Anasayfa » GÜNDEM » Emeğin korunması mücadelesi ve koruyucu sağlık mücadelesi

Emeğin korunması mücadelesi ve koruyucu sağlık mücadelesi

Biyolojik tıp modelinin iflası

Kapitalizmin sağlık anlayışı, kavramsal olarak son derece dar ve olgucu bir “biyo-medikal” (biyolojik tıp) modeli ile sınırlıdır. Bu model, insan bedenini öğelerine ayrıştırılarak analiz edilebilen bir makine; hastalığı bu bedendeki biyolojik mekanizmaların işleyiş bozukluğu; tedaviyi mekanizmanın onarılması olarak görür. Tıp bilimi ve teknolojisi, son 300 yılda mekanikten organiğe, biyo-kimyasal süreçlere, hücresel ve moleküler sistemlere büyük ilerlemeler kaydetmiş olmasına karşın, Descartesçi paradigmaya dayalı bu model özü itibarıyla değişmedi. Tam tersine tıp teknolojisi geliştikçe, sağlık sistemleri endüstrileştikçe daha bir pekişti. Biyolojik tıp modeli, insan sağlığını biyolojik mühendislik prosedürlerine, ve artık o bile değil, standart biyolojik teknisizme indirger.

Herhangi bir büyük “kamu” hastanesine giden, orayı bir fabrikadan ayırdetmekte zorlanır. Sağlık emekçileri aşırı iş yüküyle montaj bantı işçileri, hastalar montaj bandında standart işlem gören nesneler gibidir. Biyolojik tıp, ki bugün geldiği nokta itibarıyla biyo-teknisizm de diyebiliriz, sağlık sorununu toplumsal bir sorun, bir insanlık durumu olarak görmez. Toplumsal, ekonomik, siyasal, zihinsel, psikolojik, ekolojik boyutlarından neredeyse mutlak olarak soyutlar. Tekniğe indirger. Devasalaşan sağlık sorununun, toplumsal kökenlerine ilgisizdir. Nedenlerine umarsızca, ki imkansızca da denilebilir, sonuçları düzeltmeye çalışır.

Biyolojik tıp modeli, tedavi, hastane, tıp teknolojisi ve ilaç’tan ibarettir. Bunlar kuşkusuz önemlidir, ama gerçekte topyekun toplumsal olması gereken sağlık sürecinin, daha kritik aşamalarını yok sayan son evresidir. Burjuva ideolojisi, kitlelerin sağlık algısını bu sınırlarda tutmayı koşullandırır. “Sağlık” deyince çoğu kişinin aklına hastaneler ve ilaçlar gelir. Ama pek az kişinin aklına; özel mülkiyetin, ücretli köleliğin, yoksulluğun, ezilmenin, eşitsizliğin, yabancılaşmanın kaldırılması gelir.

Tedavi edici sağlık hizmetleri, kendi başına, toplumsal sağlık sorununun çözümünde temel ve tayin edici olamaz. Ancak toplumsal sağlığı koruyucu ve geliştirici köklü dönüşümlerle birlikte, toplumsal çalışma, yaşam ve yönetim koşullarının bütününü kapsayan sağlık süreçlerinin son halkası olarak etkili olabilir. Bunlar olmadığında ise, büyüyen toplumsal sağlık sorun ve ihtiyaçlarının tüm yükü bu dar ve son halkada toplanarak, onu da etkisizleştirir. Krize ve giderek iflasa sürükler. Tıpkı günümüz neoliberal kapitalist ulusal sağlık sistemlerinin zaten bilinen, ama koronavirüs salgının daha bir çatırtıyla açığa vurduğu kriz ve iflaslarında olduğunda gibi.

“Bir şey acilse genellikle geç kalınmış demektir” diye ünlü bir söz vardır. Çünkü kendisini artık yıkıcı biçimde deklare etmiş bir sorunu “düzeltmek” için artık çok daha fazla çaba, çok daha fazla zaman, çok daha fazla bedel ödemek gerekir hale gelmiştir. Koronavirüs salgınında yaşanan bu.

Toplumsal sağlığın tedavi hizmetlerine indirgenmesinin ilk ve basit yasası “ters orantılı tedavi edici sağlık yasası”dır. Buna göre, tedavi hizmetlerinin etkililiği ve yeterliliği, buna olan toplumsal ihtiyaç ne kadar yaygınlaşır ve büyürse, ve tedavi hizmetleri ne kadar piyasalaştırılırsa, o kadar düşer. Kapitalizmin “biyolojik tıp modeli”nin ve ulusal tedavi edici sağlık sistemlerinin neden ağır kriz ve iflasta olduğunu özlü biçimde sergileyen bir denklem.

Birincisi, salt tedaviye indirgenmiş bir sağlık sistemi, isterse en gelişkini olsun, kapitalizmin katlayıp durduğu toplumsal sağlık sorunu ve ihtiyacını karşılayamaz. Karşılayamadığı gibi, katlanan iş yükü, iş temposu, iş stresi, sağlığın teknisistleşmesi, öngörüsüzlük, plansızlık, yönetememe sorunu, ve katlananan bedel ve maliyetlerle, kendisi başlıbaşına karşılanmasının bir engeli haline gelir. İşçi ve emekçi kitlelerinin ne kadarının tedavi hizmetlerine erişebildiği bir yana, erişebilenler için de hiç de tesadüf olmayan “hastaneye sağlıklı giden hasta döner” sözü var. Fabrikaya dönüşen hastanelerde sağlık emekçilerinin her türlü mesleki vasıf, özerklik, kontrolü kaybetmesi, aşırı iş yükü ve stresi ile sık sık tükenme sendromuna sürüklenmesi, şiddete maruz kalması, intihar vakalarının artması bir yana… Bir de bu aşırı yoğunluk, hız, teknisizm, standartlaşma, bürokratik yönetim acizliği, maliyet minimazisyanu, performans sistemi, yanlış tedaviler, aşırı ilaç komplikasyonları, hastane enfeksiyonları nedeniyle kurtarılabilecekken kaybedilen hastaların oranı da artıyor. İstanbul’un dört büyük SGK hastanesinden (Çapa, Cerrahpaşa, Okmeydanı, Kartal; toplam 15 bin kadar sağlık personeli var) yılda 6 milyona yakın hasta geçiyor! Britanya sağlık sistemi üzerine yapılan araştırmalarda, yaşamını yitiren hastaların en az yüzde 10’unun “hastane komplikasyonları” nedeniyle kaybedildiği tahmin ediliyor.

Kapitalist sağlık sisteminin iflası

İkincisi, asgari sosyal güvenlik ve tedavi hizmetlerinin artan ölçüde sermayeleştirilmesi ve piyasalaştırılması da, bunların yeterlilik ve erişilebilirlik çöküntüsünü had safhaya vardırıyor. Zaten asgarinin bile altı düzeyde tutulan kamu sağlık fonlarının artan bölümü danışmanlık şirketlerine, yap işlet modeline, özel sağlık ve ilaç tekellerine cebine gidiyor. Maliyetleri minimize karları maksimize etme mantığı, sağlık anlayışını toplumsal ihtiyaçlardan büsbütün kopartıyor. Örneğin yoksulların ve kanser gibi en yaygın hastalıkların kapsam dışı bırakılması, “katkı” payları, bürokratik asalak tabakanın büyümesi, zaten aşırı iş yükü altında ezilen sağlık emekçilerinin artan bölümünün kayıt kuyut gibi işlerle uğraşmak zorunda kalması, herşeyin somut sağlık ihtiyaçlarından kopan soyut “istatistik verimliliğe” bağlı hale gelmesi, vd. Sonuçta sağlık alanında da bir yanda sermaye birikimi, diğer yanda toplumsal sağlık sefaleti birikimini büyüterek gerçekleştiriliyor.

Böylece birinci yasadan kaçınılmaz olarak bir ikinci yasa çıkıyor: Kapitalist kar ve metalaşmaya dayalı işletme mantığının sağlık sistemini belirlemesi ve şekillendirmesi ne kadar artarsa, sağlık sisteminin kendisi (toplumsal sağlık sorununu çözmek bir yana) toplum sağlığına o kadar bir tehdit haline getiriyor.

Korona virüs salgını kapitalist sağlık sisteminin bu yasalarını doğruluyor: Test aparatları yetersiz, laboratuarlar yetersiz, medikal maske ve eldiven yetersiz, donanımlı hastaneler ve hastane yatakları yetersiz, salgına karşı cansiperane mücadele eden sağlık personeli sayısı yetersiz, bilgi kaynakları yetersiz, araştırma-geliştirme yetersiz.

Dünya çapında tıp teknolojisi ve ilaç sektörünün tamamına yakınını elinde tutan emperyalist kapitalist biyolojik tıp tekelleri, dünya çapında kamu sağlık fonlarının yarısından fazlasını yağmalamalarına karşın, gelirlerinin ancak yüzde 14’ünü araştırma-geliştirmeye ayırıyor. Yüzde 30’dan fazlasını ise reklam, bürokratik idari giderler, rüşvet ve borsa spekülasyonu gibi üretken olmayan, asalak harcamalara ayırıyorlar. O yüzde 14 de, toplam sağlık sorunlarının yüzde 10’unu oluşturan, sağlığın bir lüks tüketim statüsü haline getirilmesiyle, işçi sınıfından çok daha az sağlık sorunu yaşamalarına karşın, kişi başına ortalama bir işçiden 6 kat fazla sağlık harcaması yapan üst ve orta sınıflara dönük. Başka deyişle, kapitalist biyo-medikal tekellerinin, toplam toplumsal sağlık sorunlarının yüzde 90’ında tedaviye dönük bir araştırma-geliştirme yönelimi bile yok. Çünkü işçi sınıfının ve emekçilerin büyüyen sağlık sorunları ve ihtiyaçları, kapitalist sağlık tekellerine kar vaatetmiyor.

Kapitalizm aşırı işsizlik, aşırı çalıştırma, esneklik ve güvencesizlik ile yıkıma uğrattığı emekgücünün asgari korunması bir yana, “onarımını” bile artık kendi sorunu olarak görmüyor. Toplumsal emek ve sağlık kırımının tüm ağırlığını; sakatlar, kronik hastalar, yaşlılar, işsizler, çalışma yeteneğini kaybetmiş olanlar, dullar, yetimler ordusunun bakımını da yine işçi sınıfının omuzlarına, “aile” adı altında işçi-emekçi kadınların sırtına yıkıyor.

Mutant grip virüsü potansiyeli son 20 yılda belirgin olarak artmış olmasına karşın, bu azami karlı bir piyasa haline gelmeden, yani binlerce kişi ölmeye başlamadan önce, buna ayırdıkları doğru dürüst bir fon ve yaptıkları hazırlık olmuyor.

Şimdi korona virüsün dünyayı sarmasıyla birlikte, yine aynı kapitalist biyolojik tıp modeli senaryosu gündemde. ABD, Çin, Almanya, Britanya, Japonya gibi emperyalist kapitalist devletler ve en büyük kapitalist biyo-medikal tekelleri ilacın peşinde, hangisi ilacı ilk geliştirip piyasaya sürecek diye birbiriyle yarış içinde! Bunlar medyaya, borsa spekülasyonuna dönük “ilacı bulduk, deneme aşamasındayız” vb diye yansıtılıyor ama, bunların sadece araştırma-geliştirmenin bir aşamasındaki projeler olduğu, şu veya bu düzeyde etkili ilaç bulunmuş olsa bile seri üretime geçmesinin en az 1 yılı bulacağı, ya satır aralarına sıkıştırılıyor ya da hiç söylenmiyor. “Tüm dünya -ağırlığının 10 katı altın değerinde olacak- bu ilacın peşinde.” Ama yine aynı senaryo: İlaca dönük beklentiler ve çokça spekülasyonlar ile, asıl toplum çoğunluğunun ve tehdite en açık olan kesimlerinin (işçi sınıfı, kent ve kır yoksulları, yaşlılar, emekliler) sağlığını korumak, direncini artırmak için yapılması gereken en kritik sosyal tedbirlerin üstü örtülüyor.

Yalnız tedavi edici değil koruyucu sağlık sistemi!

Neler midir bunlar: Tüm sağlık birim, hastane, şirket, ekipmanları dahil tüm sağlık sisteminin derhal kamulaştırılması. SGK vd borçların silinerek ve sigortalı olup olmadığına bakılmaksızın tüm işçi ve yoksulların parasız kamusal sağlık sistemi kapsamına alınması. Tüm yerleşim birimlerine, işe yaramaz “aile hekimlikleri” yerine, tam donanımlı sağlık ocaklarının kurulması. Tüm bölgelerde tam donanımlı gezici sağlık tarama ve ilk müdahale ekiplerinin (içinde hekim ve hemşirelerin yanısıra, psikolog, sosyal hizmet uzmanı, vd olmalı) görevlendirilmesi. Acil yaşamsal ihtiyaç alanları hariç, işçilere 1 ay ücretli izin. İşten çıkarmaların yasaklanması. Taşeron, güvencesiz çalıştırmanın kaldırılması. Bu durumdaki bütün işçilerin kadrolu istihdama geçirilmesi. Çalışma sürelerinin, ücrette bir değişim olmadan, haftada 5 gün, günde 6 saate düşürülmesi. Tüm işçilere, sağlıklı ve güvenli çalışma, örgütlenme ve grev hakkı. Tüm işyerlerinde tabandan işçi sağlığı ve güvenliği kurullarının oluşturulması ve alınacak sağlık önlem ve işlerin yapılış organizasyonda söz ve karar sahibi olması.

Belli bir gelir düzeyinin altındakilere, farklı sağlık sorunu olanlara, işsizlere, yoksullara, yaşlılara, emeklililere, göçmenlere; banka ve ev faturası borçlarının silinmesi, parasız sağlık kontrolü ve hizmeti, parasız doğal gaz, elektrik ve su; temel gıda ve vücut direncini artıracak besinlerin, hijyen ve sağlık ürünlerinin parasız dağıtımı. İşsizlere ve asgari ücretten düşük maaş alan emeklililere salgın boyunca net asgari ücret. Merkezi olarak ve tüm yerellerde, başta TTB ve SES gibi sağlık örgütleri olmak üzere, yeterli eğitim ve donatım verilmiş sağlık özsavunma (merkezi ve yerel) emek kurullarının karar ve organizasyon süreçlerinde yer alması. Acil ihtiyaç kapsamındaki işyerlerinde, tüm sağlık tedbirleri alınmış olarak, çalışma saatlerinin düşürülmesi. Tüm fiyatların kriz öncesi düzeyde sabitlenerek, karaborsa ve spekülasyon yapanlara, işyerlerinde gerekli sağlık önlemlerini uygulamayan patronlara çok sert yaptırımlar, işyerlerinin kamulaştırılması. Evsizlerin ve sağlıksız konutlarda yaşayanların boş konutlara yerleştirilmesi. Hapishanelerdeki siyasi ve adli mahkumların salgın boyunca evlerine gönderilmesi. Zorunlu askerlik yapan erlerin terhis edilmesi. Kitleler içinde başta yüksek risk grubunda olanlarla (hastalar, yaşlılar, yoksullar, işsizler, göçmenler, vd) maddi manevi dayanışmanın teşvik edilmesi, vd.

Yukarıda sıraladığımız önlemlerin bir kısmı, neoliberal kapitalizmin çoktan tasfiye etmiş olduğu, koruyucu sağlık mücadelesi talepleri kapsamındadır. Bugün bir dizi kapitalist devlet, salgının ve toplumsal tepkilerin basıncıyla, dar tedavi edici hizmetlerin ötesinde, kısmi koruyucu sağlık önlemleri almak zorunda kalıyor. Korona, yalnızca kapitalist kara dayalı “paran kadar sağlık” anlayışının değil, sağlığı kitleler için en iyi durumda tedavi edici biyolojik tıp teknisizmine indirgeyen dar ve yüzeysel sağlık hizmeti modelinin de iflasıdır.

Solun alabildiğine daralmış sağlık ufku, genellikle salt tedavi edici sağlık hizmetlerinin kamulaştırılması ve parasız olmasıyla sınırlı kalıyor. Oysa, yalnızca tedavi edici sağlık hizmetlerinin kamulaştırılmasını istemekle yetinmemeli, korona vakası ve süreci ile sınırlanmadan, tam kapsamlı parasız koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesini de istemeliyiz. Bağışıklama, tam kapsamlı işçi sağlığı ve güvenliği, gıda sağlığı ve güvenliği, anne ve çocuk sağlığı kurumları, toplu ulaşım ve konut sağlığı ve güvenliği, kreşler, sağlık ocakları, kanser gibi yaygın ve virüs gibi salgın hastalıklarda uzmanlaşmış mücadele dernekleri, gezici sağlık ekipleri, sağlık taramaları, eğitimde toplumsal sağlık dersleri, koruyucu sağlık hizmetlerinin asgarisidir.

Yalnızca parasız tedavi edici sağlık değil, parasız koruyucu sağlık hizmeti sistemi istiyoruz! Korona virüs salgını için acil, fakat onunla sınırlı olmadan, en kapsamlı ve kalıcı parasız koruyucu sağlık sistemi!

Emeğin korunması mücadelesi ve koruyucu sağlık mücadelesi birbirinden ayrılamaz!

Yukarıda yer verdiğimiz mücadele taleplerinin çoğu, aynı zamanda, emeğin korunması mücadelesi kapsamındadır. Korona virüs salgınında sol, neyse ki bu kez emeği ve işçileri hatırlamayı başardı. Sol parti, örgüt ve gruplar, epey gecikerek de olsa DİSK ve KESK, işçiler, yoksullar, emeklililer, göçmenler adına bir dizi talep ortaya koydu. Yanısıra, dünya ve Türkiye’de, virüsün, kapitalist güçler tarafından işten atmalar, ücretsiz izinler, esneklik ve güvencesizliğin yaygınlaştırılma saldırısı için kullanılmasına karşı, mücadele çabaları yaygınlaşıyor.

Sol, ekonomik kriz ve korona krizi gibi vesilelerle arasıra emeği hatırlıyor ama, dünya sınıf mücadelesi ve komünist hareket tarihimizde önemli bir yeri olan “emeğin korunması mücadelesi”ni -bugünkü terminolojiyle işçi sınıfının özsavunma mücadelesi, diyebiliriz- pek hatırlamıyor. Bununla birlikte kapitalizmin ekonomik ve siyasi kriziyle sağlık krizinin iç içe geçmesi, bunun bütünsel bir sistem krizi olarak ve uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ekseninde ele alınmasını olanaklı ve zorunlu kılıyor.

“Herşeyin başı sağlık” ama sağlığın başı da “ekonomi-politik eleştirisi”. Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” kitabından bu yana biliyoruz ki, kapitalizmin ekonomi-politiği temelindeki uzlaşmaz sınıf çelişkileri ile, çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarının bütününü kesen toplumsal sağlık sorunundaki uzlaşmaz sınıf çelişkileri ayrılmaz biçimde birbirine bağlı.

Burjuvazi ve orta-üst sınıfta, 100 bin kişiye düşen ağır sağlık sorunu sıklığı, işçi sınıfına göre en az on kat daha düşük olmasına karşın, kişi başına 6 kat daha fazla sağlık harcaması yapıyorlar. Tersinden söylersek, işçilerin sağlık sorunu 10 kat daha büyük olmasına karşın sağlığa yapabildiği harcama 6 kat daha düşük. Burjuvalar ve üst orta sınıf kesimleri, bir sağlık sorunları yokken de koruyucu ve geliştirici sağlık harcamaları yaparken, işçilerin en ağır sağlık sorunları bile yok ve yük sayılıyor. Britanya’da 2003 yılında yapılan bir sağlık araştırmasında, işçiler ile yöneticiler arasında 100 bin kişiye düşen ölüm vakası açısından yapılan karşılaştırmada, işçilerin ölüm riski, kalp krizinde 5 kat, kanserde 7 kat daha fazla. Araştırmada patronlara yer verilmemiş. Patronlara da yer verilseydi ve 2009 krizi sonrası kronik kemer sıkma paketleri, güvencesizliğin artması vd hesaba katılsaydı, sınıflar arası sağlık durumu kutuplaşmasının, nicel bir derece farkının ötesinde, keskin bir karşıtlığı yansıttığını görürdük. ABD’de geçtiğimiz yıl yapılan bir araştırmada, son 15 yıldır ücretli emekçilerin ortalama ömür beklentisinin düşme eğilimi gösterdiğine dair bulgular var. Türkiye’de yılda 2 bin işçi iş cinayetlerinde ölüyor. Meslek hastalıklarından ölenlerin sayısının, bunun 5 katı olduğu tahmin ediliyor. Peki, kalıcı ve geçici sakatlıklar, zihinsel ve psikolojik rahatsızlıklar, bunun kaç katıdır? Kapitalizmde ortalama bir işçinin sağlığı ortalama bir burjuvanın sağlığından kaç kat daha değersizdir?

Toplumsal sağlığın yıkıcı değersizleştirilmesi, emekgücünün yıkıcı değersizleştirmesine kopmaz biçimde bağlı.

Bir tarafta aşırı sermaye birikimi, diğer yanda, kendi emeklerini onlara sermaye olarak üretenlerin tarafında, yıkıcı sefalet birikimi. Bir tarafta aşırı sağlık birikimi, diğer tarafta ceset, sakatlık, hastalık, sağlıksızlık birikimi.

Üretim ve emeğin geldiği toplumsallaşma düzeyi, yeni ve daha yüksek bir toplumsal sağlık sistemini zorunlu kılıyor. Yalnızca parasız tedavi edici değil, toplumsallaştırılmış koruyucu ve geliştirici sağlık ihtiyacı yakıcılaşıyor. Kapitalizm ise toplumsal üretici güçlerin yeni bir temelden gelişimini artan ölçüde engeli haline geldiği gibi, büyüyen toplumsal sağlık ihtiyacının da engeli ve toplumsal sağlığın yıkıcısıdır.

Hiç olmazsa korona vesilesiyle anlaşılmış olmalıdır ki, emeğin korunması mücadelesi ile koruyucu sağlık mücadelesi birbirinden ayrılamaz. Birincisi temeldir ve ikincisini de kapsar. Çünkü kapitalist sömürü ve kölelik ilişkilerinin doğurduğu tüm toplumsal sağlık sorun, istem ve ihtiyaçlarını da kapsar. Aşırı sömürü, aşırı çalışma, güvencesizlik, işsizlik, ezilme, özgürlük yoksunluğu, işbölümü ve parça-işçi/parça-insan olmak, kendi toplumsal emeği bedeni yaşamı ve geleceği üzerinde kontrol ve inisiyatif yoksunluğu, zaman-mekan yoksunluğu, bilgi yoksunluğu, doğa yoksunluğu, sevgi yoksunluğu, nesneleşme, meta fetişizmi, rekabet, yalnızlık, hayat pahalılığı, borçlar, beslenme, barınma, su, enerji, ulaşım, kent, ekoloji sorunları…

Bunların herbiri ve bütünü, aynı zamanda dolaysızca toplumsal sağlık sorunlarıdır. Her biri insan sağlığını hem dolaysızca hem de birikimli olarak etkiler. Yalnızca fizyolojik sağlığı değil zihinsel ve psikolojik sağlığı da etkiler. Bunlar da aynı zamanda birbirini etkiler. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Öyleyse, toplumsal üretim, yeniden üretim ve iktidar ilişkilerinden soyutlanmış bir sağlık perspektifi olamaz.

Sorunun uzlaşmaz emek/sermaye çelişkisi temelinden konulması, sağlık sorununun/çelişkisinin de uzlaşmaz bir sınıf çelişkisi olduğunu gösterir. Toplumsal emeğin, toplumsal-kolektif olarak korunması mücadelesi olmadan, kitlelerin sağlığı korunamaz. Peki tüm toplumsal yaşam kaynakları ve sağlığın sermayenin sömürüsü ve egemenliği altında olduğu koşullarda, böyle bir korunma ve koruyucu sağlık hizmeti mümkün mü? Özsavunma ile devrim ilişkisi düz değil tarihsel-diyalektiktir. Özsavunma mücadelesi talepleri sistemin sınırlarını zorlamalı ve aşmalıdır. Ki bugün bunun için çok uzağa gitmeye gerek yok, kapitalizmin kriz koşullarındaki sınırları zaten dar ve esneme marjı düşüktür.

Erdoğan’ın ekonomik kriz ve korona krizi için açıkladığı “önlem paketi”ne bakmak yeterli olacaktır. Sermayeyi krizden korumaya yaklaşık 100 milyar liralık fon, on milyonlarca işçi ve yoksulu korumaya ayrılan tutar ise birkaç milyar lirayı bulmuyor. Emeklilik maaşlarına azamisi 1500 lira olacak biçimde birkaç yüz liralık takviye, 60 yaş üstündekilere maske, 80 yaş üstünde yalnız yaşayanlara destek. Koronayla bir toplumsal kırılma noktasına dönüşebilecek emekli krizine bir selobant.

Sağlık yalnızca toplumsal bir sorun değil, uzlaşmaz sınıf savaşımı ve toplumsal devrim sorunudur.

Toplumsal emeğin/sağlığın korunması mücadelesi talepleri kapitalizmin daralan sınırlarını zorlar. Zorlamalıyız! Neoliberalizmin son kullanma tarihi geçiyor, kapitalist güçler koronanın bir toplumsal paniğe dönüşerek (yurttıdışına büyük çaplı para sermaye kaçışı, bankalara hücum, vb) bir ekonomik çöküntü veya buhranı tetiklemesinden korkuyor. Ve tabii kendi makam ve koltuk korkuları da artıyor. Bu durumu aslen emeği daha fazla sefalete itirek (işten atmalar, yeni esneklik ve güvencesizlik düzenlemeleri, vd) takırdıyan sermaye çarklarını yağlamakta kullanmaya çalışacaklar. Ama her ülkedeki sınıfsal güç dengelerine bağlı olarak, olabildiğince en geri noktada tutarak, kitlelere de bir dizi kırıntı atmak zorundalar.

Kırıntı değil dünyayı istiyoruz! Öncelikle bu. Çok daha fazlasını zorlamalıyız! İlkine bağlayarak sonra da bu. Bunun yalnız korona ve kapitalist sağlık sisteminin iflası temelinde değil, neoliberalizmin ipliğinin pazara çıkmış olmasında meşru bir yığınsallaşma zemini var.

Çok daha fazlasını zorlamalıyız! Kapitalizmin krizi ile sağlık krizinin iç içe küreselleşmesinden, artık bunun şu hükümet veya bu rejimin pespayeliğinden değil evrensel bir sorun, çürüyen kapitalizm sorunu olduğunun daha açık görülmeye başlanmasında, daha meşru bir zemini var. Kapitalist sağlık felaketinin, sayısız ülkede eskisi gibi yönetilmek ve yaşamak istememe isyanı dalgalarının üstüne gelmesi, kapitalizmin birbiri ardına patlayan kriz, çelişki ve açmazlarını daha bir yüze çıkarıyor. Bu sistemin bir geleceği olmadığı, eskisi gibi yönetemediği, en yaşamsal toplumsal ihtiyaçları bile karşılayamadığı ve engeli haline geldiği, daha fazla seziliyor. Kapitalizme tepkilerle birlikte daha kapsamlı ve ciddi değişim arzusu artıyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*