Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Dünyanın ruhu: İmkan yada katastrof

Dünyanın ruhu: İmkan yada katastrof

YUNANİSTAN’DAN UKRAYNA’YA, ROJAVA’DAN TAYLAND’A

“WELTGEİST”/ DÜNYANIN RUHU: İMKAN YA DA KATASTROF

Yüksek bir konjonktür döneminden geçiyoruz. Kapitalizmin içine girdiği büyük bunalım, küresel düzeyde olağanüstü bir momentumun önünü açtı. Küresel boyutta sınıfın otonomisi, bu süreci etkileyen temel faktörlerden biri oldu.

Özellikle krizin 2008 sonrasında girdiği evre yıkıcı bir siklus niteliği taşıyor. Büyük bunalımlar ya da genel krizler salt bir ekonomik kriz değildir. Aynı zamanda kendini bir multi kriz özelliğiyle gösterir. Bugün senkronize bir karakterde insanlık ve uygarlık krizinin yanında, ekolojik, gıda ve hegemonya krizinin yaşanması tesadüfi değildir. Genel krizlerin karakteristik ifadesidir.

Kriz, toplumsal yaşamın tüm boyutlarını sarsıyor. Küresel düzeyde, ideolojik, askeri, siyasi ve kültürel kopuşlar ve kırılmalar yaşıyor. Var olan statükolar dağılıyor.

Yüksek bir konjonktürün kapıları açılıyor. Kompleks, kaotik potansiyeller taşıyan ve çok boyutlu bir sürecin içine giriliyor. İçine girilen süreç, kapitalizmin üretim tarzını etkileyecek sonuçlar yaratabilir. İmkanın olanakları çoğalırken, katastrof riski artıyor. Küresel boyutta kapitalist sistemin çelişkileri ve çürümüşlüğü daha görünür hale geliyor.

Genel krizler, sınıf mücadelesinin seyrini etkilediği gibi, bu mücadeleyi keskinleştirir. Sınıfsal antagonizmayı ve devletle halk arasındaki çelişki diye de tanımlayabileceğimiz toplumsal antagonizmayı derinleştirir ve yoğunlaştırır.
Son 6 yıllık süreçte dünya çapında sınıf ve kitle hareketlerinde dalgasal yükselişler yaşandı, muazzam kent, sokak ve barikat savaşları gerçekleşti. Grev ve genel grev senkronları yanında, kapitalist işleyişi bloke edecek meydan blokajları yapıldı. Yaşananlar bir rastlantı değil, dönemin ruhu ve diyalektiğiyle bağlantılı gelişmelerdir. Sınıflar mücadelesi içinde şekillenen bu ruh, aynı zamanda kendi diyalektiğini, diyalektik zenginliğini ortaya koymaktadır.

Her ülkede (tarihsel toplumsal şartlarına, tarihsel deneyim ve birikimlerine bağlı olarak) farklı özgünlüklerden ve farklı dinamiklerden etkilenerek, gelişen sınıf ve kitle hareketleri aslında bir yandan içine girilen yüksek konjonktürden beslenmekte, diğer yandan yaşanan yüksek konjonktürü beslemektedir. Ve “zamanın ruhunu” (Zeitgeist), hatta dünyanın ruhunu şekillendirmektedir. Artık küçük bir moment bile bu ruha mana katıyor.

Kapitalizmin bugün ulaştığı yüksek entegrasyon düzeyi, krizin salınımını, yayılımını ve etkisini şiddetlendiriyor. Bu faktör krizin tüm coğrafyalarda sarsıcı bir biçimde hissedilmesine yol açtığı gibi, her coğrafyada sınıfsal antagonizmayı yoğunlaştırıyor. Bu süreç merkez ülkelerden periferiye, periferiden merkez ülkelere anarşik ve katastrofik salınımları beraberinde getiriyor. Bu salınımlar salt ekonomik değil; siyasal, kültürel boyutları da içeriyor.

Bugün Uzak Asya’dan Afrika’ya, Asya’dan Avrupa’ya, ABD’den Güney Amerika’ya ve Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar her coğrafya’da büyük alt-üst oluşların yaşanması, tesadüfi değil, içine girilen yüksek konjonktürün çıplak ve sarsıcı sonuçlarıdır. Sınıflar mücadelesinin zenginliğinin dışa vurumudur. Sınıflar mücadelesinin karmaşık bütünselliği kendini her coğrafyada sarsıcı bir şekilde gösteriyor.

YUNANİSTAN, UZUN SOLUKLU AYAKLANMA HALİ
Küresel boyutta bu büyük toplumsal dalgalanmanın yanında, özellikle 2009’dan sonra Avrupa’nın Akdeniz havzası, bir odak coğrafya olarak öne çıktı. Havzanın bütününde (Yunanistan, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, İrlanda ve İzlanda’da) sarsıcı gelişmeler yaşandı. Güney Avrupa’da muazzam kitle hareketleri gerçekleşti. Grev ve genel grev senkronları yaşandı.
Avrupa ve Akdeniz havasının odak bölgesi ise Yunanistan oldu. Krizin bütün yıkıcılığını yaşayan Yunanistan’da sınıflar mücadelesi hızla sertleşti ve radikalleşti. 5 yıllık periyotta 61 büyük grev, 26 genel grev yaşandı. Avrupa işçi sınıfı tarihinde böylece bir ilk gerçekleşti. Ne var ki, sınıfın devrimci ve yıkıcı enerjisi kristalize edilemedi. Devrimci öznenin yokluğu yakıcı bir sorun haline geldi. Yunanistan yaşanan konjonktürün de bir yansıması olarak, uzun süreli bir ayaklanma süreci içine girdi. Ve bu süreç hala hazırda devam ediyor. Ülkede aynı zamanda proto-faşist, otoriter ve teknokratik siyasal düzenlemeler yaşanıyor.

Yunanistan Avrupa’nın en zayıf halkası olmaya devam ediyor. Avrupa’da tek zayıf halka yok… Portekiz ve İspanya gibi yeni zayıf halkalar da ortaya çıkıyor. Yunanistan, Avrupa’da finans-kapital ve emek cephesi açısından tam anlamıyla bir sosyal laboratuvar işlevi görüyor.

Yunanistan’da sınıflar mücadelesi içinde (sınıfın mobilizasyon yeteneği, sürekli eylem gerçekleştirme kapasitesi, sınıfın “yorulmaması”, moral gücü, uzun soluklu eylem yapma potansiyeli taşıması ve devrimci öznenin yokluğunun yakıcılığı gibi) çok boyutlu bir özgünlük yaşanıyor.
İşçi sınıfının otonomisinin zenginliğini ve yaratıcılığını gösteren, bu yönler üzerinde düşünmekte yarar var. Öte yandan, kendiliğindenci hareketin sınırı ve bu sınırın enerjinin kristalizasyonunda yarattığı sıkıntılar dikkat çekiyor. Sınıf, bir yandan bu sınırı zorluyor, diğer yandan hareketin yükselen ivmesine rağmen, yıkıcı hamleler gerçekleşmiyor. Bu, bir “Yunanistan sorunu” olmaktan öte, Tunus ve Mısır’daki gelişmelerle birlikte, yaşanan dönemin daha yapısal bir sorunu olduğu ortaya çıkıyor.

MISIR-TUNUS: AYAKLANMA DALGALARI VE DEVRİMCİ SALINIMLAR

Kuzey Afrika’da Mısır ve Tunus deneyimlerinin en temel sorunu devrimci öznenin yokluğu ve sınıf ve kitle hareketinin nesnel ve öznel şekillenmesinde yaşadığı problemler oldu. Aslında bu sorunlar birbirini etkileyen bir özellik taşıyor. Devrimci öznenin yokluğu sadece sınıfın enerjisinin kristalize olmasını ve sınıfın sisteme yönelmesini engellemedi. Sınıfın diğer emekçi kesimler üzerinde hegemonya kurmasına da mani oldu.
Mısır’da aşağıdan gelişen iki devrim olasılığı, Mısır’ın en örgütlü güçleri tarafından engellendi. Önce Müslüman Kardeşler ve ordu ittifakı devreye girdi. Devrimci dalga bir dönem geri çekildi. 2013’te yeniden kabardı. Müslüman Kardeşler’in “yeni rejim” inşasına karşı, kitlelerin yıkıcı öfkesi harekete geçti. Bu sefer hem kapitalist stabilizasyon ihtiyacının, hem de bölgenin yeni jeo-politik dengelerine bağlı olarak ordu devreye girdi. Gerçekleştirdiği darbeyle Müslüman Kardeşler’i devre dışı bıraktı. Kitleler üzerinde kurduğu hegemonya ve manipülasyonla da etki gücünü yaydı. Darbe, bir karşı devrim taktiği olan yeni bir restorasyondu. Bir anlamda Mısır’da restorasyonun restorasyonu gerçekleşti.

Tunus’taki kitle hareketi ve ayaklanması Bin Ali’yi iktidardan düşürmesine rağmen, Mısır’dakine benzer bir şekilde bir restorasyon operasyonu gerçekleşti. En-Nahda iktidara taşındı. En-Nahda, karşı devrimci taktiklerle toplumsal muhalefeti engellemeye çalıştı. “Yeni rejim” inşasına girişti. Bir dizi suikastla kitle hareketi terörize edilmeye çalışıldı.

Tunus’ta, Mısır’dakinden farklı olarak ordu güçsüzdür, polis teşkilatı ise daha organizelidir. Tunus, bir polis devletidir. Tunus’taki sistem siyasal İslam çimentosuyla restore edilmeye çalışıldı. En-Nahda’nın hamleleri bu doğrultuda oldu.

Kitleler restorasyon sonrasında kısa bir durgunluk dönemine rağmen, karşı devrimci adımları reaksiyonla karşıladı. Bu süreçte seçici suikastlarla kitle hareketi terörize ve demoralize edilmeye çalışıldı. Her şeye rağmen öfke dalgası giderek kabardı. İki yıllık bir dönemde kitle hareketi yükselişler ve düşüşler gösterdi. Giderek En-Nahda’ya karşı odaklanan toplumsal muhalefet, yeniden bir dalgasal yükselişe geçişiyle birlikte En-Nahda devre dışı kaldı.

Müslüman Kardeşler ve En-Nahda’da (siyasal İslam’ın küresel düzeydeki diğer fraksiyonları da dahil) dikkat çeken şey, kapitalist ilişkilerden beslenmelerine ve bu ilişkiler içinde kök salmalarına rağmen, programatik zafiyetleri, blokajları ve hareketlerin ontolojik yönelimlerinden kaynaklanan problemlerinden dolayı, kapitalist ilişkileri yönlendirecek kabiliyet ve kapasite gösterememeleridir. Bu bir yanıyla da kapitalizmin organikliği ve kompleks yapısı karşısında, siyasal İslam’ın kendini var eden saiklerinin, yönlerinin, biyopolitikanın tutunamaması ve çözülmesi anlamına gelmektedir. Bütün bunların somut dışa vurumu ise, siyasal İslam’ın yönetememe krizidir.

Mısır ve Tunus’ta, hatta bugün AKP iktidarında (AKP, bu yapılar içinde en has neo-liberal parti karakteri taşımasına rağmen) görülen çok vektörlü kırılganlık ve siyasal anlamda hızlı erozyon, siyasal İslamin geleceğini sorgulatacak mahiyettedir. Yeni yaşadığımız konjonktürün bir yansıması olarak İslam’ın komünal ya da yoksul yorumların gelişmesi ve bir harekete dönüşmesi olasılık dahilindedir.

En-Nahda ve Müslüman Kardeşler, iktidarları hızla yönetememe noktasına gelerek, kitle hareketini mas etmekte ciddi problem yaşadı. Bu durum aşağıdan devrim tehdidini güncel kıldı. Mısır’da Sisi iktidarının devreye sokulması, Tunus’ta En-Nahda’nın devre dışı bırakılması boşuna değildir.

Kapitalizmin organik ve kompleks yapısı, kapitalist rasyonalite ve küresel düzeyde entegrasyon boyutu (son çeyrek asırlık süreçte bu düzey çok ciddi oranda derinleşti) bölgenin stabilizasyonunda yeni bir emperyal konseptin devreye girmesini zorunlu kıldı. Bu süreç, Libya ve Suriye faktörleriyle birlikte, siyasal İslam’ı hızla kudretsizleştirdi ve devre dışı bırakılmasını beraberinde getirdi. Siyasal İslam’ın ülke içi dinamikleri tetikleme riski ve bölgenin istikrarı ve entegrasyonunda yaratacağı problemler, yeni bir politik zemine geçişi koşulladı. Şu an bir geçiş döneminde olsak da süreç hızla derinleşiyor.

Bugün Tunus ve Mısır’da işçi hareketi sendikal bürokrasi ve korporasyonu kırıcı hamleler gerçekleştiriyor. Mısır’da son 3 yıllık süreçte yaygın grevler yaşandı. Tunus’ta işçi sınıfı mobilizasyonunu koruyor. Özellikle Tunus’ta sendikalar, kitle hareketinin taşıyıcı gücü gibi hareket ediyor. Mısır’da ise, bağımsız gelişen sendikal hareket ve işçi eylemleri dikkat çekiyor. Bugün her ne kadar kitle hareketini şekillendirecek bir güce sahip olmasalar da, uzun vadede bu potansiyeli taşıyorlar. Mısır’da ordunun kitleler üzerinde devam eden etkisi, sınıf hareketinin açacağı yeni dinamiklerle kırılabilir. Ordunun her greve sert tavır alması, yasaklama getirmesi ve şiddet uygulaması boşuna değildir. Mısır’da işçi grevleri ayrıştırıcı ve kitle hareketini şekillendirici bir işlev görüyor.

Mısır ve Tunus’ta atılım, geri çekiliş, yükseliş ve düşüşlerle devrimci süreç devam ediyor. Üçüncü yılını dolduran bu yüksek konjonktür, Mısır ve Tunus’u Akdeniz coğrafyasında en dinamik bölgeler olarak öne çıkarıyor.

Bu iki ülkede devrimci salınım, başta Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nı sarsacak potansiyeli içinde taşıyor. Daha önceki ayaklanmalar bu yönü birçok defa ortaya çıkardı. Mısır işçi sınıfının iki büyük ayaklanma pratiği yaşaması, yaygın sektörel grevlerin birikimi, gerçekleşen çeşitli direniş ve eylemler son derece önemlidir. Sınıfın nesnel ve öznel şekilleniş sürecini derinleştirmektedir.
Mısır, Arap dünyasının nabzıdır. Mısır’da işçi sınıfının ve kitlelerin yeniden ayağa kalkışı, bölgede sarsıcı gelişmelere yol açacaktır.

Tunus da, muazzam gelişmelere gebe bir ülke olarak dikkat çekiyor. İşçi hareketi ve ezilen yığınların arayışları sürüyor. Bu iki ülkede, dip dalgası hareketliliğini sürdürüyor ve müthiş bir enerji birikiyor.

ROJAVA: HETEROKS DEVRİM VE DEVRİM İÇİNDE DEVRİM

Akdeniz coğrafyasında bu dalgasal gelişmenin bir yansıması Rojava’da gerçekleşti. Ortadoğu’daki jeo-politik gelişmeler ve alt-üst oluş, Suriye’yi küçük bir Ortadoğu haline getirdi. Hem küresel, hem ülke içi dinamiklerin yarattığı iç gerilim ve alt-üst oluş Batı Kürdistan’da, Rojava’da devrimci sürecin önünü açtı. Rojava pratiği, devrinde eşitsiz gelişim yasasının en somut örneğidir.  Yaklaşık 35 yıllık bir sürecin olağanüstü birikimi, Kürt özgürlük hareketinin tarihsel gelişimi ve bir Ortadoğu gücü olarak şekillenmesi, Kuzey Kürdistan’da kendi özgünlüğünde yaşanan ikili iktidar durumu, Rojava devriminin zeminlerini ördü.

Rojava, bir yandan tarihsel birikiminin ifadesi, diğer yandan jeo- politik gelişmelere ve açtığı momente somut müdahaledir. Zaten devrimcilikte böyle bir şeydir. Momente müdahale, momenti imkana çevirme iradesidir.  Rojava devrimi, bir çok iç içe geçmiş faktörün yaşanan konjonktürde yarattığı momente, volanterist bir hamledir. Rojava pratiği, uzun bir biriktirme sürecinin ve Kürt özgürlük hareketinin bugün ulaştığı kompleks ve çok boyutlu özelliğin bir yansımasıdır. Aynı zamanda Kürt halkının tarihe yayılan ontolojik mücadelesinin somut, radikal, değiştirici ve dönüştürücü gücünün dışa vurumudur. Rojava’da demokratik devrim mahiyetindeki adımlar derinleştirerek yayılıyor. Rojava’da devrim bir anlamda inşa oluyor. Toplumsal yaşamın her alanında devrimci dönüşümün sağlanması, yeni toplum ve yeni insanın yaratılması yönünde önemli pratikler gerçekleşiyor.
Rojava her şeyden önce bir kadın devrimi pratiği olarak şekillendi. Feodalizmin yıkıcı kıskaçları ve patriarkanın kadavra edici tahakkümüne karşı Rojava, bir kadın başkaldırısı oldu.

Kürt özgürlük hareketinin bugün yarattığı en temel devrimci dönüşümlerden biri, kadın dinamiğidir. Bu dinamik, somut bir biçimde Rojava’da kendini yeniden üretmiştir. Rojava kadın devrimi, devrim içinde bir devrimdir. Bugün Rojava’da toplumsal yaşamın yüzde 65’inde kadınlar rol alıyor. Kadınlar farklı alternatif toplumsal örgütlenmelerin içinde aktif görev üstleniyor.

Rojava devrimi hem bölge güçleri,hem emperyal güçler arasından büyük bir tehlike olarak görülmesinin arkasında iki neden var. Birincisi tarihsel nedendir. Sykes-Picot anlaşması 20. yüzyılın başında Ortadoğu’nun emperyalist paylaşımına rol açan petro-politik bir anlaşmaydı. Anlaşma öz olarak Arap halklarına ve Kürt halkının varlığına bir hançer sokulmasıydı. Sykes-Picot Ortadoğu’nun tarihsel ve güncel sorunlarının temelini oluşturmaktadır. Aşağı yukarı yüzyıllık süreç, bu anlaşmanın yarattığı sorunlar, çatışkılar, savaşlar,parçalanma ve yıkımlarla geçti.  Arap halkları parçalandı, yapay devletler kuruldu. Ortadoğu etnik ve mezhebi bölünmenin ve petro-politik savaşların odağına dönüştü. Ortadoğu emperyalist haydutluğun karargahı ve savaş alanı oldu.  Anlaşmayla birlikte Kürt toprakları dört parçaya bölündü. Kürdistan sömürgeleştirildi. Kürdistan toprakları Ortadoğu’nun yeni statükosuna göre inşa edilen ulus devletlere bırakıldı. Kürdistan bu devletlerin bir nevi iç sömürgesi haline getirildi.

İran, Suriye, Türkiye ve Irak ulus devlet olarak varlığını ve paradigmalarını bu anlaşmanın sonucu üzerinden kurdu. Kürdistan toprakları bu dört devletin sömürgesine dönüştürüldü. Soykırım, katliam, tenkil, tehcir, konsantre diskriminasyon tüm bölge ülkeleri tarafından Kürt halkı üzerinde uygulandı. Buradaki ulus devletlerin temel ve sistematik politikaları bu yönde gerçekleşti. Böylece Kürt dinamiği boyun eğdirilmek, köleleştirilmek ve çürütülmek istendi. Her bölge ülkesi Kürdistan’ın bir parçasını kendi iç sömürgesine dönüştürdü. Bunun üzerinden sömürgeci “modern” devlet meşruluğunu ördü. Kürdistan’ın köleleştirilmesi, yok sayılması, hiçleştirilmesi üzerinden ulus devletler varlığını inşa ettiler.

Suriye’de, Kürtler Baas diktatörlüğü öncesinde ve bugüne kadar yok kabul edildi. Kürtler bu topraklarda Suriye vatandaşı bile görülmedi. Kürdistan var olmayan bir ülke ve Kürtler var olmayan bir halktı. Halkçı vurgularına rağmen, Baas diktatörlüğü Kürt halkına sistematik sömürgeci politikalar uyguladı.
Baas diktatörlüğü bir burjuva diktatörlüğüdür. Suriye burjuvazisi, ağırlıkla Sünni, Nusayri Araplar, Rum ve Ermeni egemenlerden oluşuyor. Nusayriler özellikle devletin merkezi yapılanmasında yer alıyor. Bürokrasi ve silahlı bürokrasi içinde Nusayrilerin etkisi yoğundur. Ama unutulmasın burjuvazi bir sınıfsal var oluştur. Burada bir tanımla gereği olarak mezhebi ve etnik yönleri açıklandı. Kısacası Baas rejimi Nusayri, Sünni, Ermeni, Rum, Kürt yoksulları ve ezilenleri için tam bir diktatörlüktür.

Rojava devrimi Suriye’de ezilen halkların tarihsel öfkesinin dışa vurumu oldu. Ve Suriye’de bir dizi devrimci olanağın önünü açtı. Bugün açısından Nusayri yoksullarının, komününün ( yani tarihsel dinamiğin ) Kürt dinamiği ile birleşme imkanı Suriye devriminin önünü açacak ve emperyal politikaları alt üst edecek bir potansiyel taşıyor. Rojava’da devrimci sürecin derinleşmesi tarihsel dinamiklerle, sosyal dinamiğin birleşme ve kaynaşma zeminlerini çoğaltıyor. Özellikle 7000 yıllık bir öfkenin hatta sınıfsal bir öfkenin dışa vurumu olan Kadın devrimi Ortadoğu halklarına yol gösteriyor ve büyük kırılmalara yol açıyor.

Rojava’da toplumsal yaşamın devrimci inşası, kadın dinamiği ve 50 bin kişilik YPG gücü Rojava’yı Ortadoğu’da devrimci bir çekim merkezine dönüştürüyor. Bölgedeki devrimci-demokratik geleneğe ve birikime güç veriyor. Ayrıca Ortadoğu halklarına umut aşılıyor. Tarihsel olarak başta Filistin ve Lübnan’daki devrimci demokratik gelenek ve Arap halklarının devrimci birikimleri Rojava pratiği ile kaynaştığı oranda Ortadoğu’da muazzam olanakların önü açılabilir. Rojava’nın varlığını sürdürmesi ve devriminin derinleşmesi ve kadın devriminin gelişimi Ortadoğu’daki devrimci birikimleri tetikleyici işlev görebilir. Bu gelişmeler Ortadoğu devrimci çemberinin önünü açabilecek içeriktedir.

Rojava devrimi bu yönleri ile birlikte devrimci enternasyonalist bir deneyimdir. Ortadoğu halklarının tarihsel devrimci birikimlerinden beslendiği gibi Ortadoğu halklarına yeni deneyimler sunmaktadır.
Yüksek konjonktür koşullarında küçük bir momentin bile, “kelebek etkisine” yol açtığı, zamanın ruhunu açığa çıkardığı unutulmamalıdır. Rojava başta Suriye, bölge ve Doğu Akdeniz’de bütün dengeleri alt üst edebilecek potansiyel taşıyor. Bu anlamıyla Rojava’yı yaşatmak devrimci, enternasyonalist bir görevdir.
Anadolu ve Mezopotamya halklarının görevi Rojava devrimini yaşatmak, ruhunu yaymak, Ortadoğu’nun devrimci demokratik potansiyelini açığa çıkartmaktır.
Rojava pratiği imkanın gerçeğe dönüşmesi ve devrimin güncelliğine uygun bir pratiktir. Küçük momentlerin yarattığı yıkıcı etkiyi göstermesi, zamanın ruhunu ortaya çıkarması ve her şeyin olası göründüğü bir momentin önünü açması anlamında Rojava, dikkat çekici bir örnektir. Rojava içine girdiğimiz olağanüstü momentin yarattığı imkan matrisinin somut yansımalarından biridir.

UKRAYNA’DAN TAYLAND’A: KATASTROFUN YIKICI ANAFORU

Kapitalizmin genel bunalımının yaşandığı konjonktürde, sınıfsal ve toplumsal antagonizmanın şiddetlenmesine rağmen, ülke konjonktürlerinde işçi sınıfının ve emekçi yığınların örgütlenme düzeyi, bağımsız bir siyasal güç olup, olmadığıyla bağlantılı (böyle bir yönelimin ve arayışın olması bile önemlidir) olarak, kitlelerin tepkileri, beklentileri ve özlemleri burjuva siyasal klikler tarafından yönlendirilebilmektedir.

Kapitalist toplumda iki hegemonik sınıf vardır: Burjuvazi ve proletarya. Proletarya hegemonik bir sınıf olarak örgütlü olduğu (bağımsız, birleşik, siyasal bir güç olması ve diğer emekçi kesimlere önderlik yaptığı) koşullarda süreç farklı işler. Devrimci siyasal öznenin var olmadığı ve işçi sınıfının örgütsüz olduğu koşullarda ise, antagonist çelişkiler perdelenir, alt kimliklere ait, burjuva hegemonyasını pekiştiren çelişkiler tetiklenir ya da beslenir.

Böylece burjuvazi muazzam bir hegemonya alanı kazanır ve sınıfın birleşik, bağımsız gücünü parçalar, sınıfı edilgenleştirir ve kendine tabi kılar. Hatta bazı şartlarda, sınıfın ve emekçi yığınların bir bölümü müthiş bir yanılsamayla burjuva kliklerin ya da olağanüstü bir rejim olan faşizmin politik tabanı haline dönüşür.
Burjuvazinin hegemonya inşasının en önemli sonuçlarından biri, emekçi yığınları, sınıfın yaratacağı sosyal anafordan kopartarak, burjuva kliklerin savaşına ortak edilmesi ve şeytanın tırpanına dönüştürmesidir. Şiddetli gericilik dönemlerinde, faşizm gibi olağanüstü rejimlerde karşımızda gördüğümüz yığınlar bunlardır.
Burjuvazi bu yığınların beklentilerini, acılarını, arayışlarını suistimal ederek, popülist politikalar, söylemler, simgeler, sloganlar ve demagojik yaklaşımlarla kitleleri tam anlamıyla baştan çıkarır. Bozar, dejenere eder, enerjilerini soğurarak klik çıkarlarının gücüne dönüştürür.

Ülke içi iç dengeler ve yönelimler, ülkenin tarihsel toplumsal backgroundu, kapitalizmin yapısal krizinin yarattığı çöküş ve dekadans süreci, toplumsal gerilim ve reaksiyonların manipüle edilmesinin zeminlerini hazırlayabilir. Emperyalizmin küresel jeo-politik hamleleri ve yönelimleri, sermayenin uluslararası iş bölümü ve bunun sonuçları, küresel kutuplaşmalar gibi bir dizi faktör (iç içe geçmiş, birbirini etkileyen ve tetikleyen bir biçimde) bazı coğrafyalarda siyasal ve toplumsal anlamda katastrofik bir sürecin önünü açar. Özellikle yüksek konjonktür süreci toplumsal gel-gitleri tetikler. Açığa çıkarır. Şiddetini artırır.

Ukrayna, Tayland, Bosna, hatta; Irak, Suriye ve Afganistan’da yaşananlar (farklı görünüm, dozaj ve dinamiklerine rağmen) benzer durumlardır. Bu yazıda konunun çerçevesine uygun bir biçimde, özellikle Ukrayna ve Tayland üzerinde durulacaktır.
Kapitalizmin yapısal krizi ve sınıfın küresel otonomisi, yüksek bir konjonktürün önünü açsa da, süreç ikili bir karakterde gelişiyor; bir tarafta olağanüstü olanaklar doğuyor, öte yanda katastrofik gelişmeler kendini dışa vuruyor.

Dünyanın “çöküntü” noktalarında ya da jeo-politik kriz noktalarında katastrofik gelişmeler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Küresel düzeyde imkan ve tehdit diyalektiği, çarpıcı bir şekilde işliyor. Başta Akdeniz coğrafyası bir ayaklanma kuşağına dönüşürken, bazı jeo-politik kriz noktalarında toplumsal çözülme, erozyon ve katastrofik gelişmeler yaşanıyor. Bir anlamda diyalektiğin muhteşem kuralı işliyor. Umut ve tehdidin iç içe geçtiği bir süreç yaşanıyor.

Ukrayna tarihsel olarak birçok emperyal gücün işgaline, talanına, yağmasına maruz kaldı. Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Lehler Ukrayna’yı işgal etti. Ukrayna halkı açlık, yoksulluk ve sefalete mahkum edildi.

Yeraltı kaynaklarının zenginliği, ülkenin bir tahıl ambarı olması, multi iklim kuşağı sayesinde farklı tarım ürünlerinin yetişmesi, jeo-stratejik bir kavşak noktası olmasından dolayı Ukrayna, emperyal güçlerin ilgi odağında yer aldı.  Ekim Devrimi, çarlığın halklar hapishanesini paramparça etti. Diğer halklar gibi, Ukrayna için de Ekim Devrimi, özgürlüğün fethi anlamına geldi. 18 farklı ulusun yaşadığı bu topraklarda, kardeşliğin inşa edilmesi yanında, dil ve kültürde tam bir özgürlük yaşandı.

Ukrayna, tarihsel olarak Sovyetler Birliği’nin yaşadığı momentlerden, diğer uluslar gibi, şiddetle etkilendi. Sovyetler Birliği’nin bürokratik deformasyon süreci ve bunun doğal sonucu olarak içine girilen karşı devrim süreci diğer uluslar gibi Ukrayna için de Rus şovenizminden etkilenme anlamına geldi. Ukrayna’nın yakın tarihindeki en önemli gelişmelerden biri, Nazi işgali oldu. Sovyetler’in imhasına yönelen Nazi imparatorluğu Ukrayna’yı ele geçirerek, Moskova’yı çökertmek istedi. Aynı şekilde 1932-1933 yılında yaşanan şiddetli kıtlık, yığınsal ölümlere yol açtı. 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü, bugün yaşananların başlangıcı oldu. Sovyet coğrafyasının bütününde, nomenklaturanın karşı devrimci bir güç olarak hareket etmesi, kapitalist entegrasyonun taşıyıcı gücü olarak işlev görmesi, Sovyet topraklarında olağanüstü bir çöküntüye ve enkazlaşmaya yol açtı. Bu süreç aynı zamanda “kriminal” bir kapitalizm olarak işledi. Bir anlamda ilkel bir sermaye birikimi realize oldu.

Ukrayna’da da benzer gelişmeler yaşandı. Ülke, küresel sermayeyle ortak hareket eden nomenklatura tarafından yağma ve talan edildi. Özelleştirme saldırılarıyla tüm kamusal mallara el koyuldu. Halk için bu süreç işsizlik, sefalet ve açlık anlamına geldi. Aynı dönem mafya kartellerinin ve oligarkların türediği dönem oldu. Ukrayna’da ve Sovyet coğrafyasındaki kriminal kapitalizm, bir nevi küresel kapitalist entegrasyona hizmet etti. Bir nevi geçiş dönemini simgeledi.
Özellikle Rusya’da Putin’in iktidara gelişi, yeni otoriter düzenlemelerle Rus emperyalizminin hızla toparlanmasını sağladı. Putin, Rusya’nın küresel bir enerji santrali olmasından kaynaklanan olanakları, yeniden yapılanmanın aracına dönüştürdü. Hızla toparlanan ve küresel jeo-politikte ‘ben de varım’ diyen Rusya, eski Sovyet topraklarında hamleler yapmaya başladı. 1990 sonrasında bu topraklardaki nüfuzunu kaybeden Rusya 2000’li yılların başında, yeniden yayılmacılık ataklarına başladı.

Ukrayna, Rusya’nın güvenlik konseptindeki en stratejik ülkedir. Putin sonrasında ABD ve AB’nin bölgeye ilişkin her atağı, Rusya tarafından reaksiyonla karşılandı.
Rusya, Ukrayna’daki tarihsel nüfuzunu, demografik olanaklarını ve Ukrayna burjuvazisiyle, oligarklarıyla organik bağlarını kullandı. Rusya’nın toparlanma ve yayılmacılık süreci, Ukrayna’daki kriminal kapitalizmle birlikte gelişti ve son derece organik bağlar kuruldu. Bunu 2000-2010 yılları arasında Rusya ve Ukrayna’nın ekonomik ilişkilerinde görmek mümkündür. Ukrayna ekonomisinin ağırlık merkezini Rusya oluşturuyor.

Özellikle 2000’lerin başlarından itibaren Ukrayna AB, ABD ve Rusya arasındaki hegemonya savaşlarının merkezlerinden biri oldu. Ukrayna’nın Rusya’nın yumuşak karnı olması, AB ve ABD’nin bu odağa özellikle yönelmelerine yol açtı. 2004 yılında gerçekleşen “Turuncu Devrimi” AB ve ABD’nin bir atağı olarak gerçekleşti.
Bir “çöküntü” ve siyasal anlamda çürümenin yaşandığı ülkede “Turuncu Devrimi” bir toplum mühendisliği olarak realize edildi. Kitlelerin özlem ve beklentileri, ustaca manipüle edildi. ABD, renkli devrimlerle (Gürcistan ve Kırgızistan dahil) Rusya’yı çevreleme ve kuşatma stratejisi uyguladı. Ekonomik ve nüfuz alanını yaymaya çalıştı.

2004 yılında gerçekleşen turuncu devrimiyle Yulia Timoşenko ve Viktor Yuşcenko arasında koalisyon kuruldu. Ukrayna Batı’yla, özellikle AB’yle yakın temaslara geçti. Timoşenko iktidarı büyük yolsuzlukların, skandalların ve hayal kırıklıklarının yaşandığı bir dönem oldu. Timoşenko kısa bir süre sonra rüşvet ve yolsuzluklardan dolayı tutuklandı. 2010 yılında Rusya’nın açık desteğiyle iktidara Yanukoviç geldi. 2010 yılında Ukrayna şiddetli bir ekonomik kriz içine girdi. Ekim 2012’de genel seçimler yapıldı. Yanukoviç’in partisi, bölgesel parti 187 sandalye kazandı. Çoğunluğu elde etti.

Ukrayna’da Nazi işgaline ve Nazi işbirliğine dayanan, Rus şovenizmine karşı reaksiyonel milliyetçilikten güç alan (Batı Ukrayna’da etkili bir taban oluşturan), hızlı mobilizasyon yeteneğine sahip, para-militer karakterli, “sokağın fethi” stratejisiyle hareket eden birçok neo-faşist örgütlenme bulunuyor.
Sovyetlerin çöküşü, kriminal kapitalizmin yıkıcılığı, mafyetikleşme süreci, yoksulluğun yoğunlaşması ve 2010’da yaşanan krizin yıkıcı sonuçları ve toplumsal çürüme Ukrayna’da faşizmin mayalanma zemini oluşturdu.

Neo-faşist hareketler, kıta Avrupa’sındaki neo-faşist hareketlerde pek rastlanmayan bir biçimde Nazi hayranlıklarını açıkça gösteriyor. Tarihsel olarak Nazi işbirlikçiliği yeni dönemde böyle tezahür ediyor. Neo-faşist oluşumlar Nazizmin simge, kültür kodları ve sloganlarını kullanıyor ve sokak savaşı teknikleriyle hareket ediyor.
2012 seçimlerinde faşist Svobodo 37 milletvekili çıkardı. Diğer bir faşist parti UKP ise 32 milletvekilliği kazandı.

Ukrayna’da neo-faşist hareketler, özellikle sokağı kullanma yetenekleriyle dikkat çekiyor. Ukrayna’daki son gelişmelerde sokak hareketlerini hızlandırıcısı olarak rol oynadılar. Aynı zamanda sokak hareketlerini yönlendiren, şekillendiren ve rejimi destabilize edici taktikler geliştirdiler. Bu yönde Almanya faşist yapılanmalara çok ciddi lojistik destek verdi. Ekonomik krizin yıkıcılığı ve farklı arayışlarla sokağa çıkan kitleler, faşist yapılanmaların etkin hareketleriyle yönlendirildi ve mobilize edildi. Neo-faşist yapılanmalar, bir anlamda sokak hareketlerinin katalizörü rolünü oynadı. Meydanlar ve hükumet binalarının uzun süreli işgali sonucunda Rus yanlısı Yukonoviç, iktidarı terk etmek ve kaçmak zorunda kaldı. İktidara AB ve ABD’nin tam desteğini alan faşist ve milliyetçilerden oluşmuş bir hükumet getirildi.

Ukrayna hızla bölünme noktasına geldi. Gelişmiş bir sosyo-ekonomik bir yapıya sahip Doğu Ukrayna ve Kırım’da Rusya’yla bileşme ve bağımsızlık ilan etme yönünde faaliyetler yoğunlaştı. Kırım’da yapılan son referandum, bu yönde atılan ciddi bir adım oldu. Benzer gelişmelerin Ukrayna’nın Rus nüfusunun yoğunlukta olduğu kentlerinde yaşanması bekleniyor.

Rusya kendisi açısından stratejik önemde olan Ukrayna’yı bırakma niyetinde değil. Rusya açısından, özellikle Karadeniz’in nabzını tuttuğu Kırım’daki Sivastopol limanı önem taşıyor. Ayrıca Ukrayna, Rusya’nın savunma tamponu işlevi görüyor. Ukrayna’nın yeraltı ve yerüstü kaynakları, verimli toprakları ve jeo-stratejik konumu Rusya’nın emperyalist hamleleri ve güvenliği açısından, son derece stratejik bir içeriğe sahiptir.

ABD ve AB’nin Soğuk Savaş taktiklerine başvurmasına, ABD’nin Rusya’yı tehdit etmesine karşın Rusya, emperyal yayılmacılığını ısrarla sürdürüyor. Ukrayna merkezli yaşananlar, 1990 sonrası ABD ile Rusya arasındaki en ciddi gelişmelerdir. Bölgede tansiyon ve gerilim artıyor. Bugün Ukrayna fiilen ikiye ayrılmış bir ülkedir. Ülke AB, ABD ve Rusya’nın jeo-politik ve ekonomik çıkarları yönünde bir parçalanma sürecine girdi.

Ukrayna halkı hem ülke içi burjuva klikleri arasında, hem de farklı emperyal güçlerin stratejik hamleleri doğrultusunda şiddetli bir ayrışma ve manipülasyon yaşıyor. Bir tarafta Batı Ukrayna’da etnik milliyetçilik ve faşist hareket aktif olarak devrededir. Faşist toplumsal düzenlemeler gerçekleştirmektedir. Diğer tarafta Doğu Ukrayna’da ise Rus nüfusunda biçimlenen başka bir etnik milliyetçilik ve şoven tutumlar yaygınlaşmaktadır.

18 farklı ulusun yaşadığı Ukrayna, çok yönlü bir katastrofun içine girdi. Parçalanma ve dağılma sürecinin yanında ülkede, her an bir iç savaş tetiklenebilir. Ukrayna, küresel düzeyde hegemonya savaşlarının yeni odağı olarak öne çıkıyor. Ukrayna, hızla katastrofik bir fırtınanın içine sürükleniyor.

Tayland’da da büyük salınımlar yaşanıyor. Taylan’da özellikle 2010 yılından sonra siyasal sarsıntılar yoğunlaştı. Kitleler yoğun bir manipülasyonla farklı burjuva klikler arasında yaşanan çatışmada taraf edildi. Tayland 2014 yılının başlarında dünya kamuoyunun gündemine yeniden girdi. Asya’nın ekonomik olarak en güçlü ülkelerinden biri olan Tayland’ın tarihi, monarşi ve darbeler tarihidir. Tayland’da 1938, 1947, 1976, 1977, 1997 ve 2010 yıllarında askeri darbeler gerçekleşti. Özellikle yapısal krizin bir iç evresi olan, bir kısa çevrim krizi olarak gerçekleşen Doğu Asya krizi, Tayland’da yıkıcı sonuçlar yarattı. 1998’de gerçekleşen kriz, bütün “Asya kaplanları” gibi, Tayland’ın yakın tarihindeki en önemli eşik oldu. Kriz sonrasında Tayland, yeniden yapılanma sürecine girdi. 1997’de çıkarılan yeni anayasanın yarattığı göreceli demokratik ortam, farklı siyasal partilerin kurulmasını beraberinde getirdi.  Tavsin Şinavatra’nın önderliğinde kurulan TAK, Kırmızı Gömlekliler, Diktatörlüğe Karşı Ulusal Cephe adıyla iktidara geldi. Şinavatra 2001 yılında ihracata dayalı ekonomik modelin rotasını değiştirdi. İç büyümeye dayalı bir ekonomik modeli hayata geçirmeye başladı. Şinavatra eğitim ve sağlıkta kamusal düzenlemeler yaparak, yaygın mikro kredi sistemi başlattı. Ayrıca devlet destekli tarım kredileriyle kırsal nüfusa ulaştı. İzlediği sağ popülist çizgi, kitleler nezdinde büyük destek gördü.

Bu politikalar özellikle kır ve kent yoksullarından yüksek onay aldı. Bunun yanında küçük ve orta büyüklükteki işletme sahiplerinin de desteği kazanıldı.  Ülkedeki toplam nüfusun %80’ini kırsal nüfusun oluşturduğu düşünülürse, Şinavatra’nın uyguladığı sübvansiyon ve kredi sisteminin etkisi daha iyi anlaşılabilir.  Kentleri saran banliyölerde yaşayan kent yoksulları da Şinavatra’nın popülist politikalarından somut yararlar sağladı. Bu dönemde, IMF borçlarının vadesinden evvel blok halinde ödenmesi Şinavatra’nın elini güçlendirdi. Şinavatra 2005 yılında kır ve kent yoksullarının yoğun desteğiyle, yapılan seçimleri kazandı. Bu başarıyla birlikte Şinavatra, ABD’nin onayını da alarak, asker-sivil bürokrasinin etkisini kırmaya çalıştı. Şinavatra’nın bu hamleleri kral, silahlı ve silahsız bürokrasi tarafından reaksiyonla karşılandı. Aynı süreçte uygulanan ekonomik politikalardan rahatsız olan Bangkok sermayesi de harekete geçti. Şinavatra 2006’da erken seçime gitti. TAK büyük bir oy oranıyla seçimi kazandı. Seçim burjuva güçler arasındaki krizi daha da derinleştirdi. Siyasal gerilim arttı. Bu süreçte kralın devreye girmesi (Tayland’da kral, ciddi bir kitle desteğine ve manevi bir otoriteye sahiptir) ve baskısıyla Şinavatra istifa etti. Aynı koşullarda Şinavatra karşıtı Sarı Gömlekliler Bangkok sokaklarını doldurdu, protestolarını yoğunlaştırdı.  Şinavatra, istifasına rağmen, ordu ve bürokrasiye karşı muhalefetini yükseltti. Yeniden iktidara gelme hamleleri yapmaya başladı. Bu arada karşıt grupların çatışmaları yoğunlaştı. Ordu bu durumu kullanıp, siyasal gerilimi gerekçe göstererek, darbe yaptı. TAK yöneticilerini tutukladı. Şinavatra’yı yurt dışına sürgüne yolladı. Bu arada ordu güdümünde yeni bir hükumet oluşturuldu. Kırmızı Gömlekliler’in Şinavatra’ya destekleri devam etti. 2009 yılında 10 bine yakın Kırmızı Gömlekli Bangkok sokaklarını işgal etti. Kırmızı Gömlekliler sınıfsal olarak ağırlıkta tarım işçileri ve yoksul köylülerden oluşmaktaydı. Mayıs ayında işgali ısrarla sürdürülen Kırmızı Gömlekliler’e askeri birlikler saldırdı. Saldırı sonrasında 90 kişi yaşamını yitirdi. Kırmızı Gömlekliler’in liderleri tutuklandı.

Kitlelerin basıncı sonucunda 2011 yılında yapılan seçimleri, Yingluck Şinavatra’nın (Şinavatra’nın kız kardeşi) önderlik yaptığı Pheu Thai Partisi kazandı. Y. Şinavatra sağ popülist politikaları uygulamaya devam etti. Ulusal bütçenin Bangkok merkezi dışına %25’i ayrıldı (son 30 yılda bu oran %10’du). Ülkenin özellikle Kuzey ve Kuzey Doğu eyaletlerine yönelik teşvik politikaları izlendi. Kırsal alanda ciddi ekonomik büyümeler görüldü. Mikro kredi ve tarım destekleme kredisi politikaları hayata geçirildi. Bu adımlar büyümenin önünü açtı. Aynı dönemde Şinavatra ve başbakan Y. Şinavatra hakkında yolsuzluk soruşturmaları açıldı, bu gelişmeler ciddi bir meşruluk krizine neden oldu. 24 Kasım 2013 Şinavatra için hazırlanan af tasarısı, senatodan geri çevrilmesine rağmen Sarı Gömlekliler tarafından şiddetle protesto edildi. 24 Kasım’da 100 bin kişi Bangkok sokaklarını doldurdu. 30 Kasım’da Kırmızı ve Sarı Gömlekliler arasında çatışmalar başladı. Aralık başında muhalefet milletvekilleri topluca istifa etti. Bu arada muhalefet, Sarı Gömlekliler hükumet binalarını ve kamu binalarını işgal ve bloke ettiler.  Bu gelişmeler üzerine Y. Şinavatra erken seçim kararı aldı. Sarı Gömlekliler 2 Şubat seçimlerini tanımadı. Tayland’da sokak çatışmaları yoğunlaştı. Toplumsal kutuplaşma arttı. Halen de toplumsal gerilim devam ediyor.  Tayland’da kapitalist rasyonalizasyon ve stabilizasyondan kaynaklı burjuvazinin iç hesaplaşması, kitleleri şiddetli bir polarizasyona sürüklüyor.  Y. Şinavatra popülist politikalarıyla kır proleterlerini ve yoksul köylüleri etkisi altına aldı ve bu kesimleri burjuva kutuplaşmanın tarafı haline getiriyor. Öte yandan kral, Bangkok burjuvazisi, ordu ve bürokrasi de kitlelerin bir kısmını kendi güdümünde hareket ettiriyor.

Kitlelerin monarşiye, askeri darbelere karşı mücadelesi son derece önemlidir. Fakat bu mücadele Şinavatra gibi burjuva önderlikle gerçekleştirilemez. Şinavatra’nın kitlelere sunacağı “yeni” bir burjuva düzendir. İşçi sınıfı ancak bağımsız, birleşik, devrimci gücüyle bu mücadeleyi kendi çıkarları ekseninde sürdürebilir. Onun dışında “düzen” devam eder.

DEVRİMCİ KOLEKTİF ÖZNENİN YAŞAMSALLIĞI

Yaşanan küresel moment sınıfa olağanüstü imkanlar sunuyor, bu imkanların gerçeğe dönüşmesi sınıfın bağımsız, birleşik ve siyasal bir güç olmasıyla doğru orantılıdır. Bu noktada da devrimci özne yaşamsaldır. 21. yüzyılın ilk çeyreği, yaşanan birçok pratikte de görüldüğü gibi devrimci öznenin yaşamsallığını işaretliyor.

Küresel düzeyde diyalektiğin muhteşem zenginliği sürüyor. Tarihsel imkanlarla, tehditler bir diyalektik sarmal oluşturuyor. Önümüzdeki yıllar iki seçeneği daha da kaçınılmaz bir noktaya getirecek. Kitlelerin çürümesi ya da kitlelerin ruhunun silahlanması… Kitlelerin çürümesi faşizmi ya da otoriter düzenlemeleri koşullar. Ruhunun silahlanması ise tarihsel imkanların önünü açar.
VOLKAN YARAŞIR

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*