Anasayfa » GÜNDEM » Bizim Evin “O”Halleri

Bizim Evin “O”Halleri

Bizim yaşadığımız coğrafyanın en kadim özelliği, ileriye doğru adım atma hevesinin ıskasız kursakta bırakılan bir yer olmasıdır. Bu yüzden Şükrü adının hakkını veren biridir 25’inde. Bir doktorun nasıl ki kanseri yenme gibi güdüsü oluşamadığı gibi bir iktisat, işletme mezunun kapitalist ekonomiyi aşmaya çabası oluşamadığı gibi Şükrü’de Weber’in, Comte’nin, Kant’ın, Sartre’ın ayak izlerini görmüş bir sosyologtur. Ama Şükrü’ye öğretilen alabildiğine rasyonel olması ve gerçek ekseninin kaybetmemesi olmuştur. Başarılı bir öğrenci olan Şükrü, bu gerçeği oldukça iyi algılamış Hegel’i, Weber’i ve diğer düşünürü tarihin irrasyonel birer kahramanı olarak belleğinin buhulu yerine göndermiştir. Artık 17. Ve 18.yy’da yaşamıyorduk.
Şükrü kendinden bekleneni ve ne yapacağını çok iyi biliyordu. İşte tamda sosyoloji yapmanın zamanıydı. Ve Şükrü bunun kitabını başarıyla bitirmişti. Şükrü’nün yapması gerekenler bir köpeğin doğuştan yüzmeyi bilmesi gibi kalıtsal bir miras olmasa bile bir maynunun yavrusuna alet kullanmayı öğrenmesi gibi bir durumdu. Şükrü’nün aleti kitaplar, dersaneler, eğitim videolarıydı. Ve aletlerini başarıyla kullandığında kazanacağı meyvesi, 657’ye tabi olan göğsünü gere gere gideceği günün en verimli saatleri olan 8 ile 5 arası haddinden fazla meşgul olacağı bir işti.
Şükrü esasında böyle biri değildi. O da çok şey öğrenmişti Marks’tan Engels’ten, Freud’tan, Proudhon’dan. O da biliyordu Prometheus’un çaldığı ateşin anlamını. Ama neylersin diyordu kendine Seval vardı birde varlığını Devlet Personel Başkanlığı yokken o boşluğu gidermek olarak belirleyen Seval’in annesi. Seval çiçeği burnunda 40’tan fazla intiharla kamuoyuna yansımış rakamlaştırılan ve kurumsallaştırılan “atanmayı becerememiş” öğretmenlerden felsefeci olanıydı. Son zamanlarda nefes aldıkları tek an Şükrü’yle birlikte realitenin üstüne çıkıp hayallerindeki yaşamlarının uyumlarını kanıtlamalarıydı. Şükrü saha çalışmaları yapacak, dilleri unutulan topluluklardan 90’lık çınarlardan tutup 7’lik bebelere hepsinden bir şeyler öğrenecek ve öğretecek. Filolojiden antropolojiye tüm bilimleri doğanın, insanın hizmetine çalıştıracaktı. Seval ise 14-15 yaşlarında ki öğrencileriyle birlikte zamandan mekandan ders zilinden müfredattan toplumdan tahakkümden bağımsız sınırları darmadağın edecekleri anı kurguluyorlardı. Ben öğrencilerime şu soruyu sorarsam acaba kaç farklı cevap gelirdi, kimlerden hangi cevaplar gelirdi diyordu. Neler belirlerdi onların cevaplarını. Münazara gibi kurgusal olmayacak, televizyonlarda ki papağanda olmayacak benim öğrencilerim yaşamın tam da içindeki çelişkileri görecekler karşı karşıya gelerek gelişecekler diyordu.  
Bu gerçek gerçeküstülük ne olacağız biz Şükrü/Seval sesiyle ikisinden biri tarafından yok ediliyordu. Cevapta bile farklılaşmak isteselerde suskunluğun ve mimiklerin devreye girmesiyle dünden belli olan sonuca ulaşıyorlardı. Az evvel dünya sınırlarını aşan bir mutluluğa eriştiren tüm özlemlerine kavuşturan düşünce deryasından en azından birimiz memur olsa da bir bağımsız yaşamımız olsun gibi kapının dışına bile çıkamayacak bir beklentiye düşüyorlardı. Son zamanlarda ki ritüellerinden biriydi. Bu ikisini de heves orucuna sokmaktaydı. Bitkisel bir yaşam bu olsa gerekti onlar için. 
Şükrü ve Seval farkında olmadan yaşamla kavga ediyordu. Binler, milyonlar, milyarlar gibi. İşsiz düşünürler kulübü üyesi olarak kendilerini böyle kurumsallaştırmışlardı. Bu isimle kafe, kitapevi, lokanta dahil açmakta kafa patlatma noktasındalardı. Ve artık tükenme kendini göstermiş vaziyetteydi. İleri gidemiyorlardı. Buluşmaları sıklaşmış fakat konular tükenmişti. Aynı yolları izleyip farklı sonuçlar beklemekten bile usanmışlardı. İkisininde kafasından geçen felsefe ve sosyolojinin inatçı “ünlü” ihtiyarlarının çıkardığı sonuçlarla KPSS sonuçlarının çakıştığı anın yaratacağı patlamayı bekliyorlardı. 
İkisini de baş başa bırakınca aslında böyle bir dertleri bile yoktu. İyi bir gelecekleri olmayacaksa çocuk yapmayacaklardı, ev araba kredisi ödeyemeyeceklerse çekmeyeceklerdi, bilmem kaç yıldızlı otellerde tatil yerine kamp yapacaklardı, komşularında oturdukları oturma grubundan daha pahalısına sahip olma gibi dertleri yoktu sadece bağımsız yaşayacaklardı. Ailelerinden, komşularından, arkadaşlarından, toplumsal “hassasiyetlerden” azade olmak istiyorlardı.  Bu da başka bir gerçeküstü değerlendirilen en temel talepleriydi. Buna en sert çıkanda Seval’in annesiydi. “Siz kitap okuya okuya çatlak olmuşsunuz. Memur olunca kendinize gelirsiniz.” Analizinden sonra “Bulutların üstünde uçmayı bırakın ayağınız yere bassın” diye de 55 yıllık ev içi emekçilik ve gün adı altında yapılan kolektif kısır partilerinden edindiği hayat tecrübesiyle genç çifte ışık tutuyordu.
Şükrü Seval’e göre içkiye karşı daha dayanıksızdı. Ama çakır keyif olunca dünyanın en sevgi dolu insanına dönüşüp müstakbel kayınvalidesine bile selamını göndermeyi unutmazdı. “Benden daha fazla atanmamı bekleyen, 657 yakıtlı asker disiplinli, erkan protokollü sana da selam olsun. Bu duble birde tüm kemanların yayına gelsin .” Gibi spontan potpori selamları olurdu. Bir gün Seval’in annesi + balıklar diğer gün Müzeyyen Senar bir başka gün ise Metin, Ali, Feyyaz’lı Beşiktaş yardımcı rolde olurdu. Ama değişmeyen tek şey personel daire başkanı olan Seval’in annesiydi. Yanına kişi, nesne, olgu hiç farketmezdi. Tarihsel materyalist diyalektiğe bile selam çakmışlığı vardı. 
Babası Murtaza Bey vergi dairesinde çalışan memurdu. Eşiyle hem aynı köylü olması ve aynı işyerinde çalışıyor olmaları sebebiyle neredeyse beşik kertmesi muamelesiyle baş göz edilmişlerdi. İkisi de bu durumu şikayet edilecek bir şeymiş gibi görmüyor aksine olması gerekendi ve oldu derecesinde kabullenmişlerdi. Daha üst bir perdeden ne aşkı, ne de toplumsal ilişkiyi görmemelerinden dolayı mutluydular. Ailesi siyasetle pek ilgilenmeyen, en büyük ülküleri vasati vatandaşlığın hakkını vermek olarak diyebiliriz. Şükrü’nün anne ve babasının 78 kuşağına denk gelen gençliklerinde bile herhangi bir siyasi görüşe sahip olmamaları en övünç kaynaklarındandı. Babasının Şükrü’den de beklediği sosyoloji yerine daha elle tutulur gözle görülür bir bölüm okumasıydı. Kaynak ustalığı en azından karın doyururdu. Sosyoloji ise hiç bir şey. Böyle anlatıyordu Şükrü anne ve babasını Seval’e tariflerken. 
Sınıfsal konumları aynı, yetiştirilme koşulları hemen hemen yakın olan bu iki insan gerek okudukları bölümler itibariyle gerekse de İzmir gibi büyük bir şehirde yaşamaları itibariyle ailelerinden oldukça farklılaşarak geri dönmüşlerdi. Bu değişimi ikisininde ailesi her sömestre ve yaz tatilinde daha fazla hissetselerde yavaş yavaş bu durumu kabulleniyorlardı. Üniversiteye yerleşmeden önce haber yorum kısmının koltuğunda babası otururken yavaş yavaş o koltuk Şükrü’ye devredilmişti. Artık baba soruyor Şükrü yorumluyordu. Kriz teğet mi geçer içimizden mi geçer? Suriye savaşı’na mı giriyoruz yoksa Suriye’de ki savaş kapımızdan içeri mi giriyor? PYD/YPG terörist mi değil mi? Kıdem tazminatı kalkabilir mi? OHAL devam mı eder kalkar mı? Gibi yakıcı tüm konular Şükrü’nün yorumlarıyla gündemleşiyordu. Ve baba tarafından işyerinde, kıraathanede, akran komşulara kadar ulaşıyordu. 
Bir önceki akşamdan farksız bir şekilde Şükrü ve babası haberleri izlerken annesi yemek düzeni alıyordu. Bu sefer ki gündeme bir konu daha eklenmişti. İhraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevinde 56.güne girmişlerdi. Bunu yorumlamak Şükrü’yü bile aşıyordu. Evin bilgesi sözcük bulamıyordu. Onlarca sorusu vardı bir anda düşünecek. Baba ise nerden çıktı bu haberde dercesine hiç yüzleşmek bile istememişti. Göz göze geldi bilge ve öğrencisi. Bilge kaşını kaldırıp haberin, saniyelerinden dakikaların, saatlerin, günlerin, ayların başrolünde olanlara Nuriye ve Semih’in yüzünde gerçeği yakalamaya çalışıyordu. Sayılarla arası hiç iyi olmamıştı Şükrü’nün ama babasının işi rakamlarlaydı ve 56 gün aç kalmayı hayal etmeye çalışıyordu. Umursamazlık hayatta tutmuştu onu ve o bunu gençliğinden beri bildiği pratiği uygulamaya devam etti. Hiç bir şey olmamışçasına yemeğe geçilerek 2.5 dakikalık haber geçiştirilmişti. Televizyonda ki haberde 2.5 dakikalık süresi 3 dakikalık etki yapmasın diye hazırlanmıştı. Babasında 3.dakikaya geçmemişti ama Şükrü sorularıyla düşünmeye başlamıştı. 
Düşündükçe bir gıdım ileri gidemedi. Bir kıyafet seçiminde bile emin olmadığında sevgilisine danıştığı pratik bu haberi Seval’le paylaşmaya itmişti. Seval’de görmüştü haberi hatta bu konu onların evinde hararetli bir tartışmaya sebep vermişti. Seval o yüzden Şükrü’den bir adım daha öndeydi. Seval’in annesinin “bak atılan memurlar çok, fırsat bu fırsat atandınız atandınız bu sefer” diyerek ihale fırsatçılığı yapan müteahhit mantığıyla yaklaşması biriken grizu gibi bir patlamaya yol açmıştı. Seval bu kavgada kendisini sıkıştıran tüm beklentilerden onun oluşturduğu baskılardan intikamını almak istercesine tepki göstermişti. Cevabı tavizsiz ve netti: “Ben yargısız infazcıların sofrasından ekmek dilenmiyorum. Onların boşluğunu doldurmak gibi bir niyetim yok. Atanmayı istiyorum ama onların da suçu yoksa işlerine geri dönmelerini de istiyorum. Kanıtlanmadıkça insanlar işinden edilmemeli. Sende bunu yaparsan onurlu olursun.” Annesinin cevabı sırf cevap vermek ve altta kalmamak için olsa da toplumun belirli bir çoğunluğunda karşılığı olan bir cevaptı. Cevabında hele sen bir atanda ne yaparsan yap diyordu. Dikkatli olması gerektiğini, devletin gücünün ne kadar çok olduğunu, kendisininde aslında kimsenin işinde gözü olmadığını ama devlet düşmanlarının da memurluktan temizlenmesi gerektiği minvalinde konuşmasını sürdürüyordu. Seval artık dinlemeyi çok bırakmış açlık grevci iki eğitimciyi düşünüyordu. 
Şükrü yemek sonrası ritüelleri olan telefon konuşmasında kendi kaygılarının ne kadar basit olduğuna kanaat getirmişti. Seval’de hala annesinin lanetli bakış açısının ağırlığı vardı. Daha düşünceli, daha sessiz, sükûneti tercih eder bir hali vardı. Atanmanın gerekliliği, atanamayan öğretmenlerin parçalı yalnızlığı ve ihraçların sessizliği omuzlarına çökmüştü. Şükrü dersine çalışmıştı. Kimdi Nuriye ve Semih? Onlardan kaç tane vardı? Sadece o ikisi mi delilik ediyordu yoksa bilmedikleri de mi vardı? 
Hz. Google hepsini önüne getirmişti. Yarım saatlik bir taramadan sonra Malatya’dan, Bodrum’dan, İstanbul’dan ve birçok ilden ses geldiğini artarak devam ettiğini öğrendi. Seval uzun bir süre sessizce Şükrü’nün memurluk, güvenceli iş ve ihraçlar konulu sunumunu dinledi. 
Ve sordu;
S: Şimdi ne olacak?
Ş: Bilmem. Sap ve saman karışmış durumda. Her geçen gün daha da durum karmakarışık bir hal alıyor. 
S: Peki biz ne yapacağız?
Ş: Ne yapıyorsak, aynı şeyleri yapmaya devam edeceğiz. Elden başka ne gelir ki?
S: Sence gerçekten suçları var mıdır?
Ş: Bilemem ama bana pek suçlu gibi gelmediler. Biraz araştırdım kendileri de söylemişler hükümete muhalif oldukları için ihraç edilmişler. 
S: Bu neyi değiştirir ki? 
Ş: Bu Dünya’nın düz bir tepsi olduğunu varsaymamızı ve Dünya’nın yuvarlak olduğunu daha geç olarak öğrenmemizi sağlar. Ha bu neyi değiştirir diyorsan. Gerçeği değil sadece bilmemiz isteneni biliriz. 
S: Haklısın. Gerçekten suçları olsaydı zaten bu kadar ölüme kadar gitmeyi göze almazlardı. 
Ş: Onlarınki de bir tercih. Ben o durumda olsam bu kadar büyük işleri göze alır mıydım bilemiyorum. O yüzden onlara saygı duydum. Ben belki evime çekilirdim ya da ne bileyim başka işler yapmaya çalışırdım. Ha bu arada başka iş demişken öğretmenlikten ihraç edildikten sonra inşaatta çalışırken ölen bir öğretmen haberi de okudum. 
S: Aaa çok üzücü. Şimdi ben atanırsam o öğretmenin yerine mi atanacağım? Bu kadar haksızlığın olduğu yerde atanmak bile garip geliyor bana. 
Ş: Sen ya da ben. Ya da bir başkası tabi ki o kadar ihraç edilen insanın yerine atanmayacaksınız, atanmayacağız. Birileri zaten atanacak. Atanmalı ki bir şeyler üretmeli. Yapmamız gereken haksızlıklara karşı durabilmek, yapmamamız gereken ise hiç bir şey olmuyormuş gibi davranmak olur. 
S: Gerçekten çok zor bu. Ama neyi ne kadar yapabiliyorsak bir yerden başlayarak haksızlıklara karşı durmak gerekir. Evimizin içinden başlayabiliriz. Hatta direkt annemden başlayabiliriz. En sorunlu onun düşünceleri çünkü. 
(Gülüşmeler)
Gülme bu konuda çok ciddiyim benimde güldüğüme bakma sinirden gülüyorum. 
(Tekrar gülüşmeler)
-SON-

Ankara’dan Devrimci Proletarya Okuru

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*