Anasayfa » BASINDAN » ABD’yi korkutan 80 bin kişilik komünizm

ABD’yi korkutan 80 bin kişilik komünizm

ABD’nin dünya tarihine kazıdığı ‘ihtişamlı’ işgallerin hepsini akılda tutmak güç. Hele söz konusu Karayip denizinin en güneyinde, Venezuela’nın hemen kuzeyinde yer alan küçük bir ‘ada-ülke’ Grenada olunca yaşananlar çok çabuk unutuluyor. Devrim, darbeler, suikastlar, sosyalizm ve ABD işgali… Kulağa ‘tipik bir Latin Amerika’ hikayesi gibi geliyor Grenada’da yakın dönemde yaşananlar. Ancak bu küçük adanın tarihi, ünlü coğrafyasını gölgede bırakacak kadar şaşırtıcı ve maalesef bir o kadar da trajik.

Grenada’daki sosyalizm deneyimine ve ABD işgaline bakmadan önce, adanın nasıl bir yer olduğundan başlamak daha aydınlatıcı olacak. İngiltere sömürgesi olan Grenada, 1974 gibi oldukça geç bir tarihte bağımsızlığını ilan etti. Ancak bu bağımsızlık, diğer pek çok eski sömürge ülkede olduğu gibi arsız sermayedarlara hizmet etmek için çırpınan, batı kuklası yönetimleri beraberinde getirdi. Tropikal meyve ve kahve üretimi yapan bu küçük ülke, kapitalizmin kolları arasında sömürge günlerinden farksız yaşamına devam etti.

İKİ GENÇ DEVRİMCİ

Ne mutlu ki tarih her zaman egemenlerin ona çizdiği ince çizgi üzerinde yürümüyor. Bu yalnız adanın emperyalizm tarafından yazılan kaderini bozmak isteyen -ve bunu ileride başaracak olan- iki genç, Bernard Coard ve Maurice Bishop, Grenada Gerçekten Önce Gençlik Meclisi (Grenada Assembly of Youth After Truth) adındaki organizasyonlara girer. Bishop ardından İngiltere’ye hukuk okumaya gider. Orada özellikle siyahlara kaşı yapılan ırkçı saldırılar onu derinden etkiler. Bishop ülkesine, siyasi fikirlerini Marksist öğreti doğrultusunda şekillendirmiş olarak döner. Ayağını karaya basar basmaz Coard ile birlikte Yeni Mücevher Hareketi (New Jewel Mouvement/NJM) isimli partiyi kurarlar.

NJM, kısa sürede yükselir, 1976’da şaibeli genel seçimlerde ana muhalefet partisi olur. Bu hızlı yükselişi devrim takip eder. Ancak Bishop liderliğindeki sosyalist devrim, dünyanın diğer yerlerindeki benzerlerinden oldukça farklıdır. Ülke yönetimini milis güçleriyle elinde tutan diktatör Eric Gairy’nin kendilerini tutuklama kararı almasıyla yeraltına çekilen Bishop, kısa bir süre sonra tüm hükümet binalarını ele geçirir. Bu kansız devrimin başarılı olmasında Gairy’nin Birleşmiş Milletler toplantısı için ülke dışında çıkmış olmasının da payı büyüktü

DEVRİMİN ARDINDAN

Kendini devlet başkanı ilan eden Bishop’un ilk adımı Marksist-Leninist Halkın Devrimci Hükümeti (PRG) ismiyle kurduğu tek partili yönetim olur. Hemen ardından kurulan ordu da Karayip Denizi’ndeki güçlü silahlı kuvvetlerden biri haline getirilir. Bu adımlar ABD tarafından ‘demokrasi eziliyor’ yorumları yapılmasına neden olur. Sanki bu yorumlardan kısa bir süre önce Şili’de Salvador Allende’nin seçimle kazandığı sosyalist iktidarını deviren ABD destekli General Pinochet yönetimi değilmiş gibi! Bu eleştirilere Bishop, “Doğrusunu söylemek gerekirse biz kendimizden emin bir şekilde, Batı’daki seçimlerin demokrasinin en düşük seviyeli hali olduğuna inanıyoruz. Bizden, beş saniyelik bir demokrasi sürecini, beş yıllık bir sürece tercih etmemizi istiyorlar. Eğer insanlar aç değilse ve kendilerini ifade edebilecek kadar çalışmaktan yorgun düşmemişse, işte sadece o zaman gerçek bir ifade özgürlüğünden bahsedebiliriz. Bu ancak halkın doğrudan katılacağı kararlar alacağı, alınan kararların yöneticiler tarafından raporlanıp toplumu yönetecek bir taban mekanizması varsa anlam kazanır. Demokrasi bundan ibarettir” şeklinde bir ‘sosyalist demokrasi’ tanımıyla cevap veriyordu.

Peki ABD’nin çizdiği ‘Komünistlerin demokrasi katliamı’ tablosunda gerçekte ne yaşandı? Sosyalizm, demokrasi için sandığa gitme eyleminden çok daha öte bir tanım yapar, bu tanımın merkezine -kabaca- iktisadi ilişkileri koyar. Çoğulcu bir demokrasiye ulaşabilmek için Bishop’un devraldığı Grenada, bu anlamda hiç de umut verici değildi. ABD kuklası Gairy yönetimi yolsuzluğa batmış, sağlık sistemi olmayan bir ülke bırakmıştı. Ancak Bishop’un döneminde pek çok alanda, sosyalist bir sisteme geçiş adına sosyal ve iktisadi alanlarda radikal reformlar yapıldı. Kadınlara erkeklerle aynı maaşların verilmesi, doğum izni gibi geç kalmış haklar tanındı. Sağlık hizmetleri tamamen ücretsiz hale getirildi. Okur yazarlık yüzde 5’ten 35’e çıkarıldı, işsizlik 50’den yüzde 14’e düştü. Tarımda yapılan toprak reformuyla topraksız köylülere toprak verilirken ülkede yetişen tropikal meyvelerin yanı sıra ithal edilen sebzelerin de ekimi için uygulamalar başlatıldı. İşin şaşırtıcı yanı tüm bunların 4 yıl içinde gerçekleşmiş olmasıydı.

ABD, Bishop yönetimini en başından beri karşısına alıp aleyhinde planlar yapa dursun, Bishop tek başına değildi. Karayipler’de aradığı desteği Küba lideri Fidel Castro’dan buldu. Küba için bu ittifak, sıradan bir sosyalist ülkeyle kurulan ittifakın çok daha ötesindeydi. Küba o dönem Latin Amerika’da Nikaragua hariç ciddi bir müttefik bulamıyordu. Bu yeni dostun kendileriyle aynı denizi paylaşması kaçırılmaz bir fırsat olarak değerlendirildi. Böylece Bishop’un Grenada’ya inşa etmek istediği uluslararası havalimanı projesi için Castro yardımlarını esirgemedi.

PARTİ İÇİ GÜÇ MÜCADELESİ VE DARBE

O dönem nüfusu 80 bin olan bu küçük adada hayal edilemeyecek ilerlemeler kat eden Bishop yönetimi 1983 yılında, darbeyle sonlandı. Bu sonun acı verici yönü darbenin, Bishop’un yol arkadaşı Başbakan Yardımcısı Bernard Coard tarafından yönetilmesi oldu. Coard’ın mevcut yönetimi ‘ılımlılıkla’ suçlayarak yaptığı darbenin ardından Bishop ev hapsine çarptırıldı. Ancak aralarında askerlerin de bulunduğu bir halk kitlesi Bishop’un evine yürüdü ve serbest bırakılmasını sağladı. Bishop bu küçük adada Coard’dan kaçmaya çalışsa çok geçmeden yakalandı ve infaz edildi.

Bu radikal darbe Küba ve Sovyetler tarafından hoş karşılanmadı. Hal böyle olunca ABD, gökte aradığı fırsatı yerde buldu ve işgal darbenin peşi sıra geldi.

‘BEKLENEN’ ABD İŞGALİ

Ekim 1983’te dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan, ‘ulusal güvenliği, özgürlüğü koruma ve barışı sağlama’ söylemiyle ülkesinin Grenada’ya askeri müdahalesini açıkladı. Amerikan ordusu zaten darbeyle birlikte dağılmış güçsüz Grenada ordusunu ve adadaki 700 Kübalı askeri ‘yenerek’ işgallerini tamamladı. ‘Komünizm tehdidinin bertaraf edildiği’ açıklanarak ‘demokrasi getirilen’ ada, tekrar yolsuzluğun kollarına düştü. ABD’li zengin turistler de eskiden olduğu gibi tropikal meyve kokteylleri içerek ‘egzotik’ tatillerin ‘tadını çıkarmaya’ kaldıkları yerden devam etti.

Ancak ABD’nin bu işgali diğer örneklerden daha farklı tepkiler aldı. İngiltere ABD’nin Comonwealth (İngiliz Devletler Topluluğu) üyesi bir ülkeyi işgal etmesi nedeniyle tepki gösterdi. Öte yandan Birleşmiş Milletler’de yapılan oturumda 108 ülke bu operasyonu ‘uluslararası hukukun açık bir şekilde ihlali’ olarak değerlendirdi.

Bu işgalin yaşanacağı Bishop tarafından defalarca dile getirilmişti. Bishop, Grenada’nın ABD’deki toplumsal muhalefet açısından önemli bir yerde durduğuna inanıyordu. “Grenada, İngilizce konuşan siyahların devrimidir. Bu yüzden ABD’de yaşayan siyahları etkileyebilme olanağı vardır” diyordu. Gerçekten Grenada’nın ‘etki alanı’ ABD’yi etkileyecek kadar geniş midir? Elbette bu kolay değildi. Ancak kısa süreli bir deneyimden yola çıkarak bu görüşü tamamen çöpe atamamak gerek sanki.

“Bugün üçüncü dünya ülkeleri uluslararası kapitalist markete doğrudan girmeye zorlanıyor. Büyük bankalara borç almak için zorlanıyor. Gerçek şu ki, tüm bunlar olurken dünyadaki birçok insan her gece yatağa aç giriyor. Üçüncü dünyada milyonlarca kişi bu sorunu çözmek için hiçbir şey yapmayan hükümetlerle karşı karşıya. İşsizlik, açlık, hastalık, eğitimsizlik, kötü beslenme… Bunlar, sanayileşmiş ülkeler bizim kaynaklarımızı alıp, kârı kendilerine saklarken, gelişmekte olan ve üçüncü dünya ülkelerinde işlenen suç ve günahlardır” diyen Bishop’u yalanlayan bir dünyada yaşamıyoruz zira…

Gazete Duvar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*