Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” Gezi belgeselinde boy verdi

“Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” Gezi belgeselinde boy verdi

Yönetmen Reyan Tuvi’nin Gezi Direnişi’ni konu alan “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” adlı belgeseli dün akşam yönetmeninin de katılımıyla Paris’te gösterildi. Tuvi’nin bizzat aldığı görüntülerin yanında başka görsel kayıtların da kullanıldığı belgesel genel olarak beğeniyle karşılandı. Direnişe dair görüntüler, yakın plan çekimler, etkili bir müzik ve kitlelerdeki değişim ve ruh halini kendi dillerinden yansıtan röportajlar bazı sekanslarda birbirini daha da güçlendirmiş olarak yer aldı. Direniş sırasında ve sonrasındaki etkilenim ve izlerin de ifade edildiği röportajlar kalplere dokunup yükseltici olurken, başta “dönemin başbakanı”, “dönemin İstanbul valisi” olmak üzere devlet yetkililerinin abartılı bir müzikle verilen görüntüleri ise güldürdü!

Filmi ufak ama dolu salonda yerlere de oturmuş vaziyette 300’e yakın Türkiyeli, Fransız, İspanyol izleyici soluksuz izledi. Sonrasında izleyiciler yönetmene sorular sordular ve filme ilişkin düşüncelerini belirttiler. Reyan Tuvi belgesel gösteriminden önce yaptığı kısa konuşmada “Bu benim Gezi’mdi” demişti. Yine de belgesel kavramına içerili nesnellik ve çok boyutluluk ölçülerine vurulduğunda film kurgu ve perspektifte biz izleyicilerin kafa ve yürek olarak takıldığı boşluklar yarattı. Gezi’de toplumsal özgürleşme soluğunun yaratılması ve özgürlük alanının savunulmasında devrimci kitle şiddetinin tuttuğu yerin çok silik bırakılması eleştiri konusu oldu. Reyan Tuvi barışçıllığı Gezi’nin bütününe hakim tutum olarak ele aldığı yönlü eleştirilere, son noktada barikatın meşruluğunu kabul ettiğini söyleyerek yanıt verdi. Devrimci şiddetin altını çizmemesini ise şiddete güçler dengesinin asimetrikliği içinden bakmasıyla açıkladı. Bu yaklaşım bireysel bir duruştan ziyade liberallerin ve reformistlerin direnişe ve kullanılan eylem biçimlerine, araçlarına yüklediği inişli çıkışlı anlamı ifade ediyor.

Öte yandan, yalnız filmin değil filme dair algının da bir önemli eksiği, konunun salt bu yönden ele alınışı oldu. Gezi’nin kaldığı yerden, aynı tarzda değil, birçok şekilde devam ettiği, edeceği, bu anlamda “Bu daha başlangıç…” izleğinin işleyedurduğu üzerinde pek durulmadı. Oysa Gezi güç zehirlenmesine, burjuva sınıf iktidarının hele ki daralan bir temelde ve biçimlerde sürdürülmeye çalışılmasına, herhangi bir çevrede bile artık dikişleri tutmayacak toplumsal ilişki biçimlerine, muhafazakar gerici bir yaşam biçiminin dayatılmasına duyulan tepkinin, öfkenin, bunların sürdürülemezliğinin işaretiydi. Bunlara verilen yanıtta, yaptıklarımızda ve yapamadıklarımızda, misal Berkin’in yüzbinlerle uğurlanmasında, Soma için hala yeri göğü sarsamamamızda… güçlü ve zayıf yanlarıyla bir kitle eylemi olarak vardı o. “Olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırı” gibi kendisine hayli bol gelen -ve aynı göz körlüğü ile “sosyalistlerin Türk bayrağı ile buluşması”na değer biçilen ulusalcı tanımlamalara rağmen… Toplumsal direniş ve isyan, içerdiği tohumları, beklenenden çok farklı bir yerden, ağırdan tomurcuklandırarak boy verdiriyor. Hem “3-5 ağaç” ama hem de kitlelerin kendi yaşamları ile ilgili kararları kendileri verme yakıcı ihtiyacı üzerinde yükselen bu başkaldırının “çoğulcu demokrasi”ye bağlanması gibi.

Nitekim belgeselde de “antikapitalist müslümanlar”, LGBT, Kürt gençliği, ulusalcılar, hatta MHP… arasında eylem sürecinde yaşanan etkileşim, kitlelerin tipik temsilcileri sayabileceğimiz kişiler üzerinden ifade edildi. Ama bu yönüyle bile devrimci ve sol örgütlere o mikrofon hiç tutulmadı. Son gün forumlarının nispeten objektif yansıtılması, taleplerini almadan alandan çekilmeme tavrının kitlelere dayanmasından çıkış alıyordu. Ancak buradaki bir nebze artıya karşılık, filmde belki devrimci şiddete yer verilmemesinden de daha belirgin bir eksik vardı. Gezi’de sınıfsal durumlarını, taleplerini öne çıkararak yer almayan -şimdilerde ise bunların da tomurcuklandığı- sınıf kesimleri, örneğin beyaz yakalılar, kendisi de oradan gelen yönetmen tarafından “atlanmıştı”. Mavi yaka işçilerin işlenişi de keza yama gibiydi. Gezi Direnişi’ne yol açan sınıfsal ve toplumsal zemin ve arka planı gösterme, imgeleme yönlü bir girdi yoktu. AKP’ye karşı olma ve ondan farklı bir yaşam biçiminin savunulması sınıf zeminleri ile ilişkisi kurulmadı. Neoliberal kapitalist dönüşüm ve yıkımın beyaz yakalı işçiler, çözülen orta sınıflar, enformel çalışan işçiler… üzerinde yarattığı etkileri ve onların Gezi’ye katılımlarını irdeleme de yoktu.

Gezi’de de ortaya çıkan ve genele hakim olan, ayrımcılık ve ötekileştirmeye karşı eşitlikçi bir demokrasi arayışı, belgeselin temel siyasal mesajını oluşturdu. Kendi kararlarını kendi alma yönünde işleyen, burjuva demokrasisini de zorlayan formlar güçlü bir tarzda belirtilmedi. Ücretsiz yaşam ve yaşamın kolektivize edilmesi de düz bir izlek olarak kaldı.

12 Eylül cuntası altındaki direniş tavrını bizzat 12 Eylül yıllarının içinden şiirde filizlendiren Adnan Yücel’in “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek”i bir klasik olarak kuşakların yüreğinde yer etse de, 2000’lerin siyasal toplumsal ortamında silikleşmişti. Reyan Tuvi’nin belgeseline yaşamımızın unutulmazları arasında yer alan bu şiirin adını vermesi, Adnan Yücel’e alışılageldik antifaşist söylemin değil, güncel mücadelelerin içerisinden verilmiş, onurlandırıcı bir selam oldu. Filme koyduğu isim de içinde olmak üzere Reyan Tuvi, yarattığı eserle direnişin dışından ve bezgin bir tarzda değil, umutla konuştu. Gezi sonrası ortaya çıkan umut kırıklıklarına rağmen belgesel de, sürece umut yönünden bakıyordu.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*