Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Zamanın ruhu: Artık yeni bir başlangıçtayız

Zamanın ruhu: Artık yeni bir başlangıçtayız

Tekellerin büyüyen bir ekonomik, siyasal, sınıfsal, toplumsal kölelik yaratmaları, yaşamın tüm alanlarını kaplayan gözetim ve denetim ağlarıyla bireylerin demokratik hak ve özgürlüklerini de yok edici bir biçim almış, özgürlük sorununu ağırlaştırmıştır. Emekçi sınıfların buna karşı gelişen tepkisi, yaşamlarıyla ilgili her türlü kararı kendilerinin verme istek, özlem ve eylemi olarak, çoğunluğun kendi sınıf çıkarları doğrultusunda öz irade ve eyleminin gerçekleştirilmesi istek ve mücadelesi olarak siyasal, sınıfsal, toplumsal ve bireysel köleleikten kurtulma istek ve iradesi olarak, burjuva demokrasisinin sınırlarını açığa çıkarır ve bunlar, sosyalist demokrasi istek ve özleminin, ihtiyacının gizil ifadesidir.” (Komünist Devrim Örgütü Pltf.)

“Değişmeyen, eskisi gibi kalabilen ve bu şekilde kalabilecek olan hiç bir şey yoktur.” 150 yıl öncesinden söylenmiş de olsa Komünist Manifesto’nun bu ünlü sözü bize bugünü de sarih biçimde anlatıyor. Son yıllarda şurasından burasından tırtıklanarak çözümlenmeye çalışılan ekonomik-sosyal-siyasal-kültürel değişim ve dönüşüm sürecieskiye ait ne varsa parçalayarak, dağıtarak, kriz çıkararak etkimesini sürdürüyor.

Kapitalist küreselleşme dediğimiz ve az çok üzerinde herkesin hemfikir olduğu şey sadece ekonomik alanda meta üretim ve dağıtım süreçlerini ifade etmiyor bize. Aynı zamanda bu ekonomik temel üzerinde gelişen bir burjuva toplumsal ilişkileri de yaratarak ilerliyor. Eskiye ait ne kadar şey varsa, ideoloji de, felsefe de, siyaset de, gelenek ve değerler sisteminde bir önceki durumu ifade eden ne varsa onları tasfiye ediyor. Yeni durum tüm ulusal çitleri, kültürleri dağıtarak, ekonomik toplumsal ilişkiler bütününde kendi kültür, ideoloji ve değerlerini yaratarak, kendii felsefesini küresel düzeyden oluşturarak galebe çalıyor. Kapitalist meta üretim biçimi ve ilişkilerin yarattığı toplumsal ilişkiler dünya üzerinde tek bir kültürel biçime doğru ilerliyor. Bir şarkı, bir film, bir roman… vb. bir anda dünyanın her köşesinde kitlelerin hücumuna uğrayabiliyor. Toplumlar arası ilişkiler, birey toplum ilişkileri, bireyler arası ilişkiler küresel düzeyden yeniden kuruluyor. Öyle ki emekçi sınıfların sermaye iktidarına karşı yürüttükleri mücadeleler (henüz içsel bağları karşılıklı kurulamamış olsa da) birbirine bnzemeye başladı. New York’tan, Londra’ya, Madrid’den Paris’e, Atina’dan İstanbul’a neredeyse kitle mücadelelerinde kullanılan yöntemler, içerik ve biçim birbirlerini kopya eder gibiydi. Neresi Londra, neresi Atina, neresi İstanbul ilk bakışta anlaşılamayabiliyordu. Küreselleşme dediğimiz sermaye hareketi, kendisiyle birlikte karşıtının da küreselleşmesini sağladı. Yeni bir enternasyonal mücadelenin biçim ve araçlarının ortaya çıkmasını zorlamaya başladı.

Önceki ilişki ve süreçlerde tedrici, ağır aksak gelişen bu durum, yeni ideo-kültürel amaçların gelişmesiyle medyanın, internetin küresel ağlarla tüm dünyayı sarsmasıyla tek bir kültüre doğru ilerleyişini hızlandırıyor. Dönüşümün bu biçimi içe kapalı kültürleri (hala kaldıysa), gelenek ve tarihlerine resmi düzeyden angaje olmuş toplumları daha derinden sarsabiliyor. Kendi kapalı iç dünyasında, etrafına ördüğü duvarlarla korumaya aldığı o ideoloji, kültür, ahlak… ne kadar değer yargısı, inanışları, doğruları varsa duvarın yıkılmasıyla çıplaklaşıp etkimeye girmekte, kendini yeni durum içerisinden ifade etmek zorunda kalmaktadır. Zira belirleyici olan maddenin nesnel hareketidir.

Bu süreç 2000′li yıllarla birlikte Türkiye’de de etkili şekilde yaşanmaya başladı. Neoliberalizmin ekonomik alanda hakimiyetini kurması, toplumsal-kültürel alandaki etkimesini bu yıllardan sonra daha çok göstermeye, katı olan herşey buharlaşmaya başladı. Cin her alanda şişeden çıktı. Değişim süreci istimini alınca da toplumsal yıkım boyutlandı. İtirazlar çoğaldı. Fakat itirazlar yeninin içinden geçerek geleceği kucaklamak yerine tutuculuğa, statükoya sarılmayı doğurdu çoğunlukla. Burada tıkandı çoğu şey. Nesnel durumu tanımlayıp ondan ilerisine gidebilecek yol, yöntem, araç üretmekten ( kısaca vizyon üretmekten) geçmekteyken çıkışın yolu, bir ne yapacağını bilememe, bildiklerini de unutma hali olarak kapatıldı. Kitle örgütleri, sendikalar, sol-sosyalist iddialı tüm kurum ve yapılar kitlelerin önünde neredeyse varlıklarıyla, yolu tıkayan bir hantallık içerisine girdiler. Toplumsal-ekonomik-siyasal-kültürel yaşamın burjuva neoliberal-muhafazakarlığın altında gün gün daha da ezilmesi bu durumu sürdürülemez kılmaya başlayınca, bir kıvılcım patlamaya dönüştü.

Taksim Gezi’deki ”birkaç ağaç” sadece AKP gericiliğine, sermayenin meta ilişkilerine değil bunlar karşısında ezilen ”muhalefet” kurumlarına da isyan etti. Çağın ruhu ortaya çıkıverdi. Kitleler kendi kaderlerini ellerine almanın zorunluluğunu derinden duyumsadılar. Klasik, geleneksel biçimlerin dışına taşarak, özgüvenli, kendinden emin duruşuyla mücadelesini her türlü aracı kullanarak, politik düşmanının kendisine karşı kullandığı tüm saldırı ve hakaretleri hiç yüksünmeden düşmanının elinden alıp işlevsizleştirmekle kalmadı, mücadelesinin bir kaldıracı haline getirmeyi de bildi. Kendilerine duydukları müthiş özgüvenin bir dışa vurumudur bu. Artık kitle hareketlerinde, sınıf mücadelesinde yeni bir dönem açılmıştır. Kitleler ”kitle” olmaktan çıkarak bizatihi önderliği ele almışlardır.

Mücadelenin kolektif dinamiği sosyalist işçi demokrasisini acil bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmasını getirmiştir. Sokaklara çıkan insanların büyük bir bölümü burjuva temsili demokrasisinin artık gerici bir kuruma dönüştüğü noktasında hemfikirdirler. Doğrudan demokrasinin gerekliliğini tartışmakta çözümü burada aramaktadırlar. Kitlelerin kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olma talebinin karşılanabileceği tek sistem sosyalist işçi demokrasisidir. Ve onun kolektif merkeziyetçi yorumudur.

Demokratik merkeziyetçiliğin işaret ettiği temsiliyet ilişkileri de artık kitlelerin talep ve ihtiyaçlarının gerisine düşmüştür. İletişim teknolojilerinin bu kadar geliştiği ve emekçi kitlelerin bunun üzerinden her türlü sürece anında dahil olma talepleri ancak kolektif merkeziyetçi bir ideolojik anlayışla karşılanabilir. Kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerine, yaşam tarzlarına karşı dikta heveslerine kapılanlara gerekli cevabı hiç beklenmedik yer ve zamanda vermiştir. Sermaye ve hükümeti için de, hatta siyasal kurumlar (devrimciler de dahil) için soru “çalışmadıkları yerden” gelmiştir. Tembel öğrenciler gibi ”O konuyu daha görmedik” diyorlar.

Marx ”toplumsal ilişkiler bütünü olarak birey” derken belki de tam da bugün yaşadıklarımızdan bahsediyordu. Kapitalist meta ilişkileri için de, o toplumsallık içersinde birey olmaya çalışan gençlik hiç de sandığımız gibi apolitik değilmiş. Onların toplumla ilişkilenişlerini, kendilerini ifade ediş tarzlarını geleneksel ideolojik kültürel tutumlarımızla tanımlamakta zorlanınca işin kolayına kaçıp apolitik olmakla suçlamışız. Şimdi bu iki çizgi birbirini bütünleyecek, birbirinden öğrenecek ve yeni bir mücadele çağını, yol, yöntem ve araçlarını ortaya çıkaracak. Her dönemde olduğu gibi zamanın ruhu yine galebe çalacak.

Bir ”çağın ruhunun” işleyişi gözle görünmez ve öznel iradeden bağımsızdır. Bir denizin yükselmesini andırır. Görünüşte her şey sakin, aynı tek düzelikte devam etmektedir. Kumsala çarpan dalgaların yükselip, kıvrımlarını bazen keskin, bazen durgun açarak ilerlediğini görürüz. Bir med-cezirin denizi yükselttiğini görebilmek için alelade bakışın ötesine geçmeye dalgaların hareketini daha dikkatli incelemeye gerek vardır. Bir dalga gelir kumsal şeritte ilerler, daha önce ulaşmadığı bir noktaya çıkar. Sonraki dalga ise bu noktaya çok uzak kalabilir. Birkaç dalganın hareketini birbirine kıyaslayarak baktığımızda pek bir şeyin değişmediğini düşünebiliriz. Oysaki tüm bu hareketlerin toplamında, kendi iç ilişkilerinin mekaniğinde doğrusal bir hareket vardır. Deniz yükselmektedir. Bu yükselme nonlineer hareketlerin toplamında lineer bir hareket yaratmaktadır. Denizin yükselmesi için meteoroloji koşulları, ay’ın hareketi uygundur. Bilimsel doktrinler bunun böyle olacağını söylemektedir. Tek tek dalgaların hareketi bize bu gerçeği gösteremez; onun için ruhu yakalamak gerekmektedir.

”Çağın ruhu” son tahlilde herkeste, tüm kişi, kurum ve örgütlenmelerde siyasal-felsefi-ideolojik tutumlarda yansımasını bulmaktadır. Bu değişim durumunu kabul edip, onu dikkate alanlar kadar, ona karşı umutsuz tutum alıp, rededenlerde de derin izler bırakır. Bu değişim durumunu, çağın ruhunu kabul etmeyenler tedrici bir şekilde toplumsal-siyasal-ideolojik yaşamdan silineceklerdir. Bu siliniş, süreçleri muhakkak ki sancılı geçecek, buna direneceklerdir. Bu direniş içersinde zaman zaman eskinin ruhunun canlandığına da -ölümcül bir hastanın kaçınılmaz sona yaklaşırken zaman zaman gözlerinde beliren yaşama isteğinin ışıltısı gibi- şahit de olacağız. Fakat bu geçici olacak. Değişim ruhunu kabul edenler yavaş yavaş geleceğin yolunun taşlarını döşemeye başlayacaklardır. Ve kuşkusuz ki bu inşa süreci bu ruha uygun kişiler tarafından yürütülecektir. Hazırlık süreci tamamlanıp istim alınmaya başladığında ise bir önceki dönemin kapısı tamamen kapanacak, yepyeni bir çağ başlayacaktır.

Artık yeni bir başlangıçtayız. Gezi direnişi devrimin toprağını kabarttı. İşçi sınıfının bu zeminde uzlaşmaz karşıtlığını önündeki tüm engel ve barikatlara rağmen güçlendirmesi, sosyalizm mücadelesini büyütmesi gerektiği önündeki temel görevdir. Bu tarihsel süreçte tablonun ana rengi en büyük eksikliktir. O da, işçi sınıfının sınıf olarak politik sahneye henüz çıkmamış olmasıdır. Çabamızın yönü ve ekseni buna dönük olmalıdır, olacaktır.

Ercan Akpınar
Sincan F Tipi Hapishanesi

Bir yorum

  1. Çok hoş bir yazı gibi, yer yer bir edebiyatçıyı kıskandıracak denli edebi… Ama süreçten ne kadar kopuk. Yürüyen halk hareketinden ne kadar kopuk, üsten hoca bir yazı…. Hareket, formlarla geleceğin sosyilist demokrasisinin ipuçlarını vermişken, “çağın ruhundan”, “gençlik hiç de sandığımız gbi apolitik değilmiş”, belirlemeleri yapılıyor. Çok ağır adımlar bunlar. Şunu belirlemeyi artık yapmalı, Türkiye devrimci, sosyalist, komünist hareket idealisttir. Toplum, toplumsal süreçlerin gelişim yasalarından ziyade hayata, teoriden, o da kendi anladığı anlamda, bakar. Çıkardığı teorik sonuçlara göre toplumu bir kaba sokmaya çalışır. Bunun için çok büyük bir çaba, direniş, gözü peklik de gösterdi. Bugün gerekli olan bu aydıncı, seçkin özünde ‘burjuva’ olan idelasit bakış açısına savaş açmaktir. Teoriye somut toplumsal ilişkiler içerisinde ve kitlelere güvenerek bakmak gerektiğini kavramak gerek. Eleştiri geliştirir şiarlarıyla yazıyorum. Selamlar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*