Anasayfa » GÜNDEM » 8 Ekim’de sınıf taleplerimizle Ankara’ya!

8 Ekim’de sınıf taleplerimizle Ankara’ya!

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, 8 Ekim’de “Eşit, Özgür, Demokratik Bir Türkiye İçin”, “İnsanca Yaşamı Savunmak İçin” çerçevesinde bir miting düzenliyorlar.

Düzenleyici kurumlar, en geniş muhalif güçlerin katılımının hedeflendiği mitingde yükseltilecek temel taleplere zemin oluşturan sorunları, “4688 sayılı yasadaki değişiklikle kamu emekçilerinin grev hakkının engellenmesi, Özel İstihdam Büroları, Torba Yasa, Ulusal İstihdam Stratejisi, kıdem tazminatlarının kaldırılması, KHK’larla kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi ve güvencesiz istihdam, ‘sağlıkta dönüşüm’, Kürt sorununda demokratik barışçıl çözüm yerine savaş seçeneğinin dayatılması, demokratik protesto hakkını kullanan, taleplerini yükselten emekçilere ve muhaliflere uygulanan baskı ve saldırılar” olarak tanımlanıyor. Toplamda da, mitingin siyasi hedefi, Türkiye‘de çoğulculuk, “ileri demokrasi” adı altında yeni bir statüko ve diktatörlük oluşturan AKP olarak ifade ediliyor.

“Eşyanın tabiatı”

Uzun yıllar işbaşında olan her hükümetin hemen her sorunda işçi ve emekçilerin karşısına “devlet partisi” olarak çıkması da, böyle algılanması da eşyanın tabiatına uygun. Bunun en tipik örneklerinden biri Özal hükümetleriydi. Özal, uzun süre hükümette kalmasının yanı sıra, Erdoğan’a da “rol model” oluşturan açık ve pervasız -“Ben zengini severim” vb.- neoliberal söylemi ile dönemin işçi hareketi içerisinde bir dizi sloganın ebesi olmuştu: “Çankaya’nın şişmanı, işçilerin düşmanı!” Tabii Özal’ın dahi ulaşamadığı “her iki oydan biri” durumu, Erdoğan için bu kadar yaygın ve kalıcı sloganlar üretilmesini engelliyor. Bununla birlikte, işçi sınıfının kolektif kazanımlarının tümden tasfiyesi ve sınıfın tümden çözündürülmesi hedefi, kıdem tazminatına el uzatılması, Ulusal İstihdam Stratejisi, tam güvencesizleştirme vb gibi son kesitte daha da köklenen neoliberal dönüşüm saldırıları, AKP hükümetinin imzasını taşıyor. Fakat dikkat: “İmzasını”!

Ne zamandır unutulan ise, bu imzanın asıl sahibinin tekelci burjuvazi olduğu. Geri, hatta ortalama bilince sahip bir işçi nasıl karşısında düşman olarak sadece kendi işyerinin patronunu görür, hatta birçok durumda düşman imgesi fabrika müdüründe vb toplanırsa, solda da baskın gelen hükümete karşı mücadele “bilinci”. Sermayenin iç dengelerinde asli olanın değişmediği, fakat etkin güç oynamaları, devlet içerisindeki mevziler (bürokrasideki deyimiyle “kadrolaşma”), AKP’nin neoliberalizmi muhafazakarlıkla demlemesi, kadın sorunundaki tutumu vd., onun sendikalar, “demokratik kamuoyu” tarafından “yeni bir diktatörlük” olarak adlandırılmasına yol açıyor. “AKP faşizmi”, “İslami faşizm”, hatta “AKP devleti” gibi isimler de verilen bu durum, kitle talep ve eylemlerine yönelik polis saldırganlığı, reformist partiler de dahil komplodan delil, oradan da suçlu yaratan operasyon tarzı, “bir terör örgütü olarak Hopa” iddianameleri, kitlesel HES protestolarına karşı tutuklamalar, baskı ve zorun tek biçimi olarak faşizmi gören demokratik bilinç’te bu etkiyi yapıyor. En kapsamlısı olarak da Kürt ulusal hareketine karşı binleri bulan tutuklamalar, seçim barajının kaldırılmaması, seçimlerden bu yana sürdürülen söylem ve uygulamalar, tutuklu milletvekillerinin durumu, Öcalan üzerindeki tecritin ağırlaştırılması da tabloya eklenerek bu algıya katkıda bulunuyor. Son olarak ise, füze kalkanı vb dahil emperyalist kapitalizmle ilişkilerin “taşeronluk” biçiminde değerlendirildiği kaba bir antiemperyalizm boy vermiş bulunuyor.

8 Ekim ve önümüzdeki sürecin bir dizi sınıf kitle eyleminin “kendiliğinden” çerçevesi işte budur. AKP hükümeti elbette ki hedef alınacaktır, alınmalıdır. Fakat buradaki hedef alışta, ne tekelci kapitalist egemenliğin, sınıf çelişkilerinin, bir işçi devriminin nesnel koşullarını işleyecek tarzda doğru bir analizi vardır, ne de onun ve rejim tipinin toplum, sınıf, birey durumlarında yarattığı farklılaşmanın. Bir zamanların kaba, dar siyasal, fakat istikrarlı “düzen” kavramının yerini, burjuva demokrasisinin geri biçimine bile hazırlıklı olmayanlar için hükümet karşıtlığı, teşhiri ve rutin siyasal-sendikal faaliyet ve eylem çizgisi almıştır. Bu kapsamda Erdoğan’ın en son “alan da kaçan mı” tarzında 9 ayda anayasa defterini kapatma yoklaması her ne kadar tutmadıysa da, “muhalefet”in elini çabuk tutması ve anayasa konusunda açık mevzilenmesi -ve kitlelere gitmesi- yönünde de tersten bir işaret oldu. 8 Ekim’de bunun daha geniş ölçekte gerçekleşmesi beklenmelidir: Demokratik anayasa talebi! Dolayısıyla 8 Ekim’e büyük olasılıkla damgasını vuracak olan dar hükümet-AKP karşıtlığı zemininde, düzenleyici kurumların andığı taleplerle birlikte anayasa sorunu olacaktır.

Devrimci Proletarya da işçi sınıfının bir dizi talebini asıl olarak anayasa gündemine bağlayarak ve “Bu anayasada işçiler yok!” vurgusuyla yükseltecek; darıyla genişiyle burjuva demokratik anayasaya karşı sosyalist işçi demokrasisi sloganlarıyla yerini alacaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*