Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Barış ve Siyaset

Barış ve Siyaset

Barışın sağlanması yeni bir söylem değil. Barış sadece bir söylem de değil. Barışın sağlanması Türkiye’de PKK önderliğinde yürütülen Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin son yirmi yıldır temel hedefi. PKK silahlı bir örgüt olmasına karşın, sanıldığı ve propaganda edildiği gibi “kanla beslenen bir canavar” falan değil, aslında Kürt halkının tarihsel ezilme ve yok sayılmasının sona ermesi için ateşlediği silahları bırakmak isteyen, ancak bunun için bazı koşullar öne süren bir ulusal reformcu bir örgüt. Bilindiği gibi son birkaç ayda yetkili olarak Abdullah Öcalan’ın temsilciliğiyle silahların bırakılması hedefini içerecek şekilde Türk devletiyle görüşmeler yeniden başladı.

Henüz görüşmeler başlangıç aşamasında ve içeriği yönünde yeterli bilgiler yok. Ancak yeni anayasa vesilesiyle sağlamca perçinlenecek olan ve geri düzeyde bir burjuva demokrasisini içeren rejim tipinde Kürt hareketi açısından daha rahat bir hareket serbestîsinin kazanılmasını sağlayacak talepler söz konusu. Türkiye devleti açısından ise geri düzeyde liberal-bireysel haklar dışında, esasen sermayenin hareket serbestîsini sağlamayı gözeten ve Kürtlere mümkün olan en az düzeyde özerkliğin bahşedilmesi hedefi var. Kısacası müzakerelerde esas tartışılanın aslında büyük oranda yerel yönetimlerde özerkliğin derecesi olduğu söylenebilir: Nihayetinde PKK’nin formüle ettiği “demokratik özerklik” hedefi ile AKP’nin yeni anayasada formüle edeceği “sınırlı (muhtemelen adı konmamış) özerklik” arasında bir noktada buluşulması mümkün.

Durum böyleyken son dönemde burjuva politikasında ve bununla bağlantılı olarak küçük burjuva sol yapılarda gelişmelere dönük reaksiyoner tutum ve davranışlar artmaya başladı. Aslında “reaksiyonlar” söz konusuysa en öngörülebilir partinin MHP olduğu söylenebilir. Irkçı bir burjuva parti olan MHP bu süreçte “Türk milliyetçiliğinin esas temsilciliği” markasıyla oylarını üç-beş puan arttırmanın peşinde, dolayısıyla sokak ayağını dizginlemiş yapısıyla (her burjuva demokratik sistemde bir MHP vardır ve burjuvalara lazımdır) onun söylemleri kimseyi şaşırtmıyor. AKP zaten İslami referanslı konuşmaları ve aşağıya doğru kurduğu mutluluk-refah-zenginlik piramidiyle kendi partisini tek başına yönetebilen güçlü ve pragmatik bir lidere sahip. Bu yüzden Erdoğan’ın iki yıl boyunca kitlelerin üzerine İdris Naim’i salıp ardından barış güvercini uçurmaya geçişi, bu tip sert virajları bu kadar hızla alabilmesi de kimseyi şaşırtmıyor.

Yolunu şaşıran birileri varsa bunun burjuva CHP ve onun şemsiyesine sığınan küçük burjuva sol yapılar olduğu söylenebilir. Bu kesimler kendi dışlarında yaşanan müzakereler karşısında konum almakta zorlanıyorlar. Erdoğan’ın “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” söylemi karşısında düştükleri zor durum da bunun son göstergesi. Erdoğan, İslamcı duyarlılığa sahip seçmen tabanını neoliberal dünyada temsil eden bir peygamber edasıyla, peygamberin “Veda Hutbesi”nden bir alıntıyı bu sözle günün gelişmelerine uyarlayınca CHP’nin sallantılı ibresi kaymış görünüyor. Hatırlanacağı üzere konuyla ilgili ilk olarak barış sürecine koşullu destek veren Kılıçdaroğlu konuşmuştu. Ama Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusu ile Kürt milliyetini bana eşdeğer gördüremezsiniz” açıklaması ve onu izleyen Baykal’ın grup konuşması ve en son Karadeniz’de HDK temsilcilerine linç girişimlerine uzanan gelişmeler Kılıçdaroğlu’nu son grup konuşmasında Erdoğan’a “kolaysa bu milliyetçilik karşıtı konuşmanı Rize’de yap” çizgisine doğru çekti. CHP’nin hızla bu noktaya gelmesinde son dönemde BDP’nin AKP ile anlaşarak yeni bir anayasayı çıkarma olasılığının dillendirilmesinin de rolü var.

Barış mümkün mü?
foto1İşin ilginci AKP’nin pozisyon değiştirmesinin sadece CHP’yi değil, (CHP’ye göre!) devrimci ve sol bir söylem tutturan yapıları da benzer bir konum değişikliğine sürüklemesi. Gerçekten de son dönemde birçok sol siyasi yapının AKP ve BDP arasında gerçekleşecek bir uzlaşma olasılığından ciddi bir korku duymaya başladığı tespit edilebilir. Kastettiğimiz İP veya CHP içerisindeki Ergenekon artıkları değil; HDK dışında kalmış, halen faşizm tahlili yapan, antiemperyalist bir mücadeleyi temel politik eksen olarak belirlemiş, siyasi arenada baş düşman olarak da liberal kesimleri hedefleyen siyasi yapı ve gruplar.

Bu yapılara göre gerçekte bir “barış ve çözüm” masası yok. AKP aslında yalandan “gelin bu sorunu çözelim” diyor. (Bu yapıların literatüründe sermaye ve onun devleti kavramı kullanılmaz, baş hedef AKP’dir, dolayısıyla) AKP barış konusunda samimi değil. Herşey bir aldatmacadan ibaret. Müzakere sürecinden gerçek bir barış çıkmaz. Anayasa zaten oyalamacadır, kandırmadan ibarettir, o da olmaz vs… Önümüzdeki dönemde bu söylemlerin bu siyasetlerin sayfa ve demeçlerinde daha fazla yer tutacağını, hatta uyarıyoruz, gelişmelerle birlikte kimi küçük burjuva sol yapı ve partilerdeki örtük şoven kodların açığa çıkabileceğini öngörebiliriz.

Hızlı ve şipşak bir barış olacağını biz de düşünmüyoruz. Bu konuda yapılan tahlillerin “AKP’ye güven” parantezinin ötesinde ele alınmaya muhtaç olduğu da aşikar, ancak bu şimdilik başka bir yazının konusu. Bugün “bizim mahalle”deki asıl sorun HDK’da olsun, HDK dışındaki kesimlerde olsun, kavramların sınıfsızlaştırılmasının bu kadar kanıksanmış olması. İşçi sınıfı mücadelesinin aksi yönde bir politik ağırlık yaratamamasının bir sonucu olarak ilk görünüm ve politik tutumlar itibarıyla hayatın ne yazık ki “sınıfsızlaştırılmış” olması. Bu anafora kapılan siyaset ve yapıların bazıları devrimci bir antifaşist geçmişe sahip. Son dönemde sesi hakettiğinden fazla çıkan ve CHP’nin solunda sıralanmış küçük burjuva düzen parti ve grupçuklarının çoğu ise 90’ların ilk yarısında yükselen antifaşist mücadele döneminde en ufak bir bedel dahi ödememiş son moda yapılar niteliğinde.

HDK içerisinde yer alan ve almayanlarıyla, tüm yapıların ortak keseni “demokrasi” ve “özgürlük” yaklaşımlarında sınıf kavrayışına yer olmamasıdır. Sermayenin isterlerinin Kürt sorununda stabilizasyonu gerektirdiğini, Türkiye burjuvazinin palazlanan Kürt burjuvazisiyle birlikte barış talebinin stratejik olarak arkasında durduğu tespitini yapmıyor olmalarıdır. “Savaşın olmamasını”, “barış”ı çok makbul ve iyi bir şey, dahası kendinde yüksek özgürlük gerektiren bir şey sanmalarıdır. İçlerinden sol lafza sahip olanları ise ulusal sorunların burjuva bir çözümünün bile ancak devrimci mücadeleyle sağlanabileceği doğru önermesini, “Türkiye’de burjuvazi barış yapmaz, olsa da bu barış gerçek barış olmaz, dolayısıyla devrim olmadan da barış olmaz” biçiminde uçlaştırmaktadır. Örnekler çoğaltılabilir.

Şu kesin: Ulusal sorunların çözümü her ülke özelinde karmaşık ve zor bir süreçtir. Her işçiye ulusuyla gurur duyması öğretilir, ama bizce ulus çatısı altında bir hapishane olarak işçi ve emekçilerin burjuvaların sömürüsüne boyun eğdirilmesi kadar alçakça bir tutum yoktur ve olamaz. Buna karşın tarihsel olarak ezilip yok sayılmış olan Kürt ulusunun bu tarihsel inkâra karşı kimi haklarını elde etme çabası da eşyanın doğası gereğidir. Burjuva demokratik rejimlerde ulusal bir barış, rejim biçiminde değişikliklerle birlikte hayata geçebilir. Türkiye’de sermaye birikiminin geldiği düzey ve Türk-Kürt burjuva sınıfların küresel sermaye odaklarıyla birlikte ortak bölgesel çıkarı bugün barışın sağlanmasını güncel kılmıştır. 3 yıl daha alır, belki 10 yıla süner, ayrı konu ama barış mümkündür. Barışla birlikte sınıfsal-cinsel-ulusal eşitsizliklerin tamamen sona ereceğini, bir hamlede kardeşliğin, eşitliğin gelivereceğini sanmak ise en hafifinden körlüktür. Belki Fırat suyu bütün bir bölgeyi takma adlarla dolanmak zorunda kalmayacak, ancak Fırat’ın kıyısında küçük burjuva dingin ve sakin bir huzur da kolayca tesis edilemeyecektir.

Bu yüzden sapla samanı karıştırma çabalarına karşı net bir duruş göstermek gerekir. Son tarihsel ayaklanmasında otuz yılı aşmış militan mücadelesiyle Kürt halkı uluslaşması yolundaki engelleri aşma, bu yönde kısmi ilerlemeler sağlama hakkına dünya coğrafyasındaki her ulus kadar sahiptir. Silahı da, masayı da kullanmak son tahlilde kendi tasarrufudur. Çeşitli milliyetlerden, milliyet ayrımlarını aşacak bir gelecek hedefiyle birleşmiş komünistlere düşen ezilen ulusun mücadelesinin samimi dostu ve destekçisi olarak, Türkiye burjuvazisinin onu geri burjuva demokrasisinin sınıf körü sınırlı özgürlük koşullarına mahkûm etmesi tehlikesine karşı uyarmaktır.

İki kurt bir kuzu
foto-kurdiTürkiye ve Kürdistan’da faşizme karşı bir mücadele geçmişine sahip devrimcilerin, burjuva demokrasisine karşı mücadelede gerekli donanımlara sahip oldukları kesinlikle söylenemez. Yaşanan son siyasal gelişmelerle birlikte geçmişte devrimci mücadele yürütmüş siyasal özne ve partilerin gelişmeleri okuyamamasının, politika üretmemesinin, çekim etkilerini yitirmelerinin, konumlarının sarsılma ve sallanmasının, eski konumlarını koruyamamalarının ve küçük burjuva politik program ve taleplere yelken açmalarının temel nedenlerinden birisi budur.

Faşizm iki kurt ile bir kuzunun oyçokluğuyla akşam ne yiyeceklerine karar vermesidir. Her oylamada, alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete misali, kör gözüm parmağına kuzunun kurtlara yemek edilmesinin karşılık olarak örgütlü bir tepkiyi doğurması doğaldır. Demokrasi ise iki kurt ile bir kuzunun akşam ne yeneceğine oybirliğiyle karar vermesidir! Kurtlara yemek olmayı kuzunun kabul etmesi, içselleştirmesi, oyunu bu yönde kullanmasıdır.

Gerek yeni anayasa gerekse müzakereler sürecinde komünist işçilerin duruşu açıktır. İşçi sınıfının zorla veya iknayla burjuvaziye yem edilmesine, kapitalist sömürüye ve sınıf olarak yok sayılmaya artık yeter diyoruz. Demokrasinin (olan ve olabilecek en ileri ve geri sürümleriyle) bir burjuva demokrasisi niteliği taşıdığını deşifre ediyoruz. Ezilen ulus kökenli komünist işçiler olarak barış ve demokrasi konusunda ham hayallere kapılmadan, en ileri ulusal haklar edinilse dahi işçilerin kapitalist sömürüsüne son verilmeden devletle PKK arasında yapılacak bir barışın, biz işçiler için kapitalistlerle yapılacak bir barış anlamına gelmeyeceğini ve geçici bir nitelik taşıdığını vurguluyoruz. Kürt işçi ve emekçileri içerisinde komünist ideoloji ve eylem çizgisini yaygınlaştırmak, Türk işçi ve emekçilerine sinmiş şovenist zehiri temizlemek için çalışmaya gayret ediyoruz. Yolumuz bu yüzden ne HDK içerisinde erimek, ne de mevcut CHP arkasında dizilmektir. Sınıflarla bölünmüş toplumların sınıfsız geleceği, milliyetlerle/uluslarla bölünmüş dünyanın sınırsız geleceği, her türden eşitsizliği, cinsel baskı ve ayrımcılığı, sömürüyü bir bütün olarak yok edecek bir dünya için devrimci proleterce çalışmak, örgütlenmek ve mücadeleyi yükseltmektir. Komünizmin özgürlüğünün geldiği gün, bizim için ancak işte o gün barış gelecektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*