Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Açlık grevleri ve çözüm

Açlık grevleri ve çözüm

64 PKK/KCK tutuklusunun 12 Eylül’de başlattığı ve 10 bin tutsak ile 68 günü geride bırakan açlık grevleri A.Öcalan’ın çağrısıyla sona erdi.

Açlık grevi sırasında Kürt halkının demokratik taleplerinin meşru olduğunu ifade etmiş, işçi sınıfının sınıf ve Kürt düşmanı devlet ve hükümete karşı yürütülen bu irade savaşını kendi mücadelesi olarak görmesi gerektiğini, açlık grevlerinin yanında ve onunla omuz omuza yürümesi gerektiğini belirtmiştik. Bu açıdan açlık grevleri sonlanmış olabilir, ancak Kürt ulusuna dayatılmış tarihsel eşitsizliklerin giderilmesi ve Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme hakları için mücadelesi sona ermemiştir.

PKK’nin bu açlık grevinde ortaya attığı talepler haklı, meşru, demokratik, insani siyasal taleplerdi. Anadilde eğitime, anadilde savunmaya, Öcalan üzerindeki tecritin kaldırılmasına biraz insaniyeti olan, kafası patronların medyasının yalanlarıyla, milliyetçilik zehriyle bulandırılmamış kimse itiraz edemez, etmemelidir. Nitekim açlık grevi eylemi dışarıdaki destek halkalarını büyüterek sürdürüldü. Eylemde 60’lı günlere gelindiğinde hükümet sıkışmaya başladı. BDP’li milletvekillerinin de açlık grevlerine başlamasıyla hükümetin “yöneticileriniz yiyor, sizi öne sürüyor” demogojisi boşa çıkarılmıştı.
Kürtlere dönük operasyonlar sonucu İstanbul başta olmak üzere birçok ilde gerçekleştirilen eylemlerde devletin çizdiği sınırlar aşılamıyor olsa da, Türkiyeli aydın ve sanatçıların çözüm ve destek açıklamaları artıyor, Erbil’den, Avrupa’dan Kürt ve liberal siyasetçilerin açıklamaları birbirini izliyor, ozan Şiwan Perver dahi açlık grevine katılacağını ilan ediyordu. Açlık grevi eylemlerine Kürt orta ve üst sınıflarından destekler de gelmeye başlamış, Diyarbakır emekçi kesimlerin yer aldığı her zamanki militan sokak eylemlerinin yanı sıra, zengin mahallelerindeki ışık kapama ve tencere-tava çalma eylemleriyle de eyleme destek vermeye başlamıştı. Son günlerde dışarıda kitlesel açlık grevi eylemi yapılması çağrısıyla bu ivme daha da yükseldi. İstanbul’da kitlesel açlık grevi için belirlenen üç noktada da polis şiddetine rağmen kitlesel bir akış vardı. Toplanma yerlerinden biri olan Gazi’de gün boyu zaman zaman bini bulan bir kitleyle çatışmalar yaşandı, çadır alanı sürekli devlet ve kitle arasında el değiştirdi. Polis megafonla A. Öcalan’ın “açlık grevleri bitsin” çağrısını duyurmak zorunda kaldı. Eylem tam zirve noktasında bitirilmişti.

Eylemin kazanımların pekiştirilerek net bir biçimde sonlanmasının koşulları oluşmuşken bitirilmesi hem Türk hem Kürt burjuvazisini rahatlattı. Açlık grevlerinde bir ölüm yaşanmış olsaydı, uzlaşmacı çizgiyi zora sokacak tarzda devrimci ulusal kurtuluşçu özlem ve taleplerin eylemli bir hatla buluşmasının potansiyelleri vardı. Bu engellenmiş oldu. PKK, kendi liderinin avukatlarıyla görüşme hakkının yeniden kazanılarak perçinlenmesi yerine, kardeş Öcalan üzerinden bir açıklamayla yetinerek uzlaştı. Devlete Erdoğan’ın ırkçı, şantajcı, aşağılayıcı açıklamalarını yedirmek varken bu fırsat kaçırıldı. Silahların bırakılmasının reformlar için koz olarak kullanıldığı, liberal reformcu bir müzakerenin zemini yeniden tesis edilmiş oldu. PKK kendi içerisinde ulusal birliğini kuvvetlendirmekle yetindi, sınırlı ve gerçek bir çözüm olamayacak olan barış politikası doğrultusunda liberallerin ve kendisine yedeklenmiş devrimciliğini kaybetmekte olan ya da zaten devrimci olmayan küçük burjuva siyasal yapıların arkasındaki desteğini bir kez daha teyit etmiş oldu. Türk ve Kürt burjuvazisini rahatlatan eylemin bitişiyle bir “oh çekme” de, barış politikasını HDK içinden ya da dışından destekleyen çözülmüş Türkiye devrimci hareketinden geldi, onlar artık başka gündemlere geçebilirlerdi.

Sonuç olarak eylemin talepleri açısından bir değerlendirme yaparsak; yürütücüleri açısından da yakın vadede kazanım beklenmeyen anadilde eğitim konusu es geçildi, anadilde savunma bir “hak” olarak değil, KCK mahkemelerindeki tıkanmayı aşacak yarım yamalak bir sonuca ulaştı, A. Öcalan üzerindeki tecrit de devletin esnediği çizgiler içerisinden, aile üyeleri üzerinden delindi. Açlık grevi yoluyla ileri sürülen ulusal demokratik taleplerin geri düzeyde kısmi bir kazanımı söz konusu oldu.

Biz şovenizmle gözü karartılmayacak olan, gerçekleri her durumda yazan ve söyleyen devrimci işçileriz: PKK Türk devleti ve burjuvazisi tarafından yürütülen imha politikalarına karşı yıllarca ayakta kalmayı başarmış bir mücadele örgütüdür. Kürt ulusunun Türkiye topraklarındaki en güçlü ve büyük oranda tek siyasal temsilcisidir. Ulus dediğimizde bunun içerisinde işçiler de vardır, patronlar da; bunu unutmayalım. PKK’nin amacı kimi ulusal talepleri mücadele, müzakere ve en nihayetinde liberal reformlar yoluyla elde etmektedir. PKK’nin amacı devleti yıkmak değildir, sosyalist bir devrim değildir, başta yeni bir anayasa yoluyla devleti dönüştürmektir, demokratik bir burjuva devlet kurmaktır. İsterse en demokratiğinden olsun fark etmez, burjuva bir devleti savunanlar Kürt işçilerinin çıkarlarının temsilcisi değildir ve olamazlar. PKK de işçi sınıfının çıkarlarının temsilcisi değildir. İşçilerle kentin ve kırın yoksullarını patronlarla aynı torbada toplama çabası, tarihte her ulus oluşumunda denenmiş bu yamalı bohça, bu “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” yalanına kanmak işçi sınıfı açısından her zaman felaketle sonuçlanmıştır (Biz bunu bu cumhuriyette 1923’ten beri yaşıyoruz). Öte yandan PKK’nin dile getirdiği, mücadelesini verdiği ulusal demokratik talepler, haklı ve meşru taleplerdir, Kürt işçilerinin de talepleridir ve tüm işçilerin talebi olmalıdır. Sorunun önemli bir yönü, bu taleplerin bu sistem içerisinde tam hak eşitliği temelinde gerçekleşemeyeceği, bu burjuva egemenlik sistemi yıkılmaksızın kazanılamayacağı gerçeğidir. Biz liberal reformist bir çözümün azı mı çoğu mu şeklinde bir yol tutmayız. Bu yüzden komünist işçiler, kafasında işçiyi Türk-Kürt diye bölmenin hesabını yapan patronların siyasetine karşı işçilerin birliğini, halkların kardeşliğini savunmakla kalmazlar, esas olarak sosyalist bir Türkiye, sosyalist bir Kürdistan için mücadele ederler.

İşçi sınıfının devrimci politikası açısından sorunun çözümü, sosyalist bir devrimin güçlerinin çoğaltılması yoluyla iktidardaki burjuvazinin -onun türlü çeşitli hükümetleri dâhil tüm devlet mekanizması ve toplumsal egemenlik araçlarıyla birlikte- sırtının yere getirilmesi, yıkılıp geçilmesidir. İşçi sınıfı Türküyle, Kürdüyle, Arabı, Avrupalı, Asyalısıysa değişik milliyetlerden gelse de, milliyet-ulus-ırk-din-dil ayrımlarının üzerine çıkabilecek, tepesindeki sermayedarları sırtından atıp dünyaya gerçek barış, kardeşlik ve özgürlüğü getirebilecek olan tek sınıftır. Burjuvazinin işçileri ulusal ayrımlar yoluyla bölmesine, birbirine düşürmesine, egemen ulus lehine ezilen bir ulusu yok sayma politikalarına ilk karşı çıkan biziz; sosyalist devrimimiz sonrası komünizmle bu ayrımları tarihin çöplüğüne gönderecek olan da biz olacağız.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*