Anasayfa » BASINDAN » Doğum istatistiklerini nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Doğum istatistiklerini nasıl değerlendirmek gerekiyor?

13 Mayıs günü, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2019 yılına ait doğum istatistiklerini duyurdu. Açıklanan rakamlar, siyasi iktidarı, özellikle de son bir ay içerisinde Sabah gazetesindeki köşesinden “geleneksel aile elden gidiyor” yaygaraları koparan sosyologları rahatsız edecek düzeyde. AKP iktidarının ve sözcülerinin bütün zorlamalarına ve evlenmeyen, çocuk yapmayan veya çocuk yapmayı erteleyen kadınlara ve Medeni Kanun hükümlerine karşı giriştiği kavgaya rağmen, Türkiye’de kadınlar “laf dinlemiyor” desek yanlış olmaz.

TÜİK istatistiklerine göre 2019 yılında canlı doğan bebek sayısı 1 milyon 183 bin 652 oldu. Bu üç yıl önceki 2016 yılındaki 1 milyon 291 bin 55 bebek sayısına göre yüzde 10’luk bir düşüşe tekabül ediyor. Toplam doğurganlık hızı da 2018 yılında 2,07’den 1,99’a, 2019 yılında da 1,88’e düşmüş durumda. Toplam doğurganlık hızı (TDH), bir kadının doğurgan olduğu dönem olarak kabul edilen 15-49 yaş aralığındaki kadınların doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade eder. Bu yaş aralığındaki kadınların yaşa özel doğurganlık hızlarının toplamının doğurganlık dönemindeki toplam kadın sayısına bölünmesiyle hesaplanmaktadır. TDH hem kolay anlaşılır olması hem de sadece kadınlar için hesap ediliyor olması nedeniyle en sık başvurulan doğurganlık istatistiğidir.

Türkiye tarihsel olarak yüksek doğurganlık hızına sahip bir ülke olageldi. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadınlar ortalama 7 çocuk sahibi oluyordu. 1970’lerde ise kadın başına çocuk sayısı 5’e, 1990’da da 3’e düştü. 2001 yılında da 2,37’ye geriledi. Son yirmi yılda ise yarım çocuk daha azalarak 1,88’e geriledi.

Kadın başına çocuk sayısının düşmesi dünya çapında gözlenen bir hakikat. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 10 yıllık yükselişin ardından dünyanın neredeyse bütün ülkeleri bu dönüşümden geçti veya geçiyor. Elbette bu dönüşüme doğumda yaşam beklentisinin yükselmesi ve kadınların hem daha artan oranlarda eğitime ve işgücüne katılması eşlik etti. İktisatçılar, sosyologlar ve demograflar uzun yıllar bu geçişin arkasındaki nedenleri tartıştılar. Kimilerine göre sanayileşme, kimilerine göre sekülerleşme, kimilerine göre ise insanların çocuklardan beklentilerinin değişmesi bu dönüşüme kaynaklık etti.

Bu tartışma bir kenarda dursun; biz son dönemde Türkiye’de yaşanan düşüşe odaklanalım. Bu önemli bir mesele çünkü Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı hala yüzde 33 civarında. Bu oran yüksek gelirli ekonomiler şöyle dursun, Orta Asya ve birçok Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkesinin gerisinde. Yani, daha fazla kadın çalıştığı için çocuk sayısının düştüğünü söylemek doğru değil. Hatta tarım üretiminin düşmesi ve şehirlere göç ile kadınlar artık tarımda da daha az çalışabildiği için 40 yıl öncesine göre işgücünde daha az kadın var.

İkinci olarak, AKP 10 yılı aşkın süredir kararlı bir şekilde kadınların evlenmesi veya çok çocuk sahibi olmasını teşvik ediyor. Herkesin bildiği ve ilk kez 2008 yılında zikredilen “en az üç çocuk” fikri çeşitli mecralarda, çeşitli şekillerde yeniden ifade edildi. Yaşamını kadın ve aile araştırmalarına adamış olan ve beş yıl önce kaybettiğimiz sosyolog Ferhunde Özbay’ın söylediği gibi, AKP idaresi kendi dönemi için, aileye ve kadın bedenine ilişkin muhafazakâr anlayışı ile çağın çürümeye yüz tutmuş kapitalist üretim ilişkilerinin gerekliliklerini harmanladığı bir “kutsal aile” tanımladı.

“Kutsal aile”, hem kadın karşısında aileyi güçlendirerek kadın bedenini ve cinselliğini ve kadınların tercihlerini kontrol ediyor hem de aileyi kapitalizmin krizi döneminde bir tampon olarak kurguluyor. Sosyal devletin çözülüşü sürecinde tüm bakım hizmetleri aileye, yani kadına yükleniyor.

Kısaca, ideolojik/kültürel olarak da geç evlenme, az çocuk yapma, kürtaj olma gibi kadının hür bir şekilde hayatlarını sürdürebilmesine olanak sağlayan tercihleri siyasi iktidarın gadrine uğradı. Son iki yılda ise bu söylem düpedüz Medeni Kanun’u çiğneyen boyutlara ulaştı ve daha fazla din referanslarıyla bezendi. Kadınların 100 yıllık kazanımlarına karşı yapılan saldırılar Yeni Akit diliyle ana akıma yerleşti.

Peki, doğurganlık oranlarındaki bu düşüşün arkasında yatan faktörler nelerdir?

Bu hadiseler ışığında son doğum istatistiklerini değerlendirmek önemli. Çünkü iki yılda yaşanan 0,2 puanlık (2,07’den 1.88’e) düşüş bu meseleye kafa yoranlar için bile şaşırtıcı düzeyde. Benzer bir düşüşün evlenme rakamlarında da yaşanacağını öngörmek mümkün. 10 yıl önce 9’un üzerinde olan ve 2018 yılında bin kişi başına 7’nin altına düşmüş olan evlenme oranının 2019’da daha sert bir şekilde düşmesini öngörebiliriz. Zaten bu düşüşün farkında olan hükümetin de konut desteği, çeyiz desteği gibi bir dizi uygulamayla evliliği teşvik etmeye devam ediyor.

Bu sert düşüşün ardında yatan başlıca faktör Türkiye’nin son 3 yılda yaşadığı iktisadi kriz olsa gerek. Yukarıda canlı doğan bebek sayısı son 3 yılda yüzde 10 azaldı demiştim. Ancak yıllara göre bakacak olursak, 2015-2016 ve 2016-2017 yıllarında canlı doğan bebek sayısı her yıl yüzde 1,5 azalırken, bu düşüş 2018 yılında bir önceki yıla yüzde 4, krizin etkisinin iyice derinleştiği 2019 yılında ise yüzde 5,2 olarak gerçekleşti. Her ne kadar uzun erimli ve düzenli bir düşüş eğrisinden bahsetmek mümkün olsa da son iki yıldaki dramatik düşüşü krizden başka bir faktörle açıklamak mümkün değil. Artık insanlar bakamayacaklarını düşündükleri çocukları dünyaya getirmekten imtina ediyorlar. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından beş yılda bir yapılan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın 2018 yılı bulgularına göre, Türkiye’deki evli kadınlar için ideal çocuk sayısı 3 olsa da araştırmaya katılan kadınlar ortalama 2, 3 çocuğa sahipler. Aradaki neredeyse 1 çocukluk fark, artık çiftlerin bakamayacaklarını düşündükleri kadar çocuk yapmaktan çekindiklerini gösteriyor.

Bu yılın ocak ayında Beştepe’de yapılan bir toplantıda Cumhurbaşkanı “Maalesef gençlerimiz genç yaşta evlenmiyor. Evlilik dışı hayat biçimi özendirilmeye çalışılıyor” demişti. Bu sözlere sosyal medyanın ve konuyu sokakta insanlara soran habercilerin aldığı cevap çok netti ve krizin etkilerini anlatıyordu: Paramız yok ki evlenelim!

İstihdam oranının, yani aktif olarak çalışan ve iş arayan nüfusun yüzde 50’nin altına düştüğü Türkiye’de resmi rakamlara göre bile her 4 genç nüfustan biri işsiz. Yani işsizlerin ötesinde artık iş aramayı bırakmış ancak iş olursa çalışabilecek nüfus gittikçe artıyor. Bu durumda kimse evlenmeyi ve çocuk yapmayı göze alamıyor.

Kriz son iki yıldaki sert düşüşleri açıklasa da kanımca daha uzun vadede gözlediğimiz düşüş eğilimini açıklayan başka faktörler mevcut. Özellikle kadınların eğitimlerine devam etmeleri burada bence en önemli unsur. Her ne kadar Türkiye’de ne kadar işgücüne katılım kadınlar için düşük oranda kalsa da kadınların lise sonrasında eğitimlerine devam etme oranları hızla artıyor. YÖK’ün istatistiklerine göre herhangi bir lise sonrası eğitim kurumuna kayıtlı öğrenci sayısı 8 milyona yaklaştı. Sadece İstanbul’da 1 milyon üniversite öğrencisi var. Bu rakama önlisans programlarına kayıtlı öğrenciler de dahil. Bunun arkasında yatan en önemli faktör elbette sayıları hızla artan ve 208’i bulan üniversite sayısı. Üniversiteli olmanın evlenme ve çocuk sahibi olma davranışlarını nasıl değiştirdiği de önemli. Okurken evlenmek gibi adetlerin pek yaygın olmadığı Türkiye’de sırf üniversiteli olmanın evlenme yaşını en az 2 ila 4 yıl ötelediği aşikâr. Evlenir evlenmez çocuk sahibi olmanın da yaygın olduğunu da göz önünde bulundurursak lise sonrası eğitime devam etmek ilk çocuk sahibi olunan yaşı ortalama 3-5 yıl erteliyor.

Ancak liseden sonra okumaya devam etmenin aile kurma davranışlarına etkisi bir tek bu basit ötelenme değil. Çünkü Türkiye’de yalnızca evlenme yaşı yükselmekle kalmıyor, aynı zamanda evlenen nüfus azalıyor, evlenenler de daha az çocuk sahibi oluyor. Bunun için üniversite okumanın insana ne kattığını tartışmak gerekiyor. Öncelikle üniversiteye gitmek genç kadınlar için o güne kadar yaşadıkları evden çıkmak için önemli bir fırsat. Yani baba evini meşru bir şekilde terk etmeleri için bir yol. Eskiden farklı olarak da baba evinden çıkıp gittikleri yer koca evi değil. Gittikleri yer bir yurt odası, bir öğrenci evi, birçok durumda da başka bir kent. Bu hareketliliğin, kadınların gelecek için beklentilerini dönüştürdüğünü iddia etmek yanlış olmaz. Yeni açılan üniversitelerin akademik ehliyetinden azade, sırf üniversiteye gitmiş olmak bile kadınlara (elbette erkeklere de) “evlenip çocuk yapmayı” ve onun dayattığı değerler manzumesini sorgulatıyor.

Yanlış anlaşılmasın, evlenme hala çok mutat bir toplumsal norm. Nüfusun hala büyük bir çoğunluğu evleniyor veya fırsat bulursa evlenmek istiyor.

Ancak –ve meselenin asıl önemli kısmı bu– kadınların evlilikten ve aileden ne anladıkları değişiyor. Öncelikle üniversite okumuş bir kadın evleneceği erkeğin de üniversiteli olmasını bekliyor. Bu yüzden başgöz edilmek yerine kendi eşlerini seçmeye başlıyorlar. İkincisi, bu seçimin yapıldığı ortam ve evlenmenin evreni değişiyor. Olası kocalar evreni, mahalleliden, esnafın oğlundan, akrabanın bir tanıdığından, uzak akrabadan üniversite ortamına taşınıyor. Son olarak da üniversiteli olmuş, 2-4 yıl boyunca görece bağımsızlaşmış, yarı-zamanlı, geçici de olsa birtakım işlerde çalışmış, hesabını, kitabını bilmiş, bütçesini, kirasını planlamış, final döneminde kütüphanede sabahlamış kadın öğrenci, seçeceği eşte birtakım özellikler arıyor. Çalışmasına, arkadaşlarıyla, ailesiyle görüşmesine karışacak, kendisine fiziksel ve duygusal şiddet uygulayacak, bağırıp çağıracak insanlarla evlenmekten uzak duruyor. Sosyolojide “toplumsal cinsiyet ideolojisi” dediğimiz, eşlerin toplumsal cinsiyet eşitliği, şiddet, ev içi işbölümü ve toplumsal roller üzerine uyumu üzerine Türkiye’de pek çalışma yok. Ancak benim kendi yaptığım çalışmalar şiddeti onaylayan ve onaylamayan ve toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan ve savunmayan kadınların aile kurma ve çocuk yapma davranışlarında önemli farklar olduğunu gösteriyor.

Sonuç: Başka bir aile mümkün!

On yılı aşkın süredir “aile kurumu çöküyor,” “gençlerimiz yozlaşıyor” “en az üç çocuk” “üç de yetmez beş çocuk” gibi sözleri duymaya alıştık. Ancak bilinmesi gereken şu ki ne aile kurumu değişiyor ne de gençlerimiz yozlaşıyor (Zaten “gençlerin yozlaşması” var olan toplumsal normları ve ilişkileri sorgulayan her nesil için söylenegelmiş bir ihtiyar muhafazakârlığıdır).

Bu lakırdıyı edenler zaten sözü akabinde feminizmin ve Batının genç dimağları zehirlemesine bağlarlar. Eskiye öykünürler, “ecdadı” anarlar ve ne olduğunu tam da kestiremedikleri değerlerden bahsederler.

Ancak ortada çöken bir şey yok. Boşanmalardaki artış da son derece sınırlı. Olup biten, bireylerin ve kadınların hayatları hakkında daha fazla söz sahibi söylemek istediği bir toplumsallıkta, var olan aile anlayışının da kabuklarının biraz olsun kırılması. Dünyanın başka yerlerinde gördüğümüz evlenmeden beraber yaşama ve hemcins birlikteliğinden bahsetmek bile mümkün değil.

Asıl mesele yüz yıllık, laik ve kâğıt üzerinde eşitlikçi olan Medeni Kanun geleneğine yönelik yürütülen siyasi ve ideolojik saldırı. Çünkü bugün kadınlar evlenmiyor diye yaygara koparanlar aynı zamanda “13-16 yaşında kız çocukları doğursun”, “üvey torun helaldir”, “hamile kadınlar sokağa çıkmasın”, “kadın erkek eşit olamaz” diyenlerdir.

Taylan Acar/gazeteduvar.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*