Anasayfa » GENÇLİK » Yeni YÖK tasarısı ile eğitimin geleceği: 4+4+4+4

Yeni YÖK tasarısı ile eğitimin geleceği: 4+4+4+4

Türkiye temel eğitimde 4+4+4 eğitim sistemine geçişin ardından yeni bir YÖK yasasının kabulüne doğru ilerliyor. Yıl sonuna kadar Üniversitelerarası Kurul’da tamamlanması planlanan taslağın ardından yeni yıla YÖK Yasa Tasarısı’nın hazır olması hedefleniyor. ÜAK Başkanı Prof. Dr. Halil İbrahim Mutlu ”Yeni yıla YÖK Yasa Tasarısı’nın hazır olacağını tahmin ediyorum. Yılın sonunda geçebilecek bir YÖK taslağı ile 27 üniversiteye göre hazırlanmış YÖK tasarısı, değişime açılacaktır. 1980′li yılların şartlarına göre hazırlanan bir yasayla üniversitelerimizi yönetmek mümkün değil. En küçük üniversite ile en köklü üniversiteyi aynı kurallara göre idare etmek artık mantıklı değil” açıklamasını yapıyor.

Kamuoyuna ana çerçevesi yansıyan taslağa göre yükseköğretimde gerçekleştirilmesi istenen değişiklikler, “Türkiye’nin dünya ölçeğinde artan rekabete uyum zorunluluğu üzerinden” gerekçelendiriliyor. “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” başlıklı metin incelendiğinde devlet ve vakıf üniversitelerine ilaveten; şirket statüsünde “özel üniversiteler” kurulabilmesi ve “yabancı yükseköğretim kurumlarının” Türkiye’de fakülte enstitü ve meslek yüksek okulu açabilmesinin planlandığı görülüyor. YÖK, üniversitelerin kendi öğrenim ücretlerini belirlemesini öneriyor.

Metin içerisinde sıkça karşılaştığımız rekabet ve performans denetimi kavramları üniversite içerisinde, üniversiteler arasında ve uluslararası alandaki gelişmenin itici gücü olarak tanımlanıyor. “Kalite” metnin temel kavramlarından birisi haline getirilerek YÖK’ün rekabetçi bir ortamın oluşumuna katkıda bulunacak bir kalite ve akreditasyon sistemi geliştirmesi öngörülüyor. Bu kapsamda a)Akademik kadrolar için norm kadrolar belirlenmesi, norm kadro olmadan unvan verilmemesi, b)Yardımcı doçentlerin tümünün, doçent ve profesörlerin belli bir oranda sözleşmeli olması, c)Akademik unvanların üniversitelerde boş olan kadrolara göre verilmesi; kadro olmadan doçent unvanı verilmemesi; akademik unvanların ilgili üniversite tarafından verilmesi, d) Metinde akademik personel için tam gün kalıcı kadrolar dışında esnek çalışma modelinin benimsenmesi belirtilerek güvencesiz ve düzensiz çalışma üniversitelerde kurumsallaştırılıyor.

Türkiye’de bugün itibariyle 166 üniversite bulunmaktadır. Bu üniversiteler 5018 sayılı kanunla özel bütçeli sayılmış ve performans esaslı bütçelemeye geçmiş durumdadır. Taslakta bir adım daha ileri gidilerek yükseköğretim kurumlarının statüleri başlığında “kurumsallaşmış” ve “kurumsallaşmakta olan” üniversite ayrımına gidiliyor. Keza kurumsal özerklik adına ildeki en fazla vergi verenin üniversite yönetimine katılması öngörülüyor.

Yeni YÖK tasarısı ile eğitimin geleceği: 4+4+4+4

Yeni YÖK tasarısı, Eğitim-Sen’in bir açıklamasında doğru tespit ettiği gibi, 4+4+4′ün üniversitelerdeki devamı ve müadili olarak karşımıza çıkıyor. 4+4+4′ün “çocuk işçiler, çocuk gelinler ve neoliberal dinsel muhafazakârlık” boyutları üzerinde duruldu. Fakat asıl özü, eğitim sisteminin öğretmeni ve öğrencisi ile bir bütün olarak ve derinlemesine, “esnek birikim ve çalışma rejimi”ne, “ulusal istihdam stratejisi”ne uyarlanması olduğu eksik bırakıldı. Yeni YÖK tasarısı ile yapılan da budur: Eğitim sisteminin bütünü, bir çeşit “4+4+4+4″ biçimini alıyor. Sonuncu 4, üniversite eğitiminin geniş bir kesiminin yüksek okul düzeyine indirilmesi anlamında; zaten yeni YÖK tasarısında, üniversite ölçme, seçme, yerleştirme sınavlarının da Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmesi öngörülüyor. Ve üniversiteler de “kurumlaşmış üniversiteler” yani vasıflı işgücü yetiştirecek olanlar ile “kurumsallaşmamış üniversiteler” yani, yüksek okullar, vasıfsız, yarı vasıflı teknik işgücü yetiştirecek olanlar olarak resmen ikiye bölünüyor. Dolayısıyla işçi ve yoksul çocuklarına “kurumsallaşmamış”, patronların ve zenginlerin çocuklarına “kurumsallaşmış” bir eğitim öngörülüyor. Eskaza “kurumsallaşmış” bir üniversite eğitimi satın almak isteyen gençler çıkarsa, eğer ailelerinden bir servet birikimine sahip değillerse, onları normal koşullarda Amerikan üniversitelerinde olduğu gibi yaşam boyu üniversite ücreti ödemesi yapmak zorunda kalacakları bir gelecek bekliyor. Ancak Türkiye’de eğitim alanından sermaye biriktirme ihtiyacı o kadar acil olacak ki, yeni yasa peşin para sistemi ile düzenlenmiş! Yeni tasarı, harçları artırmıyormuş gibi görünse de aslında, üniversite öğrencileri açısından da eğitim paralarını alınan kredilere bağlayarak ve her derse ayrı fiyat biçerek ne kadar eğitim o kadar para, deyim yerindeyse “parça başı harç” sistemini getiriyor. Tıpkı esnek emekgücü piyasası ve çalışma rejimindeki “performansa göre ve parça başı ücret” gibi, bu da “paran kadar eğitim”in bir üst düzey ve derinleşmiş, çok daha yıkıcılaşmış biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Eğitimde iki sınıf karşı karşıyadır

Eğitim sistemi, hem başlıbaşına dev çaplı bir küresel tekelci sermaye birikim alanı haline gelmesi itibarıyla, hem de en kritik artı-değer üretim faktörü olan emek gücünü üreten alan olması itibarıyla, üretim ilişkilerinin temel ve asli bileşenlerinden biridir. Kapitalist eğitim sistemindeki düzenlemeler, salt ekonomik-akademik-sendikal bir sorun değildir. Hem üretim ilişkilerinin baştan aşağıya yeniden yapılanması çerçevesinde kritik bir alan olmasıyla, hem de burjuvazi ve mali oligarşisi açısından başlı başına bir sınıf egemenliği, diktatörlüğü, hegemonyası bileşeni olmasıyla eğitim ideolojik-siyasal bir sorundur.

Eğitim sistemi ve üniversiteler, her zaman iktidarın, rejimin, fakat aslen de sınıf iktidarının kritik bir bileşeni olmuştur. Burjuvazinin çeşitli kesimleri arasında eğitim sistemi ve üniversiteler üzerinde kontrol vb. mücadeleleri ne olursa olsun, hepsinin eğitimde stratejik dönüşüm programı konusunda hemfikir olduğunu bilmek gerekir. Mevcut tasarı sadece AKP’nin yasası olarak değerlendirilmeyeceği gibi, mücadele ve teşhir de sadece AKP karşıtlığıyla sınırlanamz. Nitekim TÜSİAD’ın bu tasarıya bir itirazı olmadığı gibi, hazırlanan yasa tasarısı temel çizgileri itibarıyla onun ta ne zamandır bu konudaki raporlarına tam uygun bir tasarıdır. Kaldı ki, üniversiteler, eğitim sistemi, öğretim üyeleri, öğretmenler ve öğrenciler üzerinde artan baskılar da, neoliberal dönüşüm programlarının (sağlıkta dönüşüm, eğitimde dönüşüm, kentsel dönüşüm, istihdamda dönüşüm vd.) krizle birlikte (burjuvazi açısından) bir üst hız, yoğunluk, şiddet kazanması gereği kadar, eğitim sisteminin başlıbaşına bir azami kar ve egemenlik alanı olarak artan kritik öneminden kaynaklanır. Bu yüzden, yeni YÖK tasarısı bağlamında da, özgürlük mücadelesinin hedefe daha doğrudan ücretli köleliliği, burjuvazinin sınıf egemenliğini koyabilmesi gerekir.

Eğitim işçilerinin birleşik mücadelesi

İTÜ Maslak Kampüsü’nde 50/d kapsamında işten atılacağı kesinleşen 81 araştırma görevlisi işten atılmaya karşı direniş çadırı kurdular ve kendi durumlarını yeni tasarısının pilot uygulaması olarak değerlendiriyorlar. Yeni tasarıyla sözleşmeli öğretim üyeliği ve performans/rekabet sisteminin gelmesiyle, öğretim üyeleri ve zaten topun ağzındaki asistanlar üzerinden genişleyebilecek bir mücadele dinamiği söz konusudur.

Türkiye’de hızlı bir işçileşme süreci yaşanıyor. “Beyaz yakalılar”, “kamu çalışanları” ve eğitimli emekçiler içinde, hekimler ve genç akademisyenler arasında son birkaç yıl içinde, henüz ara sınıf bilinci biçiminde de olsa bu kesimlerin işçileşme süreçlerini inceleyen, bir işçileşme bilincinin de az çok gelişmeye başladığını gösteren çalışmalar hızla artmaya başladı. Bu işçileşme bilincini derinleştirmek ve geliştirmek sınıf mücadelesi içerisinde olacaktır.

Eğitim sisteminde hem öğretmen ve öğretim üyelerinin genişçe bir kesimini, hem de öğrencilerin daha geniş bir kesimini, yıkıcı esnek/güvencesiz işçileştirme süreçleri içerisinden kapsayan bir kutupta sermaye birikimi, diğer kutupta eğitim işçileri, işçileşme sürecinde olanlar vd. dâhil eski konumlarında dahi tutunamayan bir sefalet birikimi işlemektedir. Bu gelişme doğrultusundan sınıfa karşı sınıf, kapitalizme/kapitalist krize karşı sosyalizm/sosyalist devrim sloganları güncel bir yakıcılık ve arayış özelliği kazanmaktadır.

Dolayısıyla, yeni YÖK tasarısı da, hangi sınıf için, hangi sınıfa karşı demokrasi sorusunu sordurmaktadır. Sermaye temelinde ve onun da en geri, neoliberal muhafazakâr postmodern demokrasisi, eğitimciler ve öğrencilerinin en geniş kesimi için dibe doğru rekabet ve bastırılma özgürlüğü mü? Yoksa sermayenin kaldırılması için ve bu temelde demokrasi, eğitimin de önemli bir bileşeni olduğu sınıfsal-toplumsal özgürlük mü? Bu açıdan da “kölece çalışma, kölece yaşam, kölece düşünme, kölece yönetilme”nin bir biçimi ve temel bir bileşeni olarak “kölece eğitim/kölece öğretmenlik-öğrencilik” tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Savaşa değil, eğitime bütçe

Türkiye burjuvazisinin stratejik hedefleri gereği bir bölge gücü olma peşinde olduğu sır değil. Bu bölge gücü olma hedefi küresel tekellerin ve onların savaşlarının da bölge merkezi olmak anlamına geliyor. Dolayısıyla yeni YÖK yasasıyla eğitim alanında büyük küresel yatırım gruplarının doğrudan yatırımlarının önünün açılması şaşırtıcı gelmiyor. Sağlıkta, sağlık turizminde, inşaatta olduğu gibi, büyük ve daha da büyümesi istenen işçi ve işsiz nüfusuyla Türkiye burjuvazisi, eğitimde de bölge merkezi haline gelme yolunda ilerlemeyi hedefliyor. Merkezi bütçede TSK, MİT, polis, silah harcamaları artarken, yük görülen eğitim harcamalarının azaltılması, bununla birlikte bir hizmet malı olarak eğitimin satışı ve bu alanda aşağıdan bir sermaye birikimi hedefleniyor. Bu kapsamda yeni YÖK tasarısının ardından üniversiteye ayrılan fonların da hızla kısılması, tıpkı ortaöğretimde olduğu gibi öğretim üyelerinin de ataması yapılmayarak işsizliğin körüklenmesi, üniversitelerin daha fazla sermayeleşmeye zorlanması, öğretim üyelerinin ücretlerinin düşürülmesi, performans sistemiyle sermayeye kar getirmeyen her türlü araştırmanın ve sosyal bilimlerin tasfiyesi, öğrencilerden krediye göre harçların vb. artırılması, hatta ileride revaçtaki derslerin fiyatları göğe çıkarken, birçok dersin boşa düşmesi gibi gelişmeler beklenmelidir. Bu açıdan Türkiye tekelci burjuvazisinin bölge gücü olma politikalarıyla, eğitimde dönüşümün ve yeni YÖK tasarısının iç bağlantısı çok açıktır. “Savaşa/baskıya değil eğitime bütçe”, “işçilerin birliği halkların kardeşliği” sloganları gündemimizde olmalıdır.

Anadilde eğitim

Yeni YÖK tasarısının ekonomik/siyasal açıdan onca dizginsiz neoliberal maddede somutlanan felsefesinin, bugün hala Kürtçe başta gelmek üzere anadilde eğitim konusundaki dayatmayı sürdürme çabası asla kabul edilemez. Yeni YÖK tasarısında yine tek dil dayatması sürmektedir. Bugün cezaevlerinde sürdürülen açlık grevlerinin de temel güncel mücadele taleplerinden biri olan anadilde eğitim hakkı öyle dershanelerde değil, seçmeli de değil, sadece üniversitelerde, eğitim fakültelerinde de değil, eğitimin tüm kademelerinde kayıtsız şartsız serbestçe kullanılabilmeli, bu tarihsel haksızlık ve eşitsizlik acilen giderilmelidir. Kapitalist sistemin pazarlıkçı dayatmalarıyla budanarak, bir barış durumunda kısmi veya şarta/coğrafyaya dayalı olarak seçmeci biçimde değil, her çocuğun kendini özgürce ifade etme ve düşünme/üretme hakkı olarak bu hak güvence altına alınmalıdır. Bugün cezaevleri tutsak öğrenciler, öğretim üyeleri ve öğretmelerle doludur. Bunların derhal serbest bırakılması, onların cezaevine girmesinde sorumlu olanlardan hesap sorulması gerekmektedir. Bugün sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal özgürlük sloganlarının yanına eğitsel özgürlük sloganı da eklenmelidir!

Sonsöz

Yeni YÖK yasa tasarısı 4+4+4’e bir 4 daha eklemeyi hedeflemektedir. Ona karşı mücadele ve direniş, kazanım ve kayıplar da üniversite öğrencisi, öğretim üyesi, asistanlar, öğretmenler bağ ve bileşimini, 4+4+4 ile yeni YÖK tasarısı bağını ve bütünlüğünü, sınıfa karşı sınıf eksenini, öğretmenler, öğretim üyeleri ve üniversite öğrencilerinin yıkıcı işçileştirilme süreçlerini aynı mücadele potasına akıtıp akıtamayacağımıza bağlıdır.

“4+4+4+4″ vurgusu, hızla yaygınlaşacak bir popüler sloganlaştırma sağlayacağı gibi, hem eğitim sistemi mücadelesini bütünleştirmek (öğretmenler ile öğretim üyeleri, lise öğrencileri ile üniversite öğrencilerinin mücadelelerini bütünleştirmek), hem de “esnek eğitim” ile “ulusal istihdam stratejisi” bağını güçlü biçimde kurarak, sınıf temeli ve ekseninden sınıfsal-toplumsal bir mücadele dinamiği olarak ele almak açısından bize avantaj sağlayacaktır.

6 Kasım sürecine, yalnız çok sınırlı bir muhalif gençlik kesiminin ve öğretim üyelerinin değil, öğretmenlerin, tüm eğitim işçilerinin, aile ve velilerin, sınıfın çeşitli mücadele bölüklerinin katılması ve 4+4+4+4 bütünlüğünde bir mücadelenin örülmesi göreviyle karşı karşıyayız. Bu sorun işçi sınıfının sorunudur ve ancak onun mücadelesiyle püskürtülebilir. Bu mücadelede kafalardaki programatik algı ve kabuller yüzünden sorunun emperyalizm, faşizm, dinci-gericilik, piyasacılık vurgularıyla yetinmemek, “sermaye egemenliğinden/burjuva sınıf egemenliğinden özgürlük” eksenini canlı biçimde kurabilmek önem kazanmaktadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*