Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “Zaman İhtiyaçtır” kitabı üzerine bir eleştirel değerlendirme

“Zaman İhtiyaçtır” kitabı üzerine bir eleştirel değerlendirme

NotaBene yayınlarından çıkan “Büyüyen Zaman İhtiyacı” (Kenan Güngör, Büyüyen Zaman İhtiyacı: Zamanda Kölelikten Zamanda Özgürlüğe. NotaBene yay. İstanbul. 2017) kitabı, en azından Türkiye’de, toplumsal zaman kuram ve mücadelelerindeki ciddi boşlukları doldurmaya dönük bir adım olma iddiasını taşıyor. Ancak kitabın baştan sona taşıdığı gaflar, aşırı boğucu tekrarlar, ve toplama-devşirme basit gazete-internet haber-yorumları havası, bu vaatedici girişimi büyük ölçüde zayıflatıp, etkisizleştiriyor.

Zamanda devrilen çamlar

1-
Ek bölümü: Boş Zamanın Evrimi s.307. Eşitlikçi avcı-toplayıcı toplumlar için, “Av birlikte -kalabalık bir grup halinde- gerçekleştirilen bir eylemdi, avın ürünü de ortak paylaşılıyordu.” deniyor. Eşitlikçi göçebe toplayıcı-avcılarda, avcılık her zaman birlikte ve kalabalık gruplar halinde gerçekleştirilen bir eylem değildir. Yukarı Paleolitikte mızrak atar, ok-yay, bumerang, kanca, olta gibi bireysel av aletlerinin gelişimiyle birlikte, küçük gruplar halinde ve bireysel avcılığa geçiş yaşanır. Orta ve büyük boy avların, ortak ve eşit paylaşımı, avın hep birlikte gerçekleştirilmiş olmasına değil, bu tür avlar, isterse bir kişi tarafından vurulmuş ve kampa getirilmiş olsun, daha vurulduğu anda topluluğun ortak ürünü olmasını sağlayan komünal ilişki biçimine dayanır. Hatta bireysel avcılıkta yetenek ve prestij eşitsizliklerini azaltmak için, av etinin belli komünal adet ve kurallara göre dağıtımını yapan da avı vuran değil, ava katılmadığı halde vurulduğu ok-yayı yapan (avcılar av öncesinde ok-yaylarını birbiriyle değiştirirler) ya da yaşlılardan biridir.

Avcı-toplayıcılar, “Açlıkla savaşılmaktadır” diye tanımlanıyor. Eşitlikçi göçebe avcı-toplayıcıların ömrü av-besin peşinde koşmakla geçen toplumlar olduğu, burjuva modernist bir ön yargıdan ibarettir. 1970’lerde Sahlins, Lee gibi antropologların çalışmaları, bu önyargıyı gümbürtüyle çökertmiştir. Eşitlikçi göçebe avcı-toplayıcıların, günde ortalama 3-4 saatten fazla avcılık-derleyicilik ile uğraşmayan, bol serbest zamana sahip toplumlar olduğu kanıtlanmıştır. Kıtlık dönemlerinde bile aşırı çalışmazlar, ihtiyaçlarını kısarak ve komünalliğin “açlık da bolluk da eşit paylaşılır” ilkesi uyarınca, herkesin son lokmasını bile daha fazla ihtiyacı olanlarla paylaşmasıyla yanıt verirler. Bol serbest zamanlarını, bol uyuma ve dinlenme zamanının yanısıra, oyun, eğlence, dans, şarkı, türkü, ritüel, mağara-kaya resimleri, el oymacılığıyla yapılan heykelcikler, öyküler anlatma, keşif gibi çok çeşitli ortak ve bireysel etkinliklerle değerlendirirler.

“Ateşin bulunması onlara hem artı bir enerji hem de başında toplanıp ilkel sesler çıkartarak sohbet edebilecekleri boş zaman sağladı.” deniyor. “Ateşin başında ilkel sesler çıkartarak sohbet” yazarın ilkel bir fantazisinden ibaret. Birkaç kelime, hece, nida ve doğadaki seslerin taklidine dayalı “ilkel sesler çıkararak” haberleşmeden cümle yapılı dilin gelişmesine geçiş, Orta Paleolitikten Yukarı Paleotiğe geçiş sürecinde, alet yapım tekniklerinde sıçramalı gelişme ve daha istikrarlı toplumsal ilişki biçimlerinin kurulmasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Yukarı Paleolitikte insanlar, birbiriyle konuşacak, öyküler anlatacak, şarkı-türkü söyleyecek, bilgi birikimini kuşaktan kuşağa aktaracak gelişkinlikte bir dile sahipti.

Dip tarih ve antropoloji üzerine iki paragraftan ibaret yazılanlarda bile bu kadar çam devirme, bilimsel bilgiler yerine ilkel önyargıları geçirme, kitabın yazarı açısından büyük bir ciddiyetsizlik ve sorumsuzluğa işaret ediyor.

İlk eşitlikçi toplumların bol serbest zamanı, bu serbest zamanı nasıl değerlendirdikleri, toplayıcılık ve avcılığın birbiriyle ve serbest zamanla antitetik olmayan ilişkilerini nasıl kurdukları üzerine, oldukça zengin bir literatür olmasına karşın, kitapta zaman kullanım biçimlerinin tarihine, boş zamanın evrimine ilişkin bölümlerde iki paragraflık çam devirme dışında yer verilmemesi, ciddi bir boşluk olarak duruyor. Örneğin kadınların doğal doğum kontrolüyle (çocukları 3-4 yaşına kadar emzirerek) 3-4 yılda birden sık ve genellikle 2’den fazla çocuk yapmamaları… Av üst üste ters gittiğinde “ana-ata ruhları”nı kızdırdıklarını düşünüp 1 ayı bulan süreler boyunca etsiz kalsalar bile ava çıkmayışları… Günlerce sürebilen sürek avlarında, saatlerce koşan avcının yorulduğunda kendini daha fazla helak etmeyip bazan 1 güne yakın süreler uyuyabilmesi ve küçük çaplı avlarla karnını doyurmak ve çevre keşfi için uzun molalar verebilmesi ve sonra iz sürmeye kaldığı yerden devam etmesi, yani emek sürecini kendi durum ve ihtiyaçlarına göre ayarlayabilmesi… Göçebeliğin doğanın kendini yeniden üretmesini sağlayarak emek üretkenliğini yükseltmesi ve avcılık-toplayıcılık için gerekli zamanı düşürmesi…

Zaman ihtiyacına ilişkin ve sık sık kapitalizm öncesi çağlara, tarihe ve antropolojiye de atıfta bulunan bir kitap açısından büyük cehalet, ciddiyetsizlik ve boşluklar…

2-
“İşin zorunluluğa dayanıp yabancılaşmayı üretir olmaktan çıkması, hoşnutluğu, yaparken haz almayı üretmesiyle, Marx’ın deyişiyle işin eğlence olmasıyla gerçekleşir.” (s.295) Marx’ın emeğin zorunluluğa, yabancılaşmaya, zahmete vd bağlı olmaktan çıkıp ne yönde nasıl dönüşeceğine dair çok önemli belirlemeleri vardır ama, “işin eğlence olması”na dair bir “deyişi” yoktur. Emeğin yerini oyun eğlencenin alacağı yönünde Marx’a atfedilen düşünce, Marx’a değil Marx’ın ilk gençlik yapıtlarında etkisinde olduğu Fourier’ye aittir. Marx, sonraki yapıtlarında Fourier’nin bu düşüncesine katılmaz: “Emeğin yerini, Fourier’nin iddia ettiği gibi oyun alamaz (gerçi nihai amaç olarak bölüşümün değil, üretim tarzının daha üstün biçim tarafından aşılmasını koymak Fourier’nin büyük hizmeti olarak kalacaktır). Bir boş vakit, istirahat vakti olduğu kadar, aynı zamanda bir daha yüksek faaliyetler vakti olan serbest süre, sahibini şüphesiz başka bir insan haline getirir ve dolaysız üretim sürecine bu yeni insan girer. Üretim süreci, oluşum halindeki insan için bir disiplin aracı olduğu kadar, o halde, oluşmuş ve olgunlaşmış, kafasında toplumun birikmiş bilgisini taşıyan insan için, bir alıştırma süreci, deneysel bir bilim, maddi olarak yaratıcı ve nesnelleştirici bir bilimdir.” (Marx, Grundrisse, Çev: Sevan Nişanyan, Birikim yay., s. 662-3) Marx, Kapital’de de bu yaklaşımını sürdürür.

Yazar ya Marksist kuram konusundaki cehaleti nedeniyle her şeyi birbirine karıştırıyor ya da (daha önce de pek çok kez yapmış olduğu gibi) Marx’ı çarpıtıyor. Bu konuda Marx’ın değil Fourier’nin yaklaşımını daha doğru bulabilirsiniz, ama Marksist teori iddiasına sahip bir kitapta, ilgili konuda önce Marx’ın gerçek yaklaşımını ortaya koymanız, katılmıyorsanız da kendi görüşünüzü temellendirerek tartışmanız gerekir.

3-
“’Tembellik Hakkı’ gibi kitaplar yazılmış olsa da çok uzun çalışma süreleri ve çalışma koşullarının ağırlığıyla birlikte devrimci Entelektüel öngörünün derinliği içerisinden yazılmış bu eserlerin büyük bir sınıfsal ve toplumsal karşılığı yoktu.” (s.146) Yazar buna düştüğü dipnotta da “Süresi uzun ve ağır olan çalışmaya karşı yazılmış, çalışmaktan özgürleşme duygu ve isteğini açıkça belirten ‘Tembellik Hakkı’ gibi kitaplar kütüphanelerde tozlanmaya terkedildi.” diyor.

İnsana yine ‘şaka mı bu?!’ dedirten bir tarih ve Marksizm cehaleti veya çarpıtması daha! Lafargue’ın Tembellik Hakkı, daha yayınlandığı dönemlerden itibaren sayısız baskı yapan, başka dillere çevrilen, çok okunan, işçi sınıfının işgününü kısaltma mücadelelerinde güçlü bir zemin bulan, elden ele dolaşan, Marksizmin önde gelen ajitasyon-propaganda yapıtları arasında yer alır. Kaldı ki, Tembellik Hakkı’na gelmeden, Marx ve Engels’in bir dizi yazı ve yapıtında, hele ki Kapital’in 1. Cildinde işçi sınıfının işgününü kısaltma mücadelelerinin tarihsel analizine dair çok önemli çıkarsamalar, kapsamlı, derin ve güçlü bölümler vardır. Tembellik Hakkı’nın, Fransa, İngiltere, Almanya, Amerika ve Rusya’daki işgünün kısaltılması mücadelelerinde “büyük bir sınıfsal ve toplumsal karşılığı” vardı. Rusya’da Tembellik Hakkı tam 17 baskı yapmıştı ve Lenin bu kitabın devrimde büyük bir rol oynadığını belirtmişti!

Aynı dipnotta Tembellik Hakkı gibi kitapların reformizm ve revizyonizm tarafından unutturulduğunu söyleyen yazar, işçi sınıfının işgününü kısaltma mücadeleleri tarihini, kitabın sonlarına doğru, o da ancak bir dipnotta değinmekle sınırlıyor!?

4-
Yazar, Marx’ın Newtoncu “süredurumcu, değişmez, herkes için aynı olan” zaman anlayışından sıyrılamadığını iddia ediyor.

Yazar, Marx’ı “Newtonculuk, süredurumculuk, düz çizgisel tarih anlayışı” vb ile demogojik ve mesnetsiz biçimde suçlayıp bunu post-modernizme geçiş kılıfı olarak kullananların korosundan ayrışmıyor.

Marx’ın yalnızca göreli artı-değer kuramı ve Feurbach Üzerine Tezler’i (özellikle insanın toplumsal pratik etkinliğinin -üretim, emek, eylem, devrim- gerçeklikteki, ve gerçekliğin kavranması ve değiştirilmesindeki yeri, vd) bile Marx’ın “süredurumcu” vb zaman/tarih anlayışından net ve devrimci kopuşunu göstermeye yeterdi. Kaldı ki, diyalektik, tarihsel-diyalektik materyalizm!…

5-
Yazar, Marx’ın Newtoncu zaman anlayışından kopamadığı savını, Marksist bilimsel-eleştirel emek-değer kuramının, işçinin zamanına el koyulmasını içermemesine dayandırmaya çalışıyor. Buna göre, işçinin emeğinin sömürülmesi ve zamanının gaspedilmesi, birbirine indirgenemez ve ayrı şeylerdir. Emek-değer kuramı, zaman gaspını görmezden gelmekte, zamanı yalnızca emek-değerin ölçüsü olarak görmektedir, vb… diyor.

Yazar, Marx’ın bilimsel-eleştirel emek-değer kuramını “eksik” görüyor idiyse, “tamamlayıverseydi”! Ama sonraki bölümlerde emek-değer kuramını klasik Marksist biçimiyle kullanarak, kendi spekülatif icadının geçersizliğini ve tutarsızlığını da ilan etmiş oluyor.

Marx’ın bilimsel-eleştirel emek-değer kuramının en büyük üstünlüğü değer/kullanım değeri ve soyut emek/somut emek ayrımlarını net yapması ve emek-değeri her türlü kullanım değerinden soyutlamasıdır. Bu kapitalist emek-değer yasasının (artı-değer kuramının da temelini oluşturan) zorunlu ve gerçek işleyişidir.

“Marjinal fayda” kuramı gibi burjuva liberal “değer” anlayışlarından asıl ayrışamayan ise yazarın yaklaşımıdır. Bugüne dek emek-değer kuramına yapılan tüm saldırı ve tahrifat çabalarının özü, soyut/somut emek ve değer/kullanım değeri ayrımlarını silikleştirip birbirine karıştırarak, emek-değer yasasını ve artı-değer sömürüsünü anlaşılmaz hale getirmeleridir.

Nitekim yazar da, sanki bu Marx’ın “eksikliğiymiş” veya kapitalistlerin keyfi tercihiymiş gibi, işçinin gasp edilen zamanının bir karşılığı “görülmez” diyor. Ve birkaç kere, gasp edilen zamanın da karşılığının ödenmesi gerektiğini söyleyecek oluyor; neredeyse ücrete bunun da katılmasını isteyecek gibi oluyor; söylese/istese, büyük bir skandala daha imza atmış olacak, bunu da sezdiğinden söyleyemiyor, biraz eveleyip geveleyip, bir sonuca bağlamadan, bırakıyor. Bu yaklaşımın yanlışlığını, ayrıca, yazarın kitabının bir dizi başka yerinde kendisinin işaret ettiği gibi, işçinin kapitalizm/kapitalist sınıf tarafından gaspedilen zamanının, yalnızca çalışma zamanı değil, tüm yaşam zamanı, yani 24 saati olması da ortaya koyuyor.

Bizim de “gönül gözüyle” bakınca, işçinin gaspedilen tüm zamanının tazmin edilmesine bir itirazımız olmazdı. Ancak ne yazık ki bilim, “gönül gözüyle” yapılmıyor! Yazarın daha önce de pek çok örneğini bildiğimiz, Marx’ı ve Lenin’i el çabukluğuyla -geriye doğru!- “aşma” kompleksiyle de yapılmıyor! Marx elbette geliştirilemez değil, ancak bu Marksizm-dışı fantazilerle değil, yine ancak Marx’ı derinlemesine özümseyerek, ve Marksist bilimsel bir perspektiften yapılabilir.

Yani öyle birkaç sayfada çırpıştırılan “Marx’ı aşma” fantazileriyle değil! 150 yıldır, onca saldırı, “eksik bulma”, tahrif etme çabasına karşın çürütülemeyen bir bilimsel kuramı, birkaç sayfalık çırpıştırmayla “eksik” ilan etmeye kalkışma, hadi aklımızdan geçenin en hafifini söyleyelim, sorumsuzluktur! Eğer Marx’ın bilimsel-eleştirel emek-değer kuramında gerçekten bir eksiklik veya yanlışlık olduğunu düşünseydiniz, bunun için her şeyi bir yana bırakıp, en azından birkaç ciltlik dev bir çalışma ortaya koymanız gerekirdi, çünkü bu temel olduğundan bunda en ufak bir değişiklik, her şeyi değiştirir. Yazarın ise “Marx’ı aşma” kompleksini tatmin etme dışında bir derdinin olmadığı, bu düşüncesini mantıki sonucuna bile götüremeyip öylesine ciddiyetsizlikle ortaya atıp, sonra kendisinin bile sahip çıkamadığı yalpalamalarında görülüyor.

6-
Marx’ın işçinin yalnız yaşam enerjisinin sömürülmesi/gaspedilmesiyle ilgilendiği, yaşam zamanının gaspedilmesini ihmal ettiği iddiası da, bir çarpıtmadır:

Kapital’in “Normal Bir İşgünü İçin Savaşım. İşgününün Uzatılması İçin 14. Yüzyılın Ortasından 17. Yüzyılın Sonuna Kadar Çıkartılan Zorunlu Yasalar” bölümünden:

“İşgünü, 24 saatlik tam günün, emek gücünün yeniden işe koşulabilmesi için mutlaka gerekli birkaç dinlenme saati çıkarıldıktan sonraki kısmıdır. Bundan da apaçık görülüyor ki, işçi, bütün yaşamı boyunca emek-gücünden başka bir şey değildir; bu nedenle de bütün kullanılabilir zaman, hem doğal yönden hem de yasalarla, sermayenin kendi büyümesine adanmış emek-zamandan ibarettir. Kişinin eğitimi için, fikri gelişimi için, bedensel ve ussal faaliyetlerini serbestçe kullanması için zaman ve hatta pazar dinlenme zamanı bile- boş lakırdı! Ama, kör ve önüne geçilmez tutkusuyla, artı-değere duyduğu kurt açlığı ile sermaye, işgünün yalnız manevi değil, fiziksel en üst sınırlarını da çiğner geçer. İnsan bedeninin büyümesi, serpilip gelişmesi ve sağlığının devamı için gerekli zamanı gaspeder. Temiz hava ile güneş ışığının tüketimi için gerekli olan zamanı bile çalar. Yemek zamanına el koyarak, elinden geldiğince onu da üretim sürecine katar, böylece, ocağa kömür atılır, makineye yağ verilir gibi, işçiye de, üretim aracıymış gibi, yiyecek verilir. Bedensel gücün yerine gelmesi, derlenip toparlanmasın, tazelenmesi için gerekli sağlıklı uyku süresi, tamamen tükenmiş bir organizmanın şyle böyle canlanması için kaçınılmaz birkaç saatlik uyuklamaya indirgenmiştir. İşgünün sınırlarını belirleyen, emek gücünün normal varlığını sürdürmesi değildir; bu sınırlar, işçinin dinlenme zamanının sınırlarını ne kadar ezici, zorunlu ve acılı olursa olsun, emek-gücünün günlük mümkün olan en üst düzeyde harcanması ile belirlenir. Emek-gücünün ömrünün uzunluğu sermayeye vız gelir. Onu ilgilendiren tek şey, bir işgünü boyunca akışı sağlayabilecek azami emek-gücüdür.”

Kapital’in işgününü kısaltma mücadeleleri üzerine bölümünden:

“Uluslararası İşçi Birliğinin (1. Enternasyonal-bn), Cenevre’de yaptığı kongrede, Londra Genel Konseyinin önerisi üzerine şu karar alındı: ‘ İşgünün sınırlandırılması ön koşuldur, bu sağlanmadan, kurtuluş yolunda atılacak bütün adımlar başarısızlığa mahkumdur.”

Yalnız bu iki alıntı bile, Marx’a dair yazarın çarpıtmalarını, işçinin zamanının gaspına dair Marx’ta “eksiklik”, “ihmal” iddialarını çürütmeye yeter. Ama Marx’ın yapıtlarında ve Kapital’de zaman sorunu ve mücadelelerine dair çok daha geniş, derin ve zengin (yazarın kitabının yanından bile geçemediği kadar geniş, derin, zengin, teorik olduğu kadar da pratik sınıf mücadelesi deneyimlerinin incelenmesine dönük) bölümler vardır.

Sınıfsal zaman mücadeleleri açısından ayrıca 1. Enternasyonal belgeleri dikkatle incelenmeliydi. Paris Komün Devrimi‘nin en ileri damarını oluşturan Kadınlar Birliği ve önderlerinden (Marx’ın eğitim ve yönlendirmesinden geçmiş) Dimitrieff’in “işin çeşitlendirilmesi ve çalışma saatlerinin azaltılması” (doğrudan Kapital’den esinlenmiştir) konusundaki mücadele istemleri:

“1- Her işkolunda işlerin çeşitlendirilmesi- çünkü sürekli tekrarlanan el hareketleri aklı ve bedeni tahrip eder.
2- Çalışma saatlerinin azaltılması – çünkü fiziksel tükenme insanın ruhsal niteliklerini tahrip eder.
3- Erkek ve kadın işçiler arasında rekabete son verilmesi – çıkarları özdeştir ve dayanışmaları emeğin sermayeye karşı dünya çapındaki son darbesinin başarısı için temeldir.” (Kadınlar Birliği’nin Komün Emek ve Mübadele Komisyonuna Mektubu, Kadınlar Birliği Yürütme Komisyonu adına Sekreter Elisabeth Dimitrieff imzalı)

6-
Yazar, Einstein’ın görelilik kuramı ile birlikte, sınıfların zamanının da farklı olduğunun anlaşıldığını söylüyor. Ancak sınıfların zamanının farklı olmasından, zamanı kullanım olanakları, nasıl yaşandığına dair bir farklılık mı, yoksa bizzat zamanın kendisinde olan bir farklılık mı olduğunu netleştirmiyor, muğlaklık ve gelgitler yaşıyor.

Eğer birincisiyse, Görelilik kuramından habersiz, ilkokul mezunu herhangi bir işçi bile bunu az çok bilir veya sezer. İkincisiyse, yazarın bunu bilimsel ve teorik olarak kanıtlaması gerekirdi. Ama kitapta, insan bedeni dahil makro kitleler için görelilik kuramının ancak ışık hızına yakınlaşan ya da en azından ışık hızının anlamlı bir oranı (yüzde 10’u gibi) civarında hızlarda geçerli olabileceği, bunun altındaki gündelik en hızlı insan hareketlerinde bile ihmal edilebilir düzeyde olduğu bilgisi, yer almıyor. Işık hızı saniyede 300 bin kilometredir, buna karşılık günümüz teknolojisiyle sağlanabilen en hızlı makro kütlelerin (termonükleer füzeler) azami hızı saniyede 4 kilometredir. (Rusya, saniyede 7 kilometreye çıkan bir füze yaptığını iddia etti. Ancak henüz teyid edilmedi.) Örneğin saatte bin kilometre hızla giden bir uçaktaki yolcu için zaman farklılaşması trilyonda bir civarındadır. Yeryüzünden 10 kilometre yüksekte giden bir uçağa bir atomik saat konulsa, saatte ancak saniyenin milyonda biri kadar ileri gider. Yani bu hız ve yüksekliklerde bile zaman farklılaşması, gündelik yaşam açısından ihmal edilebilir düzeydedir.

Bilimsel kuramlara yaklaşımda işine gelen yanlarını almak, gelmeyen yanlarını sessizlikle geçiştirmek, bilim-dışı öznelci keyfiliğin tipik bir ifadesidir.

6-
“Komünist Ekonomi ve Zaman Politikası” başlıklı bölümde yazar şöyle diyor: “Düşünün, komünizmdesiniz, ekmek, bilgisayar, otomobil, buzdolabı, telefon fabrikalarda robotlar tarafından üretiliyor. Yollar, binalar robotlar tarafından yapılıyor.” (s. 168)

Düşünün, komünizmdesiniz, ama otomobil üretimi ve yol yapımları devam ediyor!? Komünizmde termik santraller veya her dereye bir HES yapımı da devam edecek mi acaba!? Aynı bölümde yaşamın iş’e bağlı olmaktan, çalışmanın bilinen biçimiyle çalışma olmaktan çıkacak olmasına karşın, komünizmde “iş”in de varolmaya devam edeceğini öğreniyoruz!? Üstelik “politika” da var!? Ve 309 sayfalık kitapta 7 sayfaya indirgenen “komünist zaman politikası”na ilişkin bölümün yarısı da yine tekrarlardan ibaret.

Komünist zaman perspektifinin, kitabın en iyi çalışılmış, en esinleyici ve enerjik, en zengin gerçekçi düş gücüne de sahip olması gereken bölümü olması beklenirdi. Olamıyor. Süredurumculuk, eklektizm, kendini tekrarlar ile silikleşip güdükleşiyor.

Bu bölümün (ve çoğu başka bölümün) güdüklüğünün temel nedenlerinden biri de, sorunun yalnızca insan ile zaman ilişkisi bağlamında ele alınmakla sınırlı kalınması. Bizzat insanlar arasındaki toplumsal ilişki tarzının komünist devrimci değişiminin, zaman bağlamında ne ve nasıl olacağı; yani zamanın bir insan-şey ilişkisi olarak değil, bizzat insanlar arası bir toplumsal ilişki olarak ele alınması çok zayıf, komünizm bölümünde ise Marx’tan yapılan alıntı dışında yok.

Bu bölüm öncesinde veya sonrasında, geçiş sürecinde, çalışma süresinin hızla kısaltılması ve planlamayla birlikte kapitalizmin devasa zaman israfı biçimlerinin kaldırılmasının da kazandıracağı toplumsal serbest zamana ilişkin bir bölüm, hem komünist zaman perspektifini geliştirip zenginleştirir, hem de güçlendirip daha ikna edici hale getirirdi.

Örneğin devlet denilen devasa zaman yutma aygıtının sönümlendirilme sürecine sokulmasının açığa çıkaracağı toplumsal-bireysel serbest zaman artışı. Sağlık sorunlarının hem sosyo-ekonomik vd kökenleriyle birlikte ve aynı zamanda gelişkin bir koruyucu ve erken teşhis-tedavi edici sağlık sistemiyle birlikte çözülmesinin kazandıracağı toplumsal-bireysel serbest zaman artışı (ömrün uzaması dahil). Gelişkin, bilimsel, nitelikli, zenginleştirilmiş, çeşitlendirilmiş, yaşam ve pratikle kaynaştırılmış bir eğitim/öğretim sisteminin her düzeyde kazandıracağı toplumsal serbest zaman artışı. Trafik keşmekeşinin kaldırılmasının, gelişkin-dinamik kitle ulaşım sistemlerinin, ve yine zaman-mekan kullanımını öncelikle gözeten gelişkin bir şehir planlamacılığının kazandıracağı serbest zaman. Çocuk, hasta, yaşlı, sakat bakım ve hizmetlerinin, ev bakım ve hizmetlerinin toplumsallaştırılmasının kazandıracağı serbest zaman. İnsanlar arası toplumsal ilişkileri dolayımlayan, engelleyen ve kısıtlayan her türlü etkenin (sermaye, meta, para, bürokrasi, işbölümü, statü, ırk, ulus, aile, din, star sistemi vd) kaldırılması veya sönümlendirilmesiyle, insanların ilgi ve ihtiyaç duydukları her konu ve alanda isterlerse “dünyanın öbür ucundaki” insanlarla biraya gelerek, birlikte, birbirini geliştirip zenginleştirerek etkinlikte bulanabilmeleriyle, kazanılacak zaman. Toplumun ve bireylerin kendi ihtiyaçlarını örgütlü ve bilinçli olarak kendilerinin belirlemesi ve gerçekleştirmesine doğrudan katılmaya ve yer almaya başlamasıyla, kapitalizmdeyken gerçekte ihtiyaç olmadığı veya çok farklı içerik ve biçimlerde gerçekleştirebilecek olduğu halde kar için üretilen ve metazori tüketilen, peşinden koşturulan pek çok zaman-törpüsü şeyin ortadan kaldırılmasıyla kazanılacak zaman. Kapitalizmdeki meta fetişizmi, üretim ve pazarlama hileleri, reklam, aracılar, manipulasyon, devlet-güvenlik-ticaret-meslek-uzmanlık sırları, gerçekleri gizleme, yalan-dolan vd mekanizmalarının ve “yaşamı saran mistik tülün” temelleriyle birlikte kaldırılacak olmasıyla kazanılacak zaman. Kapitalizmde yalnızca karı ve egemenliği artırdığı ölçüde uygulanan, bunun dışında engellenen pek çok teknik, yöntem, keşif, icat, yenilik, yaratıcı inisiyatif ve hayal gücünün özgürleşmesiyle kazanılacak zaman. Sömürücüler, yöneticiler için ve/veya salt kendi çıkarı ya da içinde bulunduğu dar grup/kesimin çıkarıyla hareket etmenin güdükleştiriciliği, yabancılaştırıcılığı, kayıtsızlaştırıcılığının ortadan kalkmasıyla, gerçek anlamda evrenselleşen ihtiyaçlar, yetenekler, ilişkiler zenginliğiyle, kendisini etkileyecek her türlü sürecin yönetimine doğrudan katılma ve yer almayla, gerçek ve doğrudanlaşan biçimiyle toplumun ve kendilerinin çok yönlü gelişimi için faaliyette bulunmanın, yaratıcı enerji, sorumluluk, inisiyatif ve özneleşmeyi de geliştirmesiyle, kazanılacak zaman…

Bunlardan birkaçı metne gelişigüzel yayılmış, dağınık, palyatif değinmeler biçiminde var. Çoğu yok. Peki ama bunların ve daha fazlasının olmadığı bir komünist zaman ufkunun, bir bütünlüğü, derinliği, somutluğu, güçlü bir ikna ediciliği olabilir mi? Kaldı ki bütün parçaların toplamından fazla bir şeydir. Kitaptaki dağınıklık, bölük pörçüklük, ele alınan konuların yarım yamalaklığı ve büyük boşluklar, okura bütünsel bir kavrayış olanağı vermiyor. Yazar da zaten böyle bir iç bütünlüklü kavrayışa sahip görünmüyor.

Komünist zaman perspektifine, iç bütünlüğe sahip gelişkin ve zengin bir çerçeve kazandırılabilseydi, sonraki bölümlerde yine dönüp zamanda köleliği tekrar tekrar ve yine tekrarlarla anlatıp durmaya gerek kalmazdı. Komünist zaman perspektifinden bakarak, üretim, yeniden üretim, emek, bilgi, yönetim, birey’in günümüzdeki yeni ve daha yüksek toplumsallaşma süreç ve eğilimlerinin içerdiği yeni ve daha gelişkin komünist zaman ufku dinamikleri somut olarak çıkarsanabilir, böylelikle hem kapitalist sistemin içindeki zaman açısından uzlaşmaz çelişkilerin gelişim yönü kavrayışı daha somut tarihsel bir muhteva kazanır, hem de komünist zaman perspektifinin kendisi derinleştirilebilir ve zenginleştirilebilirdi.

6-
“Sermayenin daha geniş, her potansiyeli açığa çıkaracak biçimdeki birikimi, burjuva demokrasisinin siyasal toplumsal temelini genişletme, yerinden kararlarla kaynakların harekete geçirilmesinin önünü açmak amaçlanır. Merkeziyetçiliğin sınırları belirlenmiş idari özerklikle (etnik sorunlar, toplumsal kültürel şekilleniş farklarına göre kısmen politik) birleştirilmesi, dereceleri farklı olmak üzere günümüzde devlet örgütlenmesinin temel ve yaygın biçimini oluşturur. (…) gündelik hayatın mikro alan ve anlarına müdahalenin ilk, genel ve yaygın biçimi, şiddete dayalı ya da siyasal biçimler değildir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve bunlara yedirilmiş bir sınıfsal hegemonyanın işçiye dayattığı zorunluluklar ve çekim etkisiyle hayatın akışı üzerinden kurulan hakimiyettir. Ancak onların yetersiz kaldığı yer, durum ve zamanlarda ise politik, polisiye, askeri, yasal ve yasal olmayan müdahalenin hızla harekete geçişini görürüz.” (s.77)

Yazar herhalde uzayda yaşıyor! Bunu sadece faşist ve/veya uzatmalı ohal rejimlerinin olduğu ülkeler için söylemiyoruz. Tıpkı iç ve dış ekonomilerin ve politikaların her zamankinden daha fazla entegre ve geçişli olması gibi, kapitalizmin ekonomik, toplumsal, ideolojik, kültürel, siyasal, askeri, polisiye, yasal ve fiili egemenlik biçimleri de her zamankinden daha tümleşik, sinerjik ve geçişli bir bütündür. Örneğin yazarın kitabı boyunca anlatıp durduğu, -ciddi işçi eylemlerin olmadığı dönemler dahil-, mezarda emeklilik, esneklik, güvencesizlik (ve anlatmadığı grev, eylem, toplantı, örgütlenme, anlatım kısıtlamaları) vd bağlamında durmaksızın işçi sınıfına karşı yapılan yasal düzenlemeler ve yeniden düzenlemeler, “siyasal müdahaleler” değil midir? Diyelim ki, Türkiye’de yılda en az 2 bin, Fransa’da yılda en az 300 işçinin iş cinayetlerinde öldürülmesi, binlercesinin sakatlanması ve kronik meslek hastalıklarına yakalanması, sınıfsal-siyasal bir şiddet değil midir? Doğrudan veya dolaylı devlet desteğiyle, ezilen cins, ulus, ırk, din, mezhepten ve göçmen işçilere, gündelik “sivil” şiddet, cinayet, taciz, tecavüz, aşağılama, apaçık siyasal şiddet ve “müdahale”nin ta kendisi değil midir? Yazar, dünya çapında, 2000’li yılların başlarından itibaren, “mikro yaşam alanları”na da, doğrudan ya da (“sivil” uzantılarıyla) dolaylı biçimlerde müdahil olan “toplum-destekli polislik” sistemi ve uygulamasını bilmiyor olabilir mi? En basit, en barışçıl işçi toplantı ve eylemlerine (bunların izinsiz ve en fazla bir bildirimle yapılabildiği ülkeler dahil) neden hemen polis damlıyor? İnternet sansür, takip ve denetimi, yazarın metnin başka bölümlerinde anlattığı cep telefonu, banka kartı, elektronik bilet, mobese vb üzerinden “mikro yaşam alanları”na yapılan yalnızca tekelci ekonomik kontrol ve güdüm mü, aynı zamanda “siyasal biçimler” değil mi (ABD’de de salt başkana muhalif twitleri nedeniyle işten atılan çok sayıda sözleşmeli akademisyenler var!)? İşçi eylemlerine de uygulanan “terörle mücadele”, ohal yasalarını bir yana bırakalım, bir çok ülkede, “holiganizmle mücadele, uyuşturucuyla mücadele, kayıt dışı/kaçak işçilikle mücadele, göçmenlerle mücadele, yoksullukla mücadele, işsizlikle mücadele, suçla mücadele, vb” kampanya ve programları adı altında yapılanlar çeşitli işçi kesimlerine siyasal, yasal ve fiili şiddet ve baskıyı içermiyor mu?

Aslında bunları belirtmemize gerek yok, yazarın tutarsızlığı, yukarıdaki alıntıladıklarımızı, tam da “Hızlı Devlet. Egemenliğin Makro Alanlardan Mikro Alanlara Taşınması” başlığı altında yazmış olmasından apaçıktır. Kesin olan, yazarın metninde eleştirir göründüğü süredurumculuk, görüngücülük, kompartmancılık, eklektizm ve yalpalamalara çok sık gömülmüş olmasıdır.

Kitapta AKP’nin isminin geçtiği tek yerde, incelmekten kırılacak bir nezaketle “tutucu” sıfatıyla anılmasına ise artık ne diyeceğimizi bilemiyoruz.

Tekrar, tekrar ve tekrarlarla işkence edilen zaman

Kitabın yazım tarzında ilk dikkati çeken, bir tasarım ve planlamaya, redaksiyona dayanmayan kendiliğindenciliği, bölük pörçüklüğü. Yazar, bütünsel bir perspektif ve yazım tasarımı çerçevesinde çalışmayıp, çeşitli dönemlerde zaman konusunda tuttuğu çeşitli notları, eskizleri, taslakları, özetleri, haberleri, yorumları, alıntıları metne gelişigüzel dağıtmış gibi görünüyor. Buna, bir de zaman ihtiyacı bağlamında değinmeye çalıştığı çok sayıda konu ve alt-yan konuya ilişkin yaptığı basit dökümler ve özetler, ve internet metinlerinden yapılan çok sayıda uzun uzun alıntılar, kitaba, iç örgü ve bütünlüğü zayıf, dağınık, parçalı, derinlikten yoksun, bir toplama ve devşirme taslak notlar, basit gazete haber-yorumları, betimler, özetler derlemesi havası veriyor.

Kitabın büyük bölümünün işçilerin zaman sorun, sıkışma ve yoksunluğuna dair (genellikle yarı-ajitasyonal) betimleyicilikle sınırlı olması, onu (işçilere hitap eden, duygu ve sıkışmalarına içerdenleşerek oldukları yerden alıp derinleşmeye/yükseltmeye dönük bir yataylaşma değil ama) yayvanlaştırarak iyice kitap dokusundan çıkarıyor. Çünkü, bu yarı-ajitasyonal betimlemeler, ilk veya belli bölüm ve kısımlarda anlamlı ve etkili olabilecekken, metnin başından sonuna, işçilerin kendi çalışma, yaşam ve deneyimlerinden zaten en iyi bildiği konulardaki, aşırı tekrarcılık, tekrar tekrar tekrara dönüşler, tekrar tekrar ve yine tekrarlarla tüm etkisini yitiriyor. Daha 50-60. sayfadan itibaren bezdirici ve itici bir hal alıyor. Öncekilerin sayısız kez tekrarına dönen bölüm, alt bölüm, paragraf ve cümlerle, neredeyse aynı ifadelerle tekrarın tekrarının tekrarlarıyla, beşinci, onuncu, yirminci tekrarlarıyla, kitap bir can çekişme, okur açısından ise ancak kendini zorlayarak okumaya devam edebildiği bir işkence havasına bürünüyor.

Metne yeni bir şey katmadığı gibi, kendileri de metnin ilerleyen ve çeşitlenen bölümleriyle yeni iç bağıntılar, zenginlik ve derinleşme kazanmayan, metindeki az sayıdaki derinleşmeye eğilim gösteren bölümleri de boğan bu tekdüze-tekrarlar ayıklansa, 309 sayfalık dağınık ham taslaklar toplamı içeriminden bir şey kaybetmeden, rahatlıkla 120 sayfaya indirilebilirdi. Böylece kendini tekrar edip durmasıyla okurun zamanını çalmadan, zaman ihtiyacına dair daha tutarlı olurdu. Okur metinde çok farklı bölüm, alt bölüm başlıkları altında onuncu, yirminci kez tıpkısının aynısı şeyleri okumak zorunda kaldıkça, komünistlik iddiasındaki bir kitabın düzenin ezberci ve belletmeci “eğitim” anlayışından sıyrılamadığına mı öfkelensin, işçilere aptal muamalesi yapıldığına mı kızsın, yoksa zaman gibi muazzam derin ve zengin bir konuda hepi topu 5-10 paragraf, 20-30 cümleyi ezber haline getiren yazarın bununla kitabının yarısını doldurmuş olmasına mı şaşırsın, ya da yazarın bir türlü teorik bir düzleme çıkamayıp tekrarlarla patinaj yapıp durmasına mı üzülsün, bilemiyor. Kesin olan, zamana eski süredurumcu yaklaşımın eleştirildiği metnin, böylelikle en geri bir süredurum karakteri göstermesidir.

Metnin bir yerinde şu müjde veriliyor: “Tekrarlardan, tekdüzelikten, tekbiçimlilikten kurtulan, öğrendikleri, gördükleri ve eyledikleriyle bilinç, düşünüş ve dünya kavrayışı da değişen öznesi işçiler olan daha gelişkin bir insan tipi çıkmaktadır ortaya.” (s.129) Günümüz işçi sınıfının sancılı ama genişleyen ve yükselen bir yeniden oluşum süreci ve dinamikleri içinde daha fazlasını da görüyor ve biliyoruz. Ama o aynı işçiler, yarısı, kendi her gün yaşadıkları ve bildiklerinin en kaba çizgileriyle betimsel tekrarından ibaret olan bir kitapta bu cümleyi okuduklarında, herhalde gülümseyip, bu cümleye “oblomovcu yazarlardan ve yarısı kaba tekrar olan kitaplarından kurtulmayı” da ekleyeceklerdir.

Kitap yazmak uzun iş, toplama internet bohçacılığı varken!..

Yazar, elindeki bu durmaksızın tekrara dönen, iç örgüye sahip nitelikli bir bütün oluşturmayan, iyi işlenmemiş parça metin taslaklarını, günümüzün popüler internet kültür ve alışkanlıklarıyla eklektik biçimlerde iç içe geçirmeye çalışmış. Anladığımız kadarıyla, internet/cep telefonu alışkanlık ve algılarıyla yoğrulmuş günümüz kuşaklarına, özellikle beyaz yakalı işçilere ve genç işçilere, işçi-öğrencilere, metni internet havası ve alışkanlıkları ile iç içe geçirerek, hitap edebileceğini düşünmüş.

Metnin içine resimler, internet siteleri ve gazetelerden çok sayıda haber alınması, çok sayıda konu, olgu, olay, öykülendirme, alıntı, döküm, özetin nitelikli bir işleme ve iç örgü yapılmadan yan yana, üst üste yığılması… Metnin iç örgü ve gelişime sahip bütünsel bir yapıt oluşturmaktan ziyade çeşitli ham taslak ve devşirilmiş parçaların toplamı olarak kalması… Çeşitli konu, yan/alt konu, bölüm ve alt bölümler arasındaki ve içindeki örgünün gevşek, bölük pörçük ve gelişigüzel olması… Konu ve fikirlerin süredurumculuğun “yapı-bozumu” adına, tarihsel, mantıksal, diyalektik-sarmal bir gelişme de takip etmediği, parçalanıp yerlerinin değiştirildiği, gelişigüzel kurgu… Nitelikli inceleme araştırma, somut tahlil ve bilimsel bilgi üretiminin olmadığı, somutlanamayan genellemeler ile soyutlanamayan betimlemeler ve ampirisizmin yan yana konulması ve iç içe geçirilmesiyle kalması… Konuyu kendi içinde ve farklı dallardan (ekonomi-politik, doğa bilimleri, antropoloji, felsefe, edebiyat) nitel ve içeriksel zenginleştirme ve derinleştirme olmadan betimleme, malumat ve “paylaşımlar” tarzında biçimsel “çoklulaştırma” çabası… Düşünsel-kavramsal bir derinlik ve duygu-düşünce-eylem birliği yerine gündelik duygusal ve izlenimsel bir etki uyandırmaya ağırlık verme… Çoğu bölüm, paragraf ve uzun cümlelerde, bir derinlik oluşturamadan benzer ve birbirine yakın durum, olgu, ifadeleri yan yana, art arda sıralayıp durarak metne ritmik ama yüzeyselleşen, görüngüsel bir akışkanlık kazandırma çabası…Parçacılık, ele aldığı bir çok konu, alt/yan konuda ne bir iç sonuca ne birbirine ne bütüne bağlanabilen yarım yamalaklık…

Yazılı basından sonra basılı kitabın da internet tarzına uyarlanmaya başlaması yeni bir şey değil. Kitap sayfalarını ikiye, dörde bölüp her sayfaya bir spot çıkaran, ünlü bir yazar veya düşünür, şiir, şarkı sözü vbden kısa bir alıntı, bir de görsel koyan, hatta sayfanın iki yanında aynı konuyu farklı bakış açılarıyla karşılaştırmalı, ya da bir yanında bilimsel, diğerinde felsefi veya edebi olarak işleyen, örnekler bile var. Kitap da değişmez bir şey değil, bir toplumsal ilişki biçimi olarak üretim/yeniden üretimi değişebilir ve zaten değişiyor. Kitap formunun ileri yanları, internet formunun kapitalist koşullarındaki geri değil ileriye dönük potansiyelleri ile sentezliğinde bu bir kitaptan beklenenleri dağıtıcı değil güçlendirici ve zenginleştirici de olabilirdi.

Ancak iki kırmızı çizgiyle. Bir: Bir inceleme, araştırma, görüş, perspektif, -bilimsellik ve teoriklik iddiası da olan- kitabın, bir niteliği, bir iç örgüsü, tutarlığı, derinliği, bütünselliği, bir “ağırlığı” olmalı. Çünkü diyelim ki belli bir konuya ilişkin, internette akıp duran sayısız paylaşım, alıntı, haber, enformasyon vb ile o konunun bir kitap kapsamında planlı, soluklu, istikrarlı, örgün ve örgütlü işlenmesi ve geliştirilmesi arasında bariz, nitel bir fark vardır. İlgilendiğiniz konuda kepçeyi internete daldırıp daldırıp topladıklarınızı, yine internet tarzı (tarat, devşir, seç, kes, parçala, öykün, türet, çoğulla, katmanlaştır, yay, yorumla, kolajla, bağdaştır, pop’laştır, estetize et, performe et, vb) kurmacalaştırarak, bir kitap yazmış olmazsınız. Yalnızca gündelik internet ilişki ve alışkanlıklarının en geri yanını kitap-mış gibi! paketlemiş olursunuz.

Bu durum, metinde Marx’ın Kapital’inden yapılmış (herhalde popüleştirme kaygısıyla aşırı basitleştirilmiş) birkaç özet ve değindiği bir iki başka kitap çalışması dışında, az çok bilimsel ya da nitelikli inceleme-araştırma kitabı referansının olmamasında görülüyor.

Bilimsellik, teoriklik, ya da en azından nitelikli inceleme, araştırma, analiz, görüş, duruş iddiasına sahip bir kitabın, konusuna ilişkin en az 50-100 kitap ve makale referansı olması gerekir. Bu, akademizmin biçimselleştirdiği dipnot ve kaynakça geleneğinden değil; 1- Ele alınan konuya ilişkin, önemli ya da az çok katkı içeren tüm önceki bilgi birikimin özümsenmiş olması, 2- Kitap formundaki çalışmaların daha nitelikli inceleme-araştırma ve analize dayalı, daha bütünlüklü bilgi ve katkılar içeriyor olması gereğinden ileri gelir. Örneğin Braverman, Mezsaros, Lebowitz, Harvey’in zaman sorun, ihtiyaç ve mücadeleleri konusunda, kapitalizmin geldiği gelişim düzeyi, sınıf mücadelesine ve sosyalizm/komünizme dair çıkarsamaları da olan çalışmaları ve belli katkıları (ve tabii sorunlu, eleştirilmesi gereken yanları da) vardır.

Yazar ise, zaman ihtiyaç ve mücadelesine ilişkin kendinden önce ve kendisi dışında sanki hiç kafa yoran, ciddi bir birikim oluşturulmasına katkıda bulunan kimse yokmuş gibi bir izlenim yaratmaya çalıştıkça, bu konudaki kendi büyük altyapı boşlukları ve birikim zayıflığını, konformist çalışma tarzını gözler önüne sermekten başka bir şey yapmış olmuyor.

İnternetten topladığı gündelik köpük-bilgiler ise, bu nitelikli bilgi, katkı, birikim boşluğunu gidermiyor, sadece köpükle doldurup örtüyor! Çünkü, internette dolaşımda bulunanlar çoğunlukla (nitelikli e-kitaplar ve bilim, teori, inceleme-araştırma siteleri dışında, ki kitapta bunlar yok!), bilgi değil parçalanmış, yüzeysel, gelgeç malumat bolluğudur. İnternetten kolayca devşirilebilecek malumat bolluğunu bilimsel bilgiye dönüştürmek, bilimsel-eleştirel bir gözle ve çetin-soluklu-sabırlı bir emekle işlenmelerini gerektirir. Kitapta ise nitelikli bilimsel bir birikim ve işçilikle bu malumatların işlenmesi ve yükseltilmesi yerine, kolaycı ve yüzeysel internet malumatfuruşculuğu az sayıdaki derinlik kazandırılmaya çalışılan bölümü de erozyona uğratıyor.

Yazar, internet devşiriciliğin dağıtık ve yüzeysel tarzının yarattığı bilim-dışı erozyonun herhalde farkında olduğundan, her bölümün yarısını dolduran düz tekrarlara dönerek bir “çıpa” sağlamaya çalışıyor. Ama bu tekrarlar da, her bölümün içinden geçerek, ve o bölümlerin iç birikimleri, iç bağıntıları ile zenginleşip derinleşen ana fikirler olmak yerine, dışsal, düz, ezber, kilişeleştirmiş tekrarlar olduğundan, kitabın eklektik kırılmalarını büyütüyor.

İkincisi, günümüz yazın alanında da baskın olan post-modernizm, estetik popülizm, öznelcilik, görecilik, eklektizm, kendiliğindencilik eğilimlerine karşı azami uyanıklık ve net tutum alış gereğidir. Yazar, tekçi, tek biçimli, süredurumcu tarzdan koparak bir koordinat çerçevesine dayalı görelilik kuramını, klasik kitap formunu değiştirerek uygulamaya çalışıyor. Ama tüm yaptığı, bir yandan “sabite” adına mekanik tekrarlar, diğer yandan bütünün ve tarihsel-diyalektik materyalist süreç kavrayışının parçalanması, parçaların da bir iç derinliğe sahip olmayan anektodlara indirgenmesi, yerlerinin değiştirilmesi ve gelişigüzelleştirilmesi, iç örgünün gevşetilip yayvanlaştırılması ve görecileştirilmesi, gibi eklektik, olumsal, dağıtık biçimler oluyor. Post-modernizmin yaydığı “pop-bilim” ya da “post-bilim” anlayışının tipik biçimi! Kitap formunda, tek biçimlilik ve süredurumculuktan kopuş çabası, tarihsel-diyalektik materyalizme ve sarmal gelişime doğru sıçramayla değil, en kolaycı ve uydumcu post-modernizme doğru çözülme biçimini gösteriyor. Süredurumculuk kadar görecilikten de kopulmasını gerektiren tarihsel-diyalektik materyalizmin yerine, süredurumculuk ile göreciliğin eklektik/senkretik “hem/hem de”ciliği geçiriliyor.

Yazar, klasik kitap formuyla internet formunu iç içe geçirmeye çalışırken, bu ilişki ve dengeyi her ikisinin de ileri yönlerinden (diyelim ki, kitapta nitelik, derinlik, örgünlük, bilimsel bilgi üretimi, bütünsellik, tutarlılık; internette çeşitlilik, dinamizm, akışkanlık, vd) ileriye doğru kaynaştırmak yerine, her ikisinin de geri yönlerinden (kitapta ağırlıklı olarak betimsellik ve betimselcilik/soyutçuluk eklektizmi, aşırı tekrarcı donukluk, internette ağırlıklı olarak, yüzeysellik, malumatçılık, parçacılık, anlık tüketimcilik, duygusal etki uyandırmakla yetinme, pragmatizm, uydumculuk…) geriye doğru kuruyor. Eklektizme, estetik popülizme düşüyor, post-modernizme kayıyor.

“Disiplinler-arası disiplinsizlik”

Zaman İhtiyaçtır gibi bir muhtevaya, bilimsel-eleştirel olması gereken ekonomi-politik gibi ana damarlarla birlikte, gündelik yaşam, antropoloji, doğa bilimleri (fizik), felsefe, edebiyat gibi boyutları katmak çok anlamlı ve vaat edici bir düşünce. Ancak bunlar, birbirini bütünleyip geliştiren, her biri kendi özgünlüğü içinden birbirini ve ortak özü geliştirip zenginleştiren damarlar olursa! Kitapta ise, her birinin orasından burasından oblomovcu tarzda biraz eşelenip bırakıldığını, birbirine ve bütüne bağlanamayan parçaçıklar olarak kaldığını, bütünlüğün ise iç örgü ve bağıntılar üzerinden değil, basit tekrarlar üzerinden sağlanmaya çalışıldığını görüyoruz.

Kitabı okuyup değerlendiren bir işçi yoldaşımızın dediği gibi:

“Kitapta çok tekrar var günümüzün can alıcı konuları olmasına rağmen iç bağlantılardaki geçiş sorunları var ve kitabı bitirdiğimde aklımda neredeyse bir şey kalmadı. Cem yılmaz’ın stand up’ı da öyledir ya, izledikçe gülersin ama bittikten sonra ne konu, ne de doğru dürüst bir tane espiri akla gelir.

Kitap hemen hemen her şeye değinmek istemiş gibi, tarih-zaman, emek-zaman, emeğin korunması-zaman; zaman- internet, robotlar, kapitalizm, zaman, özgür zaman, sendika, parti, sosyalizm, komünizm bir çoğuna değinmeye çalışmış, ama her şeyden az birşey aslında hiç bir şey olmuş. Yazarın okuduğum eski yazıları ve görüş açısı olarakta gerileme olduğu da görülüyor.”

Sanat-edebiyat bölümünü alalım. Yazar zaman ihtiyacına ilişkin ya taratarak bulduğu ya da kendi sevdiği edebiyatçı ve türkülerden birkaç alıntı, ve bunlar üzerine birkaç basit yorum yapıp bölümü bitiriyor. Yani gündelik, anlık internet paylaşımları tadında bir “kitap” bölümü. Herkesin sevdiği, ilgi duyduğu sanatçı ve sanat ürünlerinden bu gibi yüzbinlerce mikro paylaşım her gün internetten akar, ve zaman-mekan gibi konularla bağlantılı bir tarama yaptırırsanız, google size binlercesini indirebilir. Ama bu, edebiyatta/sinemada zaman konusu bağlamında bilgi-perspektif üreten bir kitap bölümü değil, yazarın -herhangi bir twiter veya face sayfasında olduğu gibi- hoşuna giden, oldukça öznelci ve raslantısal, hızla bir iki “beğen beğen” yapılarak tüketilip geçilecek, 5 dakikaya kalmadan unutulacak, anlık “paylaşımlar” bölümüdür. Böyle bir bölümden ne beklenirdi? Zaman sıkışması/yoksunluğu/ihtiyacı/mücadelesi/özlemi ile edebiyat veya sinema konusunda (veya bu açıdan karakteristik veya özgül bir roman/sinema filmini ele alarak) kendi sanatsal özgüllükleri içinden ama içsel bağını da kurarak, derinlik ve perspektif kazandırılmış bir tahlil, bilgi, fikir, duygu/duyarlık, çıkarım üretimi; kendi özgüllüğünü koruyarak bütüne içerilmesi ve bunların birbirini geliştirip zenginleştirmesi. Ne buluyoruz? Herhangi bir face sayfasında da bulunabilecek (bunların kendinde bıraktığı anlık duygusal etkinin post-modern) paylaşımları…

Bahsettiğimiz diğer bölümler de çok farklı değil. Örneğin yazar zaman kristalleri bulgusundan duyduğu heyecanı paylaşıyor, ama zaman kristalleri de metne iliştirilmiş bir gazete haberi olmanın ötesine geçmiyor.

“Tam Zamanında Üretim”, “Aşırı çalışmanın biyo-ritmi bozması” benzeri çok sayıda alt bölümde tüm yapılan şu: İlintili internet siteleri bulunmuş, birkaç materyal indirilmiş, bir dizi veri, betimleme, anlatım ile özet çıkarılmış, üstüne biraz ajitasyon yapılmış ve tabii malum tekrarla bölüm “tamamlanmış”! Veya “faşizm, kriz, savaş ve zamanda köleliğin büyütülmesi” başlıklı alt bölüm: Türkiye en az 2 yıldır bu koşullarda yaşıyor, bir dizi ülkede artık olağanlaşmış OHAL rejimleri var, ve bu bölüm en genel geçer, herkesin bildiği şeylerden ibaret olan 2 sayfa!

Metindeki bölüm ve alt bölümlerin, konu, alt/yan konu çeşitlendirmelerin çoğu, bunlara ilişkin çıkartılmış notlar, işlenmemiş ham taslaklar, devşirilmiş parçalar, internet paylaşımları ve basit internet/gazete haber-yorumculuğu düzeyinin ötesine geçmiyor. Çoğu yarım-yamalak bırakıldığı ve tümleşik bir sinerji de doğurmadığı gibi, ana fikirleri de derinleştirip zenginleştiremiyor.

Zamanda sınıf mücadelesi?

Metnin büyük ağırlığını işçi sınıfının, kadınların, kitlelerin zamanda köleliği üzerine betimlemeler, ajitasyonlar, anlatımlar, tekrarlar oluşturuyor. Ya zaman mücadeleleri?

İşçi sınıfının daha oluşum sürecinden itibaren başlayan, 19. ve 20. yüzyılda önemli uğraklardan geçen zaman mücadeleleri tarihi ve incelenmesi kitapta bir iki değinme, dipnot dışında yok. Daha oluşum süreci, ilkel birikim biçimleri ve sermaye-devlet saldırganlığı ve egemenliği karşısında büyük zaman kayıpları ve mücadeleleri ile damgalanmış, gelişimi ve gerçek bir kolektif sınıf karakteri kazanmasında büyük modern makineli sanayi kadar zaman mücadelelerinin çok önemli bir rol oynadığı, ve dolayısıyla kendisini sınıf olarak komünist devrimci sönümlendirmesinde de zaman mücadelelerinin çok önemli bir rol oynayacağı; işçi sınıfının zaman mücadelelerinin bu tarihsel derinliğinin yok sayılması, büyük bir boşluk.

309 sayfalık kitapta, sadece 4.5 sayfalık bir alt başlık olarak (kitapta işçilerin, kitlelerin zaman mücadeleleri deneyimlerine ayrılan yer ise toplam 10-12 sayfa civarında: yüzde 5’i bile bulmuyor!!) yer verilen “Grev, Direnme, Devrim, Özgürleşilen Zamanlar” bölümü ise şöyle: Onat Kutlar’ın bir öyküsünden bir alıntı, Avon işçilerinin direnişine dair (internetten bakılarak yapılmış) 6 satırlık bir değinme, Çitlerin Olmadığı Bir Dünya İçin/Adressiz Sorgulardan bir alıntı, Ahmet Telli’nin Sıyrılıp Gelen şiirinden bir alıntı, Adnan Yücel’in Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncuya Dek şiirinden bir alıntı, Richard Bach’ın Martı’sından bir alıntı… Yani yine gündelik internet usulü paylaşımlarından öteye gitmiyor. Peki, soluklu kitle grevleri, isyanları, direnişleri, Lenin’in ‘olağan dönemlerde yıllar ve 10 yıllarda yaşananlar, devrimlerde birkaç hafta, gün, hatta saatte yaşanır, yoğunlaşır’ (mealen) dediği devrim zamanları nerede? Kitle grevleri, Gezi gibi isyan ve direniş hareketlerinin farklı yaşanan zamanları nerede? Bizzat bu kitle grev, isyan, direniş hareketlerinin öznelerinin bu özgürleştirici zamanları nasıl yarattığı, yaşadığı, algıladığı, değerlendirdiğine dair, hiç olmazsa birkaç grevci, direnişçi ile söyleşi yapmak o kadar mı zordu?

Kitabın birkaç parçasını internet üzerinden işçi platformlarına gönderip görüş isteyerek, “işçileri katmış” olmazsınız. Azıcık örgütçülük tecrübesi bile bu yöntemle anlamlı sayıda yazılı bir geri dönüş olmayacağını bilmeye yeterdi. Kaldı ki bazı işçiler yine de bu gönderilen ilk bir iki bölümü okudular, ancak kendi yaşamlarından en iyi bildikleri şeyleri, yeni keşfetmiş gibi durmaksızın tekrarlayan diğer vasat-altı bölümleri okumayı bıraktılar ve ilgi alanlarından çıktı. Eğer işçileri gerçekten aktif olarak katmak gibi bir derdiniz varsa, biraz zahmet edip çeşitli kesimlerden öncü işçileri arayıp bulmanız, yüzyüze güven verici ve sahici -pragmatist ve anlık olmayan- bir iletişim kurmanız, asıl işçilerle birlikte soluklu kolektif çalışmayı öğrenmeniz gerekir.

Aynı şey, bir başka bölümde yer alan 32 saatlik iş haftası hareketi için geçerli. Burnunun dibinde yaşanan bu harekete dair yazılanlar, internetten alınıp özetlenmiş basit bir gazete haber-yorumu tarzında. Birkaç sınıf bilinçli, öncü işçiyle yalnızca 32 saat mücadele istemi için değil bu grev-direniş zamanların yaşanışının rutin zamanlarından ne yönde nasıl farklılaştığını konuşmak, o kadar mı zordu?

Bir başka yerde Bağlantıyı Kes oluşumunun internetten alınmış bildirgesi konuluyor, sonunda bir dipnot: “Bu anlamlı çıkışı yapan Bağlantıyı Kes Platformu izleyen dönemde faaliyetini sürdüremedi.” İnternet köpükçülüğü-görüngücülüğü üzerinden işçi sınıfı kitabı yazılabileceğini sanma konformizminin sorunu da bu zaten. Bağlantıyı Kes Hareketi aktiflik anlamında, beyaz yakalı işçi platformları içinde en gerisi ve verilebilecek en son örnektir. Bildirgeleri internette pek şık görünebilir, ama bir “hareket” olmadılar, beyaz yakalı işçiler içinde bir dönemki nisbi canlanma sürecinde, sınıfsal eylem, direniş, dayanışma, paylaşım etkinliklerinde yer almayarak eriyip gittiler.

Nerede tıkandı, neden sürdürülemedi, ne yapılsa sürdürülebilirdi? Beyaz yakalı işçi platformlarının asıl özneleşen işçileriyle iletişim kurup bütünsel bir deneyim, ders, incelemeye dönüştürmek o kadar mı zor?

Gezi süreci ve öncesinde ortaya çıkan beyaz yakalı işçi platformlarının bir dizisi sonrasında tıkandı. Bu tıkanma yalnızca Türkiye’deki siyasal konjonktür değişiminden değil, bizzat beyaz yakalı işçilerin sınıfsal oluşum sürecinin özgüllüklerinden kaynaklanıyor. Örneğin bir işyerindeki hareketlilik veya farklı biçimlerde biraraya gelen azçok öncü denilebilecek, genellikle de siyasal bağıntıları olan beyaz yakalı işçiler, ilk elde yapılabilecek internet sitesi, bildirge, bildiri, broşür, bir dizi eğitim çalışması, seminer, panel, etkinlik yaptıktan sonra tıkanıp bir üst aşamaya geçemediler. Çünkü süreklilik kazanan, çalışma ve yaşam alanları içinden faaliyet ve örgütlenme dayanakları kesitsel-istisnai idi ya da yoktu. Hepsi haftanın 5-6 günü ve yorucu biçimlerde çalıştıklarından, her durum ve koşulda sürekliliği sağlayabilecek uzmanlaşmış tam zamanlı alan kadrosu yokluğu sorunu da ortaya çıkıyor. Teknoloji, belli eğitim ve etkinlik organizasyonları, yazın-yayın biçimleri, internet üzerinden hiç zorlanmadan uluslar arası bağlar kurma gibi konulardaki becerilerine diyecek yok, ancak henüz istikrar ve kolektif hareket yetisi gibi sınıf karakteristikleri oluşum sürecinde ve gelgitli bir durum arzediyor. Bir grupsal ya da dar siyasal aidiyet çevresinde kemikleşip alan faaliyetlerini küçümseme, çalışma ve yaşam alanlarında faaliyet yürütme ve örgütlenmeden kaçınma, hızla coşa gelip sonrasında çok kolay demoralize olma, rekabetçilikle birbirine girme ve dağılma, sık görülen durumlar. Tabii doğrudan ya da dolaylı bağıntılı oldukları geleneksel ya da post-modern sol siyasetlerin de bu yönde bir perspektifinin, politikasının olmaması da daha kritik bir sorun.

Her şeye karşın Biçda, PEP gibi bazı beyaz yakalı işçi platformları, yer yer bu eşiği aştılar, eylem, direniş, (mavi yakalı işçi kesimleriyle olan dahil) aktif dayanışma, paylaşım, örgütlenme alanlarına doğru adımlar attılar, birkaç işletmede fiilen 8-9 saatin üzerine çıkartılan çalışma süresini azaltmayı ve çalışma dışı sürede iş yapmayı reddetmeyi pratik norm haline getirmenin pratik mücadelesini de verdiler. Bunlar içinde de çeşitli tıkanma ve dağılma dönemleri yaşandı, ancak en azından “şık bildirge”ler yayınlamanın ötesine geçen içerik, tartışma, örgütlenme, faaliyet, direniş, dayanışma, paylaşım doğrultusunda da bir birikim ve deneyim yaratmada rol oynadılar. Bunun kadar önemlisi, bir dizi kesinti, tıkanma, iniş çıkışa karşın bu deneyimler içinden, belki henüz çok az sayıda, ama istikrar sağlayan, ve Marksist teori ile pratik çalışmayı kendinde birleştirmeye doğru adımlar atmaya başlayan, gerçek sınıf karakteristiklerine sahip işçiler de ortaya çıkmaya başladı. Bu konularda umut verici başka dinamikler de var ve perspektifsel, bilgisel, pratik bir birikim ve deneyimin de oluşmaya başlaması daha fazlasını yapma olanağını da sağlıyor. Ancak bunun için ilk yapılması gereken kitaptaki anlık görüngücü, olgucu, donuk, dağıtık, dışsal, oblomovcu tarzın üstüne çıkmak, stratejik iç örüntüye, dinamik ve içerden bir yaklaşıma ve pratik çaba ve deneyime sahip olabilmek.

İşçi sınıfına yabancılaşma

Kitapta sınıfa yabancılık, günümüzde pek çok işyerinde süren bazan işgününü kısaltma, zorunlu mesaileri kaldırma, bazan bir tuvalet veya çay molası, bazan yarım saatlik yemek molasını bir saate çıkarma, bazan cumartesinin tatil olması, bazan hastalık ve cenaze izni mücadeleleri bile yok. Kadın işçilerin hem patronlarına hem eşlerine karşı verdikleri zaman mücadelesi örnekleri yok. İşçi öğrencilerin iş ve işe dönüşmüş ders/sınav yükü altında boğulmalarına karşı mücadele girişim ve deneyimleri yok.

Yazarın düşünsel ve pratik oblomovculuğu bir yandan, düşünce ve hareket tarzının internet yüzeysellik ve pragmatizmine uyarlanmış olması diğer yandan, yakaladığı anlamlı ve esinleyici halkaları da, işleyip derinleştirmesine, somut bilgi, deneyim, analiz düzeyine, (ve tabii kitap çalışmasında işçilerin aktif kolektif katılım ve yer alması düzlemine) çıkarmasına olanak vermiyor. Kitap teorik, bilimsel, nitelikli inceleme, araştırma, analiz düzeyine çıkamadığı gibi, yine bu yüzden, popüler ama nitelikli, eğitici, geliştirici bir işçi kitabı/broşürü karakteri de maalesef kazanamıyor. Metnin büyük bölümü, yine bu yüzden, post-modernizmin bir diğer tanımı olan “estetik popülizm”e doğru kayıyor.

Bunun bir nedeni de, yazarın işçi sınıfına bir yabancılaşma içinde olması. Bunu hem işçilerin günümüzde yaşadığı sınıfsal-sosyal-bireysel zaman yoksunluğu ve yıkımı üzerine yapmaya çalıştığı betimleme ve ajitasyonların en genel-bilinen yanları aşmayan darlığı ve zayıflığından, hem de zaman ihtiyacı ve mücadelesinin gündem olmadığı küçük burjuva önyargısından görmek mümkün. Yazar içinde sürüklenip gittiği internet köpükçülüğü ve oblomovculuktan biraz çıkıp işçilerin gerçek dünyasına derinlemesine nüfuz etmeye çalışsaydı, pek çok işyerinde saniyelerin, dakikaların bile mücadelesinin nasıl verildiğini görebilirdi.

Biz kendi bildiklerimizden sadece son birkaç ayda yaşanan iki deneyimi aktaralım. Bir çağrı merkezinde, çalışma temposunu artırmaya dönük baskıların çok yoğunlaşması ve daha önce işçilerin kendi aralarında ayarladıkları tuvalet, çay, sigara molalarının da şefin iznine bağlanması (yani fiilen yasaklanması) üzerine infial yaşandı. Hem de bu işçi infiali, müdür ve şeflerin işçilerle yaptıkları “verimliliği artırma toplantısı”nda yaşandı. İşçiler müdür ve şeflere bağırıp çağırmaya başladılar, birkaçı üzerlerine yürüdü… Ve idare, baskıları biraz gevşetip, molaları işçilerin kendi aralarında ayarladığı eski sisteme geri dönmek zorunda kaldı! Fiili uygulamadan geri atım adan patron ve idare, 2 hafta geçmeden bu kez daha kurumsal biçimde çalışma süresindeki bir molanın kaldırılması, günde yarım saat, ayda bir gün fazla çalışmayı resmen dayatmaya, işçileri tek tek buna imza atmaya zorlamaya başladı. Gerilim yeniden tırmandı, mücadele sürüyor.

Bir bilişim işyerinde, cumartesi çalışıp çalışmama işçiler ile patron arasında sinir savaşına dönüştü, birkaç işçi atıldı, patron ihtiyaç duyduğu vasıflı işçileri atmayı göze alamadı, şimdilik ayda birkaç cumartesi çalışıp birkaç cumartesi çalışmama biçiminde muğlak ve kısmi kazanım oldu, ve mücadele bir yandan patronun “ihtiyaç halinde” demagojisiyle o ayda birkaç cumartesiyi de geri alma saldırıları, diğer yanda işçilerin tüm cumartesilerin tatil olması istemiyle, artan gerilimle, sürüyor.

Türkiye’yeye de iyice yabancılaşmış yazarın çalışmadığı yerlerden birkaç soru soralım. Türkiye’de oldukça yaygın olduğu gibi, asgari ücret civarından ikisi de çalışan, kreş ve bakıcı tutma olanağı olmayan, işçi eşler, küçük çocuklarının bakımı sorununda ne yaparlar? (Aynı apartmanda ya da yakında oturan bir anneanne/babaanne varsa çocuklara o bakar. Bu yok, ama 7-10 yaşa gelmiş ve büyümüş addedilen bir kız çocuk varsa, okulu -öğlenci/sabahçı- buna göre ayarlanmaya çalışılır ve daha küçük çocuklara o bakar. O da yoksa, mahalle veya sitede çalışmayan kadın ve yaşlıların olduğu güvenilir -özellikle de aynı yaşlarda bir çocuğu varsa ve emanet edilen diğer çocuklarla arkadaşsa- bir komşu, doğal kreşe dönüşür. İşçiler bu çalışmayan kadın/yaşlı komşunun, erzak gibi ufak tefek ihtiyaçlarını karşılayarak, bazan küçük hediyeler vererek, yemeğe davet ederek, gönlünü hoş tutarak bakıcılık yapmasını sağlarlar. Veya erkek ve kadın işçiler gece/gündüz vardiyalarında çalışıp çocuklara nöbetleşe bakarlar. Daha nadir olarak komşu/arkadaş işçi grupları arasında nöbetleşe bakım örnekleri vardır. Çocukların bir odaya kilitlenerek kendi kendine büyüdüklerine dair bir duruma ise bizzat tanık olmadık ama dolaylı biçimde duyduk. Evden çalışmanın, kısmi zamanlı çalışmanın yaygınlaştırılması, okul yaşının 5’e düşürülmesi ve okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılmasının da, anneleri ücretli çalışma için “serbestleştirmeye” dönük bir yanı vardır.)

Almanya’da IG Metall’in “çalışma haftasının 23 saate indirilmesi” istemi? (Şimdiye kadar talep edilen en kısa iş haftası olması itibarıyla dünya çapında ilgi çekmesine karşın kitapta bu da yok. IG Metall’in bu isteminin vitrinlik olması dışında iki çelişkin yönü var. Birincisi, Almanya’da çok yaygın olan interim ve kısmi zamanlı çalışma tarzına geçirilen bir meşruluk kılıfı olması, ikincisi, posası çıkarılan metal işçilerinin gerçek özlemi olması.)

“Kitapta iyi şeyler de oluyor!”

Kitapta daha iyi bulduğumuz bölümler ise, kapitalizmin içinde kalan (ve aslında onu yeniden üreten) liberal, reformist, ütopik, anakronik, anarşist zaman anlayış ve mücadelelerine ilişkin eleştirilerin olduğu bölümler. Özellikle kapitalizmin bizzat kendi yıkıcı saldırganlığının doğurduğu ihtiyaç ve özlemleri de, nasıl sermayeleştirip piyasalaştırdığı ya da sisteme içerip kendini yeniden üretim aracına çevirdiğine dair deşifrasyon ve eleştiriler, daha sistematik ve iyi: 1- İş saatlerinin azalmasıyla istihdam artışı sağlanacağına dair sendikalist yaklaşımlar. 2- Kapitalizmde “demokratik iş-yaşam dengesi”ne dair yaklaşımlar. 3- “Mükemmel işyeri” veya uzaktan çalışma gibi çalışma sürelerini işçinin kendisinin düzenlemesi ve özerklik hakkı kılıfı geçirilmiş uygulamalar. 4- Yavaş/sakin şehir, ulaşım, yemek gibi uygulamalar. 5- Geriye dönük anarko ütopik-reformist yaklaşımlar.

Bir dipnot itibarıyla Öcalan’ın yaklaşımlarına da bir değinmenin olduğu bu sonuncusu, Türkiye ve dünya solunda oldukça yaygın olduğundan, daha derin ve güçlü, somut örnekler üzerinden işlenebilirdi. İngiltere’de Corbyn’in sosyal-liberal reformist programına koyduğu 6 saatlik işgününe yaklaşımı, IG Metall’in 23 saatlik iş haftası istemi, Türkiye’de Birleşik Metal-İş’in 35 saatlik iş haftası istemine yaklaşımları ele alınarak, daha somut bir eleştirellik sağlanabilirdi… Ancak yazarın somut siyasallıktan belirgin kaçışı (öyle ki faşizm, dinci-gericilik’in zaman sorunu üzerindeki etkileri konusu bile 2 sayfalık bir genel geçerlikten ibaret, hangi dönem ve ülkelerden bahsettiğini bile belirtmekten kaçınmış!), bir yandan genel geçerlik diğer yandan değinmeci-teğellemeci görüngücülük eklektizmi buna olanak vermiyor.

Emeğin korunması (öz savunması) mücadelesi bağlamında zaman mücadeleleri, ve komünist zaman anlayışı ve perspektifi, konusundaki bölümler, asıl yükseltim/kreşendo bölümleri olması gerekirken, hem çok kısa hem de içerik ve esinleyicilik açısından dar. Yazarın daha önce karşı çıktığı “ağ tarzı örgütlenme”yi benimsediğini gösteren örgütlenmeye ilişkin bölüm ise, sönük ve muğlak. Kitabın asıl ağırlık merkezi olması gereken yeni sınıf örgütlenme içerik ve biçimleri, işçi sınıfının öz savunma mücadelesi stratejik-taktik ve platformu, komünist devrimci zaman ufku konuları, zamanda kölelik betimlemeleri ve tekrarları arasına sıkışıp kalmış. Her şeye karşın, 1- Emeğin öz savunması mücadelesinin kapitalist egemenlik ilişkilerinin bütününe doğru genişletilmesi ve komünizme doğru derinleştirme gereğine vurguları, 2- Komünist özgür ve tam gelişmiş bireyler toplumuna dair vurguları, yeni bir şey söyleyememesine, sayısız tekrar kolaycılığına karşın gündemleştirme çabasını önemsiyor ve altını çiziyoruz.

Yazar, önceki yıllarda “ücretli kölelik” kavramını “ekonomizm” diye, Marksist komünizmin en özlü tanımlarından olan “doğrudan toplumsallaşma” kavramını “anarşizm” diye yaftalamaya çalışarak tasfiye etmeye kalkışmış, toplumsal üretim ve yeniden üretim ve çalışma ilişkilerini de kapitalizmin iç bağdaşmazlığı ve uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin temeli olmaktan çıkarmaya çalışmıştı. Kitabında, “ücretli kölelik” kavramını bir kez de olsa kullanmasını, “dolaysız toplumsallaşma”yı bir dipnotta da olsa geçirmesini, toplumsal üretim ve yeniden üretim ilişkilerini ve emek sürecini kesin ve net biçimde zaman sorunu ve mücadelelerinin temeline koymuş olmasını, özeleştirisi olarak kabul ediyor, kendisi için “ilerleme” sayıyoruz.

Yakıcı boşluğun çağrısı

Kitapta bir dizi boyutuyla (çeviriler, yazım tarzı, vb) yükünü omuzlaşmış bir iki başka kişinin de emeğini farketmek zor olmamasına karşın, önsözde isimlerinin bile anılmaması ve yok sayılmaları, yazarın her zamanki anti-kolektivist tutumunun bir ifadesi olarak görünüyor.

Kitap, Türkiye’de toplumsallaşmış sınıf mücadeleleri açısından yakıcı zaman kuramı ve ufku konusunda ciddi boşluğu, doldurmaya dönük ön açıcı bir nitelik ve etki gücüne sahip bir adım olmayı başaramasa da, bu doğrultuda bir ilk zayıf girişim olarak, gerçek bilimsel-sistematik-kolektif-proleter devrimci çalışmalara olan ihtiyacı ortaya çıkartıyor. Bu da her şeye karşın az şey sayılmaz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*