Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Düşlerimiz kadar güzel olacak Sosyalizm

Düşlerimiz kadar güzel olacak Sosyalizm

Güneş, kara gebe olan bulutların arkasında, bir göz kırpmalık yer bulmasından utanmıyordu artık. Eh, tembellik hakkını kullandığı böyle bir kış ikindisinde, bu utanmazlığını hiç bir insanın, sırf yoksul olduğu için üşümeyeceğini bilmesinden alıyordu. Gene de bu kış ikindisi, güneşin ısıtamadığı yeryüzünde, utanan biri vardı. Ahmet, ne kendisine böcek gibi davranan patrona bir çift laf edememenin, ne de maaşın alınamadığı bir ayın sonunda ” ne var, bizim de altımız bezlendi kötürüm mü olduk” demek zorunda kalışının utancıylaydı. O günler geride kalmıştı. O bahar haftalarında, proletarya, sokağa en son çıktığında hiç bir güç onu püskürtememişti ve ertesinde kızıl bayrak dikilen binlerce fabrikadan birinde, birkaç arkadaşıyla nöbetçi olarak kalan Ahmet, uzun ve zayıf olmasının ödülünü, arkadaşlarının omuzunda bu fabrikaya bayrak dikme onuruyla almıştı. İşte şimdi öz güvenini yitirmiş bu adam, duvara çapraz montelenmiş panonun, geçen yirmi yılda bir parçası olan bu fotoğrafa bakıyordu. Fotoğraftaki beş işçi arkadaşından yaşayan bir tek kendisi kalmıştı ve geçen yıl tüm bir mahalle oy birliğiyle ölümsüz fotoğrafın yaşayan kahramanını mahalle konseyinin sözcüsü seçmişti. Saatine baktı, bir yarım saati daha vardı. Yarım saat sonra çok yönlü kültür-sanat-bilim kompleksine çevirdikleri yüzlerce AVM’den en yakınında kendisini bekliyor olan tüm bir mahalleliye konsey olarak hesap vereceklerdi.

AVM’den içeri attığı birkaç dalgın adımdan sonra ruh halinin bu kadar değişeceğini tahmin edemezdi ya, henüz sekiz yaşlarında olan, ailesinden en karşılıksız sevgiyi, toplumdan insanın da bir parçası olduğu tüm doğaya karşı sorumluluğu, ve bu sorumluluğu ezilmeden taşıyabileceği meziyetleri ala ala büyüyen bu kuşak, sihirli bir şekilde var oldukları her yeri değiştiriyorlardı. Ayşe, Hasan, Umut her hangi bir sokağın köşesinde bir anda karşına dikilen bu çocuklarda proleterler hem kendi emeğini, hem de kendi geleceğini görürlerdi. Artık hiçbir çocuk bir belirsizliğin korkusuyla bir ebeveynin paçasını çekiştirip de kendine bir koruma sağlamaya ihtiyaç duymuyor, o paçalar gene çekiliyor, ama tüm sinir uçları özgüveni sonuna kadar hisseden bu kuşak o paçaları ebeveynleri toplumsal eğitimin yarattığı değerlere hizalamak için çekiyorlardı. Devrimden sonra her mahalleye ayrı koruluklar kurulmuştu. Tüm şehir içi ulaşımın yeraltına kaydırabileceğine inanmayanlar bile ilk beş yıldan sonra bırakalım bunun başarılmış olmasına şaşırmayı, bunu, henüz iki saate indirmeyi başaramadıkları 4 saatlik günlük çalışma süresi gibi normal karşılıyor olmuşlardı.

Ahmet torunuyla birlikte bir gün, otopark ve yollardan aparılıp da elde edilen bu korulardan birine, sonbaharın son güneşiyle vücudunu şenlendirmek için giderken bu kuşağa gerçekten saygı duyması gerektiğini öğrenmişti. Torununa fotoğraftaki arkadaşlarından ilk ölenin ismini Metin’i vermişlerdi. Metin yol boyunca tüm sevimliliğiyle dedesine niçin aksırıp tıksırdığını, insan vücudunun nasıl çalıştığını, bir makinenın uzun ömürlü çalışması ile bir insanın sağlıklı ve uzun yaşaması arasındaki ilişkiyi anlatıp durmuştu. Ahmet, Metin’in her cümlesiyle sosyalist eğitimi içinden bir kere daha takdir edip duruyordu. Torununu hayran hayran dinlerken, öksürdüğünde ağzını kapattığı mendilini cebine koyarken düşürdüğünü fark etmedi. Beraber iki adım daha attılar. Sonra Metin durdu. Eee dedi. Ahmet tüm o sevimliliğin ardından bir anda bu kadar katı bir mizacın çıkmasına anlam verememişti. Metin sesine şimşekler katarak bir kez daha eee dedi. Ahmet ürkek bir karşılık verdi ne eesi gibilerinden. Torunu yere düşen mendili işaret etti.” Al onu”. Her konuşma emir kipiyle bitiyordu. Ahmet sessizce aldı mendili. “Gel benimle.” Torun dedesinin paçasına yapışmış, hırsın titrettiği ayaklarıyla sokak sokak sürüklemeye başlamıştı. Aradığını bulamayınca hemen başka bir sokağa doğru sürükleniyorlardı. Şimdi girdikleri sokakta Metin aradığını bulmuştu ve yeşil kapüşonlu ihtiyara doğru birkaç adımda vardılar. “Bu yoldaş da bizimle beraber koruya gidip güneşlenebilirdi. Niye gelemiyor bizimle, çünkü hala yere attığı mendili almayan yoldaşları var çevresinde. Bu yoldaş her gün 2 saat değil de 4 saat yürüyorsa bu sokaklarda, tüm işçiler 2 saat değil de 4 saat giriyorsa işliklerine, arkasında işini tam yapmayan, sonrakine iş bırakan yoldaşları olduğu için.” Ahmet kızardı, bu duyguyu devrimden çok önce patronun karşısında yaşamıştı. Ve o günden sonra bir daha kendisini şimdiki gibi çaresiz hissetmemişti. Gene de bir af arar gibi “fark etsem almaz mıydım” diye cümleye girmeye kalktı, hemen paylandı. “Geçen yıl 3 yoldaşımız öldü fabrikalarda bilmiyor musun? Hem de biri sadece önceki vardiyadaki yoldaşı bir vidayı tam sıkmadığı için. Sen değil miydin, dikkatsiz olmaya, dalgın olmaya hakkımız yok diyen.” Yeşil kapüşonlu ihtiyar Metin’e sarıldı ve duyduğu gururu birkaç damla gözyaşıyla anlattı. Ahmet o gün affedildi. Yeşil Kapüşonlu ihtiyarla Metin koruya giderken, Ahmet’in iki saat daha sokakları temizlemesi gerekiyordu.

Terazinin bir tarafına, kendisinin bile anlamakta güçlük çektiği biçimde ilerleyen toplumsal değişimi koyunca, diğer kefedeki emeği o kadar küçük duruyordu ki, işte dün geceden, AVM’den attığı o dalgın birkaç adıma kadar yakasını bırakmayan utanç duygusu bundan kaynaklıydı. Bu ruh halini kıran, AVM’nin sağ koridorundan gelen, yeni kuşağın iki ferdinin desibeli öfkeyle kabarmış bağışları oldu. Ahmet, sesin geldiği yere, şeref köşesi olarak kullandıkları bölmeye gelmişti ki, arkası dönük olan “O zaman yaşıyor olsaydım, ne yapacağımı bilirdim.” diye gürledi. Bir dakika yetti Ahmet’e. Yoldaşlar, dedi sekiz yaşlarındaki iki yoldaşına. İki sene evvelinde “torunum artık yoldaş Metin demeyince, beni görmeye gelmiyor, ama o yaşlarda bir çocuğa yoldaş demek, inanmayaraktan çıkıyor ağzımdan” diyen Ahmet yüreğinin tüm inanmışlığı içinde bir daha yoldaşlar dedi, yoldaşlar benimle gelin. Şeref bölmesinde 180 kişinin resmi asıIıydı. Resimlerin yanında birkaç senedir parlatılmadığı için kararmaya başlamış beş de büst. Resimler bu AVM’yi yapan işçilere aitti. Büstler de yaptıkları devasa eseri göremeden kah elektriğe çarpılıp, kah yüksekten düşüp, canını bu binaya katan işçilere. Sağ koridorda şeref bölmesinden asansöre kadar olan bölme bir çok yapay mağazalarla doldurulmuştu. Ahmet’in acelesi olduğundan 3 yoldaş en sondaki giyim mağazasına girdiler. Mağaza içinde bal mumundan heykellerle devrimden öncesi canlandırılıyordu. Girişten bir kaç adım ötede kasa vardı. Kasiyerin üzerine bir etiket asılmış, etikette aldığı ücret yazılıydı. Kenarda temizlik işçisi, müşterileri rahatsız etmeyecek giysiler giydirilmiş, ama üzerindeki etiket kasiyerinkinden daha da küçük bir sayıyı gösteriyordu. Kasanın kuyruğunda üç heykel vardı. İlk ikisindeki rakamlar çok büyüktü. Üçüncüsü ise şeref bölmesindeki büstlerden ilk karşınıza çıkanın yansımasıydı. Bu binayı yapmak için ölen işçinin ücreti bu mağazadan sadece bir kravat almaya yetiyordu ki, tüm sinirleri gerilerek sıktığı kravata bakan yüzündeki tarifsiz öfke, kapitalizmin işçiyi kendi emeğine yabancılaştırmasını cümlesiz, kelimesiz, ünlemsiz anlatmaya yetiyordu. Ahmet saatine baktı. Gereksizdi belki, ama gene de iki kelime etmese kendini suçlu hissedecekmiş gibi geldi.” Yoldaşlar, biz o günlerin anlatılmaz acılarını yaşadık. Sizinle aynı öfkeyi taşıyan milyonlar haline geldiğimizde de o barbarlığı yıktık. Biliyorum size şimdi çok anlamsız geliyor, birilerinin keyfi uğruna başka birilerinin ölmek zorunda kalışı. Bu anlamsız şeyin adı kapitalizmdi ve bizim yıktığımız şey tam da buydu. Sakın bu yaşanılanları unutmayın. Sakın burası için ölmek zorunda kalan yoldaş Muzzaffer’i unutmayın. Ve sakın ola kızıl bayrağı diktiğimiz günlerde yaşamadığınız için hayıflanmayın. Dünyada hala işçi olduğu için ölen, buna karşı çıktığı için kurşunlanan Muzafferler var. Onların umudu sizde.”

Ahmet belki de kendiyle konuşmuştu ki, yaptığı söylevin etkisini bile tartmadan, apar topar, konsey toplantısının gerçekleşeceği son kata çıkmak için asansöre koştu.

Tam vaktiydi. Konsey üyeleri koltuklarına yerleşirken, Ahmet de kendi yerini aldı. Konseyin 7 üyesi vardı. Her üye sağlık, bilim, güvenlik gibi kendi iç işleyişi olan komitelerin temsilcisiydi. Sözcü aslında sembolik bir makamdı. İlke olarak kapitalizmi yaşamış, devrim mücadelesine katılmış yaşlı yoldaşları onure etmek gibi bir misyonu vardı ki muhtemelen bir kaç sonra bu anlamını da yitirecekti….

(Bu yazı bitmedi, sosyalizm hayalini kuran bir tek ben olmadığıma göre bu yazıyı öylesine bitirmek doğru olmayacak gibi geldi. Gelin bu düşü ortaklaştıralım. Yazının ikinci bölümünü beraber yazalım. Biraz hayal kuralım. Sahi Sosyalizmi ne için istiyoruz biz. Ciğerimizi oksijenle doldurabilmek için yüzlerce km gitmek zorunda kalmamak için mi, yolda, madende, otoyolda niçin öldüğünü bile anlamadan öldüğümüz günler geride kalsın diye mi?.

Eğer aşağıdaki maile hayallerinizi gönderebilirseniz, bu yazıyı hep beraber bitirebiliriz. Ve yahut da hayallerimizin sürekliliği doğrultusunda nehir bir anlatıya çevirebiliriz.

[email protected] )

Zafer Yuksel

zaferyuksel77.tumblr.com/

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*