternasyonal hukuğu!
Sermayenin, işçi sınıfına karşı sermayeleşmiş mahkemesine karşı, işçi sınıfının sermayeye karşı, sosyalist, kolektif, militan, kitlesel, dayanışmacı, enternasyonal hukuğu!

Gerçekleştirmek; fabrikalarda, plazalarda, işçi havzalarında, alanlarda vb. dişe diş bir mücadeleyle gerçekleştirmek; yazmak kadar kolay değil, elbette! Fakat, tıpkı sermayenin kağıda geçirmeden önce, sınıf mücadelesinde adım adım, şu fabrika bu atelye, gıdım gıdım, yalıtıklıkla, süreksizlikle, yasallıkla malul tüm direnişlerimize karşın, yaşama geçirdiği gibi, olacak. Çoktan başladı zaten; oluyor.

İşte, fiili TİS’ler. Geçici protokoller; asla peşini bırakmayıp, sürekli kollayıp koruyup güvenceye alıp, geliştireceğimiz… Bu protokoller, fiili TİS’ler; yerel olmaktan çıkacak, yerel, sektörel, ulusal, bölgesel, evrensel düzeylerde bütünleşecek, enternasyonal proletaryanın etkinliğiyle…

İşte, sınıf dayanışması. Kokuşmuş bürokratik ticari ziyaretten, hangi sınıfın temsili olduğu muğlaklaşmış temsili ziyaretten, ilk akla gelen kalem basıp satmaktan, olursa para için gece yapmaktan, hadi bilemedin çoğu Çelebinin uluslararası üstadlarından, emperyalist sendikalizmin, sosyal diyaloğun uzmanlarından ve Türkiye’deki atelye çalışmalarının eğitmenlerinden olan, sendika federasyon temsilcilerinin ziyaretlerinden; tembelliğin, konformizmin, mecalsizliğin, sermaye medyasına muhtaçlığın, bağımlılığın yazılı; en kabadayısı yüzlerle sınırlı sözlü basın açıklamaları güçsüzlüğümüzden, basın açıklaması hapishanesine kapatılmış toplanma yürüyüş özgürlüğümüzün sermayece çizilmiş sınırlarından vb., koparak, ileriye!

Örneğin, DESA kapitalistine karşı, uluslararası boykot kampanyaları ses getirdi, sonuca katkısı oldu; ileriye! DESA kapitalistinin taşeronluğunu yaptığı tüm emperyalist kapitalist giyim tekellerinde sömürülen işçilerin eylemli sınıf dayanışmasını örgütlemeye…

İşte, emeğin yumruğu. Kalkıp iniyor, gümbedenek. Bugün, çok sık olup; sermaye medyasında, “İnsanlık dışı alçakça saldırı! Canavarlar! Kendilerine ekmek veren işverenlerine dua edip daha çok çalışacaklarına, işverenlerinin kedisinin kendilerinden pire kapmaması için uzak duracaklarına, kuyruğunu çektiler! O güzelim, o nadide kedinin, ta California’dan getirilen, bir aylık ücretleriyle bile ödeyemeyecekleri mamalarını yere döktüler! Zalimler! Hainler! O kedi kadar bile olamayanlar, hayvanlar!”, şeklinde yer almasa da, işliyor. Kimisi gümbedenek, inmiş halde; of ne sızlıyor olsa gerek; kimisi havaya kalktı, indi inecek; kimisi sıkıyor yumruğunu sıkıyor sıkıyor sımsıkıyor… Eminemizin kızını kaçırmaya kalkanları unutulmadı! İşçi sınıfının alacak hesaplarında kayıtlı…

İşte böyle, dişe diş, çok kanallı, bütünsel gelişecek, işçi sınıfının sosyalist, militan, kolektif, kitlesel, enternasyonal hukuku…

Sermayenin sermayeleşmiş hukukundan koparak…

Kopmayı bütünsel düzeyden geliştirecek ülkesel, bölgesel kopuşlarla, proletarya diktatörlüğünün hukununa gelişerek…

Komünizmin hukuku da gereksizleştirip, ihtiyaç olmaktan çıkarmasıyla, sönümlenip, ortadan kalkarak…

Sınıfımızın Aslan’ı
DESA direnişçisi, direnişi uzun zaman tek başına omuzlayan, Emine Aslan, sınıfımızın aslanı konuşuyor. Konuşmak ne, kükrüyor:

Sekiz senedir DESA’da çalışmaktaydım. Ben singerciyim ama beni el işçilerinin başına koydular. Resmen hamallık yapıyordum mesleğim varken. Beş sene bu şekilde çalıştım. Ondan sonra beni ara kontrole verdiler….

İlk girdiğimde dokuz ay sigortam yapılmadı. Sigortacılar geldiğinde bizleri fabrikanın çatısına saklıyorlardı. Biz saatlerce orada soğukta donuyorduk. Sigortacılar bizi görmesin diye arka bahçeden bizi mahalleye çıkarıyorlardı. Nihayet dokuz ayın sonunda sigortalı olduk. Çalışmaya başladık, fakat uzun çalışma saatleri çok ağırdı, iki gün eve gidemiyor ve fabrikada geceliyorduk. Eve gittiğimizde bacaklarımız balon gibi şişiyordu. Duş almaya bile halimiz yoktu…

Öğlen vakti oluyordu yükleme var, diye yemek vermiyorlardı. Saat on ikide, birde olan yemek üçe, dörde sarkıyordu. Sabah kahvaltısı bile etmemiş biri o saati zor getiriyordu. 220- 240 saat mesai yapıyorduk ayda. Önümüze gelen kağıtta ise 6-10 saat mesai yaptığımıza dair kağıt imzalıyorduk.

Kimyasallara maruz kalıyoruz. Bunlara karşı hiç önlem yok. İzin istediğim zaman verilmiyor ve ustaların hakaretlerine maruz kalıyordum. Kaba bir şekilde “işinize gelirse, kapıya her gün elli kişi geliyor” diyorlardı. Çocuğu hasta olan arkadaşlarımıza izin vermiyorlardı. Eşin, akraban, kaynanan götürsün, diyorlardı. Kadın, ayakları şiş, varis olmuş ayakta duramıyor, yine izin alamıyordu…

Bunların hepsi beni sendikalı olmaya itti. Önce kendim üye oldum. Arkadaşlarım da şikâyetçilerdi bu durumdan. Ben de, bakın haklarımız var, gelin yetkili bir ağızdan kendiniz dinleyin, dedim. Bir yerlere derdimizi anlatmak için ulaşma imkânımız da yoktu. Duyuyorduk sekiz-on kişi çıkarılmış.
Sendikaya, avukata danışmaya gittikleri duyulunca işten atılıyorlardı. “Yeter artık” diyip, “bir şeyler yapalım” diyenler hep işten çıkarıldılar. Ben arkadaşlarımı eve toplantı için çağırdım. Üye olanlar oldu.

Sonra birisi beni ispiyonladı. Duyulduğu gün fabrikada üzerime geldiler. Ustalar sormaya başladılar. “Ne zaman emekli oluyorsun?”, “Yazın bizi bırakma bu iş yoğunluğunda” diyerek ağzımı yokladılar. Ben, iki üç sene daha buradayım, bir yere gittiğim yok, deyince tavrımı öğrendiler. “Çıkmaya niyeti yok, bir şeyler planlıyor”, diye düşündüler. Sonra, beni atmak için bahane bulmaya çalıştılar. Tamir için gönderdiğim elbiseyi orta yerinden sökmüşler. “Bunu görmedin mi” dediler. Oysa bunu görmemem mümkün değildi. Zaten iş tekrar bana geliyor tamirden, ben yine kontrol ediyordum. Gözümden kaçtığını farz etsek bile, ikinci kontrolde kesin onu fark ederdim. Bunun gibi ikinci bir bahane daha bulup haksız bir şekilde beni kapıya koydular.

Sonra İnsan Kaynakları Müdürü Hamdi Bey beni çağırdı. “Bu şekilde çalışamayacağız” dedi. Ben, “Peki sekiz senelik tazminatım ne olacak?”, “Artı haziran ayı maaşı ve 144 saat mesaim var” dediğim zaman Hamdi Paramyok bana, “DESA’nın tazminat verdiği görülmüş mü”, dedi. Eve gittim ve sendikamı aradım.

Daha sonraki gün sendikadan bir temsilci ile fabrika önüne gittik. Güvenlik sadece beni içeri aldı. Hamdi Bey bana hala kâğıtları imzalatmaya çalışıyordu. Ben bunları hak etmedim ve imzalamıyorum, dedim. Ben çalışmak istediğimi söyledim. “Hayır” dedi. Paralarımı veriyor musun, dedim. Ona da “hayır” dedi. Ben de işime dönene kadar, paralarımı alana kadar fabrikanın önünde sendikam ile birlikte oturacağım, dedim. Ondan sonra evimize gittik.

Telefon üstüne telefon gelmeye başladı. Gelin anlaşalım, diye. Eşimle gittik. Bize “Sekiz seneye sekiz milyar artı sen söyle” dedi. “Bana, ‘Arkadaşlarına da sıra gelecek’ dediniz. Ben arkadaşlarımı ve sendikamı satmıyorum. Bu saatten sonra da para almıyorum, istediğim zaman verseydiniz almıştım” dedim. Ben kapıda durdukça evime getirdiğim arkadaşlarımı düşündüm. Onlara ihanet gibi olacaktı eğer bu teklifi kabul edersem. Vicdanım kabul etmedi benim. O yüzden almadım. Bu sefer baskılar başladı bana.

Gözaltına alındım. Kaldırım işgal cezası kestiler bize. Biz yine geldik. Daha sonra çevik kuvvet gelmeye başladı otobüslerle. Altı otobüs getirdi işveren, bir işçiye karşı. Kalkanları var, copları var. Bakıyorlar ki iki tane kadın oturuyor orada. Bunlar beni hiç yıldırmadı.

İnsanlar camiye yayan giderlerdi. Cami yakın çünkü. Daha sonra işveren servis tuttu, işçilerle bizim bağlantımızı kesmek için yaptı bunu. Benim kapıya çıktığım ikinci gün kamera yerleştirdiler. Benimle konuşan arkadaşları tespit ediyorlar ve işyerine girerken direk sorgu odasına çekilip, uyarıyorlardı. Konuştuğunuzu gördüğüm an kapıya korum, mesajı verildi onlara. Yurt dışından CCC ( Temiz Giysi Kampanyası) geldi ve ondan sonra baskılar daha da arttı. Polis bir yandan, zabıta bir yandan sürekli baskı yaptılar. Bana “Nüfus kâğıdına işleyeceğiz, ileride hastanede tedavi göremeyeceksiniz” dediler.

DESA’dan gelip, gelin anlaşalım, dediler. Ben olmaz dedim, mahkemem var salı günü. Onlar da bana, “Pazartesi mahkemeye gidelim, çıkış nedenim sendikadan dolayı değildir, işverenim sendika karşıtı biri değil, beni sendika kullanıyor diye, dilekçe vereceksin, imzalayacaksın, sana 30 milyar para veriyoruz, akşama da evine kamyon getiriyorum, kimse görmeden taşın buradan”dediler. Ben de onlara “Sendikamızın başkanı eğer anlaş derse anlaşırım, yoksa hiçbir güç beni mahkemeye götüremez” dedim. O zaman bana bağırarak, “Senin çoluğun çocuğun var, bizi yakarsan seni yakarız. Yanına elli kişi de gelse yüz kişi de gelse kafasını kıracağız” dedi. Ben de, “Siz sekiz sene köle gibi çalışmadınız ben çalıştım, ben yine pazartesi geleceğim fabrika önüne” dedim. Hemen ertesi gün pazar günü evin yanında çocuğumu kaçırmaya kalktılar. Suç duyurusunda bulundum. Ama bir şey çıkmadı.

Hiç tanımadığım insanlar direnişe, bana desteğe geldi. Dışarıda emekten yana o kadar insan varmış ki, ben onları hiç bilmiyordum. Biz işçiler içeride kafeste kuş gibiyiz. Dışarıda ne olup ne bitiyor, hiçbir şeyden haberimiz yok ki. Bilinçlenme yok. Evine zor düşüyorsun fabrikadan. Kendime özgüvenim arttı. Genç olsam daha iyi olurdu. Benim bu direnişim gençlere örnek olması lazım. Benim direnişim sadece kendim için değildi, dışarıdaki işçiyi gördüm, halkı gördüm.

Düzce’de başladı ilk direniş, ben daha başlamadan önce. Oradaki direnişçiler arasında kadınlar da olduğunu duyunca ben zaten duramadım. Oradaki kadınlar kötü koşulları düzeltmek için yola koyulduysa ben niye burada sendikaya üye olmuyorum, arkadaşlarıma destek olmuyorum, diye düşündüm. Gerçekten ben onlar için sendikaya üye oldum. Bu çıkış olmasaydı emeklilik dilekçemi de vermiş olacaktım. Düzce’deki arkadaşlarım için her şeyi erteledim. Mücadele devam etsinler istedim. Sadece DESA’da değil, tüm işçi sınıfı arkadaşlarım için de direniyorum. Beni sadece deri işçileri gelip ziyaret etmiyor. Her taraftan işçi geliyor desteğe. Başlarken direnişe bilinçsizdim gerçekten, ama zamanla direnişte bilinçlendim.

Sadece işçiler değil ev kadınları da destek verdiler bana. Yazın çocukları ile bebekleri ile yanıma geliyorlardı. Kadın platformunun bana destek vermesi çok güzel oldu. Onlarla her hafta on beş günde bir eylem yaptık. Beni hiç görmeyen tanımayan İzmir’deki kadınların eylem yapması, destek vermesi çok hoşuma gitti. Bize üç beş çapulcu, diye bakanlar, kaç kişi olduğumuzu gördüler…

En zorunlu, en yakıcı, en acil ihtiyacımızsın, Emine!
Gücümüz, öncümüz, hayalimizsin!
En zorunlu, en yakıcı, en acil ihtiyacımızsın!
Aslansın sen!
En önde; sermayenin bilimum ve bütünsel gücüne karşı; paraya, mafyaya, çeteye, hukuğa, mahkemeye, sopaya, işten atmaya, açlığa, yalıtmaya, maddi-manevi b.k atmaya, kameraya, korkuya, hapse vb., karşı, dimdik dikilen, kükreyen, kükremesi meydan okuma, savaş çağrısı olan, hepimizi savaşımına, savaşımımıza çağıran, Aslanımızsın!
Seninle dayanışmamak, olmaz!
Seni ayakta alkışlamamak, olmaz!
Senden öğrenmemek, olmaz…

Ekmeği de, gülü de, birlikte!
Öğreniliyor zaten. Farklı kanallardan, farklı yaşamlardan, sermayenin büyük katkısıyla, ihtiyaçların, taleplerin, mücadelenin ortaklaşmasıyla, birlikte, hep birlikte.

Köylüsü, Kürdü, memuru, küçük burjuvasıyla emekçi kadın, değişiyor. Toplumun proleterleşmesi, proletaryanın toplumsallaşmasıyla, işçileşiyor. Sınıfımızın güçlü, inatçı, disiplinli, dayanışmacı, korkusuz, radikal, eylemci, enternasyonal bir bileşeni olmaya doğru; mücadele içinde oluşmakta olan işçi sınıfının bütününü de ileriye doğru çekmeye, geliştirmeye adaylaşıyor.

Novamed’de, IBM’de, taşeron işçilerin örgütlenmesi olarak hastanelerde, eğitimden sağlığa sözleşmeli olarak, yok edilmekte olan kamuda, düşkünleştirilmek, intiharlaştırılmak istendikleri Kürdistan’da tilililerle, önünde duaya terkedilmek istendikleri maden kuyularına kin bileyip, eylemlerle, çocuklarının imkansızlaşan sağlığı, eğitimi, işi için eylemlerle, ücreti yiyip bitiren faturalara karşı eylemlerle, diri diri yakılanlarımızın amansız sınıf kiniyle eylemlerle, KPSS vb. delikleri alabildiğine küçülmüş eleklere karşı eylemlerle, ….

Emine ile!
Eminelerle!
Emineleri çoğaltarak!
Eminelerle çoğalarak…

DESA, neyin örneği olacak?
“DESA, neyin örneği olacak”, diye kendimize sormuştuk direniş sırasında. Ve verdiğimiz yanıtı yazmıştık, 2008 Haziran’ında:

DESA NEYİN ÖRNEĞİ OLACAK
Desa Deri, Çorlu’daki deri işleme, Sefaköy ve Düzce’deki deri konfeksiyon fabrikaları, biri İngiltere’de olmak üzere 141 satış mağazasıyla, kaba deriden başlayıp işlenmesine, konfeksiyon üretimi ve satışına dek bütünleşmiş bir deri tekeli.

Desa, işbirlikçi tekelci burjuvazinin, deri gibi geleneksel sektörlerin derinleşen rekabet ve krizinin, eleyip ayıklamayla, teşvik kaldıracıyla, hammaddeden işlenmiş ürünün pazarlama ve satışına, entegrasyon ve marka oluşturmakla aşılacağına dair planlarının öne çıkan bir örneğiydi.

Şimdilerdeyse, sendikalaşma mücadelesi ve işten atmalara karşı direnişin öne çıkan bir örneği oluyor.

İşbirlikçi burjuvazinin sektörel planının ileri bir uygulaması olarak; işçileri organize sanayi bölgeleri içerisine hapsedip sömürü şiddetini, yoğunluğunu, emeğin tahribatını, işçiler üzerindeki baskıları ve aralarındaki rekabeti alabildiğine arttırarak, artı değer kapasitesini büyütmek mi; yoksa, entegre üretim, pazarlama ve satış sisteminin içinde yer alan işçilerinin bütününü, emeğin toplumsallaşması ve kolektif işçi perspektifiyle, ortak talepler üzerinden kucaklayarak, birbirini besleyen, güçlendiren bir mücadele içinden sendikalaşma mı; hangisinin bu süreçten güçlenerek çıkacağına yönelik sınıfsal ufuk, anlayış ve yaklaşımların sınanıp geleceğe dönük birikim, deneyim oluşturacağına dair önemli bir örnek olacak.
Hastayken çalışmak işçiden, serum ustabaşından

Deri İş’in Desa’nın üç fabrikasında yürüttüğü sendikal örgütlenme çalışması, Düzce’deki fabrikada patlayınca, Düzce’dekinden başlayarak, her üç fabrikada çalışan işçiler üzerinde, daha başlangıç düzeyindeki sendikal örgütlülüğü kırmaya yönelik baskılar da arttı. Önce, Düzce’deki fabrikadan 40 işçi atıldı; ardından, Çorlu’daki fabrikadan da 4 işçi atıldı. İşçilere, “havuç-sopa” taktiğiyle, sendikadan istifa etmeleri, yoksa işten atılacakları dayatılıyor; bir yandan da, atılan işçilerin direnişe geçmesinin oluşturduğu basıncı dağıtmak için, içerde çalışan işçilere sadaka niyetine para dağıtılıyor; dün, hastalık izni bile verilmeyen, ustabaşıların, “Durma çalış, gerekiyorsa serumu ben takarım!” diye terör estirdiği yerde bugün, sağlık sorunu olan işçiler, arabalarla hastaneye götürülüyor vb. İçerdeki sendikal örgütlülüğün varlığını sürdürmesi, dışarıda ise işçilerin toplu direnişi ve henüz çok zayıf da olsa destek, dayanışmayla birlikte eylemleri, aynı zamanda Düzce OSB Başkanı olan Düzce Valisi ve jandarmayı harekete geçirdi. Fabrikaların içinde süren sendikalı işçileri atma, teslim alma, bastırma operasyonu, dışarıdaki, Vali’nin direnişçileri OSB’ye sokmama, jandarmanın sendikacıları ve direnişteki işçileri toplu olarak gözaltına almasıyla bütünleşti; bunlara Vali’nin, CHP’nin vb. şimdilik etkisiz kalsa da direnişteki işçileri bölüp direnişi eritmek hedefiyle, örtük açık tekliflerini de ekleyebiliriz.

Aşağıya doğru yarış
Desa, 1990’da Sefaköy’de açtığı deri konfeksiyon fabrikasının ardından, ’91’de Çorlu’da deri işleme; en son da 2006’da Düzce OSB’de modern bir deri konfeksiyon fabrikası kurmuş; üretim kapasitesini, ayda 30 bin parça deri giysi ile 26 bin parça deri aksesuara çıkarmıştı. Düzce’de yeni kurulan fabrika, bölge halkı için diğer fabrikalarla karşılaştırıldığında iş vaadi ve çalışma koşulları açısından bir çekim oluşturduysa da bir yıl içinde, ücretlerin asgari ücret ile sınırlandırılması, çalışma saatlerinin sürekli uzaması ve fazla mesailer, fazla mesailerin ücret olarak değil, izin olarak ödenmesi (“denkleştirme”), izinlerin kaldırılması, hastalık izni dahi verilmemesiyle; Çorlu’daki fabrikada sigortaların yatırılmaması, çocuk işçilerin çalıştırılması ve kimyasallara vb. karşı hiçbir iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemi alınmamasıyla; tüm fabrikalarda, en küçük bir talebin ya da itirazın işçilerin atılmasıyla sonuçlanmasıyla, işçiler açısından dayanılmaz hale gelmiş; tepki birikimi sendikal arayışlara yönelmişti. İşçilerin Deri İş Sendikası ile buluşması, sendika ile toplantılar yapılmaya başlanmasının ardından, her üç fabrikada da örgütlenme gelişmeye başladı.

Zincirin bütününden örgütlenmek
Diri, mücadeleci sendikaların, burjuvazinin kalesi OSB’leri zorlamasının bu yeni adımı karşısında cephe hemen kuruldu: Başbakan, aynı zamanda OSB başkanı olan vali, Desa patronu, jandarma, imamlar. Düzce’deki OSB’nin açılışına gelen Başbakan, direnişin başlamasıyla Desa patronunu ziyarete geldi; Vali, atılan ve direnişe geçen işçilerin OSB’ye girişini yasakladı; çalışan işçiler üzerinde amansız bir baskı kuruldu; jandarma sendikacı ve direnişçi işçileri iki kez göz altına aldı, sorgulayıp tehdit etti; imam, direnişçi işçileri ve 1 Mayıs’a katılanları “terörist” ilan etti; sendikaya karşı karalama kampanyası (“Aldığınız paranın yarısına sendika el koyacak, atılanların isimlerini sendika verdi” vb.) başlatıldı; fabrikalardaki beyaz yakalılar, içerdeki sendikalıları, dışarıdaki direnişçiler karşısında konumlandırılarak, direnişi içerden çözücü bir rol oynamaları dayatılıyor.

Sendikal örgütlenmenin erken öğrenilmesi, çok yönlü kuşatma ve bastırma; atılan işçilerin direnişinin içerden ve dışardan beslenememesiyle birlikte, başlatılan sendikal mücadele ve direnişi baskılıyor.

Erken patlamasının tüm handikaplarına karşın, içerden ve dışardan çok yönlü dayanışma, besleme kanalları açılabilir ve Desa’nın entegre üretim, pazarlama, satış zinciri bir bütün olarak baskı altına alınabilirse, uzun erimli, yaygın, kitlesel bir direnişle birlikte sendikal mücadele kazanılabilir.

Bunun için ve bunun gibi bütünsel ve uzun erimli bir sendikal örgütlenme sürecinde, entegre üretim, pazarlama ve satış sürecinin bütününü ele almak; her bir üretim birimini, Desa’nın OSB’lerdeki her üç fabrikasını, çevresindeki fabrika ve emekçi semtleriyle birlikte ele almak gerekiyor.

Desa’nın fabrikalarının kurulu olduğu OSB’ler içindeki fabrikaların işçilerinin, kendi kölece çalışma ve yaşam koşulları içinden yüzlerini Desa fabrikalarına dönmüş olması, sadece Desa’daki sendikalaşma mücadelesi ve direnişin güçlendirilmesi açısından değil; OSB’ler bütünlüğünde taleplerin ortaklaştırılarak öne çıkarılması ve bunlara dönük irili ufaklı bir araya gelişler, ilanlar ve eylemlerin de yolunu açacak bir olanak getiriyor. Yüzünü birbirine dönme, birbirinden beklentinin yükselmesi, birbirine dayanma sürecinde, Desa’nın direnişçi işçilerinin tüm OSB işçilerinin taleplerini dile getirmeleri ve buna yönelik eylemleri; OSB işçilerinin Desa direnişçileriyle dayanışmaya yönelik atacakları adımlar (maddi manevi destekten başlayarak), OSB bütününde sendikal mücadelenin geliştirilmesi ve Desa gibi öncü örneklerin direnişlerinin kazanımla sonuçlanması açısından belirleyici olacak.

Önceki dönemin öncü militan sınıf güçlerinden olan Tuzla Deri’nin, Desa Deri işçileriyle eylemli dayanışma içine girmesi; İstanbul Şubeler Platformu’nun ilk adımını attığı ziyaretin, maddi manevi desteğin ötesine geçerek, işyerlerinden eylemli dayanışma dinamiklerini harekete geçirmesi; sürmekte olan işçi direnişleri arasında biçimsel olmayan, içerden bir ilişkilenmenin gerçekleştirilmesi; TMMOB’nin, kurumsal, kitlesel dinamikleriyle, Desa’daki, OSB’lerdeki beyaz yakalıların sendikal mücadele ve direniş içindeki ilişkilenmelerini değiştirmeye, onları da sendikal mücadele, örgütlenme ve direnişin öncü bir bileşeni haline getirmeye yönelmesi önem kazanıyor.

Desa Deri’nin pazarlama ve satış zincirinin mücadele ve direnişin bir iç bileşeni olarak ele alınması, satış birimleri önünde teşhir eylemleri ve boykot kampanyaları; mal ürettiği uluslararası markaların hedeflenerek baskılanması da bu zincirde çalışanların da örgütlülüğe kazanılması perspektifiyle, direnişin önünü açacaktır.

OSB’lerde çalışan işçilerin oturduğu emekçi semtleri, buradaki emekçi kadın dinamikleri de direnişin destek halkalarının örülmesinde önem kazanıyor.

Desa Deri işçileriyle eylemli dayanışmaya!

İlişkilenmenin geliştirilerek ufuklaşması, ufkun geliştirilerek ilişkileşmesi
Bu, dünkü sınıfsal yaklaşımımız, perspektifimiz, içerdenliğimiz, dayanışmamız, öncülüğümüz, pratiğimiz, politika üretişimiz, eylem önerilerimiz vb.bütünlüğü, bugün için de, önemli ölçüde doğru; sahiplenmeye değer, sahipleniyoruz. Fakat, aynı zamanda, o dönemki ilişkilenmemizin darlığıyla malul ufuk daralmamızla; yine o dönemki ufuk daralmamızın darlığıyla malul ilişkilenmemizle sınırlı…

Deri sektörüne, sadece bağımlı sektör sermayesinin, sadece bağımlı Türkiye kapitalizminin sınıfsal anlayışı, yaklaşımı, stratejik taktik politikası ve uygulaması açısından bakıyor. Bu, önemli olmasına karşın; deri sektöründeki dünya çapındaki sınıf mücadelesini, deri sektöründeki dünya çapındaki sınıf mücadelesinin dünya çapındaki bütünsel sınıf mücadelesiyle çok yönlü bütünsel bağlantılandırılmasını vb., dışarıda bıraktığı için, yanlış değilse de, eksik; geliştirilip yeniden bütünlenmeye ihtiyaç duyuyor; yapacağız!

Yine buna bağlı olarak; deri sektörünün dünya çapında sermaye tarafından kendisiyle ve işçi sınıfıyla savaşım içinde kurulmakta olan evrensel yeni emperyalist kapitalist deri üretim sistemini (emperyalist deri tekelleri, GATT vb. emperyalist sözleşmeler, emperyalist bağımlı sermayeleşen devletlerin deri sektörüne yönelik yasalardan, işçilere dönük yasaklardan, yönetmeliklerinden vb. oluşan emperyalist kapitalist hukuk, sektörün dünya çapında farlı sektörlerle ilişkisindeki değişimler, dünya çapında deri tedarik, üretim, dolaşım ağları, deride emperyalist sendikalistinden sosyal liberaline sermaye, sosyalistinden sınıfcı militanına işçi sendikaları, dünya çapında deri sektöründe sömürülüp ezilen işçilerin mücadele deneyimi, geleceğe dönük eğilimler, ihtiyaç, örgütlülük, mücadele, arayışlarındaki değişim ve gelişimler, sektör işçilerinin dünya çapındaki siyasal ideolojik kültürel ihtiyaçlarının, tutunma tutulmalarının, arayışlarının gelişimi, dünya çapındaki tedarik ağları bütününde sızdırılan mutlak ve göreli artı değerin gelişimi, sektörel kriz ve yeniden yapılanma vb. bütünlüğü olarak) ortaya çıkarıp, sektörel sınıf mücadelesinin hizmetine verememekle sınırlı, sorunlu.

Ve kuşkusuz, sonuç olarak, evet biliyorsunuz: Dünya çapındaki yeni deri sektörü sisteminin, artı değer ve değer yasalarını dışlamasının sermaye için de, işçi sınıfımız için de daha bir krizleşmesinin; buna bağlı olarak da, komünist ufuk içinden, komünist ilişkilenme içinden, sosyalist bir deri sisteminin sınıfımızın gelişen sınıfsal toplumsal ihtiyaçlarıyla bütünleştirilerek kurulmasının projeksiyonundan yoksun…

Direniş sırasında, DESA işçilerini, bu ufuk ve ilişkilenmeden yoksun bıraktığımız için, özür diliyoruz. Direnişin yaşadığı sorunlarda, tıkanmalarda vb., bunun payı hiç de azımsanamaz. Sorumluyuz. Özür diliyoruz.

Geç kalmış olsak da…
Yapacağız!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*