Anasayfa » GÜNDEM » Corona notları 1- Stratejiler

Corona notları 1- Stratejiler

1) Sanırım salgının bu aşamasında komplo teorileri, küçümseyici söylemler, sınıfın bir sorununu diğerinin önüne koyma yaklaşımı geçerliliğini yitirmiştir. Şu an bir toplum sağlığı problemi ile karşı karşıyayız ve kapitalizmde toplum işçi sınıfı ve burjuvazi diye ikiye ayrılır. Kendilerine adalar satın alan, rezidansların göğü delen katlarında kalanlar için bir sorundan söz edemeyeceğimize göre sorun işçi sınıfının sorunudur.

2) Henüz salgının çok başındayız. Salgının seyrini tüm dünyada yürütülen çalışmaların eş güdümünün sağlanıp sağlanmaması belirleyecek. Tüm dünyayı saran ve henüz hiçbir bağışıklama ve tedavi yönteminin mevcut olmadığı bir salgın yerel ölçekte çözülemez. Küresel bir sorun, küresel çözüm gerektirir.

3) Bağışıklamanın mümkün olmadığı bu aşamada bir kaç farklı strateji izleniyor. Bunlardan ilki Çin, Güney Kore gibi ülkelerin yöneldiği çözümdür. Ülkedeki tüm bulaştırıcı corona vakalarını tespit edersiniz, bu hastaları bulaşıcılıklarının ortadan kalktığı aşamaya kadar takip edersiniz. Toplumda birbirine hastalık bulaştıracak kimse kalmayana kadar olası tüm nüfusu takibe almanız, çok yaygın test yapmanız, toplum üzerinde kontrol kurmanız gerekir. Bu stratejide kişilerin bulaştırıcılıklarının ortadan kalktığı süre kadar karantina uygulanması anlamlıdır. Amaç toplumu bulaştan uzak tutmaktır. Ancak yine de ülke dışından yeni kaynaklar toplumu enfekte edebilir; bu nedenle ya ülkeye giriş çıkışları kesmeniz ya da giriş çıkış sonrası tüm nüfusu takibe almanız gerekir. Çin ülkeye giriş çıkışları, Güney Kore olası tüm vakaları takip etmeyi tercih etmektedir. Stratejinin zayıf noktası bulaşın önlenmesi için öngörülemez bir süre boyunca dünya ile ilişkilerin kopuk olmasıdır. Tüm dünya halkları bağışık duruma gelmeden yada bulaştırıcı nüfus sıfırlanmadan diğer ülkelerle ilişki kurulamaz. Bu politika uzun süre uygulanabilir değildir. Nüfusun büyük kısmı hala patojene karşı duyarlı olduğu için bu ülkelerde kaçaklara bağlı olarak zaman zaman ataklar beklemek gerekir.

İkinci strateji İngiltere ile gündeme gelen, ancak şu an uygulanmayan hareket tarzıdır. Bu stratejide hedef nüfus dışında kalanların patojenle temas etmesine izin verirsiniz. Böylece toplumun risk grubu dışında kalan kısmı bağışıklanır. Sonuç olarak risk grubuna virüs bulaştıracak kimse kalmadığında salgın minimum kayıp ile atlatılmış olur. Bu hareket tarzı teoride mantıklı görünmekle birlikte pratikte uygulanabilir değildir. Başarılı olmak için mutlaka tüm toplumun testten geçirilmesi, ülkedeki bağışıklık düzeyinin saptanması gerekir. Yurt dışından gelenlerle risk grubunun enfekte olmasını önlemek için ya dünyaya kapıları kapamanız yada risk grubunu salgın sonuna kadar evde hapis tutmaya devam etmeniz gerekir. Bir dönem kayıplar minimumda görünse bile salgın sonunda bir farklılık oluşmadığı görülür. Ulus içinde herhangi bir kaçak yada diğer ülkelerden gelecek bir bulaş tüm binayı yıkabilir. Bu iki stratejinin dışında kalan aslında bir strateji olup olmadığından bahsedemeyeceğimiz üçüncü hareket tarzı geri kalan pek çok ülkenin salgın mücadele programlarıdır. Toplumda hedef kitlesi belirsiz karantina sosyal izolasyon uygulamaları; amacı belirsiz, çoğu zaman sadece tanıyı kesinleştirmeye yarayan testler bu hareket tarzının iskeletini oluşturuyor. İngiltere’nin, ABD’nin, Türkiye’nin düştüğü durum bu. Uygulamaların tek olumlu sonucu yayılım hızında olası bir yavaşlama sağlaması. Böylece hastaneler üzerindeki baskıyı bir nebze zamana yaymak amaçlanıyor. Geriye kalan tüm uygulamalar salgının olası faturasını halka fatura etmeyi amaçlıyor. Salgın yaygınlaştığında izolasyonu, karantinayı delen sorumsuz bireylere kızılacak. Testler bireylerin içinin rahatlaması için kişinin inisiyatifin uygun olarak ücretli uygulanacak (ABD’de olduğu gibi), toplum ölçekli bir soruna birey temelli çözüm üretmeye çalışılacak. Bu tarz verili sağlık sisteminin devamı olan, olağan dönem aklıyla düşünülen müşteri hasta bazlı sağlık sisteminin çaresizliğidir. Sonuçları İtalya’da deneylenmektedir. Bugün bütün ülkeler Güney Kore örneğinden yola çıkıp test sayılarını yükseltme yoluna gitmektedir. Oysa test sayısı kadar testlerin kimlere, hangi dönem uygulandığı da önemlidir. Ülkemizde testler ısrarla söylenmesine karşı sadece yurt dışı teması olan, semptomatik (bulguları ortaya çıkmış) hastalara uygulandı. Oysa biliniyor ki hastalık kimi vakalarda tümüyle sessiz kalabilmekte ya da semptomlar ortaya çıkana kadar sessiz seyredebilmektedir. Testin etkili olabilmesi için olası tüm vakaların tespit edilmesi, bu da yetmez bu vakaların etkin biçimde izole edilmesi gerekir. Testin kendisi bir tedavi yöntemi değildir. Böyleymiş gibi davranmak ilkesizliğin, hedefsizliğin, halkın isteklerine göre kalıp almanın göstergesidir. Öyle ya da böyle tüm hareket tarzları bulaş olan vakaların tespit ve kontrolüne dayanmak zorundadır ve bunun yolu da yaygın, hedefi belirlenmiş test uygulamaktır. Ancak tüm ülkeler aynı yöntemle salgını sınırlama yoluna gitmiyorsa salgının doğal seyirle sönümlenmesi ya da bir aşı ya da tedavi bulunana kadar dünya pazarı parçalara bölünmek zorundadır. İşbölümünün bu kadar geliştiği bir aşamada ülkelerin böylesi izolasyonu burjuvazinin diliyle söylersek sürdürülebilir değildir. Tüm salgın stratejileri bizi tüm dünya halkları olarak birlikte davranmaya zorlamaktadır. Ancak ülkelere bölünmüş kapitalist bir dünya da bunun mümkün olup olmadığını ödeyeceğimiz bedeller bize öğretecek.

4) Ülkemizde uygulanan strateji ilkin Çin, Güney Kore gibi ülkelerin hareket tarzına benzemekteydi. Ancak, bulaşın kaynağını sadece ulus dışında varsaymak, bunun kontrolünde de zaaf göstermek (umreden dönenlerin karantina uygulamalarındaki özensizlik, testin sadece hastalık belirtileri olan yurt dışı kaynaklı vakalara uygulanması vb) nedeniyle bugün aslında bir stratejinin olmadığını öğreniyoruz. Toplumla paylaşılan bilgilerin doğruluğu üzerindeki kuşkular da bu düşünceyi pekiştiriyor. Salgın patlamak üzereyken hala testin en önemli bulaş kaynağı olacağı kesin olan sağlıkçılara bile uygulanmaması bu konudaki hazırlıkların ya hiç önemsenmediğini ya da bir çaresizliğin olduğunu göstermektedir.

5) Salgının doğal seyrine bırakılmasının en kötü sonucu sağlık sisteminde yaratacağı yıkımdır. Birey temelli bir sistemin toplum temelli bir soruna çözüm üretmesi beklenemez. Vakaların pik yapacağı dönemlerde ihtiyacı karşılayacak yoğun bakım yatağı, sağlıkçı ve ekipman bulmak, eğer merkezi bir otorite tarafından kolektif mülkiyete dayalı planlı bir ekonomi ile yönetilmiyorsanız neredeyse imkansızdır. Bu nedenle İtalya’da sağlıkçılar, hastalarının hangilerinin ölüme terkedileceği hangilerinin yaşayacağına karar vermek zorunda olmak gibi korkunç bir durumla baş başa bırakılmışlardır. Bugün başta merkez kapitalist ülkeler olmak üzere birey temelli düşünen tüm ülkeler aynı kaderle yüz yüzedir.

6) Salgına karşı mücadelenin birey temelli yürütüldüğünün en çarpıcı kanıtı, mücadeleyi yürüten Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu’nun içinde bir tane halk sağlıkçının (numunelik bir epidemiyolog hariç), bir tane acil tıpçının, bir tane birinci basamak hekiminin, bir tane afedcinin bulunmamasıdır. Eğer bakanlık salgını polikliniklerde karşılayacakmış gibi örgütlenirse, kişilerde eczanelerde kinin kuyruğuna girer.

7) Bugün covid-19 salgını iki şeyi kesin olarak öğretmektedir: 1) Dünya tek bir ulus gibi davranmak zorundadır. 2) Özel mülkiyet salgının önlenmesinin önündeki en büyük engeldir. Virüs sosyalizmi çağırmaktadır.

8) “Tıp, sosyal bir bilimdir ve geniş ölçekli düşünüldüğünde, siyaset tıptır.” (F.Engels’ten aktaran Ata Soyer) Bu cümlenin ne anlattığını bugün herkes anlamaktadır. Sağlık sınıfsaldır. Sağlık işçi sağlığıdır.

Bugün 19 Mart 2020. Ata Soyer’in ölüm yıldönümü. Yaşasaydı ondan öğrenirdik salgının anatomisini.
Gültekin Akarca

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*