Anasayfa » GÜNDEM » Yönetememe krizinden katliam günlerine: Dip noktası

Yönetememe krizinden katliam günlerine: Dip noktası

Tarihimizin en acı katliam günlerinden geçiyoruz. Suruç ardından Ankara katliamı! Acımız, öfkemiz hesap sorma karalılığımız kadar büyük. Kaybettiklerimizin gözlerinde söndürülmek istenen ışık, mücadelemizi aydınlatacak bir fener olarak hep yanımızda olacak. Unutmayacak, unutturmayacağız!
Ankara katliamı gibi tarihsel, insansal alçaklık günlerine nasıl geldik? Bu nasıl bir gözü dönmüşlüktür? Bu çeteler ve onları himaye edenleri böylesine bir katliama yönelten çaresizlik ve korkuları neden?
Mali oligarşik tekelci birikimin ihtiyaçlarla AKP’nin neoliberal muhafazakâr toplumsallık (dindar toplum yani) yaratma ve onun üzerinde tam egemenlik kurma arayışının kesişmesi ve buradan ortaya çıkan, her adımıyla baskı ve zor, diktatoryal yöntemleri bir sarmal biçiminde genişletilmiş olarak yeniden üreten politik yönelimler Ankara katliamına giden yolun taşlarını döşedi. İçerde ve dışarıda attıkları her adımda siyasal krizi derinleştirerek kendilerini de geri dönülmez bir şekilde bağlayan, neoliberal muhafazakârlıktan bir Sünni selefi çeteye dönüştüren bu süreç, dediğimiz gibi mali oligarşik tekelci yapılanmayla, özellikle AKP’nin Ortadoğu’da Sünni eksene dayanarak bölgesel güç pozisyon çabasıyla yürütüldü. Başta politik bir manevra olan ve kullanışlı görünen Sünni eksen sonuç alamayıp başarısız oldukça uzayan süreçte –ideolojik akrabalığın da kolaylaştırıcılığıyla- onun radikal çete unsurlarının pozisyonuna kaymayı doğurdu. Suriye’de girilen ilişkilerin içinde, içerde de sıkıştıkça Sünni ideolojiye daha fazla yanaşmaları, IŞİD gibi dinci çeteler açılan alanlar, ya bizden yanasınız ya düşman politikaları doğal ki baş düşman olarak kendisine Kürtleri sol ve demokratik kesimleri alacaktı. Siyasal iktidarın dilinde Gezi günlerinden beri katli vacip ilan edilen Kürtler ve solculara saldırılar teşvik edildi. Kriz derinleştikçe de saldırıların şiddeti bastırma gerçekleştiremediği için sürekli yükseltildi. Sonuç Ankara katliamı!
Türkiye mali oligarşisinin ve AKP hükümetinin bir dönem ‘yumuşak güç’ politikalarıyla kurmaya çalıştığı hegemonya alanları ‘bölgesel güç’ olma rüyalarının tıkanmasının ardından bu defa askeri-zor yöntemleriyle ile aynı rüyaya yatması da sonuç vermedi, vermiyor. Ortadoğu’da değişen güç dengelerinin ve Arap Baharı’nın yarattığı siyasal boşlukta ‘stratejik derinlik’ perspektifiyle bölgesel güç ve oradan da giderek küresel güç olma züğürt hayalleri öyle bir sükût-u hayale uğradı ki, şimdi neyi nasıl yapacaklarını bilemiyor. Ayaklarının altından kayan zeminin de farkındalığıyla süreci bir yerinden durdurabilmek, tutunabilmek için tabiri yerindeyse tırmalıyor. Tutunamadıkça da sağa sola boş hamasi tehditler yağdırıp duruyorlar (Tabi bu hamasi nutuklar Kürt halkı ve sol, devrimci, demokratik kesimler söz konusu olduğunda fiiliyata çok çabuk ve kanlı bir şekilde geçiyor). Saldırıdan savunmaya geçeli epey zaman oldu (son yapıp ettikleri her şey açıkça görüldüğü gibi siyasal-politik belirleyicilerini kaybetmeme adınadır). Haziran Direnişi emekçi sınıf ve kesimlerin bastırıldıkça büyüyen özlem ve özgürlük açığının patlama noktası olmuş ve gerici, neoliberal muhafazakâr AKP iktidarına istediğince at koşturamayacağını göstermiş hatta onu atından düşürmüştü. O gün bugündür yaya aldığı yolda defalarca tökezleyip düştü ama durmanın ‘ölüm’ getireceğini çok iyi biliyor, bir yanılsama içinde eski tatlı günlerin özleminin verdiği enerjiyle ayaklarının sürüyor. Ağırlaşan ayaklarına bulanık bir zihin ve görme kaybı da eşlik etmeye başladı. Şimdilerde ise dili sürçmeye, anlamsız konuşmalar yapmaya başladılar. Dizlerinin üstüne devrilmesine fazla kalmadı, sınıfdaşlarına el uzatır, çıkarlarını bu dar, iktidarını paylaşmaya, kısmi hesap vermeye -bedel ödemeye- yanaşarak burjuva cenahtan elini tutanlar olacak, iktidar atının –bu defa terkisine- yeniden oturabilecektir. Dizginleri kaybedeceği için bu yolculuğun sonu nereye varır, orası belirsiz.
Böylesi krizli siyasal geçiş dönemlerinde konjonktür jeopolitik içinden gerçekleşirken bir sürü şeyi de serbest bırakır. Kapitalist üretim ve egemenlik ilişkilerinde yaşanan kriz ve yeni bir rejimi inşa edeyim derken kapitalist tekelcileşmenin doğal sonucu olarak ortaya çıkan iktidar tekelleşmesi ve bunu sonuna kadar zorlama çılgınlığı, sınıf mücadelesi gerçekleştiğinde ciddi sonuçlar doğurur.
İktidara, neoliberal burjuva demokrasisinin krizini derinleştirme pahasına sıkı sıkıya burjuva bir klik, onu kaybetmemek adına her türlü saldırıya zemin hazırlar, toplumsal koşullarını yaratır. Ortadoğu’da bölgesel güç olma hevesleriyle Cezayir’den Suriye’ye olan yayda aklınca çeteler üzerinden proaktif dış politika bir hegemonya mücadelesinde el yükseltmesi iç ve dış politikada elini sürekli bağlayan karşıt gelişmelerin ortaya çıkmasıyla boşa düşürüldü. O halde bunu güç ve baskı artırımıyla yapmaya çalışsa da elindeki tüm argüman ve araçları tükettiği için bir karşılığı yok.
Suriye’de desteklediği çetelerin emperyalizmin konum değiştirmesiyle başta Kürt halkının özgürlük mücadelesi karşısında aldığı yenilgiler ve bunun arkasının geleceği beklentisiyle özellikle Türkiye’de intikam saldırılarına yönelmesi ve bunu yaparken de iktidarın ideolojik meşrebine uygun düşmanlara, yani Kürt halkına ve tüm sol cenaha katliam saldırılarına girişmesi iç içedir. AKP sadece iç politikada değil, dış politikada da yaşadığı ezici yenilginin sorumluları olarak Kürtleri ve Türkiye devrimci, demokratik güçlerini gördüğü kesin (Emperyalistlere ve bölgesel göçlere bu şekilde tavır alamayacağı için). 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarıyla politik gerilemesinin iktidardan düşmeye doğru evirilmesi korkuyu iliklerinde hissetmelerini sağladı. Suruç’ta hem Kürt halkını ve hem de Türkiye sol güçlerini bastırmanın startı verildi. Elindeki devlet olanakları bastırmanın araçlarını bir yönüyle sınırladığından ve hem Kürt direnişinin hem Gezi Direnişinin korku bariyerini aşması nedeniyle nasıl Ortadoğu’da çetelerle birlikte iş görüyorsa iç politikada da bunları kullanmaya karar verdi. Gözaltı, baskı, tutuklama, polis şiddetinin etkisiz kaldığı yerde kitle katliamlarının önü açıldı. Dinci, faşist çeteler yol verildi. ‘400 vekili verin huzur içinde bitsin bu iş’ tehdidinin gereği yapıldı. Erbakan’ın yıllar önce ‘kanlı mı olacak kansız mı?’ tehditlerine benzer bu ‘huzur’ tehdidi işte böyle pratikleştirildi. Ankara’da 100’ü aşkın insanımız katledildi, onlarcası sakatlandı, yüzlercesi yaralandı. Nasıl Erbakan’ın ‘kanlı mı olacak kansız mı?’ tehdidi tutmadıysa Erdoğan’ın bu höykürmeleri de karşılık bulmayacak. Çok yakında ‘cesur adam’ pozlarının nasıl sahte olduğunu göreceğiz.
Sermaye devletinin faşist çetelerle iş görmesi, onları kullanması Türkiye sınıf mücadelesinin yeni karşılaştığı bir şey değil. Özellikle ’80 öncesi dönemde sivil faşistleri Türkiye Devrimci Hareketi’nin, sınıf hareketinin üzerine sürdüğünü, bugün de yeri geldikçe (PKK’nin Dağlıca eylemi sonrası ülke çapında Kürtlere ve HDP’ye dönük linç saldırılarında olduğu gibi) kullandığını görüyorduk. Ama Ortadoğu’nun katliamlar coğrafyasında, değersizleşmenin dibine vurmuş, insani olan her şeyle hesabını kapatmış dinci faşist çetelerin Türkiye içine sürülmesi yaşanan acı ve katliamların boyutunu görülmemiş noktalara taşıdı. Kitlesel katliamların önü açıldı. Türkiye’de Ortadoğu tarzı bir yönetim ve egemenlik kurumlaşması yaratma peşindeki AKP gericiliği, doğal ki kendi meşrebince, ideolojik duruşuna yakın, işbirliği içinde olduğu çeteleri seçti. Ortadoğu’nun en temel savaşım biçimini de böylece Türkiye’nin orta yerine koyuverdi. Kitle katliamları Ortadoğu’ da artık sıradanlaşmış ve her gün karşılaşılan bir olay haline gelmiştir. Emperyalizmin ve bölgesel gericiliklerin işçi sınıfı ve emekçileri önce mezhep, ulus ve dini azınlıklar olarak bölüp, sonra bunları birbirine düşmanlaştırdığından aralarındaki mücadele de temelde feodalizmin dini referansları geçerli olduğundan evrensel hiçbir insani değer kalmamıştır. Şimdi toplumsal muhalefetin gözünü korkutmak, evlerine hapsetmek adına, Gezi olmadı, Suruç, olmadı Ankara katliamı diyerek ilerlemesi bir toplumsal iklimi, iç savaş koşullarını da yaratmakta; ulusal, mezhepsel ayrımlar derinleşmekte. Türkiye sınıf mücadelesi tarihi ve sosyalist ideolojinin etkimeleri bunun önündeki en büyük engel olsa da saldırılar bir şekilde gelmeye devam ettiği koşullarda, emekçi kitlelerden kimse daha fazla boyun sunmalarını beklememeli. Kürt halkının özgürlük taleplerini şehirleri yakıp, yakıp yıkarak, çoluk çocuğu katlederek bastırmak, öfkeyi ve karşı şiddetin düzeyini de yükseltiyor ve bir kırılma noktasına doğru yol alıyor. Gidişatın nereye doğru olduğu görüldüğü için de kontrol elden bırakılmıyor, frene basılıyor demokrasi ve özgürlük tarafında olanlarca. Bu durum nereye kadar böyle sürecek, peki?
Neoliberal sistemin içine girdiği yönetememezlik krizi iç ve dış politika da birbiri ardına gelen rejim için olumsuz gelişmelerin özellikle Kürt ulusal sorunun da Türkiye mali oligarşisini kaçınılmaz bir karar anına taşımıştı. Kürt ulusal sorunu ve kopmaz bir bağlantı içerisinde kitlelerin demokratik talep ve özgürlük ihtiyaçlarının önündeki şu gerici barikatı kaldırıp, burjuva demokratik özgürlüklerin önünü açacak mı, yoksa barikatı savaş araçlarıyla daha fazla mı tahkim edecek sorununa. Kabaca söylersek savaşı, bastırmayı mı seçecek, yoksa tanıma ve müzakereyi mi, barışı mı? Savaş, barış ikileminin bir süre iç içe, sopa havuç politikaları şeklinde sürdürülmüş, kimi zaman barış müzakere iklimi, kimi zaman zor, savaş araçları öne geçmişti. Fakat her durumda iki çelişik siyasallık iç içeydi. Buda mali oligarşik yapı içindeki farklı yaklaşımlarla birlikte hasmını çürütmek için sergilediği bir oyundu. Tutmadı bu oyun. “ Osmanlı da oyun çoktur” deyişi yeterince tecrübe edilmişti çünkü.
Suriye ve Ortadoğu politikalarının, “bölgesel güç” olma hayallerine paralel iç mesele ilan edilmesi fazla cesur, fazla aceleci olmakla birlikte iç iktidar ilişkilerini de dağıtan bir durum yarattı. Ekonomide yaşanan gelişememe, tıkanma (kendileri buna “orta gelir tuzağı” diye tanımlıyorlar) ve peşinden gerilemeye dönüşmesine paralel toplumsal taleplerin önüne set çekilip, bastırma yolunun Ortadoğu tarzı siyasetince yapılmaya başlanması tepkileri büyüttü ve var olan AKP hükümetinin tüm yönetme meşruiyetini elinden alıp, tüketti. Durumu toparlama adına yapıp ettiği her şey de bu durumu derinleştirmekten başka bir şeye yaramadı. Sermayenin diktatörlük yanı her seferinde daha şiddetli bir şekilde gösterilmeye çalışıldıkça da hegemonya alanını kendi eliyle tarumar etti. Ve işte gelinen nokta: Ankara katliamı! Suruç katliamı öncesinde mali oligarşi özellikle Kürt sorununda savaş mı barış mı istediğine karar verme eşiğindedir demiştik. Sonuç, o eşiğin savaş lehine geçildiğini, peşinden Kürdistan kentlerinin yakılıp yıkılmasıyla, sivil katliamlarla intikam savaşına dönüştüğünü gösterdi. 1 Kasım arifesinde sermayenin başkentinde yaşanan alçakça katliamla ise savaşta hiç bir sınır ve ahlaklarının olmayacağını bir kez daha ilan ettiler. Pervasızlık o düzeyde ki her şey çok açık ve net olmasına rağmen hala suyu bulandırmaya, kafa karıştırmaya, buradan Kürt halkına açtıkları savaşa zavallıca kitle desteği bulmaya çalışıyorlar. Bunun sınıf ve emekçilerin büyük bir bölümünde var olan öfkeyi derinleştirdiğini görmek için katliamın ardından ülke genelinde elle tutulacak hale gelmiş öfkeye bakmak yeterli.
Ankara katliamının gerçekleştiren IŞİD ile olan ideolojik, politik, pratik yakınlıklarının açığa çıkıp teşhir olması korkusuyla düzenli olarak IŞİD ile PKK ve DHKP-C’yi birlikte anması “kokteyl terör” gibi üstün zekâ örnekleri ortaya koymaları suyu bulandırma çabalarından başka bir şey değil. Her şey o kadar açık ve net olmasına rağmen bunu açıkça telaffuz edemiyor, edemedikçe de zeka düzeylerini açık ediyorlar.
1 Kasım seçimlerinin fonunda iktidarı hayat memat meselesi olarak görenlerin daha ne alçaklıklar yapabileceklerini bilmiyor ama her şeyi bekliyoruz. PKK’nin ateşkesi savaşı ve onun sonuçlarını derinleştirerek krizi büyütme ve buradan iktidara el koyma manevralarını boşa düşüren, o zemini etkisiz kılan bir çıkıştı. Burjuva muhalefetin, CHP’nin durumu toparlama adına yürüttüğü uzlaşmacı tavır, TÜSİAD tekelci burjuvalarının politik durum ve yönelimlerini göstermesi yanında toplumsal bir çatışma sürecinin önünü almaya çalışmasıdır. Bu sürecin kendisini de etkisiz hale getirmesini burjuva sağduyuyla engellemeye çalışıyor. Böylesi bir çatışma zemininin derinleşmesi siyasal süreci sermaye sınıfının hiç istemeyeceği yerlere taşıyabilir, her şey daha da radikalleşebilir. O yüzden sermaye sınıfı kontrolü kaybetmek istemiyor.
Suriye’ de özellikle Rusya (ve tabi ki İran’ın) denkleme olanca ağırlığıyla, teknolojik askeri gücünü de sergileyerek dâhil olması, Türkiye’nin elini kolunu bağlayan bir gelişme oldu. Suriye’ ye karşı olayı valayla ilan edilen ve gereği yapılan angajman kuralları Rusya tarafından pespayeye çevrildi. ABD ve NATO cenahından lafta destek dışında bir şey gelmeyince çaresizce her gün “uçaklarımız taciz ediliyor” diye dövünmeye başladı. Güç arttırmak, bölgesel güç olma sevdaları böyle yerle bir edildi. Gelen haberlere göre İran, Suriye ve Hizbullah güçleri karadan, Rusya’nın hava desteğiyle Türkiye’nin ve Sünni koalisyonun desteklediği çetelere dönük büyük bir askeri süpürme harekâtı başlamak üzere. Ayrıca YPG-J’nin Rakka ve Azez-Cereblus’ a dönük operasyonları da, buraları IŞİD çetesinden temizlemek hedefiyle start almak üzere. Türkiye’nin Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmasını getirecek iki askeri sürecin çok uzun zaman almadan sonuçlanacağını öngörmek zor değil. Ortadoğu’ da tüm hegemonya, rant politikalarının çökmesine mi yansınlar, yoksa tüm güney sınırının PKK ideolojisinde Özerk Kürdistan’ a dönüşmesine mi? Kara haberler bu kadar da değil, bölgedeki tek “dostu” olan Barzani’nin de Güney Kürdistan’ da iktidarı devrilmek üzere. Tıpkı Erdoğan-AKP gibi iktidara fiilen el koyan Barzani’ ye karşı, tüm muhalefet isyan bayrağını çekmiş durumda. Türkiye- AKP’nin Barzani’yi de kaybetmesi bölgedeki pozisyonunun tarihin en kötü haline taşıyacağı kesin.
Özellikle Suriye ve Irak’ ta Rusya’nın ( küresel hegemonya mücadelesinde ben de varım diyen) askeri olarak sürece bizzat el koyması sonrası emperyalizmin bütün planları revize edilerek, yeni bir paylaşım sürecinin de önü açıldı. ABD emperyalizminin zayıflayan hegemonyasına karşı askeri gücünü sergileyerek bölgede ağırlık arttıran Rusya ve dolaylı olarak İran’ın güçlenerek çıkacağını görmek zor değil. Rusya’nın denkleme girmesi savaş ve çatışmayı tamamen içinden çıkılmaz bir hale de getirebilir, Suriye iç savaşını hızla sönümlendirebilir de. Emperyalistlerin aralarındaki paylaşım, mücadelesinde anlaşıp anlaşmamalarına bağlı olacaktır bu da. Türkiye mi? O mülteci krizini AB’ ye yıkarak politik manevra yaptığını sanıyor. Fakat olup olacak şey Türkiye’nin Suriye içinde kurmaya çalıştığı “güvenli bölge-tampon” kuşağının AB için Türkiye’ de kurulması olacak! Nereden nereye!…

Ercan Akpınar
Sincan 1 No’lu F tipi Hapishanesi
Sincan-Ankara

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*