Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Zamanı geçen egemenlikler sürdürülemezler

Zamanı geçen egemenlikler sürdürülemezler

“Suriye’nin başkenti Şam’da 18 Temmuz’da düzenlenen, Savunma Bakanı Davud Raciha, yardımcısı Asıf Şevket, Kriz Masası Başkanı General Hasan Türkmani ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Hişam Bahtiyar’ın ölümüyle sonuçlanan saldırının ardından Suriye krizinde yeni bir sürece girildi.
Saldırılardan sonra gerçekleşen en önemli gelişmeyse ülkenin kuzeyindeki Kürt güçlerinin, Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlerdeki kentlerin kontrolünü ele geçirip kendi yönetimlerini kurmaya başlaması oldu. … Bu kararın ardından yeni bir politik süreç hazırlığı içine giren Kürtler, bombalı saldırıda dengelerin sarsılmasının ardından kendi öz yönetimlerini kurmaya başladı.” (Mahmut Hamsici, BBC Türkçe 25 Temmuz 2012)

Bu satırların yazılışına zaman olarak yakın, ama sürecin yarattığı sonuçlardan bakarak artık çok uzağız! Kürt halkının Rojava’da özerk yönetim ilanından Kobane’de başlangıçta özgücüyle yürüttüğü direniş sayesinde IŞİD’in ilerlemesinin durdurulmasına, kantonal yapı inşasından özsavunma güçlerinin örgütlenmesine, HDP’nin seçim başarısından Kuzey Kürdistan’da barikat savaşı taktiğinin uygulanmasına… dek gerçekleşenler, hem onyılların mücadelesinin sağladığı birikimi, hem de yaşamın ivmesinin alabildiğine hızlanmasını yansıtıyor.

Türk devleti, bu gelişmelerin karşısına yine ancak bildiği yolu koyabiliyor. Apaçık bir politika boşluğunu! Kirli savaş bulaşığı analistlerin dönüp dolaşıp kurabildiği cümleler, sorunu yaratmış olan ve kangrenleştiren çerçeveyi sorgulasa da aşmıyor. Karşımızda Kürt halkının sakınmasız mücadelesine karşı bildik “terör” demagojisi, savaşın aktörlerinin artışı ile birlikte daha fazla başvurulan “Türkiye’nin önünü kesmek isteyen dış güçlerin taşeronluğu” retoriği var. Gözün göreceği, aklın yerli yerine koyacağı gerçekler, spekülasyonlara bulanarak yeni bir dizge oluşturulmaya çalışılıyor. AKP, “İnkar ve asimilasyona biz son verdik” yaftasıyla kapalı devre yürüttüğü liberal reformist çözüm sürecinin yerini alan, artık aktörleri de sahası da, yöntemleri de değişmiş, çeşitlenmiş olan bu süreçte Türk burjuvazisinin elini dışta ve içte güçlendirmek için manevralar yapıyor. Bunun bir yanı, toplumsal gericilik birikiminin -MHP, CHP’nin içi ve dışı vb.- şoven milliyetçiliğin aktive edilmesi. Kürt halkına karşı ezen ulus konum ve çıkarları söz konusu olunca uzattığı el boş da kalmıyor kuşkusuz -misal, İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal Barolar Birliği’nin çağrısına rağmen Tahir Elçi’nin cenaze törenine katılmayı reddediyor. İş “özyönetim, özerklik” açıklamalarına geldiğinde kadim düzen partileri onu çiğneyeceklerini ilan etmeyi devlet geleneğinin esası biliyorlar.

“Ezerim, dağıtırım, bu yolla mahalleleri, ilçeleri göç ettirip çekirdeği imha ederim” polisiye mantığı bir kez daha boşa çıkmaya mahkum! Hendek ve barikat taktiğinde militan ısrar, Türkiye’nin Suriye sınırında Kürt özerk yönetimi ile komşu olma realitesi, karşıdevrim saflarında birleştirici bir etki yaratıyor. Ancak zoru tırmandırma talimatını verenler bile bunun yetersiz kalacağının farkında. O yüzden de “devrilen masayı yeniden kurmak” için, “müzakere” için kendilerine imamlardan, esnaflardan, Kürt üst ve orta sınıflarından oluşan bir “sivil toplum” arıyorlar; şimdiye dek bağırlarına bastıkları IŞİD’lilere emperyalistlerin komutası ile “dokunmaya” başlıyorlar. “Yetmez ama evet”in özeleştirisini bile vermeyen liberaller, işin nereye doğru seyrettiğinin daralması içindeki AKP yancısı Kürtlerle aynı ağızdan, bildik yaveyi yineliyorlar. Hendek savaşını da savaşçılarını da kendindeleştirerek, onları isyankar gençlerden ibaretmiş gibi göstererek, yanıp yakılıyorlar: ‘Ah, artık son müzakere imkanı da elden gitti!’.
0,,18501836_303,00
Bir ulus birleşiyor

Egemen ulus retoriği istediği kadar çabalasın, gizleyemez: Bedelleri ölümüne ağır da olsa, Kürt halkının her siyasal kazanımı bölgesel düzlemde etkide bulunuyor. “Dil birliği, toprak birliği, iktisadi yaşam birliği ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal şekillenme” (Stalin) olarak ulusun birlik oluşumu, sıçramalı ve düne kıyasla daha da geri döndürülemez bir süreç halinde işliyor.

Yeni uygulanmaya başlanan hendek taktiğini Kürt halkı ağır bedellerle yaşatıyor. Bir yandan en değerli varlıklarını kaybediyor Kürt halkı. Her şey bir yana, çatışmaların başlamasından bu yana hedef alınarak katledilmiş 44 çocuğun adı yazılı yüreklerimize. Böylesi yiğit bir göze alış, hendek taktiğinin ulusal hareketin en güçlü olduğu yerlerde uygulanmasına dayanıyor. Ancak bu, her zamanki gibi gerçeğin bir yönü sadece. Hendek savaşı, tıpkı mücadelenin çıtasındaki her yükseliş, her sıçrama gibi saflarda anlaşılır sarsıntılar da yaratıyor. Ulusal mücadele bizzat karakteri gereği farklı sınıf kesimlerinin bütünlüğünden oluşuyor. Hendek taktiği de, kırdan kente taşınmış alt sınıfların, kent yoksullarının daha kararlı unsurlarına dayanıyor. Bir göz yanılması -ya da bilinçli bir çarpıtma- ile barikat taktiğini salt gençliğe bağlayan, hatta KCK’dan da bağımsız bir inisiyatif gibi ele alanlar bile var! Oysa Kürt ulusal hareketi kendi tabanı, dünü ve gelecek kuşakları, dahası kendi hata ve kayıpları ile dinamik bir etkileşim halindeki bir oluşum. Gerillanın bir bölümünün kentin içinde ve giriş çıkış halinde konumlandırılmasının yanı sıra, barış sürecinde yapılan mühimmat yığınağı da -savaş bölgesinden akanların haricinde!- taktiğin dayanıklılığını artırıyor. Bu açıdan burjuva düzen partileri, AKP’yi yıpratma güdüsüyle de olsa bir gerçeği dile getiriyorlar! Mücadelenin gelinen düzeyinde motivasyonun kaynağını geriye doğru Güney’deki devletleşme, pratik olarak daha yakından ise Kobane’de sokak sokak verilen özgürlük savaşımı oluşturuyor. Ulus oluşumunda ortaya çıkan kararlı birlik, yatay ve dikey olarak tüm kesimleri kesiyor ve çıkarlarını birbirine bağlıyor. Barikat taktiğinde kitlelerden gelen geriye çekişlerin, yaşamı sürdürebilmek için göç etmelerin yanı sıra, kaynağını ulusal hareketin her biri kendi fonksiyonları olan heterojen, uzlaşır çelişkili bir bütün olmasından alan iç dalgalanmalar da var.

Kürt ulusal mücadelesinde bölgesel düzeydeki sıçramalı gelişim, bütün düzlemlerde “kelebek etkisi” tabirini yavanlaştırarak seyrediyor; sadece taktikleri değil stratejileri de sınayarak akışkanlaştırıyor tüm damarları. Bölge haritasının değişimi onun da strateji ve taktiğini işlek halde tutmasını, dinamize etmesini getiriyor. Ulusal hareketin farklı ülkelerdeki seyir ve düzeyi, talep ve yöntemleri birbirine yaklaşıyor. Uluslararası ve bölgesel ölçekte hızlanmış bir ritmle, tespitleri daha yapılırken eskiten bir süreç dinamizmiyle karşı karşıyayız. Taşlaşmış ulusal egemenlik ve baskı ilişkilerinin, şovenizmin duvarları bir kez daha çarpıla çarpıla dövülüyor. Ezilen ulus emekçilerinin, kadını erkeği, genci, çocuğu, yaşlısı ile kent yoksullarının sadece acıları ve direngenliği değil asıl atılımı ve ataklığı üzerinde yükselen başkaldırı, başlı başına turnusol rolü oynuyor. Nasıl zamanı gelmiş fikirler durdurulamazsa, zamanı geçmiş egemenlikler de yerinde tutulamıyorlar… İç dinamikleri ile birlikte bölgesel bir dizi gelişme ve olanak, Kürt ulusal kurtuluş devrimini ileriye doğru sürüklüyor.

Kürt ulusal mücadelesinin gerek Kuzey’de gerekse de Rojava’da ileriye doğru hamleleri, siyasal ve askeri olarak kazandığı ve kısa sürede özümlediği yeni deneyimler, Türkiye’deki sınıf mücadelesinin seyri ile apaçık bir eşitsizlik halinde. Özerklik ya da özyönetim açıklamalarında ise askeri boyutun ön planda olması hendek taktiğini yorabilecek veya iç dolgunluğunu zayıflatan bir özellik taşıyor. Kuşkusuz burada kitleler ilçe ve mahallelerde direngenlikleri ile birlikte varlar. Göç eden yerli halk, “Kalın” çağrılarına uyamayan öğretmenler, memurlar bile yüreklerini orada bırakıyor, oradaki mücadelenin meşruluğunu tanıyorlar -Kobane’den göçlerde de böyle olmamış mıydı? Ancak bu, DTK bildirgesinde de belirtilen özyönetim’in siyasal ve toplumsal anlamının belirginleştirilmesi ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Politik bir karar ve kitlelere dayalı bir karar olması gereken özyönetim/özerklik açıklamaları ulusal hareketin genetiğinin, gerilla yönteminin uzantısı olarak uygulanıyor ki, bu bizzat özyönetim kavramı ile çelişkileri de barındırıyor.

imagesAma “Her ulus iki ulustur”

Bir ulus birleşirken, Kürt ulusu bölgenin en gerici, karanlık güçlerine karşı mücadelede mevzilerini artırırken, henüz belirginleşmese de oluşagelen bir süreç var: Her ulus iki ulustur! Bu süreç, Kürt ulusal hareketinin “özyönetim” ilanlarını nesnel tarihsel ölçütlere vuruyor ve onların sınamasından geçiriyor. Hele ki iş Rojava’daki mücadelede yerleşikleşen TDH örgütlerinin tanıklıklarını sundukları “doğrudan demokrasi”ye gelince burada ideolojik siyasal ölçütlerin, tarihin eleğinin daha da sıkı olması gerekiyor!

Kürt ulusal birliği -Barzani gibi güçlerle çatışmalı da bir tarzda- oluşurken ulusal hareket kendi kaderini belirlemesinin, ulusal bağımsızlığın gerçek, kadim düşmanlarıyla çelişmemeyi esas alıyor. ABD, Rusya gibi emperyalist devletlerle, yerel gericiliklerden bazılarıyla askeri, giderek siyasi düzeyde ittifak yapabiliyor. Afrika’ya çullanmış, bölgeye de vantuzlarını geçiren Fransa gibi emperyalist haydutlara “Sizin güvenliğiniz bizden geçiyor” mesajı verebiliyor. Bütün bunları kolayca açıklamak ve sonuç alındıkça daha da meşru grmek, PKK ve PYD’nin kendi hakim sınıflarıyla bütünleşik konumunu belirginleştiriyor. Ulusal bütünlük ve kararlı birlik olgusu, Kürt ulusal devriminin demokratik ve halkçı karakterinin zayıflığı pahasına ve bu zayıflık üzerinden gerçekleşiyor: kendi egemen sınıflarının çıkarına… Türkiye’de 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde Kürt illerinde büyük toprak sahiplerinin aday gösterilmesi, korucu ailelerinin kapısının destek için çalınmasını da bu bahiste görmeyecek miyiz?

ford-400x230Bu birliği bir işçi devrimi, işçi sınıfının çıkarları lehine bozup tarihi ivmelendirecek öznel birikim Kürt işçileri, kır ve kent yoksulları içinde yok. Barikat savaşının militalığı da ulusal sınırlarda bir bilenmişliği ve onun stratejisini yansıtıyor. Bir alt ölçekten, yani dışından,Kürt ulusal demokratik devrimini halkçı, antiemperyalist yönden derinleştirecek, onun üzerinde basınç oluşturacak unsurlar da belki ondan da cılız. Kürt ulusal hareketine her şey bir yana son 1-2 yıllık süreçte kendi solundan ne antiemperyalist ne emekçi halkçı yönde bir eleştiri yönelmemesi, ağır bir sürüklenişin ifadesi. Kürt halkının ödediği ağır bedellerin kaçınılmaz bir etkisi devrimci hareketin her bölüğünün üzerinde var. Ancak “Kürt ulusal mücadelesini Batı’ya taşıma” formülü, ahlaki ve insani ölçütlerin politik sınıfsal olanın önüne geçirilmesi bu etkinin karşılığını vermenin yolu değil. Ne var ki HDP bileşenleri (ya da dışardan verilen desteklerde) burada da kalınmayıp kendi varlık gerekleri ile çelişen bir iç boşalması ve tasfiye düzeyinde tabiyet yaşanıyor. Genel bir onay bulan DTK bildirgesinin Kürt ulusu için kendi kaderini tayin hakkını değil merkezi Türk devleti altında bir özerkliği talep etmesi; mahalleler, gençlik, dahil mekanizmaları tanımlanan özyönetim için işçilerin adının bile anılmaması; sınıfın sınıfa karşı savaşımını içermeyen bir özyönetimin hem de “doğrudan demokrasi” gibi abartılı sunumlara konu olması; onyılların köylü devrimcilerinin, antiemperyalist demokratik devrimcilerin bir yoksul köylü eleştirelliği, antiemperyalizm unsuru bile katamamaları başka neyle açıklanabilir?

Orta-ileri kapitalist bir ülke işçilerinin yalnızca kendi sınıfsal kurtuluşu için değil, Kürt halkının özgürleşmesi için de yüklenecekleri sorumluluk, sosyalist devrimin talep ve konularını, burjuvaziye karşı uzlaşmazlığını başa yazmak olmalıdır. Mücadelenin eşitsiz gelişiminin, Kürt ulusal hareketine demokratik desteğin bizi sosyalist görevlerden ve onun mücadelesini örgütlemekten uzaklaştırması bir yana, onda ısrar etmeliyiz…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*