Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Dünya çapında 843 isyan ve direniş üzerine bir rapor (2006-2013)

Dünya çapında 843 isyan ve direniş üzerine bir rapor (2006-2013)

Frederich Ebert Vakfı New York Bürosu, dünya çapındaki büyük çaplı protesto hareketlerine ilişkin bir rapor yayınladı. Rapor Ocak 2006-Temmuz 2013 dönemini ve dünya nüfusunun yüzde 92′sini oluşturan 84 ülkede gerçekleşmiş büyük çaplı direniş ve isyanları kapsıyor. Bu kapsamda ele aldığı 843 büyük protesto hareketinden, a- Dünya çapında artan protesto dalgasının ana itkileri nelerdir?, b- Gösteri yapanlar kimlerdir, hangi mücadele yöntemlerini kullanıyorlar ve karşı oldukları kimler?, c- Temel talepleri nelerdir? sorularına yanıt arıyor.

Kitle eylemlerinde genel yükseliş eğilimi

İlk bulgu, belli bir büyüklüğün üstündeki kitle eylemlerinin sayısının 2006′dan itibaren belirgin ve istikrarlı bir yükseliş göstermesidir. Kaydedilen büyük kitle protestolarının sayısı 2006′da 59′dan 2009′da 87′ye 2012′de 160′a yükseliyor. 2013′ün yalnızca ilk 6 ayı için 111 büyük kitle eylemi sayısı, artışın sürdüğünü gösteriyor. Ele alınan dönem içinde dünya çapındaki kitle hareketlenmelerinin 3 sıçrama noktası göze çarpıyor: Birincisi, küresel kapitalizmin krizin başlangıç evresi 2007-8 yılları. Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’da gıda isyanları, Yunanistan’daki gençlik isyanı, İzlanda’daki ekonomik çöküntüye karşı parlamentonun kuşatılması ile dünya çapındaki isyan ve direnişlerin perdesi açılmış oluyor. İkinci sıçrama momentini 2010′dan itibaren Avrupa ve bir çok ülkede sert kemer sıkma paketlerine karşı direnişler büyüyor. Arap Baharı ile birlikte dünya çapında yaygınlığı ve büyüklüğü artan bir dalgaya dönüşüyor. Üçüncü sıçrama noktası, Gezi’nin de bir parçası olduğu, 2013 yılıdır. İsyan ve direniş hareketleri, bir dizi ülkede bis yaparken, geriye kalmış bir çok ülkeyi de süpürmeye başlıyor. Gezi’den itibaren Mısır, Brezilya, Bulgaristan, Slovenya, Bosna-Hersek, Ukrayna, İtalya, Endonezya gibi çok sayıda ülkeyi kapsayan bir sarsıntılar dalgasının daha yaşandığını biliyoruz.

Kitle eylemlerinin sayısındaki artış kadar katılan kitlelerin sayısındaki büyük çaplı artışlar dikkat çekiyor. Raporun ele aldığı 843 kitle hareketinden biri 100 milyon (Hindistan, 2013), biri 17 milyon (Mısır) kişiyle dünya tarihinin kitlesel katılım itibarıyla en büyük eylemleri arasına girerken, 37′si 1 milyon kişi ve üzerinde katılıma işaret ediyor. Bunlar arasında 6-7 milyon kişilik eylemlerle Portekiz (2012, 2013), 5-6 milyon kişiyle Fransa (2009, 2010), 5 milyon kişiyle de Gezi (2013) önlerde yer alıyor. 7′si 1 milyon, 2′si 4 milyon kişiyi kapsayan 9 küresel eylem de var. Ele alanınan 843 kitle eyleminin 1 milyon kişinin altında olanlarına ilişkin bir rakam verilmemekle birlikte, onbinler, yüzbinler gibi ifadeler kullanılıyor. Rapor, ele aldığı dönemi kitle eylem ve hareketlerinin dünya çapındaki yaygınlığı, sıklığı ve büyüklüğü itibarıyla, 1848, 1917, 1968 gibi dünya tarihinin kritik dönemeç noktalarına da bir göndermede bulunarak, kitlelerin mevcut duruma hararetle karşı geldiği, değişim istediği, öfke ve hoşnutsuzluğun yükseldiği bir dönem olarak tanımlıyor.

Raporda dünya çapındaki kitle eylemlerinin yükselişine devam edip etmeyeceğine dair doğrudan bir öngörü yok. ‘Hükümetler kitlelerin başta “gerçek demokrasi” olmak üzere yakıcılaşan ekonomik, sosyal, siyasal ihtiyaç ve taleplerine kulak tıkamaya devam ederlerse, bundan da fazla öfke ve huzursuzluğu davet etmiş olurlar’ demekle yetiniyor. Küresel kapitalizmin durgunluğunda tünelin ucunun henüz görülmediği, çok sayıda ülkede kemer sıkma ya da mali disiplin uygulamalarının sürdüğü, bir tarım, gıda, su, doğa krizi evresine daha girildiği, önümüzdeki yıl otomotiv ve inşaat gibi bir dizi sektörde küresel krizin beklendiği, bir dizi ülkede rejim krizi, küresel planda hegemonya krizinin devam ettiği, kitlelerin hiç bir temel ekonomik, toplumsal, siyasal talebinin karşılanmadığı koşullarda kitle hareketlerinin de belli iniş çıkışlarla birlikte, yükseliş eğilimini sürdüreceğini öngörmek zor değil. 2006′dan itibaren dünya kitle direnişlerinin 2-3 yılda bir sıçramalı gelişimine bakarak, 2015′in kritik bir yıl olacağını söylenebilir. 350px-Tahrir_Square_during_8_February_2011 (1)

Temel tez: “‘Gerçek demokrasi’ talebi hareketlerin başlıca itkisidir”

Rapor, küresel kitle protestoları dalgasının tarihsel arka planına en bilinen noktalarıyla kabaca işaret ediyor: Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da derinleşen sınıfsal-toplumsal eşitsizlikler, yüksek genç işsizliği ve toplumsallaşma olanaklarından yoksunluk, devletlerin ve polisin 10 yıllar boyunca süren çürüme ve şiddeti ile de birleşerek, isyan ve direnişlerin kalbinde yer alan olgulardır. Avrupa kendi protesto patlamasını, Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya ve bölge çapında yüzbinlerce kentlinin kamu alanlarını işgal etmesiyle yaşadı. Gerçek demokrasi talebi, iş, elitlerin çıkarına olan ekonomik kemer sıkma ve teknokratik hükümetlere son verilmesi, başlıca taleplerdi. ABD’de İşgal hareketi, artan eşitsizliğe karşı toplumsal farkındalık ve öfkeyi artırdı. Dünyanın en eski anayasal demokrasisindeki gerilemeye projektörü tuttu. Brezilya’nın en genç demokrasisinde ise, yoksullukla mücadele ve yeniden bölüşüm vaadiyle gelen hükümet, onbinleri sokaklarda bunların yanısıra daha fazlasını isterken buldu: Hükümet yolsuzluğuna son ve onur! Rapor bunların az çok bilindiğini, daha az bilinenin ise, 2007-8 yıllarındaki gıda isyanlarında olduğu gibi daha şiddetli isyan ve protesto dalgaları olduğunu vurguluyor. Çok çeşitli protestoların, coğrafi yerleri ve göstericilerin politik yelpazedeki yerlerinden bağımsız olarak ortak keseninin, resmi siyasal süreçlere ve geleneksel siyasal aktörlere güven yoksunluğundan da beslenen daha doğrudan demokrasi talebi olduğunu belirtiyor. Toplumsal ve siyasal eylem, yerlilerden gençliğe, işçilerden çiftçilere, kadınlara ve sosyal yardım alanlara kadar yükseliyor. Siyasal temsilde derin bir kriz, kendini toplumsal ve siyasal aktivist olarak görmeyen ortalama yurttaşlar tarafından bile hissediliyor ve hareketlenme yaratıyor.

Rapor Birleşmiş Milletler’in kemer sıkma paketlerinin ekonomik durgunluğu ve hoşnutsuzluğu artıracağına dair sayısız uyarıda bulunduğunu, İLO’nun Çalışma Dünyası raporlarının ise ele aldığı 106 ülkeden 57′sinde toplumsal huzursuzluğun yükselmekte olduğunu bulguladığını belirtiyor. Kendisinin de incelediği dönem boyunca tüm bölgelerde aslen ekonomik sorunlar ve kemer sıkmadan kaynaklanan sosyal huzursuzluğun artmakta olduğunu bulguladığını vurguluyor. Ancak, diyor, diğerlerinden farklı olan bulgumuz, “gerçek” demokrasi talebinin, incelediğimiz dönem boyunca, dünya protestolarında tüm diğer tekil etkenlerden daha sık görülen nedensellik unsuru olmasıdır. “Gerçek demokrasi” talebinin, dünya kitle hareketlerinde tüm bir saf boyunca, -kurumsallaşmış temsili demokrasilerin olduğu gelişmiş kapitalist ülkeler dahil- başlıca genel itki olduğu, raporun temel tezi.

Dünya çapındaki hoşnutsuzluğun kısa dönemli kemer sıkma sorununun epey ötesine geçtiğini bulguladık, diyor. Bundan ziyade, politika yapım süreçlerinin kendilerini -bunu talep ettikleri durumda dahi- kapsamadığına ve yalnızca küçük bir en yoksul kesim için sosyal yardımlarla tamponlanmış, elitlerin çıkarına olan soyut büyüme oranlarına odaklanmış yanlış kalkınma modelinin nüfusun çoğunluğunu dışladığına dair kitlelerin artan farkındalığını saptadık. Dünya protestolarının çoğu, kitlelerin büyük çoğunluğu dışlandıklarını hissettiklerinde ve orta sınıflar ve yoksulların her biri ihtiyaçlarına yetecek kamu hizmetini bulamadıklarında ortaya çıkıyor. Protestolar, hükümetler -hangi tür bir siyasal sistem olursa olsun- bunları karşılamayışına ve kamu sektörünün daraltılmasından finansal çıkar sağlayan piyasaların ve şirketlerin artan gücüne karşı geniş çaplı bir tepkiyi yansıtıyor. Yanısıra, toplumsal adalet ve hak talepleri çoğu hareketlenme itkisi ile rezonans içindedir, bir çoğu dünya protestolarının ön cephesindeki uzun dönemli mücadelelerdir. 124289

Temel itkiler/talepler

Rapor, ele aldığı dünya protestolarının temel itki ve taleplerini 4 başlık altında kategorize ediyor:

1- Ekonomik adalet/kemer sıkma karşıtlığı: 488 eylem. Kamu hizmetleri reformu (143), iş/ücret/çalışma koşulları (133), vergi adaleti (133), eşitsizlik (113), yoksulluk/düşük yaşam standartları (84), tarım/toprak reformu (49), sosyal güvenlik reformu (32), yüksek yakıt ve enerji fiyatları (32), yüksek gıda fiyatları, konut.

2- Siyasal temsilin ve siyasal sistemlerin başarısızlığı: 376 eylem. Gerçek demokrasi yokluğu (218), şirketlerin artan nüfuzu, deregulasyon ve özelleştirme (149), yolsuzluk (142), yasal sistemde adalet yoksunluğu (56), şeffaflık ve hesap verebilirlik, yurttaş takibatları ve savaş/askeri-sınai kompleks karşıtlığı.

3- Küresel adalet: 311 eylem. İmf ve diğer Uluslar arası finans kuruluşlarına karşıtlık (164), çevresel adalet (144), anti emperyalizm (41), anti serbest ticaret (32), küresel müşterekler (25), G-20 (9) karşıtlığı.

4- Halkların hakları: 302 eylem. Etnik/yerli/ırksal haklar (92) , müşterek ortamlara dönük haklar (dijital, mekansal, kültürel, iklimsel) (67) , işçi hakları (62), kadın hakları (50), toplantı/ifade/basın özgürlüğü (43), lgbti hakları (23), göçmen hakları, tutuklu hakları.

Alt başlıklar üzerinden bakıldığında belli bir fikir veriyor: Gerçek demokrasi 218, İMF Avrupa Merkez Bankası ve diğer küresel mali oligarşik kurumlara karşıtlık 164, şirketlerin artan nufuzu, deregulasyon, özelleştirme 149, çevresel adalet/doğa 144, kamu hizmetleri reformu 143, yolsuzluk 142, iş ücret ve çalışma koşulları 133, vergi adaleti 133, eşitsizlik 113… büyük eylem ile, diğerlerinden açık ara önde görünüyor. Bunları etnik/yerli/ırk hakları 92, düşük yaşam standartları 84 izliyor.

Bu tabloda ilk dikkat çeken oldukça güçlü, yaygın, çeşitlenmiş ve yığınsallaşan anti-neoliberal kapitalist mücadele dinamiklerinin gelişmekte oluşudur. Ekonomik, siyasal, küresel taleplerin tamamı, hak taleplerinin bazıları, bilinçli veya bilinçsiz, buna ilişkindir. Küresel mali oligarşik kurumlara ve şirketlerin artan nüfuzuna tepkilerin ikinci ve üçüncü sırada gelmesi önemli bir göstergedir. Ekonomik taleplerde, kamu hizmetleri (eğitim, sağlık, ulaşım, enerji, su, vd), iş ücret çalışma koşulları (işsizlik, esneklik, güvencesizlik, taşeronluk, iş cinayetleri, uzayan iş saatleri, artan çalışma temposu ve stresi, baskılar, vd) zaten kaçınılmaz olarak başı çekmektedir. Sınıfsal-toplumsal eşitsizliğin görülmemiş keskinleşmesine dair bilinç artışı da önemlidir. Sosyal güvenlik, tarım, gıda, enerji, konut sorunları önümüzdeki dönemde daha fazla öne çıkacaktır. Banka, borsa, tekelci şirketlerin devletlere, siyaset ve kültüre, yaşama, doğaya, her şeye olağanüstü artan nüfuzu ve dizaynı, özelleştirmeler, dev çaplı yolsuzluklar, zıvanadan çıkan adaletsizlik, yine aynı kapsamdadır. Klasik antiemperyalist eylem sayısında belli bir düşüşle birlikte küresel mali oligarşik kurum (İMF, DB, Avrupa Merkez Bankası, vd) ve politikalara karşı mücadelelerin daha fazla öne çıkması, bir geçiş sürecine işaret etmektedir. Küresel ve ulusal planda müşterek ortam ve alanlara ilişkin (çevre/doğa, kent/mekan, iklim, su, kültür, sosyal medya, vd) mücadele bilincinin yükselişi dikkat çekicidir. Bir diğer dikkat çekici nokta (halk hakları içinde her hangi bir kesim olarak ele alınan) işçi sınıfının sınıf olarak kolektif ve yasal hak kazanma mücadelelerinin üçüncü sırada gelebilmesidir. (Kuşkusuz eğitim, sağlık, ulaşım, su, enerji, kent, mekan, doğa, sosyal medya, ezilen cins, ulus, ırk, özgürlük ve demokrasi işçi sınıfının da mücadele talepleridir, fakat genellikle orta ve ara sınıflar, kent ve kır yoksullarının talepleri ile iç içe geçmekte, bu gibi talep ve mücadele biçimlerinde işçi sınıfının bağımsız sınıf önderliği ve çizgisinin zayıflığı nedeniyle, diğer sınıf ve kesimler genellikle belirleyici olmaktadır.)

Rapor şunları belirtiyor: Kaydedilen protestoların en yüksek yüzdesi ekonomik sorun ve ihtiyaçlara ilişkin olsa da, siyasal temsil ve siyasal sistemlerin başarısızlığı kitlelerin protesto ettiği ikinci en büyük ortak nedendir. 2006-2013 arasındaki protestoların yüzde 44′ünden fazlası, siyasal temsil ve siyasal sistemlerin bir başarısızlığını içeriyor. Bu yalnızca otokratik hükümetlerin olduğu ülkelerde değil, veya yalnızca – eylemlerin yüzde 30′unun hükümetlerin hizmet, adalet ve hesap verebilirliğine ilişkin olduğu- düşük gelir ülkelerinde değil, fakat aynı zamanda protestoların yüzde 42′sinin siyasal temsil başarısızlığına ilişkin olduğu yüksek gelir ülkelerindeki, yüzde 50′sinin siyasal temsil başarısızlığına ilişkin olduğu orta-üst gelir grubundaki ülkelerdeki durumdur. Dünya çapındaki resmi temsiliyet demokrasileri, kitlelerin fiili eylemlerini kontrol altında tutmak için piyasalardan şiddetle bastırmaya kadar her yöntemi kullanırken, elitlere hizmet ettiği ve özel mülkiyetin isterlerini yerine getirdiği için başarısız olmuştur, diyor. Gerçek demokrasi, diye devam ediyor, dünya çapındaki taleplerin yoğunlaşma noktasıdır. Protestoların yüzde 26′sının nedeni ve tekil en büyük ilişkinlik bağı olarak bu çalışmanın beklenmedik bir sonucudur. Gerçek demokrasi, kitlelerin kendi yaşamlarını etkileyen kararlara doğrudan katıldığı ve gündelik yaşamlarında özgürlük ve eşitliğin yararlarını deneyimlediği bir topluma çağrı olarak tanımlanıyor. Gerçek demokrasi için protestolar, belli bir bölge veya gelir grubunda yoğunlaşmıyor, ancak en yüksek yüzdeler yüzde 48 ve yüzde 43 ile Sahara-altı Afrika’da (Etopya, Kenya, Madagaskar, Moritanya, Nijer, Nijerya, Senegal, Tanzanya) ve Orta Doğu-Kuzey Afrika’da (Cezayir, Mısır, İran, Ürdün, Libya, Fas, Sudan, Suriye, Tunus, Batı Sahara, Yemen) ortaya çıkıyor. bangladeshworkers_pro-2006-10-25 (1)

Örgütlenme ve eylem biçimleri

Geleneksel örgütler:Resmi siyasal sistemle bütünleşmiş sosyal değişim unsurlarıdır- sendikalar, sivil toplum örgütleri, topluluk koalisyonları, inanç toplulukları, sosyal hizmet ajansları ve siyasal partiler- çoğu kampanya, grevler, fabrika işgalleri, yürüyüş ve gösteriler kadar yasal/seçimlere dönük girişimler veya haklar-temelli hareketlerde kilit organizatörler ve bileşenler olmaya devam ediyor. Bazı örnekler, Kenya’da dayatılan VAT vergisini püskürtmek ve daha düşük gıda ve yakıt fiyatları için sendikaların, gençlik kongrelerinin, kadın ittifaklarının, vergi adaleti networklerinin ve topluluk gruplarının geniş çaplı koalisyonu; Malezya’da Hindu Hakları Eylem Gücü ve etnik haklar isteyen ittifak örgütlerinin “halk gücü” kampanyası; ABD Wisconsin Eyaletinde anti-sendika yasasını protesto etmek için eyalet başkanlık binasını işgal eden sendikalar ve ilerici örgütler networkü… Ulusal kapsam ve içeriğe göre bu protestocular orta sınıf ve işçiler, öğrenciler ve diğer gençlik, orta ya da daha yaşlı olabilir. Kadınlar, göçmenler ve dini gruplar da bu organizasyonlardaki belirgin aktörlerdir.

Değişimin yeni öğeleri: 2006-2013 arasındaki yeni sosyal ve siyasal hareketlerde biraz farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Kendilerini aktivist olarak düşünmeyen insanlar ve Arap Baharı, Avrupada Öfkeliler hareketleri, ABD’de işgal hareketi ve dünya çapında bir çok ülkede kitleler- eylemdeler çünkü resmi siyasal süreçlerden ve siyasal partilerden ve geleneksel siyasal aktörlerden hayal kırıklığına uğramış durumdalar. Kitlesel protestolar yeni bir dinamiğe işaret ediyor: Orta sınıfların elitlerle ittifakı yerini, mevcut ekonomik sistemin ve kendi öz siyasal sistemlerinin onlar için artık olumlu sonuçlar üretmediğine dair derinleşen bir güvensizlik ve farkındalık. Sendikal hareket, göçmenler ve savaş karşıtı protestoculardan aktivistlerle, bu hareketlerdeki insanlar, çoğu doğrudan eylemde (örn. Kent meydan ve sokaklarının işgali, sokak okulları, yol köprü demiryolu blokajları vd) kilit organizatörler ve bileşenler haline geldiler.

En yaygın eylem biçimleri: Büyük kitle yürüyüşleri 440, büyük protesto mitingleri 390, işgaller 220, sivil itaatsizlik/doğrudan eylem 150, büyük grev/iş bırakma 130, blokajlar 120, şiddet içeren eylemler 80, tahrip etme/yağmalama 80, internet kampanyaları 50…

Rapor, isyan ve direnişlerde yer alan “orta sınıf” kesimlerinin, “elitler” dediği burjuva mali oligarşisi ile ittifakının bozulduğunu, mevcut ekonomik ve siyasal sistemde artık kendi çıkarlarını göremez hale geldiğini söylerken, aslında “orta sınıf” olmaktan çıktığını da söylemiş oluyor. Geleneksel ve modern küçük burjuvazinin geniş kesimlerinin aşağıya doğru çözüldüğü, ekonomik-siyasal olarak konum kaybettiği, yıkıcı proleterleşme sarmallarına girdiği koşullarda, burjuva mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi, bu kesimlerin isyan ve direnişlerinin önemli bir dinamiğini oluşturuyor. Rapor, Gezi tarzı hareketleri “orta sınıf” addedip, “gerçek demokrasi” istemini de orta ve üst sınıflara bağlayan tezini de böylelikle kendi kendine yanlışlamış oluyor. Kuşkusuz bu hareketlerde yer alan ya da destekleyen orta ve üst sınıf kesimlerinin, özellikle de ezilen ve dışlanan orta ve üst sınıf kesimlerinin de bir tür demokrasi istemi vardır. Ancak bu “gerçek demokrasi” değil, neoliberal mali oligarşik demokrasinin “katılımcı, çoğulcu, özerkçi, müzakereci” denilen versiyonudur. Gerçek demokrasi, yani fiili, aşağıdan, doğrudan demokrasi ise alt sınıf ve katmanların tarihsel eğilimidir. Bu eğilimi, neoliberal mali oligarşik demokrasinin tüm biçimleriyle tam ve fiili bir karşıtlık içinde, sosyalist işçi konseyleri demokrasisi ekseninden, sosyal liberal, anarşist vd lekelerinden arındırıp ileri sıçratacak olan siyasallaşan ve toplumsallaşan proletaryanın önderliği olacaktır. gezi-parkı-eylemcileri

Protestocular kime karşı?

Hükümetler (yüzde 80), siyasal/ekonomik sistem (yüzde 44), şirketler/işverenler (yüzde 29), İMF (yüzde 20), elitler (yüzde 17), AB (yüzde 16), finans sektörü (yüzde 16), Avrupa Merkez Bankası (yüzde 10), asker/polis (yüzde 9), serbest ticaret (yüzde 9), siyasal parti/gruplar (yüzde 7), ABD (yüzde 7), yerel yönetim (yüzde 6), Çin (yüzde 4), G-20 (yüzde 3), sosyal gruplar (yüzde 2), Dünya Bankası (yüzde 2), dini otoriteler (yüzde 2).

Protestolar ne başardı?

Protestoların yüzde 63′ü talep ve tepkilerinde bir kazanım elde edemedi. Bu sonucun illa olumsuz sayılması gerekmiyor, çünkü çoğunun uğraştığı uzun erimli ve zaman gerektiren yapısal sorunlardı. Ancak kısa erimli veya sembolik başarılar güç dengelerinde anlamlı bir değişime (örn. Arap Baharı), veya daha etkili protestolar organize edilmesine (örn. Kanada’da “Egemenlik Yazı”, hükümetin çapraşık bütçe tasarısına cevaben çoklu protesto hareketlerinden bir koalisyon inşaa ederek çapraşık bir strateji taslağı çıkardı.) yol açar. Raporda, başarı, hedeflenen karşıt güçten ya da toplumdan protestolara doğrudan, karışık ya da dolaylı karşılık alma olarak tanımlanıyor. Araştırmada, siyasal, yasal ve sosyal haklara ilişkin kazanımlar – bilgi edinme hakkı ve hükümet şeffaflığı dahil- yüzde 37′nin yarısına yaklaşıyor. Bunlar arasında örneğin bir hükümet değişimi (Tunus, 2010), yeni bir anayasanın yapılması (örn. İzlanda, Fas), kanun ya da politika değişikliği (örn. Fransa hükümetinin gençlik için yeni iş sözleşmesini değiştirmesi, 2006), başkanların/bakanların istifası, yeni seçimler, yeni bir siyasal parti veya hareketin yaratılması, siyasal veya sosyal hakların resmen tanınması, hükümet veya şirket sırlarının ifşası (örn. Manning/Wikileaks, ABD) gibi bir dizi örnek var. Ekonomik kazanımlar karışıktır ve toplam başarıların 3′te birinden azını oluşturmaktadır. Bunlar sözleşme veya diğer işçi kazanımlarına ilişkindir (örn. Birleşik Arap Emirlikleri’nde göçmen işçiler grev yaparak ücretlerinde yüzde 20 artış kazandılar, 2007). Daha azı ise, prim, vergi, sigorta reformlarına, işgücü piyasası reformlarına, daha iyi sosyal yatırım ve ekonomik saldırı tedbirlerinin ertelenmesi veya değiştirilmesine ilişkindir. Aynı zamanda protesto edilen kentsel dönüşüm ve altyapı projelerin durdurulmasına ilişkin küçük sayıda (kazanımların yüzde 10′u kadar) başarılar vardır. Bulgular, toplumsal algıda bir değişim (örn. Occupy Wall Street, gelir eşitsizliğini hem ABD hem de küresel planda tartışma gündemi yaptı, 2011) veya hasımla bir diyalog veya anlaşma için müzakere kapısını açmak gibi (örn. Şili hükümeti, öğrenci hareketiyle eğitime devlet desteği için müzakereye oturmayı kabul etti, 2011) sembolik ve daha küçük çaplı kazanımlara da işaret ediyor. Bu tür kazanımların tespit ve tanımlanması özellikle zordur, ve not edilen kazanımların kabaca yüzde 10′unu oluşturur. politeknik-direnisinin-40-yilinda-binler-yurudu1c869e14bcee01af0f9b

Bastırma ve takibat

Devlet şiddetinden kaynaklanan çeşitli baskı biçimleri – gözaltı, tutuklama, takibat, yaralanma ve ölüm- dönem boyunca kapsanan eylemlerin yarısında yaşanmıştır. Rapor fiziksel şiddet içermeyen baskı biçimlerine de işaret ediyor; bu Assange’in “uluslar arası kitle takip endüstrisi” dediği şeydir, “tüm nüfusu izlemek için diktatörlere ve demokrasilere ekipmanlar satar.” Bu yeni denetim biçimleri, yeni yasalar ve hükümetler ile şirketler ve istihbarat kurumları arasında anlaşmalara dayanır ve bir dizi ülkede varlıkları rapor edilmiştir (örn. Arjantin, Yunanistan, Macaristan, Bulgaristan, Çin, İngiltere, ABD).

En yüksek tutuklama sayıları: İran 2009-2010′da seçim protestolarında 4 bin kişi, İngiltere’de varoş isyanı 2011′de 3200 kişi, Rusya seçim eylemleri 2011′de 3000 kişi, Şili öğrenci hareketi 2011′de 2000 kişi, Malezya suyun özelleştirmesine karşı eylemler 2011′de 1700 kişi, ABD 1 Mayıs, iş ve göçmen eylemleri 2006′da 1200 kişi, Kanada anti-G 20 eylemleri 2010′da 1118 kişi, Kamerun benzin ve gıda fiyatları isyanı 2008′de 1000 kişi.

En yüksek yaralanma sayıları: Mısır 2011 Mübarek’in gitmesi ve demokrasi eylemleri 6460 kişi, Tayland 2010 başbakanın hukuksuz biçimde iş başında kalmasına karşı seçim eylemleri 2000 kişi, Cezayir 2010-11 demokrasi, olağanüstü halin kaldırılması, gıda eylemleri 826 kişi, Macaristan 2006 seçim kampanyasında yalanları açığa çıkan başbakanın istifası için eylemler 800 kişi.

En yüksek ölüm sayıları: Kırgızistan 2010 başkan Bakiyev’in yolsuzlukları, yüksek ısınma fiyatları ve hayat pahalılığına karşı eylemler 2600 kişi, Mısır 2013 askeri darbe karşıtı eylemler 2000 kişi, Kenya 2007-8 hileli seçime karşı eylemler 1500 kişi, Mısır 2011 Mübarek’in inmesi ve demokrasi eylemleri 840 kişi…   images

Eylemlerin coğrafi ve toplumsal bileşimi

Raporun en sorunlu olduğu yan, eylemlerin coğrafi ve toplumsal bileşimi konusunda ortaya çıkıyor. Sayı ve oran olarak en çok büyük direnişin “yüksek gelir ülkelerinde” (AB ülkeleri, ABD, Kanada, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda) olduğu, dünya çapındaki büyük direniş hareketlerinde de “orta ve üst gelir grupları”nın öne çıktığı gibi apaçık yanlış sonuçlara varıyor. Bunu da “yüksek gelir ülkeleri” dediği batı emperyalist kapitalist ülkelerinde “baskıların daha az, kitlelerin eğitim düzeyinin daha yüksek ve taban inisiyatifi geliştirme olanaklarının daha fazla” olmasına yoruyor! Raporun dünyadaki eylemleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Arapça dillerinde taramasına karşın, bu dillerin konuşulmadığı ülkelerdeki eylemleri ise ancak bu dillere çevrilmiş medya haberleri veya analiz yazılarından değerlendirebilmesi, ciddi bir kısıt oluşturuyor. Örneğin ele aldığı 843 direnişte, Türkiye’den Cumhuriyet mitingleri, NATO eylemleri, Gezi var, ancak SGGSS direnişi, Tekel direnişi, Dünya Bankası eylemleri, 2006-7 1 Mayıs Taksim eylemleri, 4+4+4 eğitim eylemleri gibi bir dizi önemli direniş hareketi yok. Kürdistan’dan yalnızca anadilde eğitim kampanyası çerçevesindeki hareket alınmış, fiili özerklik kampanyası çerçevesindeki eylemler yok. Hindistan’da genel grev genel direnişler alınmış, tecavüze karşı isyan hareketi yok. Çin’den az sayıda direniş hareketi alınmış, aynı dönemde çok daha fazla fiili grev ve direniş hareketlerinin olduğu biliniyor… Bu yüzden 7 yıllık dönemde dünya çapında 843 eylem kapsamı önemli ve belli konularda bir fikir verici olsa da çıkartılan istatistiki sonuçlara çok kayıtlı yaklaşmak gerekiyor.

Diğer bir kısıt, raporda da belirtildiği gibi gayrı resmi isyan ve direniş hareketlerine dair veri ve analiz kısıtları. Ağırlığı “batı” ülkelerinde gerçekleşen genel grev ve büyük grevler hakkında, bunlar tanımlı kurum ve örgütler tarafından yürütüldüğünden daha net veri derlenebilirken, ağırlığı diğer ülkelerde olan gayrı resmi isyan ve direniş, fiili grev hareketleri hakkındaki veriler sınırlı. Rapor da zaten bu ikinciler konusunda ulaşabildiği informasyonun çok az ve teyit edilebilirlik sorunu olduğunu itiraf ediyor. Rutin genel grevler dizisi ile fiili, çatışmalı aylar süren büyük grev ve direniş hareketlerini aynı nicelik ve kapsamda değerlendirmek de ayrıca çok sorunlu ve istatistik yanılsamalara yol açıyor.

Bununla birlikte İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, İtalya, ABD, Kanada, Japonya gibi “en gelişmiş” ve “en demokratik” denilen emperyalist kapitalist ülkelerde, uzunca bir dönemden sonra sınıfsal-toplumsal (ve ırk, cinsiyet, vd) çatlak ve kutuplaşmaların, grev, direniş ve mücadelelerin yeniden yükselişe geçmesi, dünyanın gidişatı açısından kritik bir gösterge. Fakat örneğin Çin, İran, Türkiye gibi ülkelerde örneğin bir ABD’den daha az toplumsal mobilizasyon yaşanmış gibi görünmesi yanıltıcı. Küresel kapitalizmin krizinin coğrafi ağırlık merkezindeki kaymalar da önemli bir etkendir. 2010-11′de en çok Avrupa’yı vuran krizin ağırlık merkezi, 2013′ten itibaren adım adım BRİC ülkelerine ve orta/orta-ileri gelişmiş kapitalist ülkelere doğru kaymaya başladı. Ekonomik, toplumsal, siyasal krizlerin 2013 ve 2014 yıllarında ve giderek Rusya, Hindistan, Çin, Brezilya, Arjantin, Güney Afrika, Türkiye, Balkanlar, Doğu Avrupa, Endonezya, Güney Kore gibi ülkeleri daha fazla etkilemeye başlaması, önümüzdeki birkaç yılda kitle hareketlerinin coğrafi gelişim seyri açısından önemli bir göstergedir.

Bir kez daha: İsyan ve direnişlerin ağırlığını oluşturan hangi sınıf ve kesimler?

Dünya çapında sayı ve oran olarak en çok eylemi “orta ve üst gelir grupları”nın yaptığı gibi bir sonuç da rapordaki oryantalist yaklaşımın yine yanlış bir uzanımı. Avrupa sosyal demokrasi geleneğinden gelen Frederich Ebert Vakfı’nın, “gelir düzeyi, eğitim düzeyi, demokrasi düzeyi” tarzı liberal sosyolojik yaklaşımından kaynaklanıyor. Hiçbir sınıf analizi, sınıfsal-toplumsal dönüşüm analizi, ülkelerin kapitalist gelişme düzeyi analizi yok.

Dünya çapındaki kitle eylemlerinin önemli bir kısmında, burjuva sınıf kesimleri arasındaki güç çatışmalarının, konum kaybetmekte olan orta ve üst sınıfların bir rolü ve yer alışı kuşkusuz var. Yine bir çok ülke de neoliberal yönetimlerin en yoksul kesimlere, işçi sınıfının yoksul ve dağınık kesimlerine dönük bir dizi politika ve mekanizmasının, bu kesimlerin eylem ve hareketlerini sınırlandırdığı biliniyor. Toplam kitle eylem ve kampanyaları içinde sayı ve oranı yükselen, kent, doğa, cinsiyet, etnisite, gençlik, özgürlük ve demokrasi gibi hareketlerin ön vitrininde orta ve üst sınıf kesim veya temsilcilerinin görünmesi, bileşiminde eğitim düzeyi daha yüksek kesimlerin varolması, bunların orta ve üst sınıf ağırlıklı hareketler olduğunu göstermez. Tam tersine bunların da geniş bir kesiminin sınıfsal-toplumsal olduğu kadar siyasal konum kaybı içinde olduğunu gösterir. Kriz sürecinin hızlandırdığı sınıfsal-toplumsal alt üst oluşların, farklı sınıf ve katmanları kapsayan hareketlerin, geleneksel ve modern küçük burjuvaziden çözülen dev çaplı yeni işçi kitlelerinin sınıf olarak örgütlenme ve hareket etme zorluklarının, sınıf ayrım ve karşıtlıklarını bulandırdığı doğrudur. Raporun kaydettiği 127 büyük grev ve 40 gıda/enerji zammı isyanı dışında kalan hareketlerin çoğunu, Gezi, Öfkeliler benzeri hareketleri “orta ve üst gelir grupları”nın hareketi olarak tanımlaması ise tamamen yanlıştır. Raporun özgürlük ve demokrasi istem ve mücadelesini içeren hareketlerin dünya çapında yükseldiği tespiti açık bir doğru olmakla birlikte, özgürlük ve demokrasiyi orta ve üst sınıfların sorunu olarak göstermesi en bariz bir liberal önyargı ve yanlıştır. Rapor dünya tarihini şu beylik “İşçiler ve yoksullar ekonomik mücadele verir, gelir ve eğitim düzeyi daha yüksek olanlar demokrasi mücadelesi verir” önyargısına uydurmaya çalışıyor.

Raporun ülke gelir grupları ve bölgesel gelir kategorizasyonunu Dünya Bankası veri setlerinden almış olması, bu saçmalığın kaynağını da ortaya koyuyor. Dünya Bankası, günlük geliri 2-21 dolar (4-45 lira) arasında olanları “orta sınıf” sayıyor! Aynı küresel mali oligarşik organların genç ve eğitimli işsizliği en kritik sorunlardan biri (isyan dinamiği) ilan etmesi, zaten tersini gösterir: Küçük burjuvazi daralmaktadır. Bir dizi toplumsal muhalefet bileşimi içinde sesi ne kadar çok çıkarsa çıksın, vitrinde en çok o görünsün, ifade kanallarını elinde tutsun, toplumsal ve siyasal ağırlığı belirgin biçimde azalmaktadır. Bizzat raporun işaret ettiği ekonomik-siyasal eşitsizlik bilincindeki yükseliş de bunu teyit etmektedir.

Tekrar pahasına vurgulayalım: Geleneksel orta sınıf kesimlerinin dönüşen ekonomik/siyasal sistemin tepesindeki efendileriyle açık-örtük ittifakının bozulması; mevcut sistemde ve rejim biçimlerinde kendileri için bir gelecek hatta durumlarını koruma değil, artan bir güvensizlik hatta tehdit görmeleri; mesleki ve gündelik yaşamlarındaki özerkliklerini, siyasal-toplumsal alandaki etki olanak ve kanallarını yitirmeleri; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, kentsel dönüşüm, doğa yıkımı gibi süreçlerden bu kesimlerin de ciddi biçimde etkilenmeye başlamaları… zaten proleterleşme süreçlerinin ifadesidir. Ücretleri ve eğitim düzeyleri ortalamanın üstündeki kesimlerin bu gibi değişimleri yoksullaşmadan daha şiddetli hissetmeleri ve tepki vermeleri olasıdır, ancak bu da yoksulluk-zam isyanları ve grevler dışındaki hareketlerinin “orta sınıf” hareketleri olduğunu göstermez. “Yeni tarz” denilen fiili isyan, direniş, işgal, sokak meclisleri hareketlerinin çoğunda sayı ve oran olarak yeni işçi kitlelerinin, küçük burjuvaziden işçi sınıfına doğru çözülen ara sınıf katmanlarının ağırlığı vardır. Kuşkusuz hepsinin “işçi hareketleri” olduğunu söylemiyoruz. Son 30 yıldaki ve son kriz sürecindeki sınıfsal-toplumsal ilişki ve dengelerdeki dönüşüm ve alt üst oluşu hem yansıtan hem de yeniden şekillendirmeye başlayan hareketlerdir. Yeni işçi kitleleri ve ara sınıf kesimleri dahil, daha geniş bir toplumsal ve siyasal yeniden sınıf oluşumu sürecinin bir veçhesi olarak görülebilir.

Raporda “siyasal temsil ve siyasal/ekonomik sistemin işleyiş biçimine tepki ve kendi yaşamını etkileyen kararlara doğrudan katılma isteği” olarak tanımlanan “gerçek demokrasi” yalnızca “gelir ve eğitim düzeyi yüksek” kesimlerin mi ihtiyaç ve istemidir? Gezi dahil dünya çapında “yeni tarz” denilen hareketlerin -yalnızca bu kesimlerle sınırlı olmayan biçimde- açığa çıkardığı, toplumsal ilişkilerde belirgin dönüşüm ve bunun siyasal-toplumsal rejim ve kurumlaşma biçimlerine sığmaz hale geldiğidir. AB’de troyka ve teknokratik hükümetler, Türkiye, Brezilya, Güney Afrika, Rusya, Hindistan, Nijerya gibi ülkelerde 10-15 yıldır işbaşında olan hükümetler bu çelişkiyi daha bir pekiştirmektedir. Kitlelerin yalnızca -giderek daraltılan- mevcut resmi siyasal süreçler içinde kalarak etkileyip değiştiremeyecekleri gibi, her gün kendi yaşamlarını istediği gibi dizayn eden güçlere ilişkin sezgisi ve “farkındalığı” artıyor. Tepkilerin odaklanma noktası kimi yerde 10-15 yıldır iktidarda olan veya teknokratik veya aile oligarşisi hükümetler, kimi yerde İMF, DB, Avrupa Merkez Bankası, NATO, G-20 gibi küresel mali oligarşik organlar, kimi yerde ABD, AB veya Çin, kimi yerde “finans sektörü” (banka-borsalar), kimi yerde etki ve nüfuzu her düzeyde artan tekelci şirketler, kimi yerde asker veya polis, kimi yerde dini otoriteler oluyor. Hepsinin ortak noktası, ani ya da yavaş biçimde engellendiğini ve kısıtlandığını hissettikleri yaşamlarına, dokunulmaz ve erişilmez kılınmış, giderek etki ve nüfuzu artan güçlerin hükmetmesine, büyüyen egemenliğine tepki.

Bunun kadar önemlisi, aslen toplumsal üretici güçlerin gelişim düzeyi ve büyüyen mücadeleler zemininden gelen yeni bir toplumsal ilişki, yeni bir toplumsal-siyasal ilişki, yeni bir ekonomik-toplumsal-siyasal ilişki biçimine olan arayış ve özlem. Kendi yaşamını etkileyen kararlara doğrudan katılım isteği her düzeyde; en üst küresel planda da (örn. İklim, çevre, ekonomik kriz veya dönüşüm programları, uluslar arası askeri-siyasi gelişmeler, vd), ulusal-siyasal planda da, mikro düzeyde de (örn. İşyeri, eğitim-okul, aile, sendika, örgüt, vd) kendini giderek daha fazla hissettiriyor. İşçi sınıfı, işçi sınıfının görece yüksek ücret ve eğitim almış olanların dışındaki kesimleri de bunun dışında değil. Soma’da maden işçilerin şirket kadar sendika bürokrasisine tepkisi, işçi komite ve meclisleri oluşturmaya ilgisi en mütavazı örnek. Sendika bürokrasilerinin tepeden inme karar ve satışlarına karşı tabandan fiili örgütlenme, grev, direniş, işgal hareketleri Türkiye’de de artıyor. Dünyada daha fazla. Diğer taraftan geneleksel işçi sendika ve örgütlerinin pek az umursadıkları; eğitim, sağlık, ulaşım, konut, enerji, su, gıda sorunları, ve hemen hiç umursamadıkları; kent, mekan, zaman, doğa, kadın, gençlik, etnisite, ırk, lgbti, din, birey, sosyal medya, gerçek demokrasi ve özgürlük sorunları işçi sınıfının gündemine de artan ölçüde giriyor.

Kitle hareketlerinde ikili yapı

Raporda belirtilen ikili yapı dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de tipiktir: Bir yanda geneleksel parti, örgüt, sendika ve kurumlar, diğer yanda yeni toplumsal ilişki ve hareket biçimleri… Bu ikilik bazan yan yana veya ardısıra, bazan da iç içe gitmektedir. Geleneksel parti, örgüt ve sendikalar yeni ilişki ve hareket biçimlerine genellikle yanıt veremedikleri, hatta bir çok durumda engeli oldukları; yeni ilişki ve hareket biçimleri de bir çok durumda onları aşarak ortaya çıktığı halde, genellikle halen, ikincisi birincisi olmadan güç ve sürekliliğini koruyamamaktadır. Bu çelişkili yan yana ve iç içe varoluşu Gezi’de, Gezi’yle işçi hareketi arasında, hatta işçi hareketinin geleneksel ve yeni kesimleri arasında gördük. Aynı ikiliği Nijerya’dan (Nijeryayı işgal et hareketi ve genel grev genel direniş, 2012) İspanya’ya (Öfkeliler hareketi ve sendika, partiler), Mısır’dan ABD’ye, Yunanistan’dan Hindistan’a kadar görmek mümkündür. Bu ikilik, hem birbirini dışlayan hem de birbirine halen mecbur olan, çelişkili/eklektik bir “geçiş durumu”nun ifadesidir.

Örneğin Gezi’de önce (geleneksel yapıların ağırlıkta olduğu) Taksim Dayanışması ve Ankara Emek ve Demokrasi Platformu ile forumlar ve hareket arasında, sonra bizzat forumların içinde (geleneksel yapıların forumlara içinden öncülük etmek yerine ele geçirme çabası vb) ortaya çıkmıştır. Hareketin başlatılması ve ilerletilmesinde hemen hiçbir rolleri olmayan geleneksel yapıların hareketten çekilmesiyle, harekette belirgin duraksama ve düşüşler de başlamıştır. Aynı durum Nijerya’da çok daha belirgindir: Sosyal medya üzerinden organize olan Nijerya’yı işgal et hareketi, büyük çaplı örgütsüz kitle eylemleri ve işgalleri ile büyük bir itilim başlatmış, sendika, kitle örgütü ve partilerin olduğu platform genel grev ilan etmek zorunda kalmış, 20 kişinin öldüğü 5 günlük genel grev genel direniş ayaklanma sinyalleri vermeye başlamışken, sendika ve partilerin “bizim amacımız hükümeti devirmek değil, petrol zamlarını geri aldırmak, kazanım elde ettik, grevi bitiriyoruz” diye açıklama yapıp hareketten çekilmesiyle hareket hızla sönümlenmiştir. (Nijerya’da halen sendikaların kendilerinin başlatmadıkları bir hareketi nasıl bitirebildikleri tartışılıyor!) Bu ikilik, son dönemki dünya isyan, direniş ve grev hareketlerinin önümüze koyduğu yeni sorun ve ihtiyaçlara işaret ediyor.

Sonuç yerine

Frederich Ebert Vakfı’nın BM UNİCEF uzmanlarının desteğiyle yaptığı çalışma, küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin özürcülerinin son dönemde artan sayıda benzer çalışmasının son fakat en çarpıcı örneklerinden biri. Birkaç ay önce NASA’nın “toplumumuzun çökmesi mümkün müdür?” başlığıyla, “kaynak dağılımında ve yaratılan ekonomik fazlanın paylaşımında sürdürülemez hale gelen eşitsizliğin böyle giderse felakete götüreceğini” söyleyen ve “kaynakların ve ekonomik artının daha eşit dağılımını” öneren raporuna gülümseyerek tanık olmuştuk. Derken Thomas Piketty diye bir Fransız akademisyenin “aşırı servete ek vergi ve daha adil gelir dağılımı” öneren kitabının “21. yüzyılın Kapital’i” başlığı ve muazzam bir reklam kampanyasıyla en çok okunan ve tartışılan kitaplar arasına girdiğini gördük. Stiglitz vb gibi küresel mali oligarşi uzmanlarının da “yukarıya” bir gıdım “sosyallik” ve “esneme” öğütleri verip alarm çanları çalıp durduğunu biliyoruz. 7 yıldır süren küresel kriz ve kitle isyan ve direnişlerinin yükseliş eğilimini inceleyip aynı şeyi “demokrasi” konusunda yapan, büyüyebilecek isyan “felaket”indense yukarıya “katılım” kanallarını bir nebze açma dilek ve temennisinde bulunan Frederich Ebert Vakfı raporu, bu akımın en son, fakat geldiği sosyal demokrat gelenek itibarıyla olsa gerek, en tiz perdeden alarm çanlarını çalanı.

7 yılda dünya çapında 843 büyük kitle eylem ve direnişinin ortak noktalarını çıkarmaya ve başlıca itki, talep ve bileşimleri ile kategorize etmeye çalışan raporun bir dizi tespiti veya istatistiki kategorizasyon yöntemleri sorgulanabilir, eleştirilebilir. Fakat bu tespit ve kategorizasyonlarlara takılıp kalmak yerine, küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisini artan ölçüde tedirgin eden bir dizi önemli yeni dinamik, ihtiyaç ve eğilime işaret etmesi itibarıyla bunları sorunun raporda olduğu gibi sosyal liberal reformist öğüt ve dilekler açısından değil, fakat işçi sınıfının çıkaracağı sonuçlar açısından yeniden düşünmek açısından yararlı olacaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*