Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » 1 Mayıs’ın mesajı: Sınıf inisiyatifi ve süreklilikte ısrar!

1 Mayıs’ın mesajı: Sınıf inisiyatifi ve süreklilikte ısrar!

1 Mayıs, İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Bursa, İzmir, Batman, Adıyaman, Ağrı, Silopi, Bitlis (Kürdistan’da bölgesel merkezi mitingler yapıldı), Kars, Antep, Edirne, Van, Giresun, Sıvas, Kütahya, Çanakkale, Eskişehir, Zonguldak, Antalya, Trabzon, Tokat, Denizli, Muğla, Karabük, Bartın, Pazar, Fethiye, Ordu, Amasya, Burdur, Kayseri, Ayvalık, Burhaniye, Bandırma, Samsun, Trabzon, Artvin, Hopa, Şavşat, Afyon, Antakya, Niğde, Zonguldak, Dersim’de kutlandı. Elazığ’da yapılmak istenen mitinge ise izin verilmedi. Kutlamalara, Taksim’de yaklaşık 250 bin, Ankara’da 10 binden fazla, İzmir’de yaklaşık 30 bin, Kürdistan’da onbinler, Antep’te 3 bin, Bursa’da yaklaşık 6 bin, Eskişehir’de yaklaşık 7 bin, Mersin’de 10 bin, Antakya’da 2 bin 500, muhtelif il ve ilçelerde de her biri 500 ila 2 bin 500 arası olmak üzere 500 bini aşkın işçi ve emekçi katıldı. 1 Mayıs gösterilerinde Kürdistan’da barış ve demokratik anayasa talepleri ile Taksim’in kazanılmış olması vurgusu öne çıktı. Bu kutlamalara, Tekel işçilerinin yanı sıra TPAO, belediye, özelleştirme kapsamındaki şeker fabrikalarının işçileri yaygın olarak katıldılar.

Türkiye’deki kutlamalara ise, başta Taksim olmak üzere öncekini kat kat aşan sayıda işçi ve emekçi katıldı. Bu katılımın asıl ağırlığını oluşturan elbette ki proletaryanın başkenti İstanbul’du, Taksim’di. Taksim, 1 Mayıs’ta, kent nüfusuna oranlarsak İstanbul’daki her 50 kişiden birini kucakladı. Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarının kazanılmış olması, kitleselliğin başta gelen faktörüydü. İşçi ve emekçiler, sendikalı ve sendikasız, örgütlü ve örgütsüz… birbirlerini de örgütleyerek Taksim alanına aktılar; alanda olmanın özgüven ve coşkusunu yaşadılar.

Miting ve gösterilerde ön plana çıkan, kölece çalışma ve yaşam koşullarına karşı güvenceli çalışma talebi oldu. Güvenceli çalışma talebi, son aylarda Tekel başta olmak üzere sınıfın önceki çalışma koşullarını yitiren bölüklerinin direnişlerinden yayılmakla kalmıyor; aynı zamanda tıpkı asgari ücretin genel ücret haline getirilmesi gibi güvencesiz-sözleşmeli çalışmanın da tipik çalışma biçimi haline getirilmesine karşı örgütlenme ve mücadelenin harcını oluşturmaya başlıyor. 1 Mayıs’a katılımın Taksim’deki kitlesellik patlaması ile birlikte küçük ilçelerde dahi farklılaşması ve 500’ün altına düşmemesi, katılımın geçen yıllara göre belirgin artışı, bu itilimin göstergelerinden biri ve geleceğe açılan kapılarından biri oldu. Bununla birlikte, artık küçük sayamayacağımız yeni proletarya merkezlerinde kutlamalara katılımın ağırlığını hala kamu emekçileri sendikalarının oluşturması, tıpkı kitlesellikte olduğu gibi sınıf bileşiminde de önceki tablonun kökten değişmediğine ve proletaryanın yalnızca eski değil yeni kesimlerinin de kucaklanma zafiyetine bir kez daha işaret ediyor.

Taksim 1 Mayıs’ı, bu zafiyetin aşılması açısından ciddi ön veriler sundu. Özellikle DİSK ve KESK’in bu kez belirli bir yüklenmeyle taşıdıkları, 1 Mayıs’ın bu sınıf kesimleri içerisinde öncesinden itibaren taşıdığı meşruiyetin bilincindeki kitle Taksim’deydi. Türkiye devrimci hareketinin olduğu gibi sınıf hareketinin de farklı kuşakları, son yıllarda alanı fethetmek için dişediş mücadele etmiş güçler Taksim’deydi. “Sorunu tek bir alana sıkıştırmamak”, “sınıfın geniş kitlelerinden kopmamak” adı altında kendisine Türk-İş’le birlikte Kadıköy’ü mesken eylemiş olan ve bu kez gelip sınıf mücadelesinin fethedilmiş mevzisinin üstüne kurulan EMEP bile Taksim’deydi! Son dönemin Tekel başta olmak üzere öne çıkan direnişlerinde yer alan işçiler, işyeri ve sektörlerinde yeni örgütlenme çalışmaları yürüten işçi ve emekçiler Taksim’deydi. Kürt işçi ve emekçiler, Kürdistan’daki kutlamalarda kullandıkları “Newroz’da Kürdüz, 1 Mayıs’ta işçiyiz” yaklaşımıyla Taksim’deydi. 1 Mayıs’ı kimileri sınıfsal, kimileri demokratik talepleriyle karşılayan, emekçi, kimileri alt orta sınıflara mensup kesimler, kimlik grupları, azınlık demokratları… Taksim’deydi. Taksim, sahip olduğu meşruiyetle sınıfsal olanla demokratik olanı kendisine mıknatıs gibi çekerek birleştirdi ve “başka koşullarda” pek rastlanmayan, ya da ancak geleneksel örgütlenme biçimleriyle örülmeye çalışılan, kendine özgü bir bileşim ortaya çıkardı. Bu bileşimin aynı kitlesellik, ölçek ve renklilikte olmasa bile, özellikle en büyük metropollerde de izlenebilirliği vardı.

Taksim’in gösterdiği…

Taksim alanında sabah saatlerinden itibaren işçi sınıfının ve devrimci güçlerin farklı kuşaklarından işçi ve emekçiler buluşmaya başladılar. Bu buluşma, bir yandan coşkulu, bir yandan meraklıydı. Belli ölçüde bir şaşkınlık da vardı. Hiç ulaşılamayacakmış gibi gelen bir sevgilinin aniden elini tutar gibiydiler. İşçi ve emekçiler, karmaşık duygularını, sorulduğunda berrakça dile getirmekten çok, durağan bir tarzda mitingi izleyerek, bastıkları yerin tadını çıkarmaya çalışarak ortaya koyuyorlardı. Sloganlara, marşlara katılım gürül gürül değildi. Zaman zaman bir parçasına, zaman zaman bir diğerine, bazan tek başına, bazan bir bölük halinde katılımlar olmakla birlikte, Taksim, marş ve sloganlarla “inlemedi”. Bunda gün itibariyle dinlemeye doyulamasa da 1 Mayıs marşının kürsü tarafından her zora düştüğünde çalınmasının da payı varsayılabilir. Ancak asıl önemli olan, işçi sınıfının Taksim 1 Mayıs’ını özümleme ihtiyacıydı. Yeni yaratılmış bir esere, yapılan bir eyleme, yazılan bir mektuba dönüp bakar gibi, onun kendisinin öz ürünü, bileği mahsulü olduğunu özümlemesi, bunun özgüveniyle dolarak yeni adımlarını atması!

Dolup taşacağı daha ilk saatlerde belirginleşmeye başlayan alanda, ilk saatler itibariyle 1 Mayıs’ın henüz köpüklerini ortaya koyan, üstelik de sınırlı bölükleriyle koyan işçi hareketinin bu atmosferi hakimdi. İşçiler, alanda birleştiler; ve elbette 1 Mayıs’ın bir gün öncesindeki bölünmüşlükleri ve örgütsüzlükleriyle birlikteydi bu birleşme. Sendikaların önceki 1 Mayıs’larda alana taşımaktan büyük oranda imtina ettiği, yüklenmedikleri kitle önemli ölçüde alandaydı. Bir kısmının adı direnişle anılan, bir tarihi olan ya da yakın zamanda kriz tensikatları, sendikalaşma mücadeleleriyle gündemde olan fabrikalar, işyerleri… Bu kitleselliği 1 Mayıs’ın kazanımları arasında anmamak, 1 Mayıs’ı tek bir an ya da duruma sıkıştırmak, işçi sınıfı adına yapılacak en büyük kısa görüşlülüklerden biri olsa gerektir. Tıpkı, saatler boyunca alanda durmak açısından önemli olsa da salt devletin Taksim alanını açmış olmasına bağlamak gibi! Kazanılan her mevzinin bir yandan geniş işçi kitlelerini meşruiyeti ile kendi bağrına doğru çekmesi, özgüvenle doldurması önemlidir. 1 Mayıs, tek bir an, tek bir hamle, tek bir olaydan değil; birbirini yığınak gibi güçlendiren bir dizi gelişmeden oluştu.

Elbette ki Tekel başta olmak üzere direnişçi işçilerin sabah saatlerinden başlayarak attıkları adımlar, Türk-İş ağası Kumlu’nun lafının ağzına tıkılması, kürsünün Direnişteki İşçiler Platformu tarafından işgal edilerek Platforma söz verilmek zorunda kalınması, Devrimci 1 Mayıs Platformu ve diğer yapılar adına yapılan konuşma, 1 Mayıs’ta işçilerin işçi sınıfı namı hesabına yaptığı hamleler ve devrimci güçlerin kendilerini siyaseten ifade etmesi olarak tarihe geçti. Zaman gazetesinin ilk manşetleri, “Türk-İş Başkanı’na çirkin saldırı” şeklindeydi. “Mesaj” alınmıştı! Sabah saatlerinden başlayarak Tekel işçileri, Direnişteki İşçiler Platformu, Devrimci 1 Mayıs Platformu, 1 Mayıs’ın havasını yükselttiler ve birbirinin asla tekrarı olamayacak olan “özlenen görüntüler”den bir diğerini daha geri getirdiler.

Taksim 1 Mayıs’ı, neoliberal burjuva demokrasisinin bir figürü olmadı. Bunu sağlayan yukarıda saydığımız, kürsü işgali dahil pek çok gelişme vardır. Ama o aynı zamanda burjuvazinin yönetim tarzı ve taktiklerinin değişkenliğinin de bir diğer göstergesiydi. Bırakalım 1 Mayıs gibi sınıfsal bir olayı, demokratik taleplerin liberal bir içerikle doldurularak “karşılanması” karşısında, her türlü zorbalığı faşizmle özdeş gören ve kendi varlık nedenini faşizme karşı mücadele ile açıklayanların, son 1 Mayıs dahil daha bir dizi gelişme karşısında elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi olacağı açıktır. İşçi sınıfına yeni devrimci militan slogan ve taktikler, yeni örgütlenme ve mücadele biçimleri, en sonu, burjuva demokrasisini yıkıp geçebilecek sosyalist konseyler demokrasisi hedefini kazandırmak, bu 1 Mayıs’ın da mesajı, üstelik son derece görülür bir mesajı olarak duruyor.

Devrimci literatürde sıkça tekrarlana tekrarlana etkisini yitirmiş bir söz vardır: “1 Mayıs’ı 2 Mayıs’a bağlamak”. İşçi sınıfı 1 Mayıs’ın bir gün öncesiyle bir gün sonrasında aynı bölünmüşlük, örgütsüzlük, özgüç ve özgüven sorunu yaşıyorsa, bu sözü tekrarlayadurmaktan artık kaçınmak zorunludur! Kürsü işgalinde, işçilerin merak, coşku, yarı şaşkınlık, mutlulukla doldurdukları gözbebeklerinde ışıldayan 1 Mayıs ruhunun akacağı yer, her günkü, stratejik, istikrarlı sınıf çalışmasının, burada sergilenecek sebat, yaratıcılık ve tutkunun ta kendisidir.

Bir gün önce, bir gün sonra…

İşçi hareketinde yığınsal, militan, örgütlü ve sistemli bir yükselişin üzerinde yükselmeyen her 1 Mayıs, bir gün öncesi ile bir gün sonrası arasına “bataklıktaki nilüfer çiçeği” gibi girer. Yaşamlarını alabora eden işten atılma gibi nedenlerle ya da halihazırda yürüttükleri sendikalaşma gibi mücadelelerden dolayı belirli bir hareketlilik içerisinde bulunan kesimleri dışında işçiler, 1 Mayıs’ın bir gün öncesinde kölece çalışma ve yaşam koşulları karşısında nefret dolu ve fakat boyun eğme halindedirler. Tekel işçilerininki gibi solukluluğu ve yarattığı destek halkalarıyla görkemli olmadıkça, sınıf eylemi onlarda birebir ve günlük yaşamlarını kendiliğinden değiştirecek bir itilim yaratmaz. Buna rağmen öncü işçiler başta olmak üzere işçi kitleleri, “olağan” koşullarda gevşek duran ellerini sınıf kültürü ve içgüdüsüyle işte tam da 1 Mayıs günü yumruk yapar ve burjuvaziye karşı kullanırlar. Ve fakat “yumruk”, aynı örgütsüzlüğe bırakılmışlığın aynı “olağan” koşullarında giderek gevşek bir ele dönüşür.

Devrimci güçler açısından da durum ne yazık ki çok farklı değildir. “Mart-Mayıs süreci” olarak anılan aylar boyunca asıl olarak özgüçlerle girilen kısmi hareketlilik, 1 Mayıs yaklaştıkça çevre güçlerin nispeten daha örgün tarzda hedeflendirilmesine dönüşür. “Mart-Mayıs süreci” 1 Mayıs’la taçlanır ve nesnel -örneğin 26 Mayıs ya da anayasa gibi- gelişmeler olmadıkça alışılageldik devrimci faaliyet düzeyi hakim olur. 1 Mayıs’ta ulaşılan en ileri mevzi ve olanakların bile ancak “bir gün öncesinin” zayıflıklarını aşma perspektifi ile kullanılabileceği, aynı zamanda bu mevzilerin içerdiği bariz boşluklar sık sık unutulur. Mevzilerin kendisine içerden yatırım yapmak, iç örgütlülüğünü sağlamlaştırmak, kitlesellik ve temsil yeteneğini büyütmek, işçi sınıfı içinde dar bir güçle değil, doğrudan sınıf kitlelerinin gücüyle konuşmak, bir diğer deyişle, ilk bakışta “görünmeyen”, fazla ışıltısı olmayan, sürekliliğin gerçek sigortalarını yaratmak, fırsatlara yüklenirken bir çırpıda sonuç alma beklentisini aşmak gerekliliği fazla düşünülmez.

Doğrudan bir dille, bu küçük burjuva tarzın ta kendisidir. 1 Mayıs’ın işte tam da işçi sınıfının 8 saatlik işgünü için yıllar boyu verdiği mücadelenin ürünü ve parlayan yıldızı olmasıyla verdiği birinci mesaj, Taksim 1 Mayıs’ının mesajı, bu tarzı aşmak olmalıdır. Sınıf çalışmasının günlük güçlükleri, tüm darbelemelere karşın yıllarca hükmünü yürütecek kadar kalıcı her bir mevzinin aynı oran ve yoğunlukta bir çalışmayı gerektirmesine denk bir ısrar ve sebat olmalıdır. Her biri tek tek alındığında burjuvaziye karşı hiçbir şey olan işçilerin bölünmüşlüğünün, örgütsüzlüğünün giderilmesi, tek bir örgütlü yumruk halinde birleştirilmesi, içe, derinliğe yüklenilmesi olmalıdır. 1 Mayıs, ancak o zaman sadece kazanılmış olmakla kalmaz; aynı zamanda işçi hareketinde kendiliğinden yaratacağının çok üzerinde, kalıcı ve ivmeli bir yükselişin dönüm noktalarından biri haline gelebilir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*