Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » ‘Çalışmak Sağlığa Zararlıdır’ Forumu Notları

‘Çalışmak Sağlığa Zararlıdır’ Forumu Notları

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi olarak düzenlediğimiz “Çalışmak Sağlığa Zararlıdır” başlıklı söyleşi ve forum etkinliği için 18 Kasım 2013 Pazartesi günü saat 19.00’da Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şube’de biraraya geldik. Etkinliğimize emek-meslek örgütlerinden birçok arkadaşımızın yanısıra büro, sanat, akademi ve tıp alanında çalışan emekçilerin de bulunduğu 200’ü aşkın kişi katıldı. “Çalışmak Sağlığa Zararlıdır” isimli kitabı 2012 yılında Türkçeye Ayşe Güren’in çevirisiyle kazandırılan akademisyen-aktivist Annie Thébaud-Mony’nin konuşmacı olduğu ve çevirmenliğini Meclis üyesi hocamız Aslı Odman’ın yaptığı forum 23.00’da son buldu…
 
İşçi sağlığı kamusal bir sorumluluktur…
İlk olarak söz alan arkadaşımız Murat Çakır, Annie Thébaud-Mony’ye hoşgeldiniz diyerek; forumumuzda, forum katılımcı kitlesinin oluşumu dikkate alındığında, ağırlıklı olarak Gezi direnişinde enerjisi açığa çıkan büro, iletişim, basın, sanat işkolu gibi ‘okumuş’ emek gücünün sorunlarının, çalışma koşullarının, sağlıklı ve güvenli çalışma mücadelelerininin ele alınacağını belirtti…
 
 Söyleşiye geçmeden sözü Aslı Odman aldı: “Öncelikle Annie Thébaud-Mony’ye hoşgeldiniz demek istiyorum. Afişte de olduğu gibi onun katılımıyla farklı çalışma alanlarındaki, çalışma-sağlık kaybı, çalışma-iş organizasyonu, çalışma-sanayi suçu gibi konulara değinmek ve bir forum yapmak istiyoruz. Forumumuz yaklaşık 2-3 saat sürecek. Annie Thébaud-Mony’nin Türkiye’de katıldığı toplantılarıının üçüncü günü bugün. Hem kitaptaki ana meseleleri hem de son süreçte -2011’den bu yana- sağlıklı çalışma hakkı  ve çalışma kurbanlarına adalet mücadelesinde emsal teşkil eden davaları konuşacağız. İtalya’da Eternit ve Thyssen Krupp fabrikalarına dair ve Fransa’da Renault fabrikalarına, Total AZF fabrikasındaki patlamaya dair önemli emsal kararlar alındı son iki sene zarfında. Hem bur şirketler Türkiye’de de faaller. Hem de yaşanan çalışma acılarının benzerleri de Türkiye’de yaşanıyor. 
Etkinliğimizde düşüncenin bütünlüğünü kesmemek açısından, konuşmadan sonra bir mola alalım ve foruma devam edelim diyoruz. Ben kısaca Annie Thébaud-Mony’yi tanıtmakla başlamak istiyorum.
 
Annie Thébaud-Mony sağlık sosyoloğu, çalışma sağlığı alanında uzmanlığını yapmış bir halk sağlıkçısı. Sonraki süreçte mesleki kanserler hakkında uzmanlaşıyor. Fransada’ki en kapsamlı Tıp Araştırmaları Merkezi olan INSERM’in uzun süre müdürlüğünü yaptı, şimdi de onursal başkanı. Fakat bizim Yangın Kulesi Meclisi olarak onun eserlerinin  farkına varmamız, bu prestijli kurumdaki müdürlüğünden kaynaklanmıyor, bilgisini mücadele alanında kazanmış ve sürekli taze ve müdahil kılmış olmasıyla ilgili. Ki en başta asbestin önce Fransa’da, şimdi de tüm dünyada yasaklanması için verdiği mücadeleyle ilgili. Asbestle mücadele, nükleer alanlarında çalışanlar taşeron ve ödünç işçilerin radyasyon maruziyeti, kanser tanılarıyla çalışma organizasyonu arasında ilişkinin araştırılması, meslek liselerindeki stajyer öğrencilerin daha fazla iş kazasına maruz kalması vb. pek çok ciddi ve müdahil çalışmasıyla, sosyal mücadele ile sosyal araştırmayı birbirlerini besleyecek bir şekilde,  birbirine geçiren bir insan olmasıyla kıymet verdik kendisine. 
 
Annie Thébaud-Mony halk sağlığı alanındaki bu saydığım çalışmaları ile önemli bir devlet nişanı olan Legion d’Honneur’e layık görüldü 2012’de. Kendisi bu nişanı kabul etmedi. Kabul etmeme nedenlerini açıkladığı mektup, bu nişanın verilmesinden daha fazla ses getirdi ve Fransa’da gözleri işçi sağlığı ve iş güvenliği alanına çevirdi. Bu red mektubunda, Fransa’da işçi sağlığı ve güvenliğinin ana meselelerini çok güzel şekilde ifade etmişti. Sorunun da bu alandaki mücadelenin de politikaların da bireysel değil kolektif olduğunu, o yüzden ödüllendirme’nin de kolektif olması gerektiğinden dem vurdu bu mektupta. Alanda ‘kamu güvenliği ve sağlığını tesis etmek ve iş organizasyonundaki güçlü konumları nedeniyle insan hayatına ve onuruna aldırı teşkil edecek şekilde çalıştırma ilişkileri kuran sorumluların ceza görmelerinin sağlanması için  devletin kamusal sorumluluğunu ele alması gerektiği ve devletin bu asli rolleri henüz oynamadığına dikkat çeken bir mektup yazdı. Annie’nin önemli bazı diğer eserlerinin başlıkları şunlar: 1991 yılında ‘Sanayi toplumlarının karanlıkta kalan yüzü: Fransa ve Brezilya’, 1997 yılında ‘Güvencesizleştirme, Çalışma ve Sağlık’, 2000 yılında ‘Taşeronluk ve Kölelik: Fransa’da nükleer sanayi’, 2004 yılında ‘Genetik ve Önlem: Tehlike altındaki işçi mi, iş mi?’ Şu anda halk sağlığı alanında, şirketler ve devletler ile girdikleri bağımlılık ilişkileri nedeniyle, bu alandaki risklerin, tehditlerin görünmez kılınması gibi bir rol oynayan bilimsel alanı konu alan “Biat Eden Bilim” isimli bir kitap üzerinde çalışıyor. 
 
Daha sonra etkinliğimizin ilk bölümünde Annie Thébaud-Mony, bizlerle birikimlerini paylaştı..
.[Arabaşlıklar redaktörlere aittir]. 
 
Öldürmeyeceksin ve kimsenin hayatını tehlikeye atmayacaksın…
Öncelikle tüm meclis çalışanlarına ve foruma katılan herkese teşekkür etmek istiyorum. Türkiye’yle benim için çok önemli olan tanışmayı mümkün kıldığınız için…
 
Bugün sunumumda sanayi suçlarına karşı, başkasının hayatını tehlikeye atmama yasağını kullarak elimizde oluşan bazı imkanlardan bahsetmek istiyorum. Dünyadaki tüm anayasaların vazgeçemeceği iki temel yasak vardır: İstek dışı da olsa kimseyi öldürmeyecek ve kimsenin hayatını tehlikeye atmayacaksın. Fakat bugün içinden geçmekte olduğumuz neoliberal büyüme sistemi içinde zaten varlıklı olanların, varlıklarına varlık katmak için tüm bu yasaklamaları fiilen tersyüz ettiğini görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri devletin alışılagelmiş tanımında da aynı zamanda bir dönüşüme şahitlik ediyoruz. Varlık nedenini kamu yararı olarak tanımlayan devlet bu hususta radikal bir değişime doğru gitti. 
 
Halk sağlığı bir eylem alanı ve bilimidir…
Buradan kendi alanıma gelmek istiyorum tam da bu yapının insan canına ve sağlığına çok büyük etkileri var. Ben bir halk sağlığı uzmanıyım ve halk sağlığı okuduğum zaman yani 40 sene önce hocalarımdan şunu öğrendim. İnsan hayatını korumak için temel üç vazifen var: Ölüm, hastalık ve salgınların peşine düş; bunların nedenleri hakkında çalış ve bunların nedenleri hakkında kamu otoritelerini uyar! Ben bu misyonu öne çıkaran bir eğitim aldım. Halk sağlığı bir eylem alanı ve bilimidir. Bu eylem alanının görevi ölümleri ve hastalıkları azaltmak, hastalık ve ölüm karşısındaki toplumsal eşitsizlikleri azaltmaktır. Yaklaşık 40 seneden fazladır iş kazaları ve meslek hastalıkları arasındaki ilişkileri, bu ikisinin iş organizasyonu ile ilişkisini araştırıyorum. Kendimi son dönemde bu yüzden işçi sağlığı iş güvenliği ve taşeronlaşma, yani emeğin bu süreçte dışsallaşmasıyla olan ilişkisini araştırırken buldum. Bu çalışmalarımın sonuçlarının kamu otoriteleri tarafından ciddiye alındığını ve bir politikaya konu edildiğini görmedim. En az otuz seneden beri hem iş organizasyonun bu şekilde yapılmasının etkileri,  hem de kamunun yaptığı seçimler, insan sağlığı ve insan canına olan saldırıyı artıracak etki yaptılar. Bununla ilgili bir kaç örnek vermek istiyorum.
 
Nükleer sanayinde taşeron emek rejimi…
Biliyorsunuz Fransa için nükleer sanayi çok önemli. Çünkü elektrik büyük ölçüde nükleer santrallerden sağlanıyor.  Nükleer sanayinde taşeronlaşmaya özellikle yoğunlaştım. Buradaki bakım/onarım emeğinin yüzde 80’i taşeronlaşmış. Onbinlerce taşeron ve ödünç işçi santrallerin bakımını gerçekleştiriyorlar. Nükleer kadar tehlikeli olduğunu bildiğimiz bir sanayide neden taşeron bir emek rejimi seçiliyor? Neden? Birinci neden basit bir ekonomik hesaplama; ücretlerden, işçi sağlığı ve güvenliğinden tasarruf ve ayrıca buralarda kazanım sağlayan emek ve sendikal örgütlerden de bir tasarruf. İkinci neden nükleer santrallerin bakımının mutlak olarak bir kısmının insan eliyle yapılması gerekliliği, nasıl araba tamiri işinin bir aşamasında muhakkak kaportasına insan eli giriyorsa bunda da insan eli gerekliliği var, otomatize edilemiyor.
 Peki, bunun taşeronluk sisteminin işverenler tarafından uygulanması ile olan ilgisi ne? Bu işkolunda dokunmadan yapılamayacak bir iş olması, burada sıfır radyasyon olmadan herhangi bir üretim olamayacağını gösteriyor. Mutlaka bir noktada o radyasyonlu borulara dokunulması, belli bir ölçüde radyasyona maruz kalınması gerekiyor. Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde işçi başına belli bir sürede düşmesi gereken maksimal radyasyon oranı düzenlenmiş. İlk bakışta bu iyi gibi görünüyor, işçi yararına gibi yani. Bu düzenlemenin vardığı yer ise, taşeronlukla parçalara bölünmüş iş bölümü sayesinde kişi başına düşen radyasyon kontrol edilmesi, ve emeğin bölünmesi ile radyasyonun toplam riskinin de bölünerek, görünmez, takip edilemez hale gelmesi oluyor. Bu radyasyon limiti ve emek rejimi olarak taşeronlaşmanın birleştiği noktada, radyasyon dozajı ile emeğin yönetimi oluşuyor. Belli bir radyasyon dozajını tamamlayan işçiden sonra başka işçi alınıyor. İşçiler limit olan dozu yüklendikten sonra, santral ile ilişikleri kesilip, tekrar büyük güvencesizler ordusuna gönderiliyorlar. Bu güvencesizlik ağında işçilerin pratikte herhangi bir sendikaya girmeleri mümkün değil. Dozaj üzerinden emek piyasası kontrol altına alınmış durumda. Sendikalaşmış bir nükleer taşeron işçisi bulmak imkansız. Fransa’da emeğin dışsallaştırılmasının, taşeronlaştırılmasının en çarpıcı sonuçları en ağır olarak nükleer sanayide görülülüyor… Radyasyonun çok büyük bir kısmının yükü, fiilen ikinci sınıf işçi haline gelen taşeron işçilerin omuzlarına yükleniyor. 
Renault’da 18 ayda 6 çalışan intihar etti…
Nükleer sanayinde emek rejimi, dozajla emeğin yönetimi gerçeğine değindikten sonra 1980’lerden sonra çalışma hayatında gerçekleşen daha genel bir dönüşümünden bahsetmek istiyorum. Bu öncelikle beyaz yakalıları etkileyen bir dönüşüm. 1990’lardan sonra işyerindeki emeğin değeri ve ücretinin belirlenmesi, süreç üzerinden değil, çıktı/sonuç üzerindenn yapılmaya başlanıyor. İş organizasyonundaki bu değişim emek rejiminde çok ciddi ve etkileyici bir dönüşüme neden oldu. Şimdi bunun bir insan hayatına olan etkisini, sizin de tanıdığınız çok uluslu şirket Renault’da bu yeni iş koşullarına maruz kalan  bir işçinin başına gelenleri anlatmak istiyorum.
 
Renault’un Genel Müdürü Carlos Ghosn ilk seçildiğinde yönetim kurulu önünde bir söz veriyor: Hisse senedi değerlerinin 2 sene içinde yüzde 250 artırılması, 2005 ve 2009 arasında üretilen araç sayısının 850 bin fazlalaştırılması ve 26 yeni model geliştirilmesi sözü. Tabi bu yapılırken fabrikalarda tüm kademelerden çalışanların birey başına iş baskısının nasıl artacağı iş organizasyonu planlanırken dikkate alınan bir nokta değil. Fiiliyatta 2009 Sözleşmesi adı verilen yeni düzenleme ile, sürekli bu mali ve üretim amaçlarının değişik şekilde her kademeden çalışanlara aktarılması, bireyselleştirilmiş sonuç değerlendirilmesi ve sürekli bunun hatırlatmasıyla örülmüş bir çalışma süreci yaratıldı. Bu dönemde Renault’da 18 ayda 6 çalışan intihar etti. Bunların çoğu mühendisti ve yönetici-beyaz yakalıydı. 2006’da intihar eden bir mühendisin ailesinin açtığı davanın görüldüğü Yargıtay’ın 2011 ‘de aldığı kararına göre bu intihar iş kazası olarak tescil edildi.  Aynı zamanda Renault’nun ise, yeni verimlilik sisteminin yarattığı baskıların sonuçları karşısında,  ‘affedilemez hata’sı olduğu aynı kararda isnat ettirildi.
 
Güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve yeni örgütlenmelerin doğuşu…
Şimdi tekrar bu risklerin taşeronlara, ana işyerinin dışındaki şirketlere devrinden bahsetmek istiyorum. Bu durum Fransa içinde daha riskli işlerin daha az güvenceli hatta güvencesiz işçilere devredilmesi ve bu işlerin yurt dışına aktarılması anlamına geliyordu. Bu dışsallaştırmanın ikinci etkisi işyerinde daha önceki onyıllarda oluşmuş işçi kollektiflerinin dağılması anlamına geliyordu. Ciddi ekip çalışmasını gerektiren bir iş olan Fransız Elektrik Şirketi EDF’nin kadrolu ve taşeron işçileri arasında, kural düzeyinde çok ciddi bir ayrım olmamasına rağmen kollektif çalışma gerçekleştirilemedi. Emeğin dışsallaştırılması Fransa’daki mücadeleci sendika geleneğine çok büyük bir darbe vurdu. Fransa’da mevcut sendikalar işçi sağlığı söz konusu olduğunda işyerlerinde çok ciddi baskıyla karşı karşıyalar. Şu anda her ne kadar sosyal diyalog adı altında geçse de, sendikalar İSİG konusunda bu ‘uzlaşıya’ devlet, AB, DTÖ ve işveren tarafından mecbur ediliyor ve zorlanıyorlar.  
 
Peki işçi sağlığı ve güvenliğine dair mücadele nerede korunuyor? 1970’lerde bu süreç bir sosyal harekete dönüşmeden önce önce işyeri bazlı bir bellek vardı. 1990’lardan sonra bunlar yatay dayanışma ağları ve kurbanların ve ailelerinin ağları üzerinde harekete geçirildi. Örneğin küresel olarak asbestin yasaklanması ağı ulusal olarak asbestin yasaklanması mücadelesinden doğdu. Ben bu sürece bilim insanları cephesinden katıldım. Burada ilk tanımız asbestin zararlarına dair bilgilendirme eksikliğiydi ve bu durum politika haline gelmişti. İşçiler asbest konusunda neyle karşı karşıya kaldıklarını bilmiyorlar, bilemez halde bırakılıyorlardı.  
 
Amisol Fabrikası kadın işçileri ve Jussieu Üniversitesi bilim emekçilerinin ortak mücadelesi…
Şimdi halk sağlığı mücadelesi için çekirdek bir kadro oluşturmuş, bilginin iki türünü birleştiren ve barındıran bir süreçten bahsetmek istiyorum. Amisol Fabrikası’ndaki kadın işçilerle, Jussieu Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının buluştuğu noktada, asbestin yasaklanması ve zararlarının tanınıp, tazmin edilmesi için çok önemli bir çekirdek kadro kazanmış oldu. 1975 senesinde, esasında asbestin zararlarının bilinmediği / yayılmadığı dönemde, Paris’deki Jussieu Üniversitesi’nde bazı labaratuar sonuçlarının beklenenden çok farklı çıkması gibi bir tesadüf vesilesiyle üniversite binasının tamamen asbestle kaplı olduğunu farketti bir avuç bilim insanı. Ve asbestin doğrudan öldürücü etkilerini esasında en iyi bilmesi gereken bir üniversitenin baştan aşağı asbestle kaplı olduğu gibi garip bir sonuçla karşı karşıya kaldılar. Tam da buna paralel olarak Jussieu Üniversitesi’nde asbestin geri dönüşsüz yol açtığı asbestiozis ve akciğer zarı kanseri gibi hastalıkların farkına vardılar. Buradaki bilim emekçileri, –yani her türlü bilgiye ayrıcalıklı olarak erişebilenler-, ‘biz senelerden beri asbeste maruz kalıyorsak asbestle üretim yapan işçiler ne durumda acaba?’ diye sorular sormaya başladılar ve önce kendi üniversitelerinindeki sendika çerçevesinde bir mücadeleye giriştiler. 

Tam da o tarihsel momentte bir işçi sendikasında örgütlü Clermont-Ferrand şehrindeki, asbestli şerit üreten Amisol Fabrikası’nın kadın işçileri, fabrikanın kapanmaması için fabrika işgali yapıyorlardı. Kadınlar asbestin zararlarından habersiz, işlerini kaybetmemek için fabrika işgalindeydiler. Jussieu’lü biliminsanları buraya vardıklarında ciddi bir hastalıkla manzarası ile karşılaşacaklarını tahmin ediyorlardı. Karşılaştıkları manzara sektörde kanıksanan ölümler ve hastalıklardı. Burada çalışanlar, asbestin insan sağlığına olan zararlarından habersizdiler. Bu konudaki mücadelenin, aydınlatıcı panellerle konferanslarla olmayacağını çabuk anladılar. Gerçekten Fransa için emsal teşkil etmesi gereken bir mücadele süreci başlıyordu. Buradan işçilerin istihdamı korumaya dair taleplerinden can ve sağlık konusunda karşılıklı bilgilenme ve talep geliştirme sürecine gelindi. 
Fransa’daki mücadelenin devamı için bu kadın işçiler kilit bir rol oynadılar. Bu adım adım beraber öğrenilen süreçte biliminsanları için takip edebildikleri ilk vakaydı: Fransa’daki meslek hastalıkları tanımının yeniden tasnif edilmesi, asbest maruziyetleri ve hastalıklarının meslek hastalığı kabul edilmesi ve olayın ciddiyetinin büyük olması nedeniyle erken emeklilik vs. gibi bu hastalığa özel bir sistem geliştirilmesi sürecine dair ilk vaka. Hem tazminat ödenmesi hem de erken emeklilik gerçekleştirilmesi sağlanmaya çalışıldı ve bunu becerdiler. Süreç fabrikanın kapatılmasına karşı bir işgalden işçi sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için bir işgale dönüştü. Amisol, Fransa’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en uzun fabrika işgali oldu ve 9 yıl sürdü. Bittiği gün buradaki işçilerden kalan son kadın işçi sağlığı ve güvenliği konusunda sorun olmayan bir yere çalışmak üzere yerleştirildi. 
 
Bütün bu süreç ve mücadele Fransa’daki işçi sağlığı ve güvenliği alanı için önemliydi. Burada olmazsa olmaz iki bilgi yanyana geldi: İşçilerin somut iş sürecine ve iş sürecinde haklarını korumak için mücadele bilgileri,
işçi sağlığı ve güvenliği uzmanlarının, sağlık çalışanlarının ise bu çalışma risklerin somut sonuçlarına dair  kavramsallaştıran bilgileri… Bu süreçte asbestin tamamen yasaklanması gerçekleşmedi ama asbest maruziyeti konusunda bir limit getirildi. Yasağa götürecek kadar bir yoğunlaşma anı yaşayıncaya kadar 20 sene geçti. Neden 20 sene? 
 
Asbest sanayicileri karşı atağa geçiyor…
Emek cephesinin kazanımı asbest sanayicileri cephesini bir strateji oluşturmaya itti. Asbeste getirilecek muhtemel düzenlemeler ve yasaklanmasına karşı bir politika uygulamaya başladılar. Hem asbest lehine bir kamuoyu yaratmak hem de serbest piyasa anlamında devlete baskı oluşturmak için. Asbest sanayicilerinin insiyatifiyle 1980’lerin başında, aşağı yukarı diğer mücadelenin yerel başarısı görünür hale geldiği dönemde CPA (Asbest Daimi Komitesi) adı altında bir ‘bilimsel’ olduğunu iddia ettikleri bir komite kuruldu. Sanayiciler tarafından kurulan bu yapıda doktorlar, bilim insanları, Çalışma Bakanlığı’ndan bürokratlar ve sendikacılar bulundu. Buradan içerdeki anlaşmazlıkar ne olmuş olursa olsun, dışarıya karşı baskın çıkan önemli bir karşı slogan üretildi: “Asbest kontrollü üretilip tüketildiğinde insan sağlığına zararlı değildir’”. Ancak liflerin nasıl kontrol altına alınacağı konusunda bir çözüm üretilmemişti, üretilemezdi de. Bu yüzden azınlıkta kalan biz halk sağlıkçıları ve çalışma sağlıkçıları asbestle uğraşmayı bırakıp,  CPA’nın politikalarıyla uğraşmaya başladık. 20 sene boyunca asbest liflerinin kontrol edilemeyeceğini; binalara, arabalara vs. girdiğinde kurtuluşun olmayacağını kanıtlamaya çalıştık, ancak hep CPA’nın dezenformasyonuyla karşılaştık. Eternit -ki Türkiye’de de bilinen bir çokuluslu şirket- dünyadaki en büyük asbest üreticisi. 
 
Asbestin yasaklanması için bağımsız ağ hareketlerinin oluşması ve kazanımlar
1990’larda biz özellikle önce Avrupa’daki meslektaşlarımızla Avrupa genelinde asbestin yasaklanması için ağımızı kurduk. Bu süreç sonunda Fransa’da her türlü işlem 1997 senesinde yasaklandı. Yerellerde örgütlenme burada önemliydi, özellikle asbestin üretimi ve tüketiminin yoğun olduğu yerlerde. 2000’de de tamamen tüm Avrupa’da yasaklandı ki buradaki eş zamanlılık çok önemliydi. Fakat asbestin sonuçlarına dair bilinçlenme, işçi sağlığı alanının geneline dair doğrudan ve otomatikman olumlu sonuçlar veren bir duruma dönüşmedi. Mücadelede önde yer alan işçilerin aldıkları tazminatlar, işçi sağlığı mücadelesinde yer alanlar için bir genel bir kazanıma dönüşmedi. Çünkü asbestin yasaklanması ve kurbanlarının tazmin edilmesi süreci, diğer işçi sağlığı mücadeleleriyle birleşmediği zaman yalnızca hukuken bir tazminat meselesine dönüşebiliyordu.
 
Önemli hukuki kazanımlar
Şimdi alana dair öne çıkarmak istediğim üç meseleden, somut olarak hukuken emsal teşkil edebilecek üç yeni, öncü karardan bahsetmek istiyorum. 
 
1- İtalya Torino’da Casale kasabasında 2012’de asbestli üretim yapan Eternit şirketi’nin ana sahiplerinin ve ana hissedarlarının, çevresel felakete neden olmak gerekçesi ile  16,5 yıl hapis cezasına çarptırılması,
2- ThyssenKrupp adlı Alman firmasının genel müdürünün, kapatma sürecine soktuğu Torino demir-çelik fabrikasında işçi sağlığı kurallarını bilerek ihlal ederek oluşmasına çanak tuttuğu patlamada ölen 6 işçinin ailelerinin açtığı dava sonucunda 16,5 yıl cezası alması,
3- Fransa Toulouse’daki Total Şirketi’ne ait AZF adlı bir gübre fabrikasında 2001’de yaşanan, 21 insanın hayatını kaybettiği, binlercesinin yaralandığı patlamanın akabinde açılan davanın, Ocak 2013’te sonuçlanan kararında fabrika müdürünün 3 yıl cezaya çarptırılması, 
 
işçi sağlığı açısından önemli kazanımlara emsal teşkil ediyor…
 
Bizim hayatlarımız sizin karlarınızdan daha önemli…
Sona yaklaşırken Türkiye’deki asbest meselesine değinmek istiyorum. Türkiye asbesti 2011 başında yasaklamış. Uluslarası veri kaynaklarına baktığımızda Türkiye’de 1940-2010 arasında toplam bir milyon ton asbest tüketilmiş. Bunun büyük bir kısmı ithal olarak girmiş. Fakat 1929-1988 arasında 150.000 ton asbest de Türkiye içindeki fabrikalarda üretilmiş. Yani bu üretilen ve tüketilen asbestler, buralarda bir yerlerde. Yani doğrudan bizim neslimizi etkileyen bir durumdan bahsediyoruz. Asbesti değişik ürünlerde kullanan, döşeyen işçiler bir ölüm tehlikesi içinde. Asbestin kullanıldığı çeşitli binaların imha edilmesi sürecinde sadece bunu söken işçiler değil, çevrede yaşayan insanlar da, havaya dağılan asbest liflerinden dolayı ciddi bir riskle karşı karşıya kalacaklar. 
 
Bitirmeden önce tehlikeli olduğu çok iyi bilinen ürünlerin hala ne kadar rahat kullanıldığından bahsetmek istiyorum. Radyasyondan, nükleerden bahsettik buna kimyasal tarım ilaçlarını da ekleyelim. Bugün bahsettiğim çok farklı çalışma acılarından birinci derecede işverenlerin sorumlu olduğu çok açık. Çünkü daha fazla kar için tercih edilen bir iş organizasyonu ve iş süreçlerinden bahsediyoruz. Ölümcül maddeleri, ölümcül iş süreçlerinde bir araya getiriyorlar. Onların bu tercihlerine karşılık eylemlerimizde kullandığımız slogan şu: “Bizim hayatlarımız sizin karlarınızdan daha önemli”. İkinci sorumluluk kamu otoritelerine düşüyor. Devlet de çalışma ilişkileri söz konusu olduğun pek çok alanda sinik ve umarsız bir tercihte yapıyor: Devlet bir işveren olarak da işverenler gibi davranıyor. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler demesi dışında. Bence üçüncü sorumluluk da bilim insanlarındadır. Bilim insanları olmadan bu ölümcül sistemin devam etmesine olanak olmazdı. İşverenler tarafından finanse edilen, sansür edilen, otosansür edilen, bu ölümcül uzlaşıyıyı doğuracak, yönlendirilmiş bilim faaliyetleri içindeler… 
 
Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum…
 
Birinci bölüme son verirken Aslı Odman ikinci bölümde yazılı olarak da soru verilirse etkinliğin daha verimli geçeceğini belirtti…
 
15 dakika ara verildi. Arada  “Çalışmak Sağlığa Zararlıdır” kitabı satıldı, Annie Thébaud-Mony kitabını imzaladı. Sonrasında söyleşi-forumdan oluşan etkinliğin ikinci bölümüne geçildi…
 
İlk olarak söz alan arkadaşımız Barış Gönülşen: Hepimizi biraraya getiren iş yaşamı gerçeği, çalışırken ömrümüzden öte, sağlığımızı verdiğimiz gerçeği. Etkinliği planlarken düşüncemiz birbiriyle temas halinde olan işçi kesimlerinin sorunlarını paylaşması idi Sadece iç dökmesi değil birleşik mücadele için bir adım olmasını umud ettik. Biz çalışma acılarımızla mücadele edeceksek, bunu ancak birlikte olursak başarabiliriz. Burada 2-3 dakika da olsa değişik sektörlerden arkadaşların görüş, öneri ve isteklerini aktarabilmeleri önemli. Hep beraberiz ve konuşalım.
 
Suat Sarp – Doktor: Bizde tüzel kişiliklere ceza verilmez. Renault için 3 yıl ceza dendi bu farklı bi anlama mı geliyor acaba?
 
Aslı Odman: Burçin’in sorusuyla paralel. Burçin Kuz’un sorusu, emsal davalar ile tüzel kişilere verilen 3 yıl, 16 yıl gibi cezaların pratikteki karşılığı nedir? Para cezasına çevrilme mi yoksa sorumluların gerçek anlamda cezaevine girmeleri mi? Şu anda cezaevinde bir Eternit patronu var mı?
 
Annie Thébaud-Mony: 2 şey birbirine karıştı, ya sunumda ya da tercümede. Birincisi Renault’da intiharın 2011  iş kazası olarak tescil edilmesi ve bu iş kazasında, Renault’nun tüzel kişiliğinin de ‘affedilemez kabahatı’ olduğunun tescil edilmesi bu kararda. Burada tabi ki bir hapis cezası yok. Toulouse’daki Total gübre fabrikasındaki patlama sonucu ise doğrudan AZF şirketinin genel müdürü 3 yıl cezaya çarptırıldı. 2012 senesinde. 16,5 senelik ağır ceza cezasından bahsettiğimiz İtalya Eternit Davası’nda ise İsviçre ve Belçika’daki Eternis ana hissedarları, hem de Yargıtaydan onanmış ceza aldılar. Bunlardan biri Yargıtay kararı onanmadan önce  öldü ve şu anda diğeri de Kostarika’da kaçak olarak yaşıyor, yakalandığında cezasını çekecek.
 
Bunların hepsi ceza davaları ve ceza davalarında sorumlu işyeri amiri oluyor. Buna bakılırken en üst derecede olana ceza veriliyor. Türkiye’de geçerli olduğunu ifade ettiğiniz işveren vekilliği kavramı bana garip geldi.
 
Dr. Hüseyin Usta – İşyeri Hekimi: Yeni yasa, Türkiye’de işverenin sorumlu tutulduğu durumları daha farklılaştırdı. Bazı durumlarda işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanına sorumluluk devredilebiliyor, aktarılabiliyor.
 
Ester Ruben – Akademisyen, Siyasal İktisat: Kendisi Renault’daki 6 intihar olayından bahsetti. Bildiğimiz gibi Fransa Telekom şirketinde 2009-2012 yılları arasında 32 kişi intihar ederek yaşamına son verdi. Fransa Telekom CEO’su, bu kadar çok çalışanı olan bir şirket için 32 intiharın normal bir istatistik olduğunu açıkladı. Çalışma Bakanlığı’nın bu konuda soruşturma açtığını ve CEO’nun istifa ettiğini biliyorum. Bunun dışında intihar olayları sonucunda iş süreçlerinde, yönetim politikalarında bir değişikliğe gidildi mi?
Annie Thébaud-Mony: En büyük farkındalık sendikal dünyada oldu. Bireyselleştirilen bu alanın en somutladığı intihar, kollektif süreçlerle ilişkilendirildi. Sendikal yayınlarda daha kırılgan olana işçilere yönelindi. Bireysel olarak algılanan durumlar örneğin intihar, iş kazası olarak işçi sağlığı terminolojisinin içine çekildi.
 
Çalışma Bakanlığı Fransa Telekom’dan intiharlar konusunda bağlayıcı bir rapor istedi. Bu raporda istenen sorulara sayılarla rutin bir cevap verildi. İş organizasyonunun özüne dair bir rapor verilmedi. Buna dair, iş yüküne dair sorulara, ‘biz işletmemiz içinde böyle şeylere cevap bulamıyoruz’ dendi.
 
Ester Ruben: Peki bu konuda bir önlem alındı mı?
 
Annie Thébaud-Mony: Genel ulusal ölçekte bir kanun değişikliğine gidilmedi. Büyük bir kazanım yok. Yine de emsal olarak koçbaşı gibi işleyebilecek bir şey oldu. İşyeri hijyen ve sağlık komiteleri ile başka bir işyerindeki işçi sağlığı komitesi bu sürece ve buradaki soruşturma sürecine referansla iş organizasyonunda değişiklik elde edebildiler. Bu çok önemli çarpıcı bir şey. Normalde her işyeri komitesi kendinden sorumludur ve aynı işkolu üzerinden kazanımdan yararlınabilirsiniz. Fakat burada farklı iş kollarından işçiler de bundan yararlanabildiler. Önemliydi bu.
 
Dr. Eser Aydın: İşçi sağlığı konusunda Fransız Tabip Odası’ndan bir tavır, bir politika var mı?
 
Annie Thébaud-Mony: Doktorlarda şöyle bir yapı var. Fransa’da da bir meslek odası var ve aynı Türkiye’deki gibi burada mecburi üyelik var. Odanın tutumuna bakarsak halk sağlığında bireyselci paradigmaya yakın bir çizgideler. Ama doktor sendikaları gibi yapılar da var. Pratisyen hekimler sendikası var. Bu ikisi daha çok işyeri hekimlerinin olduğu kurumlar. Odaya karşılaştırınca, işçi sağlığı konusunda daha eleştirel bir tutum alıyorlar.
 
Erkan Arslan – Kimya Mühendisi: 1975’te işyerimizde sahip çıkacağız ve kapatmaya karşı çıkıyoruz diyen Amisol işçileri, 9 sene süren direniş sürecinde iş sağlığımıza ve güvenliğimize sahip çıkacağız söylemine nasıl geldiler? 9 sene süren bu direniş nasıl bir dayanışmayla devam etti? Bu fabrikayla bağlantılı süreçle bahsederken üniversitenin önemli bir bölümünün asbestli olduğunu söylediniz. Bu üniversiteye ne oldu bugün? Kentsel dönüşümle birlikte, türkiye’de 1 milyon tona yakın asbest tüketildi dediniz ki bunlar daha da artmıştır. Kentsel dönüşümde biz de bu sorunla karşılaşacağız. Üniversitede bu konuda nasıl bir önlem alındı? merak ediyorum.
 
Annie Thébaud-Mony: Çok uzun zamandır açık olan bir fabrika Amisol.. Jussieu üniversitesinden de asbestin zararları yavaş yavaş öğreniliyor. Üniversiteden insanlar geldiğinde kadınlarda tabii ki çoktan ciddi bir hastalık ve ölüm bilançosu var. Önce kısa vadede keşif kabilinde bir süreç yaşanıyor. Dayanışma sürecinde kolektif bu felaketin görünmez olma hali ortadan kalkıyor. Tam o yaklaşmaların olduğu bir dönemde genç bir kadın çok kısa zaman içinde mezotelyomadan ölüyor. Onun cenazesi tekil bir cenaze olmaktan çıkıyor, önemli bir dönüm noktası haline geliyor. Jussieu Üniversitesi daha çok doğa bilimlerinin olduğu bir yer, 1968 Paris merkezindeki öğrenci hareketlerinden kaçarak Paris’i banliyösündeki kurulan ilk üniversitelerden biri. 1977’den 1998’e kadar bölüm bölüm, üniversite emekçileri asbestle sarılı olmanın sonuçlarına dair bilinçleniyor ve mücadeleleri büyüyor. Jussieu’de 1998’den bugüne demontaj devam ediyor. Çok ciddi koruyucu kıyafetlerle o bölümler kesilip, imha ediliyor, aralara ilişki kesilecek şeyler konuyor. Jussieu asbest sökümünün örnek binası haline geldi. 1998-2013 arasında devam eden bu söküm hala bitirilmedi.
 
İrfan Ertel – Sanatçı: Asbest içeren maddelerle yapılan bu üniversitenin sökümü görsel olarak saptandı mı? Yani fotoğrafları, filmi yada belgeseli var mı?
 
Annie Thébaud-Mony: Ne yazık ki. Bunu denedik esasında. Jussieu gibi sembol haline gelmiş binadaki demontaj sürecini bir belgesel haline sokamadık. Binaların demontajının düzgün sağlanması, o yerlerde kalan insanlarla olan mücadelelerle olmuyor. Ancak belgeselciler açısından da sağlık sorunu olabileceği için sanırım, bu gerçekleşemedi. 
 
Hıfzı Aksoy – İnşaat Mühendisi: Fransa’nın nükleer atıklarını konteynerlar içinde, demiryolu ile depolamak üzere Almanya’ya göndermesi ve Almanlar’ın yoğun protestosuna maruz kalınmasını haber alan bir program izledim. Nükleer atığın depolanabildiği yerler (ülkeler) sayılı mı? Bu konuda bir AB yönetmeliği ve/veya girişimi yok mu?
 
Annie Thébaud-Mony: Şu anda AB seviyesinde, nükleer atıkların nereye atılabileceği hakkında bir karar yok. Herkesin sorumluluğu birbiri üzerine attığı, geçici depoların olduğu yerler var.
 
Dr. Meltem Gürcanlı – Fizyolog: Zararlı kimyasalların kriteri hep erkek, 70 kg ve 170 cm boya göre belirleniyor. Kadınlar için özel limitler belirlenmesi gibi bir gündem mümkün mü?
 
Annie Thébaud-Mony: Bu ciddi bir sorun ve bizde aynı sorunla karşılaşıyoruz. İşçi modeli standart bir model. Ne kadın-erkek ne yaşlı-genç işçi arasında bir farklılaştırma var. Esasında aseksüel gibi görünüyor ama sanayi çalışanında erkek baz alınıyor. Bizim de karşılaştığımız ciddi bir sorun bu. Bu sorunun bir yönünde de kanser çalışmaları var. Çünkü epidemiyolojik açıdan, mesela sürekli temizlik malzemelerine maruz kalan kadınlar ve kullandıkları maddelere yönelik bir çalışma yok.
 
Dr. Meltem Gürcanlı – Fizyolog: Sağlık sektöründe iş sağlığı birimleri yok. Özel hastanelerde var ama var olanlar gerçek anlamda işçi sağlığı hizmetlerini sunmuyor. Özellikle kemoterapi yapan hemşirelerle ilgili. Yurt dışında nedir durum? Kemoterapi yapan hemşirelere yönelik az çalışma vs. gibi uygulamalar da yok.
 
Annie Thébaud-Mony: Hazırlığı 10 sene, uygulaması 10 sene süren mesleki kanserelere dair bir araştırma yaptık. Hastanelerin kanser tedavisi veren birimlerinde, 1300 kişinin çalışma kariyerlerini hikaye etmelerini istedik ve kanserleri ile iş hikayeleri arasındaki ilişkileri çalıştık. İçlerinden bir örnek hatırlıyorum, kemoterapi yapan bir hemşirenin kanser hastası olması. Bu özel araştırmada ortaya çıkan, esasında bu aşikar sonuca dair ne yazik ki bir politika yok. Fransa’da da bu konuda özlük hakları için özel bir uygulama yok.
 
Murat Çakır: OECD ülkelerinin çalışma saati verileri açıklanmıştı. Türkiye 53,9 saat deniyordu ama biz daha fazla çalıştığımızı biliyoruz. Ben haftada 65 saat çalışıyorum. Burdaki arkadaşlar da eminim 53 saatten fazla çalışıyor. Çalışma saatlerine yol saatlerini eklediğimizde günde İstanbul’da ortalama 3 saat yolda geçiyor. Buradaki arkadaşlarımızın birçoğu lisans, yüksek lisans ve doktora mezunu. Gezi direnişiyle birlikte işçi sınıfının bu yeni kesimi yoğun bir dinamizm ortaya çıkardı. Ancak Türkiye’de bu kesimin örgütlülüğü çok zayıf ya meslek örgütleri ya da belli derneklerde örgütlü. Ancak beyaz yakalı olarak en az 2 milyon çalışan olduğunu biliyoruz. Fransa’da bu kesimin örgütlülüğüne dair sendikal hareket, meslek odaları ve diğer örgütleri kesen bir yapı var mı? Bu anlamda bize ne önerebilirsiniz?
 
Annie Thébaud-Mony: Yalnızca uzun süre çalışmak değil parçacıklı çalışmak da çok yaygın. İsmi kısmi zaman, part time, ücret yarım ama çalışma tam olabiliyor. Yukarıdan empoze edilen parçalı bir çalışma sistemi var. Çağrı merkezi, AVM, market vb. alanlarda üst düzey karar vericiler dışında çok ciddi bi güvencesizleştirmeyle karşı karşıyayız. Çalışma saatlerinin tamamen işkollarının, piyasanın ve satışın üzerinden ayarlanması sözkonusu. Somut örgütlenme açısından gerçekten sanayi işçisinden daha kötü bir durumdalar. Özellikle bir örnek olarak bankacılık sektörünü vereyim. Eskiden daha iyi örgütlü bir sektördü. Örgütlenmeyi kırmaya yönelik esnekleşme, yeni emek rejimi, kısa süreli anlaşma gibi durumlar yaşandı. Sendikal dünyada da bir yenilenme oldu. SUD dediğimiz yeni bir dayanışma birliği altında bir yenilenmeye gidildi. 1990’larınn sonunda kurulmuş bir sendika. Bunlar kısmen esnekleşme sürecine dair belli kazanımlar elde ettiler. İşyeri bazlı sendikacılığı mümkün kılabildiler. Bazı hastalıkların meslek hastalığı olarak kabul edilmesinde de etkin oldular.
 
Bahadır Eren – Bilgisayar Mühendisi: Bilişim sektöründe yeri geliyor 15-16 saat çalışıyoruz. Fiziki sıkıntılarla birlikte psikolojik sıkıntılar da yaşıyoruz. Bunlar meslek hastalıkları olarak kabul edilebilir mi? Nasıl yapabiliriz? Avrupa’da örnekleri var mı?
 
Annie Thébaud-Mony: Bu alanda eski CGT konfederasyonu ve SUD’e bağlı sendikaların çabaları var. Beyaz yakalılarda işyeri baskısına dayalı psikolojik sorunların meslek hastalığı olarak tanımlanmasıyla ilgili. Şu ana kadar somut bir meslek hastalığı tanısı olmadı. Bunu bilim içerisindeki çok daha konformist bireyselleştirilmiş, yani davranışsal iş psikologlarının alanına havale ediyorlar. Bireysel sorunların işle ilişkisinin kurulmasının gerekli olmadığına dair bir algı hakim. Ama bir de çalışmanın psikodinamiği olarak konuya yaklaşanlar var. Ama henüz bu genel olarak kabul edilebilmiş  bir yaklaşım değil. Örgüt psikologlarıyla çalışma psikologları arasında bir çatışma, fırtına var diyebiliriz.
 
Celal Mestçioğlu – İşyeri Hekimi: Türkiye’de pnömokonyozun doğrudan meslek hastalığı kabul edilmeyip meslek hastalıkları hastanesine gönderilme zorunluluğu olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Annie Thébaud-Mony: Fransa’da da maden çalışmasıyla ilişkisi kurulmasına rağmen yalnızca yüzde 5’lik bir kısmıi meslek hastası olarak kabul ediliyor. Bu da bir tazminat ve sigorta sürecinin parçası olarak ele alınıyor.
 
İbrahim Doğangül – Petrol-İş Sendikası: Aliağa ile ilgili konuşmak lazım, asbest denince orası geliyor akla. Aliağa’daki asbest mücadelesi, gemi söküm tesislerinde, 1990’larla beraber ciddi bir mücadele verilmişti. Çeşitli iyileştirmeler yapmak zorunda kalmışlardı. Aliağa’da bir meydana Alman bir doktorun adı verilmiştir, asbeste karşı mücadele veren. Biz o yıllarda kendi işyerimizde Greenpeace ile beraber mücadele vermiştik ve asbestli contaların kullanılmasını yasaklatmıştık. Bunlardan haberi var mı kendisinin?
 
Annie Thébaud-Mony: Benim burada gemilere karşı mücadelelerle ilgili haberim var. Brüksel Ship Breaking Platformu’ndan alma bilgilerim var. Bu dünyadaki gemilerin ve asbest oranını takip eden bir platform. Yine Asbestin Uluslararası Alanda Yasaklanması Platformu’nun bir geminin Hindistan’a götürülmesinin engellendiği bu süreçte öğrendim. Ve tabi ki gemilerde inanılmaz derecede asbest var.
 
Atilla Şişman – Kaptan: Fransa ve AB tersanelerinde grid kullanılarak kum raspası yapılmasına müsade edilmekte midir? Müsaade edilmiyor ise alternatif uygulamalar nedir?
 
Annie Thébaud-Mony: Fransada grid kullanımı yasak.
 
Nejla Demirci – Yönetmen: Deri ve kürk endüstrisinin iç yüzünü anlatan bir belgesel yapmayı düşünüyorum. Bu belgesel sürecinde ekoloji alanında mücadele veren işçilerle tanıştım. Bu işçilerle karşılaştığımda şunu gördüm. Elleri kopmuş, tırnakları düşmüş, elleri kolları yaralı işçilerle çok karşılaştım. Kendileriyle konuşmaya çalıştım ama bunlarla ilgili soru sorunca kaçıyorlardı. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıyorlar. Çeşitli ajanlar var ve bu sorunlar dile getirilmesin diye çalışıyorlar. Fakat 4 yıllık süreçte bir ilişki gelişti ve biz şöyle bir yola girdik. Orada bir dernek kurma olayına girdik ve 1-2 güne kadar yasallaşacak. Daha evvel sendikal mücadele başlamış ama başarısız olmuş. İşçiler sendika sözünü duymak istemiyor. Tüm bu mağdurların biraraya toplanacağı bir dernek olacak başlangıçta bu. Bugün bir işçimizi meslek hastalıkları hastanesine yatırabildik. Bu felaket onun başına 5 yıl önce geldi. Ve ellerini kollarını kaybeden bu işçilerin çoğu kayıt dışı çalışıyor. Burada bir örgütlenme çalışması başladı. İSİG Meclisi ile görüşüyoruz. Bu mesele için destek alıyoruz. Bir macera da burada başlayacak, eylemler olacak. Hukuk mücadelesi, hak mücadelesi başlatmak istiyoruz; raporlar almak isteyecek olan insanlarla ilgili. Bu sektör 40 yıllık bir sektör ve çok vahşi çalışılıyor Türkiye’de. Hayvanı ve doğayı ve insanı da katlediyor çok açıkça. İşçilerin yaşadığı haksızlıklar örtbas ediliyor. Ben de bu meseleyi yönetmen olarak katil-mağdur ilişkisi içinde anlatmaya çalışıyorum. Meseleyi tüm duyarlı çevrelerle paylaşarak. Dünyada bunun bi örneği var mı? Çünkü ağır kimyasallar kullanılıyor. Bu sektörün mücadelesi, bu sektördeki işçilerin kazanılmış haklarıyla ilgili örnek var mı? Bu süreç uzun bir süreç olacak. Zaman zaman kendisiyle paylaşma olanağımız olur mu?
 
Annie Thébaud-Mony: Deri sektöründe çalışmadım ama Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC)’un bir araştırma birimi var, ETUC HESA. İspanya’da deri sektöründe aktif olan ağlar var, kurban hakları mücadele ağları. Bu küçük şirketlerin büyük sermayeyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Hangi büyük şirketlerlerle bağları var onlara bakmak gerekiyor. Bu alanda sermaye zinciri çalışmasına ihtiyaç var.
 
Gözde Duranay – Hizmet Sektörü İşçisi: Çalışma süreleriyle ilgili, Türkiye’de çalışma sürelerinin denetlenmesiyle ilgili sorun var. Yarı zamanlı çalışan olarak gösterilen çok var çağrı merkezlerinde, ama normal tam zamanlı çalışıyorlar. Artık devletin de kabul edebileceği bir seviyeden çıktı galiba. Bu yüzden iş müfettişleri görevlendirildi ama hala bu çalışma devam ediyor. Ceza kesiliyor ama yine de ciddi bir yaptırım yok. Duygusal emek meselesi de çok önemli. Gezi’de de konuşuldu bunlar. Beyaz yakalı çalışanların genelde duygusal emek sömürüsü üzerinden de kahır çektiğiydi. Hem ürettikleri işin muhatabının hem de patronun kahrını çekiyor. İşsiz kalmak ise daha büyük aşağılanma, ama çalışırken bir sürü aşağılanmaya da maruz kalıyoruz. Bunun ciddi bir sağlık problemi yaşattığını düşünüyorum ruhsal açıdan.
 
Annie Thébaud-Mony: Fransa’da çağrı merkezinde çalışanlar için de çalışma süresi çok uzun ve büyük sorun. Alanda henüz bir sendika olmamasıyla da ilgili bu. Alanı genişletmek adına SUD’un belli faaliyetleri olmuş. Fakat şunu söylemek lazım ki, büyüyen değil küçüyen bir sektör bizim için çağrı merkezleri. Bu alandaki örgütlenme ve işçi sağlığı çalışmaları, iş daha başka ülkelere kaydığı için zayıf.
 
Fransa’da özellikle Quebec’te duygusal emek ile ilgili -bunun bireysel değil kolektif bir sömürü tarzı olduğuyla ilgili- çalışan çalışma psikologları var.
 
Suat Sarp – Doktor: İşçiler işe başlarken ‘eski sağlık bilgileri yeni işyerine gönderilecek’ diye bir yeni düzenleme var. Ruh hastalarının işe alımı konusunda nasıl bir uygulama var Fransa’da? Diyelim meslek hastalığı olarak kabul edildi, nasıl bir yaptırım uygulanıyor?
 
Annie Thébaud-Mony: Bilmeyenler için söyleyeyim, her bir tanının yeraldığı bir meslek hastalığı tablosu var. Henüz bu tabloya girme anlamında, iş kaynaklı ruhhastalıklarına dair bir kazanım yok. Tam tersi bir süreç işliyor. Bireyselleştirilmiş sorun olduğu için bunun kayda alınması işçinin aleyhinde bir durum. Sonra insan sorunlu bir çalışan olarak sicil dosyasının gitti her yere gidiyor.
 
Ayşe Dayı – Sosyolog/Akademisyen: Sanayideki asbest mücadelesinin Fransa’daki üniversitelere yansıması nedir? Üniversitelerde şirketleşme ve iş koşullarının değişmesi ve sağlık sorunları nelerdir? Mücadele var mı?
 
Annie Thébaud-Mony: 1960-1970’lerden beri oluşan, müdahil bilgiyle bilimsel bilgiyi birleştiren işçi sağlığı laboratuvarınlarından ciddi araştırmacılar, üreten araştırmacılar çıktı. Küçük suların birleşip bütün üniversiteyi götürdüğünü söyleyemeyiz. Kendi tanıklığımı anlatmak istiyorum. Benim danışmanlığını yaptığım müthiş parlak öğrenciler vardı. Bir önceki nesilden gelmiş olsalardı daha güvenceli yerlere gelebilirlerdi. Fakat genel güvencesizleştirme, bu tarz toplumsal konuları çalışanları daha çok vuruyor.
 
Osman Özkan – İHD Çalışma Yaşamı Komisyonu: Bildiğimiz kadarıyla Fransızlar mücadeleci bir halk. Ancak sosyal diyalogcu sendikacılığa neden itiraz etmediler?
 
Annie Thébaud-Mony: Bütün bahsettiğimiz süreç, 30 yıldan bu yana gelişen bir süreç. Sendikaların etkilenmediğini düşünmek yanlış olur. Son 30 sene sendikaların yapısal açıdan zayıfladığı bir dönem oldu. Gerçekten depresyon var, yani sendikaların baskılanması. Yeni oluşan sektörlerde de neredeyse sendikal örgütlenme yasağından bahsedebiliriz. Eskiler zayıflıyor, yenilerde de fiili bir yasak var. Bu yapı içerisinde tepeden inmeci bürokratik yapılar haline gelen bir çok yapı var. Eskiden kalan sendikaların temelden kontrol edilmediği, eskiden tabandan yönetilen sendikaların şimdi işverenin dediğini yapan ‘sosyal diyalogcu’ hale gelmesinden bahsedebiliriz. Diyalog dediğiniz, varmış gibi yapılan bir pazarlık oyununa dönüşüyor. En son ulusal ölçekte pazarlığı yapılmış bir sosyal diyalog çerçevesi var ve mevcut işçi sağlığı haklarının geriletilmesine yönelik karar alınıyor. Ve unutmayın ki bu, Sarkozy gittikten sonra sosyalist hükümet döneminde olan bir şey. İşçi sağlığı en büyük mücadeleyi götüren birimlerin, işyeri sendikaları olduğunu görüyoruz. İşyeri ölçeğinde sendikacılar çoğu zaman sendika yönetimleriyle ters düşerek, işyerinde somut dönüşümlere çalışıyorlar. Şu anda yereldeki mücadele ağlarıyla bürokratlar arasında ciddi çatışmalar oluyor.
 
Coşkun Canıvar – Asistan Doktor: Fransa’da mesleki kanser tanısı olanların, kanser olanlara oranları nedir? Türkiye’de mesleki kanser tanısı konan bir işçi bile yok.
 
Annie Thébaud-Mony: Son 10 senedir iki bin kanser vakası mesleki kanser olarak tanımlanıyor. 2011’de 365 bin yeni kanser teşhisi konuluyor ve bunların iki bin tanesi mesleki kanser. Yani yaklaşık yüzde 0,5’i tanımlanıyor. Fransa’da da gerçek mesleki kanser oranlarının çok küçük bir kısmı bu şekilde tanınıyor. 
 
Onur Gökulu – Kimya Mühendisi: Türkiye’de İSG Kurulu var ama belli şartları var, 50’den fazla işçi çalışması, 6 aydan uzun süreli üretim yapılması vs… sendika temsilcisi. Fransa’da sistem nasıl işliyor? Belli şartlar var mı?
 
Annie Thébaud-Mony: Fransa’da da 50’den fazla çalışan şartı var. Benzer bir yapısı var sendikacılar, işveren temsilcileri vs… Farklı sendikalar olabildiği için her sendikadan bir temsilci. Sendika yoksa da iş müfettişi tarafından tespit edilen delegelerle bu kurullar oluşturuluyor. Önemli mesele sağlık ve hijyen komitelerinde oluyor. Bu komite işyerinin büyüklüğü ne olursa olsun iş durdurma kararı alabiliyor, dışarıdan bir danışman  talep edebiliyor. Bu dışardan atanacak uzmanın karlılık oranlarına varana kadar iş organizasyonuyla ilgili her bilgiyi isteme hakkı var. Büyük şirketler şöyle bir oyun oynuyor bu yetkililer karşısında. Farklı üretim birimleri için farklı işyeri hijyen ve sağlık komitesi kurabiliyor. Buradaki yasal boşluk çoğu zaman işin ve yetkilerin bütünlüğünü kırmak için yapılıyor.
 
Kıvanç Sezer – Yönetmen: Türkiye’de çok sık karşılaştığımız “kan parası” denen illegal tazminat yöntemlerine yurtdışında da rastlıyor muyuz?
 
Annie Thébaud-Mony: Fransa’da nükleer sanayiinde tekelci işverenin, ceza davasının takip edilmemesi, hastalığının bildirilmemesi için bazı iş kazalarında buna benzer uygulamalara rastladık. Gerçekten çok önemli ama bayağı bürokratik bir dava süreci var burada. Özellikle yerel işyeri hekiminin ciddi bir rolü var. Kazanın deklarasyonunun yapılmaması karşılığında da nakit para teklif edilmesi gibi şeylerle karşılaşıyoruz.
 
Eylem Akçay – Plaza Eylem Platformu: Annie’nin kitabı’ndaki ‘onura saldırı kavramı’, dünyada ve Türkiye’de işçi sağlığı ile ilgili çalışmalar, bugün neoliberalizme karşı duruşumuzda çok önemli bir rol oynuyor. İş cinayetleri, ölüm, yaralanma gibi felaketler, sadece kapitalizmi ve “sağlığa zararlarını” teşhir etmekle kalmıyor, dayanışmanın zorunluluğunu da ortaya koyuyor. Biz de, Plaza Eylem Platformu olarak beyaz yakalı işçiler arasında bugünün ideolojisine ve çalışma organizasyonuna karşı dayanişma ilişkilerini geliştirmeye ve örgütlemeye çalışıyoruz. Birkaç yıllık faaliyetimiz boyunca farkettik ki neoliberal çalışma organizasyonu haklarımızı elimizden almakla yetinmiyor, bizi de bu tarzın bir parçası, öznesi kılıyor. Biz, sendikalar ve benzeri emek örgutlerinin, meslek odalarının eskiden “kazanılmış” hakları geri alma ve savunma mücadelesinin yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Bugün iş cinayetlerinin yanı sıra, her birimizin hep beraber ve teker teker, yalnızlaştırılarak maruz bırakıldığımız gündelik, “küçük”, bireyselleşmiş felaketlerimizi vurgulamaya çalışıyoruz. Bu -özellikle iş cinayetleri bile gorünmez kılınıyorken- tamamen görünmez kalan, hatta bizim için bile kavramsallaştırılması, aktarılmasi çok zor olan felaketleri, mesela performans sistemini, mesela işe alım süreçlerinde tabi tutulduğumuz kişilik envanterlerini, bugün içine itildiğimiz bireysellik ve bencilliğin temel sorumlusu olarak kabul ediyoruz. Bu travmalarla baş edebilmenin yegane yolu, yeni bir “hak üretimi” pratiği ve düşünsel pratiği için kolektif bir çaba içine girmektir.  Bu anlamda, Annie’nin ortaya koyduğu kavramlardan da esinlenerek “manevi bütünlüğun korunması” ilkesini yeni bir hak olarak geliştirmeye gayret ediyoruz. Bu sadece bir sağlık, ruh sağlığı konusu değil, travmatik, büyük ve “küçük” felaketler yaratan çalışma ilişkileri içinde kişiliğin korunabilmesi için bir zorunluluktur.
 
Etkinliğin sonunda Annie Thébaud-Mony’ye Türkiye’ye geldiği ve bizlerle paylaşımda bulunduğu için teşekkürlerimizi ilettik…
Tutanak: Bahar Erzan 
Redaksiyon: Aslı Odman
Resimler: İrfan Ertel

Bir yorum

  1. Guncelligi bakimindan onemli bir yaziyi bu sekilde uzun haliyle yayinlamak bana gore okunmasi zor diye dusunuyorum. Keske 2 ana baslikta toplayip oyle yayinlasaymissimiz. Ornegin soylesi formunu ikinci bir bolumde yayinlasdiniz okumasi daha kolay olurdu. Nacizane gorusum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*