Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Burjuva demokrasisinin tekelci mali oligarşik karakteri

Burjuva demokrasisinin tekelci mali oligarşik karakteri

KDÖ imzalı BÖLGESEL KRİZ, DüNYAYA BÖLGEYE TÜRKİYE’YE BAKIŞ yazısından parça: Burjuva demokrasisinin tekelci mali oligarşik karakteri, Temmuz 2012

Dünyada-bölgede son iki yıldır gelişen toplumsal-sınıfsal hareketlerin temel dinamiklerinden biri neoliberal yıkıma karşı gelişen öfkeyse bir diğeri de demokrasi sorunudur. Keza Türkiye’de de, Kürt halkının ulusal kimlik ve ulusal demokratik talepleri için her alan ve düzeyde yükselttikleri mücadelenin yanısıra, son dönemde işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisinde henüz parçalı ve cılız da olsa gelişen kitle eylemleri ve mayalanma da neoliberal dönüşüm politikalarına tepkiyle birlikte işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin demokrasi ihtiyacı, özlemi, talebinden çıkışını almaktadır.

Küresel kriz koşulları, emperyalist kapitalizmin, ilerisinden gerisine burjuva demokrasilerinin mali oligarşik diktatörlük karakterini daha da belirginleştirdi. Demokrasi mücadelesi, Türkiye’de faşizmin yıkılmayıp çözülmüş olmasından dolayı devredilmiş sorunlarla birlikte, geri düzeydeki neoliberal burjuva demokrasisinin belirlediği yeni sınıf-toplum-birey ilişkileri zemininde gelişen demokrasi dinamiği olarak; gerici tekçi egemenlik biçimlerinin hakim olduğu başta Kuzey Afika ve Ortadoğu ülkelerinde emekçi halkların artık bu yapılarla dizginlenemez hale gelen özgürlük ve demokrasi arayışları olarak; emperyalist kapitalist ülkelerde, sosyal demokrasinin olduğu ülkelerde ise krizle birlikte çok daha fazla açığa çıkan temsili demokrasinin krizine karşı gelişen aşağıdan demokrasi yönelimi olarak gelişmektedir. Tüm bu arayış, talep ve dinamiklerin ortak kesenini ise işçi sınıfı ve emekçilerin, kadınların, gençlerin, ezilen ulusların, eskisi gibi çalışmak, yaşamak, yönetilmek istememesi oluşturmaktadır. Bu henüz kendi kararlarını kendilerinin vermek istemeleri düzeyinde açığa çıkmıyor. Yani eskisi gibi yaşamak, çalışmak, yönetilmemek istememe eğilimine karşın burjuva demokrasisinin ve kapitalizmin idealize biçimlerinden bir kopuş sözkonusu değil. Tam da burada bizim görevimiz bu eğilimi yeni bir yaşam esiniyle buluşturarak, dünyada-bölgede-Türkiye’de neolibeal burjuva demokrasisinin mali oligarşik diktatörlük karakterini hedefe koymak ve mücadale etmek olmalıdır.

Bugün, burjuvazi, neoliberal demokrasinin kurumsal yapısını -yamalı bohçaya dönen 12 Eylül anayasası artık ihtiyacı karşılayamadığı için- oluşturma yönelimi içerisinde. Bu elbette artan sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel çelişki ve kutuplaşmaların, uluslar arası ve bölgesel gelişmelerin üzerinde etkili olduğu bir süreç olarak işliyor.

Örneğin Kürt ulusunun mücadelesi artık 12 eylül anayasasının cenderesine hapsedilemez düzeye yükseldi ve eski statüko içerisinde kalınarak atılan her adım da bir rejim krizi unsuru haline gelerek yeni anayasa süreci üzerinde basınç oluşturuyor.

Örneğin, ezilen cins sorununun kadınların eskisi gibi artık yaşamayı, yönetilmeyi istememeleri ve bunu hergün canları pahasına haykırmalarıyla, neoliberal muhafazakar içerme mekanizmalarına sığmayan özgürleşme ihtiyaç ve özlemleriyle birlikte yaşanması…

Örneğin 1984 disütopyasını aratmayan gözetim-kontrol, gözaltı-tutuklama, f tipi-hücretipi yaşam döngüsünü oluşturan TCK-TMK-özel yetkili ağır ceza mahkemeleri-F tipi hapishanelere karşı artan toplumsal sorgulama ve tepki birikimi…

Örneğin ezilen mezhep sorunu ve Sivas davasının zaman aşımına uğratılmasıyla toplumsal travmanın canlanması, on binlerce insanın alanlara akması… Örneğin, neoliberal muhafazakar demokrasinin toplumsal mühendislik ayağını oluşturmak için Şehir tiyatrolarının “bağımsızlık” halesini yoketmeyi hedefleyen son Kadir Topbaş uygulaması ve tiyatrocuların sokağa taşan tepki ve öfkeleri…

En son Tayyip Erdoğan’ın bu uygulamaya kat çıkan, şehir ve devlet tiyatrolarının özelleştirileceği açıklamasıyla daha da keskinleşmiş olarak yaşanan sanatçının emeğinin yaratıcı ve özgür emek niteliğini savunma ihtiyaç ve talebine karşılık, sanatçının her türlü boyundurukla ücretli kölecilik zincirini ağırlaştıran neoliberal burjuva demokrasisiyle çelişkisinin derinleşmesi. Türkiye’de rejim krizi neoliberal burjuva demokrasisine geçişle hafiflemişken şimdi sınıflar, sınıf kesimleri (AKP’nin TÜSİAD’la zaman zaman karşı karşıya gelmesi, keza son MİT- cemaat çatışmasıyla ayyuka çıkan neoliberal muhafazakar kesim içindeki çelişki ve çatışmalar vb,…) ve uluslar arası (bölgesel güç merkezi olmanın gerek koşulları yönüyle yaşadığı sıkışma ve çelişkiler, Suriye-İran-Irak denkleminde büyük oynama isteği ve buna karşı hem içte hem de dışarıda gelişen muhalefet ve direnç merkezleri vb…) güç ve mücadeleler temelinde yeniden devrede.

eylem-suruyor-24132Tüm bunlar, burjuva sınıf egemenliğinin açığa çıkan ve sivrilen mali oligarşik iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesinin göstergeleridir. Sadece bununla da sınırlı değil, daha geniş toplumsal temelleri, dayanaklarıyla, yönetimin de burjuva toplumsallaştırılması sorunu, bu düzlemin çelişki ve çatışmalarıdır. Bu da rejim krizinin toplumsal temelleri sorunudur. Neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını ve haliyle onun siyasal-hukuksal ifadesi olacak olan anayasasını belirleyen tekelci burjuvazinin, emek üretkenliğini artırmayı ölüm-kalım sorunu olarak yaşadığı küresel kriz koşullarında, ekonomik-siyasal güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi yönelimiyle buna karşı gelişen toplumsal-sınıfsal karşıtlığın çatışmalı birliğidir. Soruna bu açıdan baktığımızda örneğin kamuda taşeronlaştırma saldırısının son yıllarda gelişen ve yaygınlaşan taşeronlaştırmaya karşı mücadeleyle birlikte kimi rötuşlardan geçirilmesi, geri kapitalist düzlemin daha çok mutlak artıdeğer sömürüsüne dayanan taşeronluk sisteminin emek üretkenliğini artıracak (aynı zamanda göreli artıdeğer sömürüsünü azamileştirerek) şekilde emeğin burjuva biçimsel korunması temelinde revizyondan geçirilmesini anlayabilir ve emeğin gerçek, fiili korunması mücadelesini yükseltebiliriz.

Örneğin artık her iş katliamıyla öfke biriktiren işçi bölüklerinin artıyor olmasının, bu katliamlara karşı oluşan toplumsal-sınıfsal tepki ve mücadele dinamiklerinin itilimiyle burjuvazinin iş sağlığı ve iş güvenliği yasasını gündemine alması. Ancak tam da neoliberal demokrasinin ücretli kölecilik özüne uygun olarak emeğin korunmasını sermaye birikimini hızlandıracak koşulların oluşturulmasına bağlaması.

Örneğin artan kadın cinayetleri ve buna karşı artık kadınların isyan noktasına varan öfke birikimleri ve mücadeleleriyle kadına dönük şiddete karşı çıkarılan yasa ve bu yasanın, sermayenin, ailenin ve elbette erkeğin korunmasının yeni düzlem ve koşullarda revizyondan geçirilmiş halinden başka bir şey olmaması. Kadınların her mücadele ve özgürlük arayışlarının gelip bu sınıra çarpması ve ezilen cins çelişkisinin çok daha keskinleşmiş olarak yaşanması vb. vb…

Bunlar rejim krizinin ağırlaşması ve bir toplumsal krize dönüşmesi yönündeki eğilimin giderek güçlendiğini gösteriyor. Neoliberal sosyal içerme siyasetinin din ve muhafazakarlığa daha çok yaslanan sürümü de (Tayyip’in dindar gençlik açıklaması, Gülen cemaatinin altın nesil hedefi, muhafazakar sanat böğürtüleri, 4+4+4 yasası ve zorunlu din eğitiminin üzerine kat çıkan seçmeli dersler, kitlelerin bölge gücü olmayla özdeşlik ilişkisi kurmasını hedefleyen toplumsal mühendislik çalışmaları vb. vb…) artan rejim krizi unsurlarını çok daha keskin bir kutuplaşma yaratarak -elbette neoliberal muhafazakarlığın toplumsal tabanını genişletip dışında kalan kesimlere karşı daha baskın, daha saldırgan, daha hegemon bir kutup oluşturarak- bir parça “hafifletme”yi, olmadı baskılamayı hedefliyor. Tekelci burjuvazinin ve devletinin daha baskın, daha hegemon, daha muhafazakar (dinci-gerici) bir toplumsal bileşime yaslanma (bu yönde bir toplumsal mühendisliğe) ihtiyacı, aynı zamanda küresel kriz koşullarında dünya-bölge çapında artan sınıfsal-toplumsal tepki ve mücadelelerin, Türkiye’de emek üretkenliğini çok daha yoğunlaştıracak yeni bir emek kontrol rejimine geçişin yarattığı sınıfsal-toplumsal tepki ve muhalefetin her geçen gün daha çok genişliyor olmasının sonucudur.

Burjuva demokrasisine geçişle birlikte rejim krizi, devletin burjuva demokratik temelde yapılandırılmasında tekelci burjuvazi ve orta burjuvazinin farklı kesimleri içerisinde devlet kurumlarında bir güç ve hakimiyet mücadelesine dönüşmüştür. Burjuva demokrasisinin geri düzeyi içerisinde faşizmin tekçi egemenlik biçimlerinin uzantı olarak varlığı, geri düzeydeki burjuva demokrasisinin emekçi sınıfların, Kürt halkının, ezilen kadının, gençliğin, farklı toplumsal kesimlerin istem ve özlemlerini durdurmak bir yana harekete geçirmesiyle yeni bir boyut kazanmaktadır. Kadın sorunundan aile sorununa, din sorunundan ezilen mezhep sorununa, üretimin ve emeğin esnek organizasyonu sorunundan eğitim ve sağlık başta olmak üzere emeğin yeniden üretim sürecinin bir bütün olarak metalaştırılması sorununa, Kürt sorunundan Türkiye’nin bölgesel güç merkezi konumunu koruyup pekiştirme -bu bağlamda bölgesel rejim krizine mühadale- sorununa kadar her sorun ve çelişki tekelci burjuvazinin emek üretkenliğini (artıdeğer sömürüsünü) azamileştirme programı temelinde neoliberal burjuva anayasa yapım sürecine bağlanmaktadır. Hiçbir uygulamanın, yasanın, anayasanın, neoliberal sosyal içerme siyasetinin üstünü örtemeyeceği gerçek ise şudur:

Toplumsallaşmış sınıf mücadeleleriyle işçi sınıfı ve emekçi kitlelelerinin demokrasi ve özgürlük ihtiyaç ve özlemleri çok daha yakıcılaşacak ve neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını açığa çıkaracaktır. Biz demokrasi dinamiği olarak burada andıklarımızı ve daha fazlasını neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını açığa çıkaracak, kitlelerde kendi kararlarını kendilerinin vermeleri isteği, bilinci, ihtiyacını oluşturacak yönde somut teşhir, aydınlatma, örgütlenme ve pratik faaliyet konusu olarak gündemimize almalıyız. Bazıları ö.sel güç ve durumumuzla da bağlantılı olarak belki sadece ideolojik-siyasal karşıtlık oluşturmayla sınırlı olarak gündemimiz olacaktır, bazıları ise varolduğumuz, güç toplama esprisi içerisinde hızlıca yöneleceğimiz alan ve dinamikler de olduğu için somut siyasal karşıtlığın örgütsel-pratik faaliyetin örgütlenmesi var edilmesiyle gündemimiz olmalıdır. Tekelci kapitalistlerin azamileşen egemenliği ve güç merkezileşmesi karşısında sınıfsal, ekonomik, toplumsal, politik, kültürel, yaşamın her konu ve alanında ortaya çıkan sorun ve gerilimler politikleşme dinamiklerini taşımakta, yeni bir yaşam ihtiyacında somutlanmış olarak politik mücadelenin konusu haline gelmektedir. Her konu ve sorun, sınıfsal, toplumsal, bireysel kurutluş ve özgürleşmeye bağlanıyor.

Politik mücadelenin kapsamı ve alanı genişliyor.Emeğin yeniden üretim süreci de dahil olmak üzere emeğin korunması mücadelesi böyledir. Eğitim-sağlık başta olmak üzere kitlelerin en temel ihtiyaçlarının metalaştırılması ve geriye doğru bastırılması karşısında az çok ilişkilerimizin de olduğu sağlık ve eğitim işçileri içerisinde eğitim ve sağlık hakkı mücadelesinin yükseltilmesi böyledir. Yıkıcı proleterleşme süreçlerinin ve kamunun tasfiyesinin tüm sancılarını yaşayan kamu işçileri içinde, yüzü geriye, eski konum ve durumu korumaya dönük değil tam da emeğin ücretli kölecilik temelinden yürüteceğimiz mücadele böyledir. Üreti-yorum tarzı bir kültür-sanat hareketi örgütlemeyi hedefliyorsak, sanatçı emeğinin bir bütün olarak metalaştırılması saldırısını ve özgür yaratıcı emek özelliğinin yokedilmesi saldırısını, son dönemlerde açığa çıkan aydın-sanatçı dinamiği içerisinden, eskiyi (burjuva aydınlanmacı sanat anlayışını ve hiyerarşisini) savunma pozisyonuna düşmeden, özgür yaratıcı emeğin ancak değer yasası cenderesinin olmayacağı komünist dünyada ve bugün yeni bir yaşam için yürütülecek mücadele içerisinde gerçekleşebileceğini savunmak ve bunun mücadelesini vermek böyledir. vb. vb…

Küresel kriz koşullarında tekelci burjuvazi için üretkenlik artışının azamileştirilmesi, her koşul ve durumda (sınıfsal-toplumsal-siyasal karşıtlık ve çelişkileri çok daha keskinleştirme pahasına) zorunlu biricik yasadır. Ulusal İstihdam Stratejisi ve esnek çalışmayı norm haline getiren, sosyal hakları ve kamuyu bir bütün olarak tasfiyeyi hedefleyen neoliberal saldırılar bu biricik yasanın somut tezahüründen başka bir şey değildir. Bunlar aynı zamanda gündelik bilinçteki yanılsamalı algının tersine sadece ekonomik değil, siyasal-sosyal olarak da yeni bir emek kontrol rejimini, işçi sınıfını sistem içinde ve evcil tutmak için neoliberal muhafazakar demokrasi ve ona bağlı neoliberal sosyal içerme mekanizmalarını zorunlu kılmaktadır. Tekelci burjuvazinin işçi sınıfını sınıf olarak tasfiye hedefinin ekonomik ayağıyla siyasal-sosyal-ideokültürel ayağı bir bütünlük oluşturmaktadır. İşçiler arasında dinci-cemaatçiliğin, milliyetçiliğin, (3 çocuklu) aileciliğin ve küçük yaşlarda evliliğin, her düzeyde muhafazakarlık ve gericiliğin yaygınlaştırılması bu kapsamdaki, son derece sistematik politikalardır. Sendika yasasından, taşeronluk sisteminin revizyonuna, iş güvenliği ve sağlığı yasa tasarısına, 1 Mayıs’ı işçi sınıfının sınıf kavgasını yükselttiği bir mücadele günü olmaktan çıkartıp bayrama dönüştürme siyasetine kadar birçok uygulama ve politikayla işçi sınıfı burjuvazinin neoliberal işçi siyaseti parantezine alınmaktadır. Tekelci burjuvazi küresel krizin oluşturduğu anafora savrulmamayı ve krizi fırsata çevirerek küresel-bölgesel temelde sermaye birikimi ve güç yükseltimini hedefleyen bir saldırı programına sahip. Bu programın herbir unsuru işçi sınıfı ve emekçi sınıfları ekonomik olduğu kadar siyasal olarak da baskılamayı, çok daha sıkı bir gözetim-kontrol-baskı-zor mekanizmasıyla boyunduruk altına almayı hedeflemektedir. Kölece çalışmaya/kölece yaşamaya karşı işçi sınıfı ve emekçilerde gelişen tepki birikimi, salt saldırının ekonomik boyutuna yani daha ağır çalışma ve yaşam koşullarına mahkum olmaktan değil, her bir saldırıya içerili olan siyasal özgürlük sorunundan da çıkışını almaktadır. Biz de soruna tam da buradan yaklaşacağız.

(…) Demokrasi sorun ve mücadelesinin asli sahibi ve önderi proletaryadır. Bu, Kürt, kadın, ezilen mezhep vd demokrasi sorun ve dinamiklerinin yakıcı önemini atlayacağımız, bu dinamiklere somut politik müdahale sorunumuzu es geçeceğimiz anlamına gelmez. Tüm bu dinamikleri de içerimine alarak, toplumsallaşan sınıf mücadelesinin birer gündemi haline getirerek önderlik edecek olan sınıfın proletarya olduğuna işaret eder.

Küresel krizin de etkisiyle, artan sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel çelişki ve kutuplaşmalara, yaşanan altüst oluşlara karşı küresel tekelci kapitalizmin ve mali oligarşisinin küresel anayasal çerçevesini belirleyen tekelci mali oligarşik diktatörlüğün, muhafazakar demokrasinin yükselişidir. Türkiye’de de neoliberal burjuva demokrasisinin tekelci mali oligarşik diktatörcü karakteri, muhafazakar demokrasi yönü çok daha açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu şu demektir: işçi ve emekçi sınıfların sınıf hareketinin tarihsel kazanımları olan birçok ekonomik-sosyal-siyasal hakkı gaspedilmekte, siyasetten sınıf olarak dışlanmakta, çalışma ve yaşam koşulları geriye doğru bastırılmaktadır. Kürt halkının bireysel ve kültürel haklar cenderesini kıran ulusal kimliğinin tanınması ve demokratik özerklik talebi karşısında Kürt halkının baskı, imha ve zor yoluyla sindirilmek istenmesi, olmadı baskı-reform denklemiyle çok daha alt düzeyde bir özerkliğe mahkum edilmesi demektir. Ekonomik-siyasal saldırı politikaları sosyal demokrasinin beşiği olan Avrupa’da da rejim krizlerine yol açma pahasına uygulanmaktadır. Neoliberal üretim ve emek organizasyonlarının bugün karşılığı küresel çapta esnek bir emek kontol rejimine geçilmesi; işsizlik, güvencesizlik, taşeronluk ve hiçbir sosyal hakkın olmadığı çıplak ücret köleliğinin de küreselleşmesidir.

Bu küresel saldırı stratejisinin Türkiye’deki ayağının adı da Ulusal İstihdam Stratejisidir. Küresel-bölgesel kriz koşullarında artan sınıf kutuplaşmasına, hak arayışlarına karşı işçi ve emekçi sınıflara, ezilen ulusa yönelen saldırı, baskı ve sindirme politikalarıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerin söz-düşünce-örgütlenme-eylem hakkının elektronik gözetleme ve denetimle de birleştirilerek daha çok kısıtlanması, engellenmesidir. Tüm bunlar aynı zamanda, işçi sınıfı ve emekçilerin büyük bir kesimi içinde demokrasi sorununun gündemleşmesi, onlar tarafından burjuva demokrasisinin sınıf karakterinin görülebilmesinin imkanlarının artması; işçi sınıfı ve emekçilerde burjuva demokrasisinin (ilerisinden-gerisine) işçiler için değil, burjuvazinin artıdeğer sömürüsünü azamileştirmesi için demokrasi olduğu bilincinin ve işçi demokrasisi için mücadele dinamiklerinin gelişmesi olanağı, fırsatı demektir. Elbette bu mücadele dinamiklerinin açığa çıkması ve işçi demokrasisi bilinci yönünde etkide bulunabilmesi, tekelci burjuvazinin neoliberal demokrasi ve sosyal içerme mekanizmalarına -neoliberal muhafazakar cemaatciliğe vb.- karşı uyanıklığı ve mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.

Burjuva demokrasisinin krizi anlamına da gelen bu süreç, kapitalizmin yapısal krizinin nesnel bir sonucu olarak gelişmiştir. Tekelci mali oligarşik diktatörlüğün, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin hak arayışları ve özgürlük mücadeleleri karşısında hegemonyasını kapsayarak içerme yönünde oluşturma olanakları bir hayli daralmış durumda. Bu, bir nevi sistemin kırılganlığının artmış olması demektir. Bu kırılganlık Avrupa’da bile -İtalya’da ve Yunanista’da atanan teknokrat hükümetler durumu ve bunun İtalya’da hala devrede olması- dün burjuva sınıf egemenliğinin kapsayarak yönetme konseptinin en önemli enstürumanlarından biri olan, parlamento ve halk oyuyla seçilmiş hükümetleri bile taşıyamayacak, kitlelerin basıncıyla saldırı politikalarını “hakkı”yla yerine getiremezler diye bir kenera koyacak kadar derindir. Ancak bunlar burjuva demokrasisinin rıza üretim mekanizmalarını tümüyle devredışı bıraktığı, bırakacağı anlamına da gelmez. Çünkü kitleler sadece ekonomik-siyasi-askeri baskı ve zor mekanizmalarıyla yönetilemezler. Kuzey Afrika’dan başlayıp tüm dünyaya yayılan isyan dalgası bir de bunu imlemektedir.

Demokrasi sorununu ve burjuva demokrasisinin sınırlarını salt tekelci kapitalist gelişimle, burjuva kesimler arası ilişki ve güç mücadeleleri, küresel-bölgesel sermayenin tekelci birikim politikalarıyla açıklamak başta işçi sınıfı olmak üzere, kent ve kır yoksullarını, ezilen ulus-cins dinamiğini yoksaymak, oyundan silmektir. Bir diğer sakat yaklaşım da, demokrasi sorununu sadece soyut bir biçimde burjuva demokrasisi-sosyalist demokrasi karşıtlığı olarak ele almak, soyut ve genel bir sosyalist demokrasi propagandasının dışına çıkamamaktır. Bu da bizi gelişen demokratik talep ve özlemleri sosyalist devrimci demokrasi mücadelesinin dinamiği haline getirememeye ve politik tutum belirlememeye götürür.

Neoliberal burjuva demokrasisinin sınırları en başta sınıf hareketi, ulusal mücadele ve toplumsal mücadelelerin ileriliği-geriliğiyle, küresel-bölgesel krizin derinleşmesi ile birlikte gelişebilecek sınıfsal-toplumsal-ulusal mücadelelerin tekelci kapitalizm için oluşturacağı risk ve tehlikelerin analiziyle özcesi, ulusal-bölgesel-uluslar arası düzeyde gelişen sınıf mücadeleleri arenasında çizilmektedir. Türkiye’de neoliberal burjuva demokrasisini ve yeni anayasa sürecini de bu realiteyle birlikte değerlendirmeliyiz. Neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını ve onun siyasal-hukuksal ifadesi olarak anayasasını belirleyecek olan; 1- neoliberal sermaye birikim rejiminin gereksinimleri, 2- tekelci burjuvazinin küresel-bölgesel temelde sermaye birikimine geçmiş olmasıyla oluşan küresel tekelci sermaye ve mali oligarşisi içindeki (bölgesel bir güç merkezi olması) yeri, 3- sınıf durumları ve sınıflar arasındaki güç ve mücadele ilişkileri, bölgeselleşme dinamikleriyle birlikte etkisi çok daha fazla artan kürt ulusal mücadelesidir.

Eski üstyapının işe yaramazlığı genel kabul görür ve değiştirilmesini hemen herkes isterken, bunun sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel vd açıdan kimler tarafından nasıl yapılacağı sorusu, bu kritik-tarihsel sürecin bir sorusudur. Ve bu, yalnız Türkiye ve Kürdistan açısından değil, bölgesel ve Avrupa, dünya çapında süregiden kriz ve yeniden yapılandırma sorusu olarak, anayasa vd sorunların bölgesel duruma, AB’nin durumuna, Türkiye kapitalizmi ve AKP’nin bölge işçi ve yoksul emekçiler açısından bir “rol modeli” beklentisi olup olmayacağı sorununa, tüm bunlardaki sınıfsal-toplumsal-ulusal-uluslararası güçlerin mücadelesine de çok açık ve içsel olarak bağlı bir sorundur!

Türkiye’deki anayasa sürecine küçük bir etkide bulunmak, sınıfsal-toplumsal-uluslar arası karşıtlığı, işçi sınıfının, kadınların, Kürt halkının, bölge emekçi halklarının kendi kararlarını kendilerinin vermesi ve gerçek, fiili sınıfsal-toplumsal demokrasi mücadelesi/ mücadele demokrasisi ekseninden, proleter sosyalist demokrasi ekseninden gündemleştirmek, bu konuda atılacak her adım, bir birikim ve dayanak yaratmakla kalmayacak, şu veya bu düzeyde daha geniş bir çeperde yaratılacak hegemonik bir etki ölçüsünde, kazanımları daha geniş bir bölgesel alanda olacaktır. Bu aynı zamanda şu anlama gelir: Yalnızca dış politikanın iç politikada etkisi değil, iç politikanın da dış politikada bir etkisi vardır ve olmaktadır Bu, Türkiye tekelci kapitalizminin bölge merkezi, gücü ve rol modeli olmasına karşı, Kürt, Arap, tüm bölge emekçi halklarının, işçi sınıfının, ezilen ulus, ezilen cinsin demokrasi ve özgürlük özlemlerini de sınıfsal-toplumsal zemininden, sosyalist demokrasi ekseninden mücadele konusu etmenin en temel bir halkası olmalıdır ve olacaktır. Sosyalist dünya devrimi, bölge devrimi vd diyorsak bu aşamalı bir geleceğin sorunu değil bugünün sorunudur ve Türkiye’nin pozisyonu ve hele ki bugün küresel-bölgesel-ülke ve ulusal planda siyasal olarak da iç içe geçen durumda, siyasal taktiklerimize de baştan içerili olmalıdır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*