Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Değişim zorunlu: Kimlerle, nereye?

Değişim zorunlu: Kimlerle, nereye?

Mevcut rejimin işe yaramazlığı ve dönüşüm zorunluluğu cumhurbaşkanı seçiminin merkezi gündemiydi.

Süregiden sınıfsal-toplumsal sarsıntı ve güç mücadelelerin; Kürt, Gezi, kadın, gençlik, Alevi, lgbti direnişlerinin; burjuva sınıf kesimleri arasındaki güç mücadelelerinin, en temel konularından biri rejim kriz ve dönüşüm sürecidir. Rejimin dönüşüm zorunluluğu, küresel-bölgesel güç odakları arasındaki kanlı hegemonya kriz ve mücadelelerinde Türkiye’nin rolü ve konumu sorunuyla da doğrudan bağlantılıdır. İşte 3 seçim ve yeni anayasa sürecini tayin eden arka plan budur: Herkesin az çok farkında olduğu rejimdeki dönüşüm zorunluluğun, hangi güçlerin etki ve insiyatifinde, hangi güçlere karşı, nasıl, ne kadar gerçekleşip gerçekleşmeyeceğidir.

Ciddi bir dönüşüm geçiren, mevcut rejim kabına sığmaz hale gelen toplumsal doku ve bileşim, toplumsal sınıf ve kesimlerin tümü, bir dönüşüm zorunluluğu ve ihtiyacını az çok hissetmektedir. Kürtler, kadınlar, gençler, Aleviler, lgbtiler bunun zaten yakıcı ihtiyacı içinde ve çeşitli biçimlerde mücadelesini veren kesimlerdir. Gezi isyan ve direnişi bunun sınıfsal-toplumsal kapsama da sahip bir diğer ifadesiydi. Soma rejim sorununun neoliberal despotik üretim ilişkileri sorunuyla bağını da açığa çıkarmaya başlamıştır. Burjuvazinin ağırlıklı sınıf kesimleri, TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB vb bu dönüşüm zorunluluğunun herkesten çok farkındadır. Her biri, hem bu dönüşümün yeni bir burjuva sınıf bloğu oluşturmada kendi güç ve konumunu yükselterek, hem de kitlelerin özgürlük ve demokrasi istemlerini yeniden yapılandırılacak egemenlik tarzına içerip öğüterek nasıl ve hangi sınırlar içinde yapabileceklerinin arayışı içerisindedirler.

Cumhurbaşkanı seçiminin merkezi gündemi buydu. Çünkü birbiriyle çelişen, çatışan toplumsal sınıf ve kesimlerin, egemen ve ezilen kimliklerin gündemi, hemen herkesin farkında olduğu mevcut üstyapının işe yaramazlığı, onu bu güçlerden hangilerinin nasıl ve ne kadar dönüştürüp dönüştürmeyeceği, her birinin dönüşüm çerçevesindeki yeni durum ve çıkarlarının ne olacağıdır.

TheWalkingDead_TVshowCHP ve ulusalcı sol

Dönüşüm zorunluluğunun farkında olmayan, aslında pek güzel farkında olduğu ve bir yandan buna beceriksizce ayak uydurmaya çalıştığı halde dönüşüm zorunluluğunu yadsıyan, tüm sorunu Erdoğan’a indirgeyerek üstünü örtmeye çalışan CHP, MHP ve ulusalcı/modernist reformist soldur. Eşitsiz, düzensiz, tıkanma ve çatışmalarla gelişen dönüşüm zorunluluğundan kaynaklanan siyasal-toplumsal kriz atmosferinde, bugün en derin kriz çöküntüsünü yaşayanların yine bu partiler olması, raslantı sayılmasa gerek. Siyasal-toplumsal formasyondaki dönüşüm konusunda, anti-Tayyipçilik dışında söyleyecek hiçbir şeylerinin olmaması, seçimin en siyasetsiz ve boşa düşen elemanları olmalarını koşulladı. “Ekmek için Ekmeleddin” sloganı bile, Türkiye’deki siyasetin ve dolayısıyla seçimin en yakıcı gündemi olarak öne çıkan, rejimin dönüşüm zorunluluğu sorunundan ne kadar uzak, ne kadar kopuk olduklarını gösteriyordu. (AKP ve HDP ise, ekmek, emek ve geçim sorununu tabii ki boşlamadılar, ancak birinin “Yeni Türkiye”, diğerinin “Yeni Yaşam” olarak sloganlaştırdıkları, yakalanacak halka olarak kavradıkları rejim dönüşüm zorunluluğuna önerdikleri dönüşüm programlarına içererek ele aldılar.)

CHP’nin tek somut önerisi, Kürt müzakare sürecinin saydamlaştırılması adı altında Meclisteki 4 partinin eşit ağırlıkta olacağı bir Meclis komisyonu tarafından izlenmesi ve yine Meclisteki partilerin eşit önerileriyle oluşturulacak bir Akil komisyonuydu. CHP ve MHP’yi müzakere sürecinin eşit bileşenleri haline getirecek bu öneri tabii ki işi daha da yokuşa sürmenin yoluydu, ne burjuva medya ne liberaller ne de Kürt ulusal hareketi tarafından kaale alındı. CHP’nin bunun dışında dönüşüm sorununa dair tek söylediği, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığından Başkanlık Sistemine geçerek tek adam diktatörlüğü kurmak istediği, bunun “pasif Cumhurbaşkanı” seçimi ile engellenmesi gerektiği, söylemiydi. Toplumun geniş kesimlerinin, hatta kendi tabanındaki az çok dinamik kesimlerin siyasal-toplumsal rejimde (farklı farklı) değişim beklenti ve istemlerine karşın, CHP’nin kendisinin nasıl bir değişim öngördüğüne dair hiçbir program ve perspektifi, hatta söz ve vaadi bile yoktur. Hemen hiçbir şeyin eskisi gibi yürütülemez hale geldiği, siyaset düzleminin de giderek farklılaştığı bir süreçte, ne sermayenin ağırlıklı kesiminin dönüşüm ihtiyacına ne de diğer sınıf ve kesimlerin değişim özlemlerine dair hiçbir şey ortaya koyamayan, koymak gibi bir derdi zaten olmayan, dahası koymaktan ödü patlayan, hiçbir şey dönüşmemiş ve -Erdoğan dışında- değişmesi gerekmiyormuş gibi davranan, tek kelimeyle dönüşüm zorunluluğunu yadsıyan bir partinin, kimse de bir küf kokusu dışında bir beklenti ve heyecan yaratmayacağı açık olmalı. O zaten Erdoğan’ın alnına yapıştırmakta hiç zorlanmadığı, “devletçi, bürokrat, monşer, beceriksiz, az gelişmiş … eski Türkiye” damgası ile kendinden gayet hoşnut! Gonçarov’un ünlü romanının bir günümüze uyarlamasıyla, bir tür “Oblomov-Smith” müsabakası ve kimin kazanacağı baştan belli. Mevcut işe yaramaz rejimin hem sermaye hem de kitleler açısından en işe yaramaz parçası. Halen varsa, şu eski “sosyal demokrat” ve yeni “anti-Tayyipçilik” algıları açısından “tekel” konumunda olması, burjuvazinin onu Erdoğan’ı sıkıştırmak, muhalif kitlelerin de anti-AKP kontenjanından tutunmak zorunda kaldığı bir “kullanım değeri”ne atfen. Bakınız, ulusalcı reformistlerin CHP’ye “sol”muş gibi davranması için yaptıkları yalvar yakar çağrılar… Lakin solda HDP’nin bir tür sosyal liberal reformist bir sentezle çekim etkisini artırmaya başlamasıyla, CHP’nin solu her durum ve koşulda, her seçimde “cepte” sayma rahatlığı da son buluyor. Hep dendiği gibi muhafazakarın aslı varken taklidini, sosyal liberalin orijinali ortaya çıkmışken -mış gibi olanını kim ne yapsın? Ama asıl soru CHP’nin bundan sonra ne yapacağından çok, CHP’siz bir ulusalcı reformist solun ne yapacağıdır!!

WAROFTHEWORLDSAKP

Seçimin öne çıkanları ve “kazananları”, rejimdeki değişim/dönüşüm zorunluluğunu ısrarla vurgulayan ve birer dönüşüm çerçevesi ortaya koyan AKP ve HDP oldu.

Erdoğan’ın seçim kampanyasının yüksek dozda içerdiği demogoji ve skandallar bir yana bırakılırsa, asıl altyapısı bu dönüşüm zorunluluğuna, neoliberal muhafazakar demokrasi çerçevesinde verilmeye çalışılan en geri ve güdük bir perspektif oluşturuyordu. “Eski Türkiye’yi tümüyle tasfiye ediyoruz/Yeni Türkiye”, “Devletin milleti değil/Milletin Devleti, Milletin Adamı”, “Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak ve teklik içinde çokluk”, “Toplumsal uzlaşma süreci”… Erdoğan’ın tüm seçim kampanyasının ve “balkon konuşmasının” ana örgüsünü oluşturuyordu. Siyasal bir strateji ve taktiklerin kitlelere mal edilmiş biçimi olarak popüler sloganlar, hangi sınıf ve kesimlerin ne tür bir ihtiyaç ve beklentisi içinden sahiplenildiği ve yeniden üretilir olduğu ile önemlidir. Soldaki geleneksel refleks bunların “aldatmaca, algı ve beklenti yönetimi”nden ibaret olduğudur. Ancak materyalistsek, kamuoyu ve algı yönetimi tekniklerindeki gelişmeler ne olursa olsun, gerçeklik konusundaki algı ve beklentilerin değişmesi için gerçekliğin de değişmiş/değişmekte olması gerektiğini biliriz.

Erdoğan neomuhafazakar popülist seçim kampanyasında, “Yeni Türkiye” sloganını şu 3 halkadan koyuyor: Hızlı (kapitalist) ekonomik büyüme ve gelişme, ve bunun iş ve tüketim yönüyle kitlelere yansıması… Eskiden devlet “milleti” dışlayıp bastırıp yönetirken, şimdi “milletin” devleti ele alıp istediği gibi yeniden şekillendirmekte olduğu ve şekillendirebileceği… Tasavvufun “vahdet içinde nedret”ine atıfta bulanarak kullandığı, “teklik/birlik içinde çokluk”… Sonra da bunlarda ciddi yol alınmış olsa da, “eski Türkiye”nin üzerlerindeki gölge ve engellerinin kalkmadığını, “yeni Türkiye” için başkanlık sistemi ve yeni Anayasa’yı yapacak durumda olmak için 2015 genel seçimleri hedeflerine meseleyi bağlayıveriyor. Ancak bunların, en azından ikincisinin mümkün olmayacağını bildiği için de, “toplumsal uzlaşma süreci”ni, yeni Anayasa’nın “toplumsal uzlaşma”yla yapılması anlamında kullanıyor.

Bu çerçeve, küresel mali oligarşi ve Türkiye tekelci burjuvazisinin ağırlıklı kesimleriyle de uzlaşmayı gözeten, ezilen kesimlere belli biçimsel haklar tanıyan fakat özerklik tanımayan, mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesini bu gibi biçimsel katılım, müzakere, uzlaşma gibi mekanizmalar ve kapsamayla örtmeye çalışan, geri düzeyde neoliberal muhazakar demokrasinin ifadesidir. Devlet-millet ilişkisinin tersine çevrilmesi, neoliberal ekonomi ve siyaset ilişkisinin muhafazakar jargonda ifadesidir. Yani devlet ve üstyapıda, neoliberal sermaye birikim, hareket ve karlılığını sınırlayan ve yavaşlatan her türlü kurum, yasa, bürokrasinin ortadan kaldırılması. Yani devlet ve üstyapının da tam olarak neoliberalize edilmesi. Aynı zamanda iç ve dış politikada, her düzeyde hızlı, krizli, kaotik gelişmelerin yaşanmaya devam edeceği bir süreçte, daha hızlı, çevik ve fiili biçimde hareket edebilecek bir devlet yapısı. Bunların ne anlama geldiğini devrimci okura açıklamak gerekmez. Yalnız bunların basitçe bir Erdoğan-AKP programı değil, burjuvazinin ağırlıklı kesimlerinin -tabii “ulusal istihdam stratejisi”, seçimler sonrasında sıkılacak “mali disiplin” paketleri ile birlikte- burjuvazinin ağırlıklı kesimlerinin ortak programı olduğunu görmekte yarar var. “Teklik içinde çokluk” (ya da: “Çoğunlukçuluk içinde çoğulculuk” veya “Egemenlik altında katılım ve müzakere”) ise, kolayca görülebileceği gibi, tekçi anlayışı ortadan kaldırmadan, alt ve geri düzeyde bir çoğulculuk ile sentezlemedir. (AKP, lgbtiler konusunda bile “muhafazakar lgbtiler” gibi bazı demolar yapıyor.) Erdoğan bunu “ortak değerlerimiz temelinde birlik, farklılıklara hoşgörü ve bazı kısmi haklar” gibi ifade ediyor: “Ortak değerler” de, tabii ki vatan, millet, devlet, bayrak (doğrudan bunlar arasında saymasa da, bir çok konuşmasında açık örtük andığı, din, ezan, aile…), yani neoliberal muhafazakar demokratik egemenlik biçimleri olarak tanımlanıyor. Üst kimlik ve onun içinde ona damgasını vuran, egemenlik ve ayrıcalığını biraz inceltilerek ama kapsayıcılığı artarak ve derinleşerek egemen kimlik ve altında alt kimlikler… Tabii bu kadarı için bile Anayasa’nın ilk dört maddesinin, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi gerekir. (Dağılan anayasa uzlaşma komisyonu taslaklarında, AKP’nin önerilerine bakılabilir.)

Bu geri ve güdük bir siyasal-toplumsal dönüşüm stratejisidir. Temel hedefi burjuvazi ve mali oligarşisinin azami kar ve egemenlik kapasitesini genişletmek ve derinleştirmektir. Asıl bu hedef kapsamından aldığı Kürt, kadın, gençlik, Alevi, lgbti gibi sorun ve çelişkilere de rejim dizaynının yardımcısı kılınacakları ve özümsenecekleri ölçüde geri ve güdük bazı haklar tanımaktır. Genel seçimlerde başta yeni Anayasa sorunu olmak üzere daha yoğun tartışma ve mücadeleleri yaşanacak, burjuvazinin bu dönüşüm envanterine karşı bugünden konumlanmaya başlamak, onun iç yüzünü deşifre etmek, karşısına sosyalist sınıf program, stratejisi, ve somut pratik taktik iç örgüsü ve sloganlarını koyup güçlerini oluşturmaya kilitlenmek, asıl yapılması gerekendir.

degisimHDP ve ötesi

HDP/Demirtaş’ın seçim kampanyası da, bir değişim zorunluluğu ve modeli üzerine inşaa edildi. Kampanyanın merkezine ve hedefine “tekçi anlayış faşizmdir” gibi sloganlarla Erdoğan-AKP ve Ekmel-Çatıcılar “değişim istemeyenler ve değişimi engelleyenler (“Eski Yaşam”) olarak birlikte kodlandı, değişimin zorunluluğu ve ihtiyacı vurgulandı, tekçi anlayışın karşısına çoğulcu radikal demokrasi ve Yeni Yaşam sloganları konuldu. “Türkiyelileşme” stratejisi çerçevesinde Kürt sorunu ve özerklik istemi geri planda tutuldu, kadın, gençlik, Alevi, lgbti, doğa sorunları ön plana çıkarıldı, ezilenci, antifaşist, sosyal demokrat (“emekten, barıştan, demokrasiden yana…”), Gezici, liberal demokrat, post-anarşist (yer yer “komutan yardımcısı” Marcos’un üslubunun Türkiye’ye uyarlanmış biçimleri…) kodlarının her birine hitap edilmeye çalışıldı. Genellikle “ezilenlerin adayı”, “halkın temsilcisi”, yer yer de “emekçiler ve ezilenler, aday, Demirtaş ben değilim sizsiniz” gibi formüller, sakil durmadı, tuttu… Demirtaş seçim sonrası yaptığı ilk değerlendirmede, “ben gittiğim her yerde aslında HDP’nin programını anlatmak dışında bir şey yapmadım” dedi. HDP’nin program ve kampanyasının içerik ve biçimine eleştirilerimiz bellidir. Ancak, oldukça uzun, karmaşık, çetin, üstelik Türkiye’de solun bile pek alışık olmadığı Kürt siyasal hareketinin jargonu ve ağırlığını içeren bir programı, belli bir taktiksellik içinden bu kadar yalın, belli sol kod ve değerlerin içinden de ifade ederek kitle politikasına çevirmek, gerçekten öğrenecek çok şeyimizin olduğu bir deneyimdir. Sol ve devrimci hareketin ya çok genel ve kitlelerin somut ihtiyaçlarını ve dinamiklerine hiç dokunmayan, ya da dar-tepkisel ve gündelik kalan, ikisi arasında hemen hiçbir bağ kuramayan tarzı açısından bir ders olmalıdır.

Sitemizde HDP/Demirtaş hattının bazı temel slogan ve kodları üzerine bir dizi eleştiri yazısı olduğu için burada tekrarlamayacağız. HDP, kitlelerin gerçek sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel değişim ihtiyaç ve özlemlerini uzaktan yakından karşılama yeteneğin sahip değildir.

images

Yalnız ne kadar vurgulasak azdır: Türkiye’de siyaset uzun süredir sıkıştığı dar tepkisel ve reaksiyoner zemin ortadan kalkmayacak olmakla birlikte, değişim zorunluluğu, ihtiyacı ve nihai karar anı yakınlaştıkça, daha “proaktif”leşiyor, programlar tartışması ve çatışması mecrasına doğru giriyor. Bu 30 Mart seçimlerinde hiç yoktu, CB seçimlerinde belirginleşmeye ve öne çıkmaya başladı, Genel Seçimler ve Anayasa sürecinde ise tümüyle merkeze oturacaktır. Eksik olan -aralarındaki fark ve bağlantıları da bilerek- belirttiğimiz program ve stratejilerin tümüne karşıtlık ekseninden gelen, sosyalist devrimci proletaryanın kökten değişim program ve stratejisi, komünist yaşam ihtiyacı, ve bunların uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişki ve mücadelelerin tarihsel gelişim doğrultusunun bugünkü taktik örgüsü, siyasal sınıf faaliyeti içinden ifadesidir. Bunun kendisini ve enerjisini hissettirmediği, bağımsız sınıf savaşımı kanallarını açmadığı koşullarda, gerçekleşen dönüşüm nasıl olursa olsun proletaryanın aleyhine olacaktır. Değişime, hem de salt dar ekonomik, dar siyasal değil, sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel-bireysel-doğasal tüm alan ve ilişkilerde, görülmemiş bir köktencilik, derinlik ve kapsamdaki bir değişime en çok ihtiyaç duyan ve gerçekleştirmeye yetenekli tek sınıf proletaryadır.

Bir yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*