Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Yeniden jeostratejik eksen tartışmaları ve solda Avrasyacı iç çekmeler…

Yeniden jeostratejik eksen tartışmaları ve solda Avrasyacı iç çekmeler…

kremlin_talimat_verdi_turkiye_yasaklari_kalkiyor2962016396Türkiye’de neomufazakar rejimin 15 Temmuz’dan sonra ABD ve AB ile geriliminin artması, Erdoğan’ın ilk stratejik ziyaretini Rusya’ya yapması, hemen ardından İran dış işleri bakanının Türkiye’ye gelmesi, Türkiye kapitalizminin jeostratejik “eksen” tartımalarını yeniden alevlendirdi.

Türkiye kapitalizminin stratejik paradigmasını güncelleme arayışında, 15 Temmuz kadar, onun çok öncesinde mevcut dış politika stratejisinin iflas etmiş olması rol oynuyor. Nitekim 15 Temmuz’un hemen öncesinde, Erdoğan/AKP’nin Rusya ve İsrail’den özürleri (Rusya’nın Suriye’de, İsrail’in Filistin’de, her ikisinin Doğu Akdeniz’de “egemenlik hak ve paylarını” tanıması anlamına geliyordu) bunun bir ifadesiydi. İsrail-Türkiye anlaşmasının ardından bir İsrail sitesinin, “Rusya-Türkiye-İsrail arasında çok büyük bir doğalgaz işbirliği anlaşmasının kapıda olduğu”nu yazması da dikkate değer.

Türkiye tekelci burjuvazisinin agresif bölge gücü ve yayılmacılığı politikası, Suriye ve Irak’taki enerji havzalarından, Körfez’den (Suriye üzerinden) ve Doğu Akdeniz’den (Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır açıklarında bulunan yeni büyük enerji rezervleri) Türkiye’ye enerji nakil hattı projeleriyle, enerji pastasından payını büyütmeyi öncelikle gözetiyordu. Türkiye tekelci oligarşik devletinin bölge politikalarında yaşadığı ciddi gerileme ve kırılma, tüm küresel ve bölgesel güç odaklarıyla sorunlu ve sürtüşmeli hali gelmesi, üstelik İslam ülkeleri, Asya, Ortadoğu ve Afrika’daki bağlantı halkalarının önemli bir aktörü olan “küresel cemaati” kaybetmesi ve en büyük “ihraç malı” olan ordusunda yaşadığı büyük zaafla birlikte, dış politika strajisinde de belli yeniden düzenlemeler yapmak zorunda görünüyor.

Büyük çaplı jeo-enerji projelerinin hangilerinin kimler tarafından yürütüleceği daha çok su -daha doğrusu kan!- götürür. Türkiye’nin Batı eksenini, Körfez ekseninden sonra bir de Avrasya ekseniyle genişletip çeşitlendirme çabasının başlıca koşulu -Rusya ve İran’ın öncelikli koşulu- ise, sınırlarını dinci çetelere tamamen kapatmasından başlayarak, Suriye politikasından daha büyük tavizler vermesi. Nitekim Türkiye’nin Rusya ve İran ile muhabbetinin ilk eldeki sonucu da, Rusya ve İran’ı Suriye sürecinin temel aktörleri olarak resmen tanıması oldu. Rusya-Türkiye’nin IŞİD’e karşı ortak hava operasyonları yapacağı, Esad’ın da bunun için Türk uçaklarına hava sahasını açacağı açıklamaları ise, sembolik de olsa, yeni durum üzerinden Rusya’nın Suriye-bölgedeki inisiyatifini artırma, Türkiye’nin ise Rusya üzerinden Batı-Nato’ya mesaj verme çabasını gösteriyor.

Şaşırtıcı değil, çünkü eski modernist katı bloklaşmadan farklı olarak günümüz post-modern jeostratejisi, çoklu, esnek, geçişli, hatta bir dizi durumda birbiriyle çelişen taktik ve ilişkiler yürütmeyi olanaklı ve zorunlu kılıyor. Aynı güçler bir yerde çatışırken bir başka yerde işbirliği yapabiliyor, veya birbiriyle bağdaşmaz görünen ikili, üçlü, çoklu politikaları aynı anda yürütebiliyor. Hatta her bir küresel, bölgesel tekelci ve yerel kapitalist gücünün kendi içlerinde bile birbirini kimi zaman bütünleyen kimi zaman çelişen ve çatışan farklı eğilimler ortaya çıkabiliyor.

Türkiye kapitalizminin dış politika stratejisini yeniden süreçleme çabası, iç politikasındaki kapitalist güçler dengesinin ne yönde nasıl gelişeceği ile doğrudan bağlantılı. Küresel ve bölgesel güç dengelerindeki değişimlerin iç politikada dolaysız etkileri gibi, iç politikadaki güçler dengesinin gelişim seyri de dış politikanın yeniden şekillenmesinde kritik bir etken olacak.

Türkiye burjuvazisi içinde, dış politika stratejisi açısından kabaca 3 eğilimden bahsedilebilir. Birincisi, geleneksel “Batı” eksenli en büyük mali sermaye kesimleri. İkincisi “Körfez” eğilimli mali sermaye kesimleri. Üçüncüsü, Avrasyacılık eğilimli sermaye kesimleri. Birinciler, YASED ve TÜSİAD’ın ağırlıklı kesimi; ikinciler MÜSİAD’ın en büyük kesimleri. TOBB’un sanayi ve borsa odalarının yönetimi TÜSİAD’ın, ticaret odalarının yönetimi MÜSİAD’ın yörüngesinde olmakla birlikte, TOBB merkezi, son dönemde TÜSİAD’a daha yakın bir çizgi izliyor. Üçüncüler, eski Ergenekoncular ve TOBB içindeki bazı kesimleri. Ancak son dönemde AKP ve MÜSİAD’ın bazı kesimleri de rot-balansçı bir “Avrasyacı” moduna girmiş görünüyor. En son Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu;

“Biz NATO’nun en büyük destekçilerinden birisiyiz. Ancak silah sistemlerinin satışı ve alımı konusunda diğer partnerlerimizle de işbirliği yapmamız gerektiği ortada. Çünkü bazı NATO ortakları bize hava savunma sistemleri satmayı veya bilgi alışverişini reddediyor. Burada ulusal güvenliğimiz çerçevesinde hareket ediyoruz.” dedi. (15 Ağustos)

Erdoğan Rus uçağının düşürülmesini de Fettullahçılara yıkmaya çalışırken Davutoğlu’nun “emri ben verdim” demesi, Başbakan’ın Suud’un darbeyi desteklediği imasını yaptığı yorumları “bir kısım AKP medyası”nda yer alırken Başbakanlığın bunu yalanlayıp “Suudi Arabistan dost ve kardeş ülkemizdir” açıklaması, bu üç eğilimin çekişmelerinin “küçük” tezahürleri.

Bunlar katı ayrımlar değil eğilimdir. Örneğin TÜSİAD’ın bazı kesimleri de Körfez mali sermayesiyle etkileşim içindedir, Ortadoğu ve İslam ülkelerinde artan yatırımları vardır, MÜSİAD kurumsallaşma, merkezlerini İstanbul’a taşıma, Batı’ya ihracat, yatırım gibi yönleriyle bir nevi TÜSİAD’laşmıştır. Avrasyacıların Vatan Partisi gibi en uç görünen kesimlerinin bile, Türkiye’nin “Batı”-Nato ekseninden kopuşu gibi bir hayal ve iddiaları yoktur, yalnız “Batı” ekseninin daha güçlü ve köklü biçimde Rusya, Çin, İran vb ile dengelenmesini istemektedirler.

15 Temmuz’la 15 bin üyeli sermaye örgütü TUSKON ve Cemaatin devre dışı kalması, TÜSİAD’ın elini güçlendirdi, Ergenekoncuları da yeniden kıymete bindirdi. Körfez mali oligarşilerinin ise (muhtemelen İran’la Suriye, Yemen ve bir çok alanda süren bölgesel güç mücadeleleri nedeniyle) darbe karşısında net bir pozisyon almamaları, sonrasında AKP’ye yine istediği açık ve güçlü desteği vermemeleri, ilginç bir noktadır.

Putin-Erdoğan-buluşmasıSolda utangaç Avrasyacılık teorileri

Solda genel kanı Türkiye’nin ABD-AB-NATO ekseninden ayrılmasının mümkün olmadığı (ki zaten Avrasyacıların bile böyle bir iddiası ve beklentisi yok!), AKP-Erdoğan’ın blöf yaptığı… Ancak bunu söylerken bile solun genişçe bir kesimi, açık ya da örtük olarak Avrasyacılıktan medet umuyor, bunun AKP’nin dinci çetelerle ilişkisini kesmesi ve Türkiye’de laikliğin bir çıpası olmasını umuyor.

Örneğin Haziran Hareketi yürütmesinden Prof. Gamze Yücesan Özdemir, Türkiye’nin nasıl yeniden yapılacağını AKP’de temsil edilen iki sermaye fraksiyonunun güç mücadelesine bağlıyor. Ona göre birincisi, “Anadolu kaplanlarında ifadesini bulan” Avrasyacı eksen, “ucuz emeğe dayalı ihracata dönük bir üretim ekonomisi ve buna uygun siyasal kurumların oluşumu” anlamına gelecektir. “Bu yaklaşım ‘ulusal birlik ve beraberlik’ söylemini sahiplenmeye açıktır. Laiklik doğrudan saldırı altında değildir, dolayısıyla IŞİD’e kesin bir karşıtlıktan bahsedilebilir. Bu yaklaşımın son dönemde ulusal solun bazı kesimlerini heyacanlandırdığını belirtelim.” İkinci hat ise, “Körfez sermayesi ile bir ortaklığı önemsemektedir. Bu yaklaşım, hâlihazırdaki popülist, ranta ve dış (Körfez kaynaklı) borçlanmaya dayalı bir ekonominin devamını öngörmektedir. Ve bu durumdan memnun olan sermaye fraksiyonları (finans kapitalin bir bölümü ve diğerleri) tarafından desteklenebilecektir. Amerika ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiyi tek yönlü bağımlılık üzerinden açıklamaya alışmış sol gelenek tarafından anlaşılması zor olan bu yaklaşım, İslami bir rejim inşasına açıktır. Dolayısıyla, bu yaklaşımda toplumdaki dinci reaksiyonerliğin derinleşeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yaklaşımda, TSK ve ordu, İslami rejimin kurulmasın önünde yeniden düzenlenmesi gereken bir kurumdur.” (Gamze Yücesan Özdemir, Birgün gazetesi, 4 Ağustos)

“Üretim ekonomisi, laiklik ve daha geniş koalisyon” diye Avrasyacı eğilime (ulusal sol üzerinden) açıkça göz kırpan bu yaklaşımın bir çok benzerini BHH’nin bileşenlerinde ve yayınlarında görmek mümkündür. ABD, AB, YASED, TÜSİAD’ı ilginç biçimde AKP iktidarında temsil edilmeyen güçler sayan bu yaklaşımın diğer tuhaflıkları da mali sermayeyi Körfez’e indirgemek, ve mali sermaye çağında mali sermaye dışı, rant, finans, borç köpürmesinin olmadığı, bir laik “üretim ekonomisi”nin egemenliğini hayal etmektir. (Sanki tüm o rant, finans, borç sarmalı toplumsal üretici güçler/kapitalist ilişkiler bağdaşmazlığı temelinden yükselmiyormuş da, salt bir dışsal Körfez etkeniymiş gibi!!)

Gerçekte ise AKP-Erdoğan’ın tüm yapmaya çalıştığı, içte tüm büyük burjuva sınıf kesim ve eğilimleri arasında (her birine olabildiğince istediklerini vererek) bir hegemonik mutabakat oluşturmaya çalışmak, dışta ise bir “eksen genişletme” çabası, en azından küresel ve bölgesel planda belirgin irtifa kaybını yeni pazarlık kozlarıyla engelleme çabasıdır.

Her ikisinde de örtülen temel eksen ise, işçi sınıfına karşı saldırganlığın dev çaplı vites büyütmesidir. Bu sağlandığı ölçüde, TÜSİAD’ın belirleyici eksen ABD-AB-NATO olarak kaldıkça belli bir “eksen genişletme ve çeşitlendirmesine” itirazı olmaz, hatta ABD-Rusya’nın uzlaştığı Suriye politikasına AKP’nin entegre olma basıncının artmasına, yeni bölgesel birikim kanallarının açılmasına sevinir; diğer taraftan neoliberal despotik sömürünün din, milliyetçilik, vd neomuhafazakar popülizmle örtülmesi ve toplumsal emeğin daha fazla baskı altına alınması da işine gelir; Körfezcilerin ve Avrasyacıların ise küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisiyle bütünleşmeyi bu bölgesel durum ve dengeler üzerinden yeni pazarlık alanları yaratarak gerçekleştirme çabası da bununla çelişmekten çok bütünler. Kaldı ki bu kesim ve eğilimler arasındaki çekişmeler ne olursa olsun, hiçbirinin kitlelerin gerçek sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik istemlerine sunabileceği – daha büyük yıkımlar dışında- bir şey yoktur.

Sonuçta askeri, siyasal, ideo-kültürel “bölge gücü” olarak yaşadığı irtifa kaybına karşın tutunma çabası, sermayenin iç ve uluslar arası birikim alanını genişletme zorunluluğundan bağımsız değildir; yeniden iç ve dış güç toplamaya çalışmasının da tüm faturası daha ağır biçimde işçi sınıfına çıkacaktır. Emperyalist, bölgesel tekelci, yerel kapitalist güç odaklarının her birinin içinde ve birbiriyle çelişkileri ne olursa olsun, birine karşı diğerine yaslanma çabası, işçi sınıfının cellatlarına boyun sunmaktan başka bir anlama gelmez.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*