Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Yunanistan Krizi ve Parlamenter Reformizmin Sınırları

Yunanistan Krizi ve Parlamenter Reformizmin Sınırları

2015’in ilk günlerinde yapılan genel seçimlerde yunan halkının büyük desteği ile iktidara gelen “radikal” sol koalisyon (Syriza)’nın temel vaadi; ekonomik kriz karşısında yüzde otuz küçülme yaşayan işsizliğin çığ gibi arttığı Yunanistan’a AB mali oligarşisi ve Troyka tarafından dayatılan ekonomik programın reddetmesiydi.
11 milyonluk Yunanistan’ın 550 milyar dolarlık dev dış borcunu tahsil edebilmek Yunan işçi sınıfının kazanımlarını sermaye lehine gasp etmek isteyen AB mali oligarşisinin reform- yıkım programı dayatmasına “borçları ödemeyeceğiz, fiilen sileceğiz” çıkışı büyük bir sempati toplamıştı. Emekçi sınıflar da giderek büyüyen 550 milyarlık borç kredisi “kimlerin cebine girdiyse onlar ödesin sınıfsal duruş ne yazık ki Syriza’nın iktidara geldiği anda reformist karakterinin titrekliği nedeniyle pratik bir politikaya dönüşemedi. Borçları ödemeyeceğiz çıkışı önce müzakereye sonra Almanya’nın da olduğu mali oligarşik sermaye kesimlerinin tavizsiz duruşu karşısında gerilemeye dönüştü. Politik söylemi ile kendisine yüklenen karşı karşıya kaldığı durumda atmayı düşündüğü adımlar karşıtlaşınca da bu defa siyasal sorumluluklardan kaçmak için AB ve Troyka’nın önerdiği yıkım programını referanduma götürdü. Amaç kitlenin rızasına (evetine) yaslanarak “halk böyle istedi ”diyerek reform programını onaylatmaktı. İşler yine istendiği gibi olmadı ve referandumda ezici bir çoğunluk yıkım programına “hayır” dedi.

yunanistan-in-che-sinden-buyuk-zafer_x_6903507_62

 

Arkasında bu kadar kitle desteği olmasına rağmen politik karakterindeki reformist uzlaşmacılık sonucu referandum sonucuna uygun bir özgüvenle Troyka’nın karşısına dikilmek yerine, oylamada çıkan “hayır”ı görmezden geldi ve hızla kendisine önerilen ağır, onur kırıcı şartları kabul ettiğini açıkladı. Türkiye’nin 2001 krizinden çok iyi hatırladığımız şeylerdi bunlar; emeklilik ve sosyal güvenlik yasalarının reformu (siz mezarda emeklilik diye okuyun), işgücü ve ücret piyasasının yeniden düzenlenmesi artı değer sömürüsünün mutlak ve göreli olarak arttırılması yani), kitlesel tüketim ürünlerine artan vergiler ve özelleştirmeler vd. tüm bunlar Yunanistan işçi sınıfının bugünü ve geleceğini baskı altına alacak; tüm bu saldırıların gerçekleştirilebilmesi için siyasal bir irade ve polis zoruda gerekecek), onu iliklerine kadar sömürecektir. Yunanistan burjuvazisi kasalarına yığdığı milyonlarca avro böylece işçi sınıfına ödettirilecektir. Demek ki radikallik sadece dışsallaştırılan AB ve troyka ‘ya ulusalcı-halkçı parlamenter bir çizgiden titrek duruşla değil, AB ve Troyka’yla beraber Yunanistan burjuvazisine karşı da işçi sınıfı ekseninden sokak diliyle karşıtlaşmaktan, uzlaşmaz çelişkilere yaslanmaktan geçiyormuş.

Image processed by CodeCarvings Piczard ### FREE Community Edition ### on 2015-04-07 08:15:16Z | http://piczard.com | http://codecarvings.comê×ò*B¥,×

Image processed by CodeCarvings Piczard ### FREE Community Edition ### on 2015-04-07 08:15:16Z | http://piczard.com | http://codecarvings.comê×ò*B¥,×

Küresel mali oligarşik kurumlarla müzakere masasına oturmak krizden işçi ve emekçiler için çok daha onurlu ve güçlü kazanımlar doğuracak “borçları ödemiyor, yaptırımları tanımıyor ve bir sermaye kurumlaşması olan AB’den çıkıyoruz” hattından da uzaklaşmak demekti ve elindeki en güçlü “pazarlık” unsurlarını da böylece kaybetmiş oldu. Sınıfa karşı sınıf perspektifinin olmayışı, kendi içinde heterojen ve çok parçalı oluşu gerekli adımları atmasını engelledi. Özellikle Avrupa da işçi sınıfının yaşadığı konum kaybı ve küresel ekonomik krizin ilk elde İspanya, Portekiz, İrlanda ve İtalya’da yarattığı yıkımları da dikkate alan enternasyonal dayanışma ve birlikte hareket etme olanaklarında böylece kısa vadede ortadan kalkmış oldu. Yunanistan halkının son referandum da çıkan güçlü “hayır” kararına yaslanarak krizdeki diğer Avrupa ülkelerinin halklarıyla dayanışma ve sınıfsal birliktelikler oluşturma, ortak taleplerle AB mali oligarşisinin karşısına çok daha güçlü bir şekilde şansı da… AB mali oligarşisi, küresel kapitalist sistemin üretim ve egemenlik ilişkilerine karşı sınıfsal, radikal bir karşıtlık oluşturmasını Syriza hükümetinin iradesini kırarak, onurunu ezmeye çalışarak (müzakerelerde sürekli aşağılayacak simgesel ritüeller yaratarak, Yunan hükümet temsilcilerinin üzerinde kişisel baskı kurarak, maliye bakanının istifasını sağlayarak, tehdit ederek vs. ) engellemeye çalıştı ve karşısına benzer taleplerle gelecek olanlara da şimdiden gözdağı vermiş oldu.

Kimilerinin “Duyun-u Umumiye” diye kodladığı bu yıkım programı-anlaşması için (Bu anlaşmanın pratik ekonomik karşıtlığı şudur: En az 2045 yılına kadar Yunanistan’ın iradesine el konulmuştur. 550 milyar dolarlık dış borcunun faizi ile birlikte ödeyebilmesi için her yıl bütçeden yüzde 4 faiz dışı fazla yaratması gerekmektedir. Ekonomisi yüzde 30 daralmış, çığ gibi büyümüş işsizlik koşullarında bunun tek bir yolu vardır, o da Yunanistan halkının kemerlerini son deliğine kadar nefessiz kalacak kadar sıkmak, iradesini AB mali oligarşisine tamamen teslim etmektir. Sermayenin çıkarlarının her şey, işçi sınıfı ve emekçilerin hiçbir şeye indirgenmesidir) Yunan hükümetinin 48 saat içinde meclis onayı alması ve hızla bu düzenlemeleri hayata geçirmesi gerektiği, aksi takdirde kredilerin serbest bırakılmayacağı da onur kırıcı bir biçimde açıklandı. Yunanistan’ın 50 milyar Euro’luk varlığının Troyka denetimine devredilmesi, ipotek altına alınması da Yunanistan’ın bağımsızlığına indirilmiş bir mali oligarşik darbe olmuştur. AB ve küresel emperyalist kurumların Yunanistan’ı bu şekilde eze eze, onurunu kırarak, belki de iflasa sürüyecek bir dizi ekonomi, politik tasarrufa itmesinin iki basit nedeni var aslında. Birincisi ve temeli neoliberal iktisadın kölelik- sömürü ilişkilerine karşı küresel kriz ikliminde yükselecek sınıfsal tepkileri Avrupa yerelinde baştan engelleme, yayılmasının önüne set çekmektir. Eğer Yunanistan, reformist liberal sol bir söylem karşısında geri adım atarsa bunun arkasının çok hızlı gelişeceğini görmesidir. Yunanistan ardından Portekiz ve İrlanda’nın da (sonra da İtalya) açılan yoldan ilerleyeceğinin güçlü işaretlerinin alınması ve yaşlı kıta üzerinde yeniden bir kez daha bir hayaletin dolaşmasına yol açacak koşulları daha baştan engellemekti. Diğeri ise sermaye ekonomi-politiğinin krizleri daha üst bir merkezileşme, tekelleşme ve güç birikimi için kullanma refleksidir. Bir yandan işçi sınıfının tarihsel eğilimini baskılarken diğer yandan mali oligarşik tekelleşmeyi yoğunlaştırmaktadır. Emperyalist kapitalizm Yunanistan krizinden güçlenerek çıkmaya çalışırken konjonktürel olarak Almanya sermayesi dişlerini güçlü bir şekilde göstermiş oldu.

belcika-protesto

Avrupa ve dünya işçi sınıfının hafızasının zayıf olduğuna inanlar konjonktüre fazla stratejik anlam yükler ve yaşanan andaki yenilgi ve zaferleri gereğinden fazla önemserler. Yunanistan özelinde ortaya çıkan tablonun gerçek resmi ise işçi sınıfı ve emekçilerin artık belli bir sınıra gelip dayandığı ve mücadele istek ve azmiyle dolu olduğudur. Sınıf mücadelesi bir süreç ve bu süreçte yaşanan yenilgi ve zaferler okul işlevi görürler. Bugün reformist liberal sol kesimler baskın durumdadır ve çatışmasında onlarında gerçek yüzünü kitlelerin özlem talep ve ihtiyaçlarının karşılanmasına önderlik edecek devrimci enerji, kararlılık ve siyasal vizyondan uzak olduklarını göstermektedir. Sınıf mücadelesinin acil ihtiyacı Komünist devrimci bir önderliktir ve süreç oraya doğru akmaktadır.
Yunanistan’da yaşanan emperyalist kapitalist sistemin mali oligarşik karakterini, onun bir sermaye diktatörlüğü olduğunu sağır kulaklara haykırırken bu ağır sermaye saldırganlığına karşı reformist, sol liberal söylemlerin suyu ılıklaştırma çabalarının da karakterini, vizyonunun sınırlarını göstermiştir. Görmek isteyene ciddi dersler sunmaktadır.

Kısmi ekonomik-demokratik, anti-neoliberal reform vaadine karşın, kapitalist üretim ve iktidar ilişkileri sürdükçe bırakalım emekçi halk egemenliğini, bir “ulusal egemenlikten” dahi bahsedilemez.(bakınız Troykanın Yunanistan’a dayattığı program) İşçi sınıfı ve kent-kır yoksullarının muazzam destek ve sempatisine karşın, bin bir bağla emperyalizm ve onun mali sermayesiyle iç içe geçmiş kapitalist üretim ve egemenlik aygıtına karşı uzlaşmaz bir karşıtlık taşınmadığı koşullarda, burjuvazi içi egemenlik ve bölüşüm ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini isteyen ve bu nedenle finans kapital egemenliğinin biraz sınırlanması için mecburen emekçi sınıflara yaslanmak zorunda kalan burjuva kesimlerin sözcüsü durumuna düşecektir.

AB emperyalizmi, küresel mali oligarşi tiranları sosyal demokrat reform taleplerine bile tahammül edemiyorlar artık. 1960’ların ’70’lerin dünyasında “sıradan” olan, o günlerin egemenlik ilişkilerinde normal kabul edilen ekonomik talep, istem ve düzenlemeleri bugün sınıfsal egemenlik ilişkilerine bir halel getirmek olarak görüp yüzündeki demokrasi maskesini bir kenara bırakıp sermaye diktatörlüğü gerçeğini ortaya seriveriyor. Evet, ’60’ların, ’70’lerin dünyasında komünizm baskısıyla “gönüllü” oldukları düzenlemeleri bugün cinayetle eşdeğer görüyorlar. (Bu arada “Radikal” sol diye tanımlanan şeyin de klasik sosyal demokrasiden ayrılan bir yanı olmadığı da açığa çıkıyor. Ona Türkiye’den ne kadar güzelleme dizilse de sosyal liberal gerçekliği ilk sınamada hemen su yüzeyine çıkıverdi) Toplumsal üretim ve sınıfsal egemenlik ilişkileri sermaye birikimi ve tekelleşmenin geldiği bugünkü düzeyde işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin taleplerinin karşılanmasının koşulları her zamankinden daha daraltılmıştır. Neoliberalizmin sömürü-kölelik ilişkilerinin iş dahası hep daha fazla ranta, soyguna dayalı olduğundan, elindekinin hep daha fazlasını isteyen doğasına karşı sınırlama getirmeye çalışmak, toplumsal üretim ve egemenlik ilişkilerinden işçi sınıfına az da olsa nefes alacak bir alan açmaya çalışmak, çelişkileri yönetilebilir tutmaya çalışmaktan ve sonuç olarak kapitalist sistemin ömrünü uzatmaktan başka bir işe yaramıyor. İki nedenle böyle: birincisi, kitlelerin mali oligarşik diktatörlüğün gerçek karakterini görmesini, reform taleplerinin bugünün azgın neoliberalizm döneminde müzakere edilebileceği yanılsamasını yaratmakla, sermayenin gerçek karakterinin fulü kalmasına yardım etmekle, burjuva demokrasi oyununun parçası olmakla. İkincisi, kitlelerin gerçek talep, ihtiyaç ve özlemlerinin karşılanacağı yerin bugünün dünyasında komünizmden başka yer olmayacağı gerçeğini, toplumsal bir alt-üst oluştan verili üretim ilişkilerinin yıkılıp yerine üretici güçlerin önündeki engelleri kaldıracak, sosyalist üretim ilişkilerini inşa etmekten geçtiğini gizlemek, uzlaşmaz çelişik güçleri bir arada tutmaya çalışmaktır. (Verili ilişki biçimi sermaye lehine olunca, bu çelişkiyi sonuçlarına götürmekten kaçmak doğal olarak sermaye lehine olmak demektir.)

Son bir not “emeğin Avrupa’sı” diyerek burjuva demokrasilerine gerdan kıranlar için söyleyelim: Avrupa burjuva demokrasilerinin eşittik, özgürlük, adalet, hoşgörü, çoğulculuk gibi ilk anda kulağa hoş gelen kavramların üzeri kazındığında altından acımasız bir mali oligarşik sermaye diktatörlüğü çıkmaktadır. Almanya lokomotifli Troykanın Yunanistan krizi karşısında “emeğin” adını bile duymak istememesi karşısında alınacak yegâne tutum demokrasilerinde uzlaşmaz karşıtlık taşıdıklarının yeniden hatırlanması ve sermayenin demokrasisine karşı proletaryanın demokrasi bayrağının yükseltilmesidir.

Ercan Akpınar

Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*