Anasayfa » DÜNYA » Yeni sürecin karakteri: Olağanüstü kriz yönetimi

Yeni sürecin karakteri: Olağanüstü kriz yönetimi

Ercan Akpınar’ın 23.07.2018 tarihinde göndermiş olduğu ancak elimize yeni ulaşan yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Fırtına Öncesi Sessizlik

Rusya’da düzenlenen Dünya Kupası beklenildiği gibi futboldan başka şeylerin öne çıktığı bir turnuva oldu. Fransa “oynamadan” kupayı kazandı. Futbol endüstrisi küresel piyasalardaki pazar payını biraz daha büyüttü. Amaç da buydu zaten. Yüz milyarlarca dolarlık pazar payıyla kendini gerçekleştirme alanı bulamayan, azalan kar oranları yasasından müzdarip mali oligarşiye küçük de olsa bir nefes borusu oldu. Uçuk transfer ücretlerinin, devasa yayın gelirlerinin, kapitalizmin yeni tüketim mabetleri haline getirilen AVM benzeri stadların, yeşil sahalardaki oyunun önüne geçtiği günümüzde futbol küçülürken, sermayeler büyüyor. Metalar dünyası büyüdükçe insanlık dünyasının küçüleceği mottosu burada da kendini gösteriyor. Oyunun tüm insanal özellikleri bilimin-tekniğin mekanik bir şekilde futbola uyarlanmasıyla ortadan kaldırılıyor. Önceden planlanmış bir oyunun figüranı haline getirilmiş, nerede ne yapacağı önceden kendisine “güçlenmiş” (Fordizmin, üretim bandındaki bir işçi gibi!) oyuncuların en sonuç alıcı taktik dizilimle sahaya sürüldüğü bu yeni oyun biçimi insana plastik tadı veriyor. Aslında bu oyunda yıldızlara da yer yoktur. Messi, Neymar… vd bu oyunun içinde yok olmaya, sıra dışı özelliklerini sergileyecek alan bulamamaya mahkumdur. Onlar kitlelerin dikkatini çekecek vitrin malzemesi olmak dışında oyunun yeni halinde aslında “kurguyu” bozan faktörler olurlar. Ki öyle de oldu. Bir önceki dönemin yıldızları bu yeni dönemde etkisizleştiler.

Teknik ve disiplin, yetenek ve yaratıcılık birleşip, takımın bir parçası olabildiğinde sonuç alır. Ama doğaçlamalar sınırlanır, yükümlülükler öne çıkar, kurallar insani bir mücadeleyi düzenleyen değil katılığın simgesi olursa futbolun tadı kaçar. Yeşil sahada oyuncuların, hakemlerin, seyircilerin, teknik ekiplerin oluşturduğu harmonik mücadelede ortaya çıkan heyecan ve tutku öldürülür. Ölen futbol kültürüdür. VAR sistemiyle artık tüm hakem kararları standardize edilerek oyunun canlı, insan hatasını da içeren ruhu böylece kötürümleştirilir. Sanal play-station oyunlarına benzemeye başlar. Kuralların oyunun düzenini kurmaktan çıkıp herşey haline gelmesi seyir zevkini ortadan kaldırarak basit bir kazanma duygusuna daraltır herşeyi. Sonuç: Küresel futbol endüstirisinin dört yılda bir düzenlediği meta tüketim şenliği olan turnuva oynanır ve favorilerden Fransa “oynamadan” kazanır. Futbolun bu endüstriyel dönüşümüne tepki duyanlar tesellisini Fransa takımının Afrika göçmeni ağırlıklı yapısında bulur. Irkçı önyargıların, şovenizmi, faşizmin ideolojisini yıkan bir yanı olmakla birlikte, emperyalist kapitalizmin Kara Afrika’nın yeraltı ve üstü tüm zenginliklerini sömürüp kendi hanesine yazmasının bir biçimi olarak da okunabilir bu durum. Nereden baktığınıza göre değişir yorumunuz…

Dünya Kupası’nın oynandığı günlerde yapılan 24 Haziran seçimlerinde de Türkiye yeni başkanlık sistemine geçiş yaptı. Seçimleri beklendiği gibi favori kazandı. O da tıpkı Fransa gibi “oynamadan” kazandı! Seçimin bütün kurallarını kendi başarısını garantileyecek şekilde düzenleyen, tüm propaganda olanaklarını ulusal düzeyde tekelinde bulunduran, OHAL ile muhalefeti sokağa çıkamaz hale getiren, tüm devlet olanaklarını emrine amade kılan iktidar elbetteki bu seçimi alacaktı. Öyle de oldu. Oynamaya da ihtiyaç duymadı hiç. Zaten maça önde başlamıştı, kıraathane gibi çılgın projelerle durumu idare edip, kendisinden başka kimselerin sesinin duyulmasını engellediği için oyunu aldı. Muhalefet Hırvatistan gibi çok çabalasa da yeşil sahanın muhafazakarlığı, eşitsiz koşullar ve muhalefetin beceri eksikliği sonucu kazadığını ilan etmişti bile. Sonuç: İşçi sınıfının ideolojik, felsefi, kültürel, pratik olarak futboldan uzaklaştırılıp salt bir tüketici ve izleyiciye çevrilmesi gibi “seçmen” kimliğine daraltılmış işçi sınıfının siyasal iktidar üzerindeki baskı ve etki gücü de elinden büyük oranda alındı. Örgütsüz ve dağınık bir durumda olan Türkiye işçi sınıfı yeni başkanlık sisteminin vahşi sermaye karakteri gereği artık bütün yönleriyle yok ve yük sayılacağı dönemin kapıları açılmıştır. Onlar artık dört yılda bir hatırlanacak kuldan hallice seçmenlerdir ve bunun dışında bir önemleri yoktur. Yönetilmeleri, manüpüle edilmeleri gereken kitlelerdir sadece. Fakat bu herşeyin başı-sonu demek değildir, sistemin krizi, dalgalı yapısı gereği artan sömürü düzeyi bir med-cezir gibi alttan alta büyüyen, yayılan bir toplumsal hareketin varlığını koşullayacak, bu siyasallığın sürdürülebilirliğini de imkansız kılacaktır.

Seçimlerin ardından rejim ve yönetememe krizinin daha da yaygınlaşarak tüm alan ve kesimleri keseceği korkusu, yeni sistemin neyi, nasıl hangi eksen içinden yapacağının belirsizliği derin bir sessizliği de beraberinde getirdi. Üstüste yayınlanan kararnamelerle zaten son iki yıldır sistemin bütünlüğü darmadağın edilmiş devlet-rejimin yasal-hukuki yapısı biraz daha içinden çıkılmaz bir hale getirildi. Daha önce ilan edilmiş hükümet modelinin atamaları da yapılmış olmasına rağmen özellikle ekonomik göstergelerdeki bozulmanın derinliği ve uluslararası platformlarda güç ve hegemonya mücadelelerinin keskinleşmesi nedeniyle oluşan belirsizliklerin baskısı kendini derinden hissettiriyor. Bağımlı bir ekonomik modelin, borçla-ithalatla büyüyen bir ekonominin temel ihtiyacı olan dış borç-sıcak para için emperyalist, kan emici finans çevrelerine (yani spekülatörlere!), mali oligarşinin ellerine mahkum olması yeni dönemin nasıl bir karakter izleyeceğini de gösteriyor. Siyasal iktidar seçimler sürecinde her fırsatta şovenizmi köpürtmek adına “yerli-milli” propagandası yapsa da borç krizinin kıyısındaki çaresizliği nedeniyle ipleri küresel sermaye baronlarının, mali oligarşik finans çevrelerinin eline bırakmaktan başka çaresi yoktur. Seçimlerin ardından ekonomi çevrelerinde hızla yayılan “Türkiyeyi artık piyasalar ve onun ihtiyaçları yönetecek” söylemi bu gerçeğin ifadesi olmaktadır. Seçimlerin ardından milliyetçi dış düşman retoriği hızla terkedilip özellikle Avrupa ve ABD’yle normalleşme çabalarına girmesi bu zorunluluğun sonucudur.

Siyasal iktidar karşısında burjuva toplumsal muhalefetin kendi arasında ittifak kurarak güç temerküzüne gitmesi de belirlenen hedeflerin uzağında kalınarak başarısız oldu. Sağcı ideolojik kavramların, “millet” gibi, ittifakın temel argümanları olması, AKP liderliğinin hegamonik ideolojik çizgisinin muhalefet üzerindeki baskısı nedeniyleydi. Kendi kavram ve karşıt ideolojik çizgisini iktidarın karşısına koyamayan muhalefet politik çekişmenin odağını değiştiremediği için, kendini suyun akışına bıraktı. İktidarla aynı sağcı kavramlar bütünü üzerinden hareket edip, iktidarı demokrasi karşıtı bir güç ilan edip, otoriterlikle eleştirmek de tutarsız bir karşı koyuş çabası olduğu için yenilmekten kurtulamadı. Özellikle CHP kitlesinin az-çok sosyal demokrat kabulleri de bu seçim döneminde geriye itilip sağcı ideoloji ve kişilere, ulusalcılığa alan açılması onun sermaye sınıfı partisi olma özelliğini açık etmesi yanında, tüm bu geriye çekilmeye rağmen başarısız olunması derin bir hayal kırıklığı yarattı. Muhafazakar-sağcı kitleyi onların geri bilinçlerine seslenerek kazanma beyhude çabası (bunu AKP’den daha iyi yapamayacakları için) akim kaldı. HDP ise ulusal hareketin son yıllarda gerileyen mücadelelerinin ve tutuklama furyasının baskısı nedeniyle etkisiz bir çalışma yürütse de, Türkiyeli sol kitlelerin stratejik desteği nedeniyle barajı geçebildiler. Sürece dair ne tür bir mücadele hattı yürüteceklerinin belirsizliği, (HDP’yi de aşan ulusal hareketi kesen bir yönü var) onları da etkisizleştirip, küçültüyor. Geniş kitlelerde ortaya çıkan hayal kırıklığı muhalefet bloğunu sessizliğe iterken yeni rejim tipinde misyonlarının, mücadele eksenlerinin ne olacağına dair yaşadıkları belirsizlik hali de birikim ve iç dağılma olarak yüzeye çıktı. CHP ve İYİ Parti’nin yaşadığı iç kriz bu durumun işaretidir.

Yeni başkanlık sisteminde parlamentonun yasama gücü olarak etkinliğinin oldukça zayıflaması muhalefet odaklarının parlamento merkezli mücadele döneminde kapandığını, eskisi gibi sürdürülemeyeceğini gösteriyor. Parlamenterizm hayalleriyle başı dönen kesimlerin bu durum uykularını kaçırsa da, siyaset ve politikanın ait olduğu esas yere, ezilen kitlelerin içine, onlarla birlikte mücadele etmeye sevk edeceği için görmek isteyene fırsatlar da yaratır. Burjuva parlamentonun kulislerinde, koridorlarında, kittlelerin dışında ve uzağında süren politika yapış tarzı da alanlara inerek gerçek kimliğini bulabilecektir. Elebetteki bu tek başına yeni sistemin iteklemesiyle olacak şey değildir. Bu ihtiyacı ete kemiğe büründürecek yeni bir politik vizyon ve kadroların açığa çıkarılması gerekecektir. Burjuvazinin iç iktidar çalışmaları dışında emekçi sınıfların önümüzdeki süreçte yaşayacağı karanlık, zorlu günleri düşündüğümüzde devrimci politika-örgüt ve çalışmanın acil zorunluluğu da kendini dayatacaktır. Ya yürüyecek, ya çürüyeceğiz! Ya yeni bir yol bulacağız, ya da yeni bir yol açacağız!

Burjuva muhalefet çevrelerinden işçi sınıfının sorunlarına yanıt üretilemeyeceği her geçen gün kitlelerin bilincinde daha da açığa çıkmaktadır. Siyasal iktidarla, sermaye iktidarıyla mücadeleyi, en geri direnme çizgisinin de gerisi olan CHP’nin burjuva muhalefet çizgisinden kurtarıp, gerçek sınıfsal kimliğine, sosyalist içeriğine kavuşturacak bir mücadele hattı ve kararlılığı, tüm devrimci hareketin ortak sorumluluğu olarak omuzlaması gereken temel olgu durumundadır. Ekonomik krizin öngünlerinde yükseltilmesi gereken slogan sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı komünizm, faşizme karşı sosyalist işçi demokrasisidir!..

Yeni Sürecin Karakteri: Olağanüstü Kriz Yönetimi

Özellikle 2007 küresel ekonomik krizin ardından uluslararası plandan bozulan siyasal denge ve göreli uzlaşılar hızla bir dağılma ve çatışmalı bir sürecin ardından yeniden kurulmaya doğru ilerlemektedir. Türkiye tekelci burjuvasi de bu süreci “beka” sorunuyla kodlamış ve kriz yönetimine geçmek için uzun süredir hazırlık yapmaktaydı. 24 Haziran seçimleri bu sürecin fiilen ve hukuken başladığının işareti oldu. Kimilerinin 2. Cumhuriyet, kimilerinin Cumhuriyetin 3. dönemi, kimilerinin Yeni Türkiye olarak tanımladığı bu sürece rengini veren şey emperyalist kapitalizmin küresel-yapısal krizi ve onun kendi içinde yaşadığı dönüşüm sancısıdır. Türkiye sermaye sınıfının egemen sınıfların küresel kriz ve dalgalanmadan çıkabilmek, gelen sert dalgayla mücadele edebilmek adına içerde ve dışarda çıkarlarını güçlü bir şekilde savunacak, merkezi, saldırgan, tekelci bir iktidar yapılanmasına, rejim tipine duyulan ihtiyacın ürünüdür. Türkiye emekçi sınıflarının bu yeni rejim tipinde sürekli baskı altında tutulacağı ise eşyanın tabiatı gereğidir. Kürt sorununda tamamen ezme-yok etme stratejisine geçildiği için de demokratik hak ve özgürlüklerin lafı bile edilmeyecektir.

Egemen sınıflar küresel-bölgesel rejim, yönetememe ve hegemonya krizleri döneminden kriz yönetimini her yönden kurumlaştırarak; elindeki saldırı gücünü hukuki, siyasal ve askeri olarak tahkim edip, azami düzeyden aktif hale getirerek; inisiyatifi her alanda elinde tutup, egemenliğini toplumsal hayatın her alanından pekiştirmek için boşluk bırakmadan, zayıflık işareti olarak okunacak hiçbir şeye izin vermeden çıkmaya çalışıyor. Devlet yönetiminin merkezileşmesinin zirvesi olan “tek adam” yönetimi, siyasal-ekonomik tüm kararların tartışmaya zaman bırakmadan hızla alınabilmesi için kurumlaştırılıyor. Muhalefetin, emekçi halk kitlelerinin en sıradan, esnek demokratik hak ve özgürlük talep ve isteklerinin dahi bastırılmasını gerektiren bu faşist rejimin önümüzdeki süreçte ekonomik-siyasal krizin toplumsal etkileri arttıkça buraya yöneleceği devrimci bir işçi-emekçi hareketinin önlenmesine odaklanacağı çok açıktır. Devletin bu düzeydeki merkezi tahkimatının esas amacı küresel-bölgesel krizlerle mücadeleye paralel toplumsal çelişkilerin emekçi kitle hareketlerine dönüşme potansiyelinin görülmüş olmasıdır da.

İktidardaki burjuva siyasal yapının ideolojik kimliğinden de bağımsız (elbetteki o kimlik toplumsal, etnik, mezhepsel, cinsel, sınıfsal, ideolojik çelişkileri daha da derinleştirmekte, toplumun büyük bir kesiminin yaşam, alışkanlık, değer ve kültürel yapılarını tehdit etmekte, buralarda yaşanacak sorunların düzey ve şiddeti üzerinde etkide bulunarak, yönetememe krizini derinleştirecektir.) olarak tamamen tekelci sermayenin kriz koşullarında iktidarını güvenceye almak temel yönelim olacaktır. En sıradan bir sosyal medya paylaşımına, mizahi eleştiri taşıyan masum pankartlara; bu sürecin sivri yanlarına eleştirel yaklaşan tüm kesimlerin T.C’nin tarihinde görülmemiş şekilde şiddetle bastırılması bu nedenledir. Tekelci sermaye kesimlerinin stratejik çıkarlarıyla, siyasal iktidarın arkasındaki egemen sınıf kliklerinin “beka” sorununun iç içe geçmiş hali nedeniyledir. Kriz ve beka sorununun şiddet ve yıkıcılık potansiyelinin ne kadar derin ve kapsamlı olduğuna delalettir tüm bunlar.

Devlet yapısının çok dar bir çekirdeğin karar ve inisiyatifine bırakılmasına rağmen bununla da yetinilmeyip OHAL koşullarının yasal-olağan hale getirilmesi ile önümüzdeki süreçte tüm anayasal hakların, evrensel hukuk ve insan haklarının meşruiyetine dayanan özgürlüklerin askıya alınacağı, ekonomik-siyasal-toplumsal tüm demokratik hak arama yöntemlerinin şiddetle bastırılmaya çalışılacağını açık ediyor. Tüm düzenlemeler olağanüstü bir kriz yönetimine geçildiğini gösteriyor. İşçi sınıfının ve ezilen kesimlerin sırtı tamamen duvara dayanıyor.

Türkiye sermaye-egemen sınıfının “beka sorunu” olarak kodladığı bu sürecin aşılabilmesi için başkanlık sistemine geçilmesi olmazsa olmaz göründü. Neredeyse Özal’dan beri süren burjuvazinin başkanlık rüyası (iktidar paylaşımındaki dengesizliklerin ifadesi olan kuvvetler ayrılığının yok edilmesinin getirdiği ciddi siyasal sorunları içinde taşısa da) gerçekleşmiş oldu. Artık emekçi sınıfların sistem üzerinde önceden kazanmış olduğu tüm haklar, yetersiz de olsa sermayeyi denetlemeye kullanılan mevzuat budanıp, yok edilecek. Ülke bir şirket gibi sermayenin istekleri doğrultusunda yönetilirken emekçi sınıfların “grev” yapması bile yasak olacak. Çünkü “çalışmak özgürleştirir”!..

Yeni sistemde bürokratik yapının “engelleyici-geciktirici” yapısı ortadan kaldırılacağı ve her türlü kararın hızlı bir şekilde fetva gibi (hız herşeyin temelidir artık, doğru kararı almak değil, hızlı karar alabilmektir önemli olan!..) hayata geçirileceği ve Türkiye’nin yeni sistemde – inanacak kadar ahmaksanız eğer – şahlanarak dünyanın en büyük 10 ekonomisi içine gireceği söyleniyor!! Hamasi nutukların gerçekler karşısında hızla boşa düşme gibi bir özellikleri vardır. Böylesi uçuk, iddialı, ‘Ay’a dört şeritli yol yapma’ iddialarını anımsatır söylemlerin aksine hiçbir şeyin -şeyhler hariç- uçuşa geçmediğini, geçemeyeceğini var olan ekonomik göstergelerin, orta geri düzeydeki kapitalist ekonomik üretim alt yapısının bırakalım uçmayı, yürümeye mecal bırakmayacak düzeye doğru ilerleyeceğini göreceğiz. Unutulmaması gereken şey ise milliyetçi-şoven propagandanın aksine her ulusun iki ulus olma gerçeğidir. Tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de toplum iki temel sınıftan, sınıfsal çıkarları karşıt ve uzlaşmaz olan iki sınıftan burjuvazi ve proletaryadan oluşmaktadır. Kapitalist birikimin mutlak genel yasası gereği sermayenin büyümesi işçi sınıfının üzerindeki sermaye boyunduruğunun, ücretli kölelik zincirlerinin artması anlamına gelir. Bir uçta zenginlik, lüks, şatafat; diğer uçta yoksulluk ve toplumsal yozlaşma, düşkünlük, cehalet, cinnet, insani ölçü ve değerlerin ortadan kalkması birikir. Bu nedenle sermayenin büyümesi demek olan “uçmak” fiilinin gerçekleşmesi ancak işçi sınıfının üzerindeki sömürü baskısının daha da artmasıyla mümkün olabilir.

Aşırı üretim, borç, faiz, yüksek döviz kurları, cari açık, bütçe açığı, enflasyon, rejim-yönetememe kriziyle hareket olanakları iyice daralmış, Türkiye işçi sınıfının alınterinden sömürülmüş artı-değeri asalak emperyalist kapitalistlere borç faizi olarak ödeyip, bu ödemelerin miktarını sürekli arttırmak zorunda olan bir siyasi iktidarın ve sermayenin bir yere uçamayacağı açık olsa da; onun bu hamasi uçuşunun emperyalist kapitalistlere tam teslimiyetle sonuçlanacağını görmek için de kahin olmaya gerek yoktur. Bankaların önünde borç yapılandırma, konkordato kuyruğuna girmiş büyük sermaye tekellerinin ayakta kalabilmek dışında çok da bir vizyonları kalmadığı gibi, finans sistemindeki aşırı ısınmanın sonuçları da sarsıcı olma ihtimali taşımaktadır. Aşırı borçlanmayla büyümüş bu ekonominin geri ödeme olanakları daraldığı için çevrimini sağlayacak yeni borçlanma – daha yüksek faiz ödeme dışında yolu yoktur. Milliyetçi hamasatin sınırları buraya kadardır. Yine ‘dış mihrakların, faiz lobisinin’ kapısı çalınacak, borç istenecektir. Elde kalmış birkaç kamu kuruluşunun haraç mezat satılması, işçi sınıfının emeği üzerindeki mutlak ve göreli sömürünün artması, ücretlerin “sıfır zamlarla” baskılanması, dolaylı vergilerin artması, yüksek enflasyon demek olan bu süreç emekçi sınıfların yıkımı olacaktır.

Emperyalist Kapitalizm Yapısal Krize Çözüm Ararken…

Türkiye’de yaşanan rejim krizini emperyalist kapitalizmin yapısal krizinden ayrı olarak değerlendirebilmek mümkün değil. Kapitalizmin tarihsel sınırlarının eşiğinde yaşadığı bugün ki krizi, sermaye birikim süreçlerinin tıkanması ve kapitalizmin mutlak genel yasasının (zenginliğin ve yoksulluğun karşıt uçlarda birikimi) kendini açık, dolaysız olarak ortaya koyması nedeniyledir. Mali oligarşik tekellerin elinde birikmiş olan sermayenin değersizleşip yatırım, kar nesnesi bulamaması, azalan kar oranları yasasının etkimeleri nedeniyle oluşan kriz tüm siyasal dengeleri de sarsıp bir olanları ayırıp, ayrı olanları bir araya getiriyor. Bu durum eşitsiz sıçramalı gelişim süreçlerinin yıkıcı sonuçlarını da ortaya seriyor. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan emperyalist güç ve hegemonya uzlaşıları, Sovyetler Birliği’nin dağılması ardından ortaya çıkan yeni pazarlar ve kapitalizmin geçici siyasal zaferi nedeniyle ömrünü biraz daha uzatmıştı.

Geldiğimiz noktada ise emperyalist kapitalizmin çürüyen karakteri gereği hep daha fazla artı değere el koyma yakıcı ihtiyacı göreli uzlaşıları bozarken, çağın bütün temel çelişkilerinin yeniden ve daha güçlü olarak tetiklenmesini doğurmaktadır. Burjuvazi ile proletarya çelişkisiyle birlikte, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilerin – ki bunlarda uzlaşmaz karakterdedir – keskinleşeceği bir dönemin kapıları açılmıştır. “Ticaret Savaşları” ile daha görünür hale gelen bu keskinleşme ekonomik alandan siyasal-askeri alana doğru hızla yayılmaktadır. AB (onun içinde Almanya ve Fransa’nın başını çektiği) ve Japonya’nın askeri harcamalarını yükseltmesi, Rusya ve Çin’in küresel-bölgesel temelden askeri ve ekonomik hegemonya alanlarını genişletme ataklarına girişmesi emperyalist kapitalist ülkeler arasındaki eşitsiz ve sıçramalı gelişime örnek olmasının yanında ABD’nin egemenliğinde kurulmuş olan hegamonik statükonun eski belirleyiciliğinin de kalmadığını göstermektedir. NATO ve BM’nin eski önemlerini yitirmesi, üye devletlerin bu birliklerin misyonlarını sorgulamaya başlaması, keza AB’nin iç siyasal birliğinin bozulması ve her üye ülkenin kendi başının çaresine bakmaya çalışması yeni bir dengenin nasıl ve hangi yöntemlerle kurulabileceğinin işaretlerini de açık ediyor. Ekonomik kavramlarla başlatılan “savaş” terimi önce siyasete taşınıyor, gerçek anlamını ise pratik bir çatışma ortamında bulacağı o güne doğru koşar adım ilerliyor. Emperyalist kapitalist ülkeler arasında ve bu ülkelerin kendi iç iktidar paylaşımlarındaki siyasal-ekonomik temelli kriz ortamı, uluslararası plandan yükseltilen sağa, ulusalcı, milliyetçi politikalar; askeri harcamalardaki artış, bu gidişata uygun siyasal aktör ve hareketlerin konjonktürel olarak yükselişi…Evet, herşey 1. Emperyalist paylaşım Savaşının öngünlerini hatırlatıyor…

Bu kriz sürecinde daha aktif hale gelecek ekonomik rekabetin şiddetlenmesi, bölgesel-küresel düzeydeki hegemonya mücadeleleri ve buna bağlı olarak rakiplerinin etkin olduğu alanlara girebilmek için onunla sorunu olan, çelişik güçlerden yararlanma, birbirlerinin yoluna taş koyma, çelmeleme girişimlerinin artmış olması yeni bir hegamonik düzeyin oluşmasını zorunluyor. Zira ABD’nin patronajında şekillenmiş uluslararası ilişki ve kurumlaşmalar tıkanmış durumdadır. Kartların yeniden dağıtıldığı bu süreçte her kapitalist ülke kendi elini güçlendirmek için politikalarını gözden geçirmekte ve yeni pozisyonlar almaya çalışmaktadır. Bu krizden çıkış ve çelişkilerin çözümü kapitalistlerce yine şovenizm ve faşizmde bulunmaya çalışılacak, sağcı-gerici ideoloji ve siyasetler yükselecektir.

Enternasyonal proletaryanın tüm ulusal bölükleri emperyalist kapitalistlerin azami kar-pazar-hegamonya mücadelelerinin sahaya sürülen kaybedenleri olmamak için en başta önderlik boşluğunu gidererek kapitalist kan emici asalakların tüm dünyayı ateşe atmalarına karşı sesini yükseltmeli ve eyleme geçmelidir. Ya barbarlık ya sosyalizm ikilemi hiç olmadığı kadar aktiftir. Sosyalizm mücadelesinin yükselmediği koşullarda bir dünya savaşının yok edici ateşinde barbarlık kaçınılmaz olacaktır!..

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*