Anasayfa » BASINDAN » DİSK’i nasıl bilirdiniz?

DİSK’i nasıl bilirdiniz?

  • DİSK’in 16. Genel Kurulu geride kaldı. Bir önceki genel kurulla ilgili geniş bir değerlendirme yazısını “İşçilerin sendikalarında özyönetiminin önünü açalım, sonra sendikal hareketi yeniden tartışırız” cümlesiyle bitirmiştik. Yazı güncelliğini koruyor orada ifade ettiğimiz gerçeklikleri bu yazıda tekrarlamayacağız. Meraklısı linkten okuyabilir.

Tespitler

1-) Sermaye sınıfının ve AKP iktidarının uzun erimli iktisadi durgunluğa hazırlık stratejisinin bir ayağını işçi sınıfının bir önceki dönem mücadelelerinin tarihsel kazanımlarının yansıması olarak yasalara girmiş olan hakların neo-liberal anlayışın emirleri doğrultusunda ortadan kaldırılması oluşturuyor. Diğer ayağını ise bu düzenlemelere itiraz olasılığını da ortadan kaldıracak şekilde işçi hareketinin sendikal hatta siyasal kurumlarının doğrudan ya da dolayımlı olarak mutlak kontrol altına alınmasıdır. Bu strateji 2015 Martında ortaya çıkan Metal Fırtına’ya kadar ciddi bir itiraz olmadan büyük oranda hayata geçirildi. İş Kanunu, Sendikalar Kanunu bu doğrultuda yeniden düzenlendi. Ancak 2015 Martındaki Metal Fırtınada on binlerce metal işçisi içine sıkıştırıldıkları cendereleri parçalayıp korunaklı sendikacıları fabrikalarda meydan dayağından geçirerek bu hareketi sarı sendikadan istifa furyasına dönüştürünce, sermaye devleti panikle bir yandan Birleşik Metale yönelen işçileri kolluk kuvvetini ve savcılıkları devreye sokarak on yıllarca cezaevinde yatırırız tehditleri eşliğinde sindirmeye çalıştılar. Diğer yandan ise KOÇ Holding’in adeta istihbarat birimi gibi işlev gören İnsan Kaynakları yöneticileri Özgür Burak Akkol, Özgür Barut’u yanlarına Akansel Koç’u da katarak sahaya sürdüler.

Bu üçlü işe önce işveren konfederasyonu TİSK’in sendikal anlayışını Yeni Nesil Sendikacılık olarak ilan ettiler. Sonra bu programı denetimlerinde olan “işçi sendikası” Türk-Metal Sendikasına ilan ettirdiler. Çalışma Bakanlığı’nı bu sendikal anlayışın halkla ilişkiler bürosuna dönüştürüp Hizmet Sendikacılığı, Sosyal Diyalog Sendikacılığı, Çağdaş Emek Sendikacılığı alt başlıklarıyla doğrudan “ikna” mekanizmalarını yoğun kullanarak, ortak forumlar, atölyeler, paneller, sempozyumlar aracılığıyla tüm bürokrasiyi yeniden eğiterek Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in sendikalarına egemen kıldılar. ITUC, ETUC gibi sendikal emperyalizmin kurumlarıyla yeni bir entegrasyon politikası izlediler. Projeler, fonlar, ortak programlar aracılığıyla sendikal işleyişi küresel şirket ideolojileri etrafında yeniden şekillendirdiler. İlerici neoliberalizmin özel ilgi gösterdiği iklim krizi gibi gündemler etrafında binlerce toplantı yapıldı bu süreçte. TİSK’in organizasyonuyla Antalya’da gerçekleşen DİSK’in de Başkanlar Kurulu’nun şerhsiz ortak kararıyla dahil olduğu Birlikte Türkiye Mümkün mottosuyla yapılan Ortak Yaşam Forumu organizasyonu bu toplantı dizgesinin şahikasıdır. Orada bu ortaklıklar birlikte verilen neşeli fotoğraflarla mühürlendi.

2-) Metal Fırtınada ayağa kalkan metal işçilerinin radikalleştirdiği bir ortamda, DİSK’in kurucu başkanı Kemal Türkler’e de atıfla, DİSK başkanlığının BMİS’te olması gerektiği talebi Birleşik Metal camiası içinde daha da hararetle savunulmaya başlandı. –Bizce halen bugün bu talep onlarca nedenle meşru ve doğrudur- Böylece BMİS, Sosyal-İş ve Nakliyat-İş ile DİSK içi bir blok oluşturdu. O zaman da çokça yazmıştık şimdi bir kez daha altını çizelim. DİSK içi saflaşmanın muhalefet tarafının önerdiği bir sendikal/siyasal program ve stratejisi yoktur diye. İktidar tarafının programı kuşkusuz son tahlilde TİSK’in programıydı. Programsızlığın sonucunu pratikte gördük BMİS nihayetinde DİSK yönetimine dolayısıyla TİSK programına içerildi. Bu süreç devlet ve TİSKçe Renault’un adeta askeri operasyonla Türk-Metal’e geri döndürülmesiyle başlamıştı. En son Kahraman Kazan’da yaşanan önemli sendikal örgütlenme çabalarının bizzat bakanlık ve TİSK/MESSçe kırılması süreçlerinde gösterilen sopalar da etkili oldu. TİSK/MESS stratejisi doğrultusunda Türk-Metal’in üye sayısı 90 binden 205 binlere taşınırken Bursa’daki Akwel ve Bode örgütlenmelerinde Türk Metal’e mücadeleci sendika imajı da kazandıracak şekilde işler yapıldı. BMİS’in payına ise eğer benim gösterdiğim yolda ilerlemezsen seni silerim tehdidi düştü. Bu tehditler işe yaradı, Türk-Metal’le Saldırmazlık, Uyumluluk Protokolü imzalandı ardından da önce ihanet sözleşmesi olarak tabir edilerek grev kararı alınan sözleşmenin tıpkısına iki gün sonra imza atıldı. DİSK’in neredeyse cunta sonrasındaki tüm süreçlerini belirleyen sararmış Genel-İş, Lastik-İş ve Tekstil-İş sendikaları bir yandan BMİS’in TİSK tarafından sıkıştırılması sürecini izlediler, diğer yandan da sekiz ay önce BMİS’e verilen başkanlık sözünün altını boşalttılar. Karşılarındaki bloğu dağıttılar.

Muhalefetten ilk kopan sendika Sosyal-İş’in eski genel başkanının rencide edici biçimde uzaklaştırılmasından da anlaşılabileceği gibi, bu sendika Nakliyat-İş’in önderlik ettiği Real Market işçilerinin karşısında patronları Metro AG’nin yanında konum aldıkları bildiriyle ve Real Direnişçileri karşısına dövüştürmek üzere Metro işçilerini çıkarmak hadsizliğiyle zaten çoktandır DİSK iktidarının parçası olmuştu. BMİS liderliği ise başkanlığı somut olarak talep etmek yerine papatya falı açarak günlerini geçirdi. Şimdi daha net görülen şey BMİS gerçekten başkanlığı isteseydi bunu alırdı, çünkü karşısındaki güçlerin hiçbir saygınlığı yoktu. Karşısındaki güçler BMİS’in hatalar yapmasını sağlayan tüm süreçlere payanda olarak onun saygınlığına gölge düşürerek bugün sürüklendiği aciz konuma onu bir anlamda mahkûm ettiler.

Bu süreçte DİSK merkezi ve bağlı sendikalarda konumu olan sosyalist grupların ilkelerini afiyetle yiyen hazin konumları üzerine konuşmaya gerek bile yoktur. Onlar Millet İttifakı’nın siper yoldaşları olarak DİSK barikatında kahramanca gizlenmeye devam edeceklerdir. DİSK’in bu kir yüklü yeni angajmanına ses etmeyen sol merkezler kadar tabanları da sessizdir. Merkezler tabanlarından bağımsız bir davranış içinde değillerdir. Solun örgütsel yapısını sosyolojik olarak proletaryanın ihtiyaçları değil orta gelir gruplarının ideolojik motivasyonları belirliyor çoktandır. Sınıf içindeki sosyolojik gerçekliğinin aksine siyasal, sendikal etkinliği daha da sınırlı hale gelen Kürt hareketinin ise DİSK’te varlığının DİSK’e taşıdığı olumlu bir yön ne yazık ki kalmamıştır. Remzi Çalışkan gibi bir talihsizliğin DİSK’e musallat olmasına her dönem (6 dönem, 24 yıl, 25 bin TL maaş) izin veren irade sıkıntılı bir iradedir, kendini her açıdan sorgulamalıdır.

3-) Kongreye gelirsek.

Yeniden DİSK başkanı olması Ekim ayında CHP genel merkezinde kabul gören ve zaten HDP desteği açık olan Arzu Çerkezoğlu kendisine bu yolu açan, “seçilmiş” başkan olmasını sağlayan herkesi onurlandırdığı bir genel kurul süreci inşa etti Lastik-İş, Genel-İş ve Tekstil-İş baronlarıyla birlikte. Bunlara düşürülen muhalefeti temsilen BMİS ve Sosyal İş katıldı. EMEP’in etkin olduğu üç küçük sendikayı temsilen Seyit Aslan’nın yönetime girmesi ise eşyanın tabiatı gereğidir. Evrensel yayın çizgisiyle bir önceki kongreden bir yönetim kurulu üyeliğini çok arzuladığını yansıtıyordu, amaçları hasıl oldu, DİSK iktidarı resmi bir yayın organına da sahip olmuş oldu. Kuşkusuz kongre tek kale maç şeklinde geçmedi. Nakliyat-İş’in 2 delegesine rağmen BMİS delegasyonun sınıf vicdanıyla verdiği 25 oy Kader İpek Altunbulak’ın adaylığını daha da anlamlı kıldı. Bu adaylığı destekleme dolayımında yapılan konuşmalar DİSK’in sınıftan kaçırılışına karşı son saygın itirazlar olarak hatırlanacaktır.

Afrin’e yapılan Zeytindalı Operasyonu’na CHP desteğini de bir DİSK ziyaretinde açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun DİSK Genel Kurul’una seslenirken sınıf mınıf işleri boş asıl olan demokrasidir dolayısıyla işçiler değil demokratlar birleşmeli içerikli TİSK’ten aparma konuşmasına (İyi Parti vekili Ahad Andican’ın kongre konuşması da benzer içerikteydi) ne Çerkezoğlu ne de salonda bulunan kim oldukları herkesçe bilinen sosyalistlerden tek bir itiraz yükselmedi, yükselmezdi de çünkü hiçbirinde ne Yeldeğirmeni Muhtarı kadar ne de CHP belediyeleri önünde direnen işçiler kadar bağımsız duruş yok. DİSK kongresi oğlu parantezinde Kılıçdar, İmam, Kaftancı halka ilişkiler şovuna dönüştü. HDP ve sosyalist çevre temsilcileri dekoratif, aklayıcı yan unsurlar olarak konumlandırıldı hak ettikleri gibi. Çerkezoğlu kendisinin Genel Sekreter olmasını borçlu olduğu, Sakarya Goodyear fabrikasında bir işçiyi on kişiyle birlikte tartaklarken kendi beylik tabancasından çıkan kurşunla yaşamını yitiren Abdullah Karacan’ı sitayişle andı ve haziruna alkışlattı.

Kongre her düzeyde DİSK’in mücadele geleneğinin ve ilkelerinin tarumar edildiği bir doruk noktasını temsil etti. Başkanlar ve yönetim kurulu temsilcileri dışında tek bir işçi delegenin konuşmadığı bir genel kurul yaşandı. Salon boşken üzerine, lehte, aleyhte tek bir konuşma yapılmadan geçen onlarca karar alındı. Kongre delegasyon sayısının azaltılması kararı alındı örneğin. Böylece sendika genel merkez ve şube bürokratları dışındaki işçi temsiliyeti DİSK kongrelerinde sonlandırılmış oldu. Bir o kadar önemli karar ise genel merkezin Ankara’ya taşınma yetkisinin yönetim kuruluna verilmesiydi. Devletin ve TİSK’in önerisiyle gündeme alınmış bir karardır bu. Divan Başkanlığını Tekstil-İş Başkanı sarı sendikacı Kazım Doğan’ın şerh koyduğu için Süleyman Çelebi değil Rıdvan Budak yaptı. Budak, işveren örgütleri, Soylu ve devletle güçlü diyaloglara, onların onayına sahip bir isim ve divana yerleşmesi basitçe Tekstil-İş itirazı sayesinde değil bu konumunun doğal bir sonucudur. ITUC-ETUC gibi Sendikal emperyalizmin bürokrasisinin temsilcilerinin ağırlandığı oturumun sanki enternasyonal yapılıyormuş gibi takdim edilmesi de manidardır.

Sonuç

DİSK genel kurulunda sendikal hareketin geleneksel olarak işçi mücadeleleriyle birlikte anılan bölüğü düzen partisinin diğer kanadı olan Millet İttifakının ihtiyaçları doğrultusunda ve onun politikaları dolayımında şekillenmiştir. “İleri demokrasi” hedefi için sefergörev emrini almıştır. Bu bakımdan yedekçisi olan solun da göğsünü kabartacak ufak tefek demokrasi kahramanlıkları olabilir ama neoliberal küreselleşmenin yerli ürünü olan, Türkiye halklarının kanını emen Anadolu’daki Küresel Fabrikanın canına ot tıkama hedefinin taşıyıcısı olamaz. Her gün en az üç işçiyi öldüren çalışma düzenini, işçilerin acısını tüketimle, otla hapla, çetecilikle, yozlaşmayla sağaltmaya çalıştığı kontrol düzenini değiştiremez. Sendikal tarihte böyle bir genel kurulu ilk defa yaşamıyoruz. Kurulduğunda “ileri demokrasi” için büyük ümitler yaratan DYP SHP koalisyonu da Türk İş’in 16. Genel kuruluna damga vurmuş ve konfederasyonun liderliği iktidardaki koalisyonun bir yansıması olarak Bayram Meral’ın başkan ve Şemsi Denizer’in genel sekreter olduğu bir düzleme geçmişti. Doksanların ileri demokrasisinin sonuçlarını, büyük ümitlerle kurulan o koalisyonun kanlı bilançosunu ve seksenlerin yükselen işçi hareketinin doksanlardaki durumunu ayrıca konuşmaya gerek yoktur herhalde.

İşçi sınıfı hareketinin krizi hem siyasal düzey de hem kurumları düzeyde derinleşerek devam etmektedir. Devlet ve sermaye tarafından geliştirilen sınıf stratejisinin esiri olma konumu bu kongreyle güçlenmiştir. Sermayenin emeği güçlü araçlarla denetim altında tutma politikalarını işlevsiz kılacak işçi sınıfı mücadelesinin boyunduruklarından kurtulmasını sağlayacak ne sendikal ne de siyasal bir arayış DİSK zemininde yoktur. Yeni DİSK iktidarının ve ortaklarının ortaya koyduğu böyle bir yönelim de yoktur. Dalak şişiren, devrimci hamaset yüklü, söyleyenin bile tek cümlesine inanmadığı, çıkar ilişkileri nedeniyle alkışlayanın bol olduğu boş ve hatta zararlı konuşmalar vardır sadece.

Biz DİSK içerisinde mevcut siyasal konumlanışa esir edilmeye çalışan işçilerin bu inşa edilen çerçeveyi orta vadede paramparça edeceklerine inanıyoruz. Bu yapıları değiştirme ve dönüştürme arayışında olan işçilerle tüm olanaklarımızı paylaşmaya söz veriyoruz. Bunun yolu ise sınıfa karşı sınıf konumudur. Sınıfa karşı sınıf siyaseti işçilerin bağımsız mücadele, direniş ve örgütlenmeleri için ortaya koydukları mücadelelerin işçi sınıfının öz örgütlenmeleri olan komite, meclis, konsey ve birlikler inşa ederek büyütülmesiyle gerçeklik kazanabilir. İşçilerin öz örgütlenmeleri yoksa sendikalar düzeni üreten araçlar olmaya mahkûmdurlar.

İçinde olduğumuz çoklu kriz mekaniği işçi sınıfı siyasetinin bağımsız konumlanış için, onu bölen kültür kimlik mevzularının cürufundan kurtulmak için kimi olanaklar sunuyor. Saray rejimi eğer yıkılırsa onun altında sağcı hamaset de kalacaktır. Bu durum işçilerin birleşik mücadelesi için eşsiz fırsatlar sunar. Dolayısıyla biz “demokratik” bir Türkiye’nin sunduğu olanaklarla ilgili değiliz; İslamcısından sekülerine bu ahlaksız sömürü düzeninden semirenlerin iyice göze batmaya başlamasının dolayısıyla halk katmanında isyan etmenin meşrulaştığı tespitinden doğru umutlanıyoruz. Bu tespitin sağlaması Anadolu’nun dört bir yanında beş yıldır kesintisiz süren işçi, emekçi direnişlerinin inadında, cüretinde görülebilir.

Stratejimiz sınıftan kaçışlarını sınıf adına konuşarak gizlemeye çalışanların teşhirini; kendi grup çıkarları dışında sınıf ilkelerini görmezden gelenleri, suiistimal edenleri, sahte sınıfçılıkları daha yoğun biçimde eleştirmeyi şart koşuyor. Bu zemindeki oportünist, reformist eğilimleri tüm açıklığıyla eleştirmemeyi ya da bazı şeyleri görmemeyi telkin edenler dostlarımız değillerdir. Bu tarzımız proletarya devrimciliğine olan bağlılığımızın basit bir gereğidir. Biz sosyalizmin, devrimciliğin mensubu olduğumuz bir aile, bir akrabalık ilişkisi değil tarihsel maddeci yöntemin kılavuzluğunda işçi sınıfı mücadelesinin ilk günden bugüne kandan bedellerle yarattığı ilkelerle kazılmış bir barikat olduğunu düşünüyoruz. Barikatın öbür tarafındakiler solda olabilir ama barikatın diğer tarafındadırlar. Bu DİSK kongresi bu durumu olanca açıklığıyla ortaya koymuştur.

Başaran Aksu-Görkem Doğan/Umut-Sen

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*