Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Burjuva iktidarın “3K” sendromu: Kürt, kadın, kızılbaş…

Burjuva iktidarın “3K” sendromu: Kürt, kadın, kızılbaş…

Şovenizm, dinci-gericilik ve erkek egemenciliği hangi biçimleriyle olursa olsun, burjuva gerici sınıf egemenliğinin bileşenleri olmuştur. İşçi sınıfı ve ezilen cins, ezilen ulus mücadelelerine karşı kitlelerin en ilkel ve geri korku ve saldırganlıklarının kışkırtılmasında, burjuva politika ve egemenlik araçları olarak kullanılmıştır.

AKP Hükümeti, Kürt halkının mücadelesine karşı şovenist olduğu kadar dinci-gericilik çığırtkanlığına da daha yoğun olarak başvurmaya başladı, şovenizm, dinci-gericilik ve erkek egemenciliğinin daha rezilce kombinasyonlarını yapıyor.

Erdoğan ve bakanları son dönemde Kürt yurtseverlerin “müslüman olmadığı, zerduşt olduğu” türünden dinci-gerici progandayı iyice yoğunlaştırdı. Türk burjuva şoven ve dinci-gerici medyasında, KCK operasyonlarında tutuklananların, “müslüman olmadığı, Kürtleri zerduştluğa geçirmek için zor kullandıkları” türünden iğrenç bir dinci-gerici propaganda, KCK operasyonlarının yarattığı hoşnutsuzluğu tamponlamak, kitlelerin en ilkel ve gerici iç güdülerini körükleyerek Kürt düşmanlığını rasyonalize etmekte kullanılıyor.

Bununla da kalmıyor. Kürt halkının mücadeledeki önemli demokratik kazanımlarından olan, Kürt kadınların mücadeledeki yeri ve öne çıkışını hedefe çakan iğrenç bir erkek-egemenci propanda resmi düzeyde değilse bile el altından yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Komünistlerin, devrimcilerin, demokratların, muhaliflerin “kadın ve çocukları kullandıkları, devlete karşı öne sürüp kalkan olarak kullandıkları” türünden beylik gerici demogoji de, sistemin yalnız ezilen ulus değil ezilen cins sorunundaki aczini örtmek, egemen ulus şovenizm ve dinci-gericiliğini, egemen cins şovenizmi ile de sentezleyip gericilik nirvasına ulaşmak için hortlatılıyor.

Burjuva devlet ve hükümet, Kürtlere ve kadınlara baskı ve saldırganlığın yanında Alevileri de boş bırakmıyor. AKP Hükümeti, referandum ve seçimlerden itibaren, dinci-gerici medyanın Alevi avcılığı kampanyalarının eşliğinde devlet bürokrasisi ve kurumları içindeki Alevilere karşı bir operasyon yürütüyor. Dinci-gerici medya ordu, polis, bürokrasi içinde sanki çok Alevi varmış da “Aleviler devleti ele geçirecekmiş” gibi abartılı bir kampanya yürütüyor, tek tek bürokrasi ve kurumlar içinde Alevileri hedef gösteriyor, çok geçmeden Hükümet de hedef gösterilenleri görevden uzaklaştırıyor! Dinci-gerici bir burjuvanın “Mihri Belli’nin cenazesini şeytan kaldırdı” sözlerinin dinci-gerici medyada manşet olması, öldürülen alevi gerillalara dönük “teröristin cenazesi cemevinden kalktı” başlıkları, ölen alevi askerlerin ailelerine bile zorla sunni cenazesi yaptırılması, bu saldırganlığın örnekleri…

Erdoğan, Dersim katliamı tartışmasını da şovenizm ve dinci gericilik ağlarına dolayarak tanınmaz hale getiriveriyor. Kılıçdaroğlu’na “Sen Tuncelili değil misin, aşiretini söyle, mensub olduğun dini söyle” diye tepiniyor. Kılıçdaroğlu’nun yanıtı da aynı telden: “Başbakan ayrımcılık yapmaktadır. Sayın başbakanın zihin haritası Ermeni diasporası ile aynı paraleldedir.” İşte size burjuva partiler arasında Dersim katliamı tartışmasının mahiyeti ve düzeyi! Katliamın suçunu her biri diğerinin tarihsel öncüllerinin üzerine atarak pek bir üzüntüler dile getirirken de katliamı nasıl perdeleyip şovenizm ve dinci gericilik sosuna bulayarak servis ettiklerinin kısa bir özeti!

BDP’li vekil Hasip Kaplan’ın ise, AKP’li bir bakanın ileri sürdüğü zerduştluk iddiasına karşı, sinirlenip “senin deden putperest iken benim dedelerim müslümandı” tarzı bir yanıt vermesi de, tam da din konusunda Kürt hareketinin çekilmek istendiği tuzağa karşı ne yapılmaması gerektiğinin bir ifadesi. Din de, tıpkı ezilen ulus ve ezilen cins sorunları gibi aynı zamanda demokratik bir sorundur. Bu sorunların her zamankinden fazla iç içe geçtiği Kürt ulusal sorununda, din açısından yapılacak en son şey, demokrasi mücadelesi adına AKP’nin dinci-gerici provakasyonlarına karşı onunla “müslümanlık yarışı”na girmektir!

Tabii Erdoğan orada da durmuyor, vicdani red hakkına karşı da şovenizm, dinci-gericilik, erkek egemenciliği potburisi ile hücuma geçiyor: “Vicdani ret olarak adlandırılan düzenleme hükümetimizin gündeminde asla olmamıştır. Askerlik bu milletin, bu topraklar için en kutsal vazifelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Biz askerimize ‘Mehmetçik’ derken bunun bir anlamı var; bu ‘Küçük Muhammed’ anlamındadır. Biz askerliği Peygamber Ocağı olarak görmüşüz.”

Birkaç cümleye bu kadar gerici demogoji, aynı anda hem şovenizm, hem erkek egemenciliği hem dinci-gericilik sıkıştırmak, Erdoğan’a özgü bir yetenek olsa gerek! Fakat bir vicdani red hakkı istemine karşı bile bir çırpıda elindeki tüm en ilkel ve geri burjuva içgüdülerini masaya sürme cevvaliyeti, yarım milyon kişiden fazla asker kaçağının olduğu bir ülkede, zemini giderek kayan zorunlu askerliğin hangi paslı prangalarla ayakta tutulmaya çalışıldığını açık etmekten öteye gitmiyor. Tıpkı çözülen aile kurumunun ve tekçi erkek egemenliğinin paslı din, türban prangalarıyla ayakta tutulmaya çalışılması gibi, çözülen zorunlu askerlik mekanizması ve tekçi ezen ulus egemenliği, şimdi onları paslı dinci-gericilik ve erkek egemenciliği ile takviye edilerek ayakta tutulmaya çalışılıyor. Ve burjuva ve üst orta sınıflara parasıyla zorunlu askerlikten özgürlük hakkı olarak “bedelli askerlik” uygulaması da, bu demojilerin iç yüzünde “peygamber ocağı”nın da aslında bir mali sermaye ocağı olduğunu göstermeye yetiyor.

İşçi sınıfının görevi

Ve tüm bunlar, bir kez daha, tıpkı ezilen ulus, ezilen cins sorunları gibi dinci-gericilik sorununda da, işçi sınıfının burjuva sınıf egemenliğine karşı sosyalist devrimci demokrasi mücadelesinin, bu eksenden demokratik eğitim ve mücadelesinin yakıcı önemini, yakıcı görevini ortaya koyuyor. Burjuvazinin çözülen önceki tekçi egemenlik biçimini, tek ulus, tek cins, tek dinciliğin her birini diğeri ile takviye ederek sürdürmeye ya da neoliberal çoğulculuk ile iç içe geçirerek yeniden üretmeye çalışması, demokrasi mücadelesinin önemi azaltmaz, tam tersine burjuva sınıf egemenliğinin eski olduğu kadar tüm yeni biçim ve bileşimlerine karşı sosyalist devrimci demokrasi mücadelesi yakıcı görevini ortaya koyar.

İşçi sınıfı, ezilen ulus, ezilen cins, ezilen mezhep ve dinci gericilik sorunlarının çözümünü birey ve grupların altkimliklerinin özerkliğinde gören liberal çoğulcu demokratizmden de köklü bir biçimde ayrışır. Şovenizm, erkek egemenciliği ve dinci-gericiliğe karşı mücadeleden çekinerek bu alanlarda “kendine düşen görevi unutan, giderek Tanrı’ya inancı (ve isterse neoliberal demokratik temelde biraz esnetilmiş ve özerkleştirilmiş biçimiyle olsun ezen ulus ve ezen cins egemenliğini-bn) olağan karşılayan, sınıf çatışmasının çıkarlarına uygun olarak değil de, ‘yaşamak ve herkesi istediği gibi yaşamağa koyvermek’ deyip, işçileri ürkütmemek, kaçırmamak, tedirgin etmemek gibi sefil ve soysuzlara yaraşır bir hesaplılıkla davranan- küçük burjuvanın ya da liberal aydının oportünizmine ve ikiyüzlülüğüne de düşmemelidir.” (Lenin, İşçi Sınıfı Partisinin Din karşısındaki Tutumu)

İşçi sınıfı liberaller gibi dini genel olarak “herkes için özel bir sorun, herkesin kendi sorunu” olarak görmez. Dinin işçi sınıfı açısından, ezilen cins ve ezilen ulus mensubu işçi ve emekçiler açısından ve “kim neye inanırsa inansın, isteyen kadın türban taksın…” biçiminde değil, dinin devlet açısından özel bir iş olarak tanınmasını ister. Burjuvazi ve devletinin dini kitlelerin en ilkel ve geri içgüdülerine oynayarak politikaya karıştırmasına karşı mücadele eder. İşçi sınıfı dinci-gericiliğe karşı mücadelesini de genel ve kendinde bir “inanç özgürlüğü” biçiminde değil, kesinkes sınıf mücadelesine, burjuva sınıf egemenliğini yıkma mücadelesine, sosyalist devrimci demokrasi mücadelesine bağlayarak, bu temelde, bunun bir bileşeni olarak ele alarak yürütür. Günümüzde dinin yalnızca burjuva sınıf egemenliğinin ideolojik-siyasal ve sosyal bir biçimi olmakla kalmaması, tamamen sermaye temeline oturması ve tepeden tırnağa sermayeleşmesi, tekelci kapitalist azami sömürü ve egemenlik ilişkilerini yalnızca perdelemenin değil yeniden üretmenin bir aracı haline gelmesi, dinci-gericiliğe ve onun ezilen ulus ve ezilen cinsin mücadelelerine bir baskı ve saldırı aracı olarak kullanılmasına karşı mücadelenin de, işçi sınıfı ve sosyalist demokrasi ekseninden yürütülebileceğini gösterir.

Bugün Kürt ulusal hareketinin Türkiye burjuvazisi, devleti ve hükümetinin en pervasız biçimde kullandığı dinci-gericilik kartına karşı mücadele etmekle birlikte, bunu dinle uzlaşarak ve liberal reformist bir din anlayışı ile yapması; orta sınıftan kadın hareketlerinin ezilen cins sorununun da önemli bir bileşeni olan dinci-gericiliğe karşı mücadele etmekle birlikte, ufkunun liberal-demokratik bir din anlayışının ötesine pek geçmemesi, diğer yanda ise dinci-gericiliğe muhalefet adı altında ulusalcı, kemalist, sosyal şoven laikçilik anlayışları, “bu görevin de işçi sınıfının bağımsız sosyalist devrimci ideolojisi, siyaseti, örgütlenmesi ve mücadelesinin omuzlarında olduğu” anlamına gelmektedir.

Burjuvazinin ortaçağ rejimleri ve feodalizme karşı devrimci ya da ilerici olduğu bir dönemde, dine karşı mücadele de burjuva demokrasisinin tarihsel göreviydi. Burjuvazi ve burjuva demokrasisi, bu “görevi”ni en iyi durumda bile ancak kısmen ve çarpıtılmış olarak “yerine getirdiği” gibi, çok geçmeden ona “ihanet etmiş”, dinci-gericiliği restore ederek, işçi sınıfına, ezilen ulus, ezilen cins ve ezilen mezheplere karşı kendi sınıf egemenliğinin bir bileşeni haline getirmiştir. Burjuva demokrasisinin en ileri biçimlerinde bile dinin devletten, burjuva demokrasisinin dinci-gericilikten ayrışması biçimsel kalmıştır. Günümüzde ise bir üst düzeyden burjuva tekelci mali oligarşik egemenliğin biçimi olan neoliberal demokrasi, egemen din ve mezhebin dışındaki din ve mezheplere neoliberal çoğulculuk ve özerklik uygulamalarına karşın, neoliberalize edilmiş dincilik ve tekelci kapitalistleşmiş cemaatlerle her zamankinden fazla kaynaşmış durumdadır.

Bir “K” daha lazım!

Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşik egemenliği koşullarında, din sorununun burjuva demokratik çözümünün olanak ve sınırları daralmıştır. Bu, örneğin Türkiye’de Diyanet kaldırsa ve din zorunlu ders olmaktan çıkartılsa bile -demokratik mücadele talepleridir-, dinin ve dinci-gericiliğin binbir bağla bağlanmış ve kaynaşmış olduğu sermayenin egemenliğinin bir biçimi ve bileşeni olmaktan çıkmayacağı anlamına gelir. Dine ve dinci-gericiliğe karşı mücadele her zamankinden fazla bunun burjuva sınıf ve sermaye temeline karşı mücadele koşuluna bağlı hale gelmiştir, ve burjuva sınıf egemenliğin yıkılması ve tüm sermaye ilişkilerinin kaldırılması ise her türlü dinsel ayrımcılıktan başlayarak ve onunla iç içe her türlü dinin ve sosyal gericilik biçimlerinin ortadan kaldırılmasının, sönümlendirilmesinin olmazsa olmaz koşuludur.

Sosyalist devrimci işçi sınıfı, bugünün dinci-gericiliğine karşı mücadele görevinin de üstünden atlamadan, tam tersine, özellikle de ezilen ulus ve ezilen cins mücadelelerini bastırma ve engellemede dinci-gericilik sopa ve çığırtkanlığının kullanılmasına karşı da özel bir hassiyet ve enerjiyle, bu eksenden mücadele edecektir.

Evet, burjuvazinin sınıf egemenliğinin tekçi biçimleri, emperyalist kapitalizmin içsel dönüşümüyle, sarsıntılarla, mücadelelerle çözülüyor, çözülmeye devam edecek. Burjuvazi ve tekçi egemenlik biçimlerini de sürdürmeye çalışan geri düzeydeki neoliberal demokrasisinin, çözülen zorunlu askerlik kurumunu olduğu gibi, tek ulus, tek cins, tek din vd tarzı -tümü dikiş tutmaz hale gelen- tekçi egemenlik biçimlerinin birini ötekiyle yamayarak, ötekini berikiyle takviye ederek sürdürme çabası da nafiledir.

Ancak tam da böylesine bir tarihsel süreçte, -tıpkı bir dönemki faşizm ile liberalizm kıskacı gibi- bir yanda tekçi egemenlik diğer yanda neoliberal çoğulcu ve özerkçi demokrasi kıskacında öğütülmemeye özel bir dikkat göstermek gerekir. Komünistler ve sınıf bilinçli işçiler, ezilen ulus, ezilen cins, ezilen mezhep ve din-gericilik sorunlarında tekçi egemenliğe karşı mücadeleyi, neoliberal burjuva demokrasisine (ki tekçi egemenlik de giderek neoliberal çoğulculukla iç içe geçmekte ve onun içinde hem çözülmekte hem de yeniden üretilmektedir) karşı ve onu yıkma mücadelesi temelinden, sosyalist devrimci demokrasi mücadelesi ekseninden ele almalıdır.

Burjuvazinin “3K” sendromunun derinleşmesiyle de kalmayıp, en eski gözağrısı olan Komünizmin “K”sı sendromunu da büyütmenin zamanıdır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*