Anasayfa » GÜNDEM » Yeni Oluşumlar, Yeni Burjuva Siyasi Parti Arayışları Üzerine

Yeni Oluşumlar, Yeni Burjuva Siyasi Parti Arayışları Üzerine

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden Ercan Akpınar’ın kaleme aldığı “Yeni Oluşumlar, Yeni Burjuva Siyasi Parti Arayışları Üzerine” adlı yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Yeni Oluşumlar, Yeni Burjuva Siyasi Parti Arayışları Üzerine

Burjuva neoliberal faşizm yönetemiyor, tıkandı. Krizin derinliği ve yarattığı tahribat o kadar derin ki, pansuman dahi kabul etmiyor. Kapitalizmin yapısal krizinin küresel düzeyden depresif etkileri Türkiye tekelci burjuvazisinin rejiminin kendine has sorunlarıyla birleşerek krizi içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Toplumsal, siyasal, ekonomik tüm alanlarda derin bir yönetememe krizi burjuvaziyi gelecek endişesine sevk ediyor. Bu durumdan çıkmanın çözümü olarak da bugünlerde burjuva siyasi merkezi AKP’nin tekelinden kurtaracak, onu yeniden ayakları üzerine dikecek yeni siyasi partiler devreye sokulmak istenmektedir.

Türkiye’nin neredeyse Cumhuriyet tarihiyle yaşıt olan rejim krizi özellikle 2. Dünya savaşı sonrası geçilen çok partili siyasal sistemle birlikte dönem dönem küçük molalar da verse bugüne kadar kesintisiz sürdü. Rejim krizlerini tamire dönük, sınıfsal-toplumsal ezilen ve sömürülen kesimlerin tepki ve talepleri dönemin sermaye sınıfının ihtiyaçlarına göre ezerek, sistemin bekasını gözeten üç askeri, bir postmodern darbe yapıldı. 15 Temmuz 2016’da bir başarısız darbe girişimi daha oldu. Her askeri darbenin ardından ülkenin normale dönmesi 5-10 yılı buldu. 15 Temmuz darbesi başarısız olsa da, darbenin hedefindekiler darbecileri püskürttükten ve siyasi-askeri kontrolü sağladıktan sonra bir askeri darbeden beklenebilecek her şeyi, “sivil” olarak kendileri yaptılar ve siyasal sistem üzerinde kazanılmış demokratik hak ve özgürlük alanlarına dair ne varsa tasfiye etmek için hedefe çaktılar. Saray’da cisimleşen yeni tekelci faşist çekirdeğin kontrolündeki siyasal rejim demokratik alanı tasfiye ederken, sadece emekçi sınıfları değil, merkezi çekirdeğin dışındaki sermaye kesimlerini, muhafazakarlar da dahil olmak üzere hedefe çakınca büyüyen kriz yeni arayışları da harekete geçirdi.

Apoletli darbecilerin başaramadıklarını, takım elbiseleri, kravatlı “siviller” yaptılar. OHAL ilan edildi. Yüzbinlerce insan soruşturmalardan geçirildi, gözaltına alındı, tutuklandı. Yüzlerce gazete, dergi, televizyon, radyo, dernek, kurum kapatıldı. Yüzlerce şirkete el konuldu. Darbeyle, darbecilerle mücadele ediyoruz bahanesine sığınarak ne kadar muhalif, sol sosyalist demokratik kurum varsa baskı altına alındı, bir kısmı kapatıldı. KHK’larla yüzbini aşkın insan işinden edildi, sosyal hakları ellerinden alındı. Böylesi bir sivil darbeye itiraz eden herkes de söylediğinin içeriğine bakılmaksızın “sen darbeci misin?” diye baskı altına alındı. Artık gücünün doruğuna çıkmış neredeyse “yenilmez armada” ilan edilen AKP/Erdoğan tüm toplumsal-siyasal itirazları eze eze bastırmanın fırsatını yakaladı, “Allahın lütfunun” gereğini yaptı. Psikolojik olarak bu egemen siyasal atmosferle başedebilecek bir politik çizgi üretemeyerek öğrenilmiş çaresizliğe saplanan toplumsal muhalefet geriledi. Böylece ebedi iktidarının önünün sonuna kadar açıldığı yanılsamasına kapılan Saray rejimi sistemi ve egemenlik ilişkilerini tarihsel bağlamından da kopartmaya çalışarak yeniden kurmaya girişti. Tıpkı dış politikada ki tutkularıyla potansiyel becerilerinin arasındaki uçurumun onu başarısızlığa sürüklediği gibi, iç politika ve sistem-rejim dizaynında da başarısızlığa uğradı. Ekonomide birikmiş sorunlar, devletin politik kurumlaşmalarının da çözülmesiyle, yönetim krizinin derinleşmesiyle katlandı ve 2018 yılında ekonomik kriz patladı. Ülke resesyona girdi.

Darbe sürecinin ilk aylarında “Türkiye ittifakı” adıyla diğer burjuva-siyasal kesimlerle güç birliği yapma, dayanışarak bu çalkantılı süreçten çıkma çabaları da iktidarın mutlak belirleyici olma tavrından kaynaklı çok çabuk sönümlendi. Toplumsal-siyasal gelişmeler ona yalnız yürümek dışında bir yol bırakmamıştı. İktidarını paylaşmak yerine güç temerküzünü arttırarak daha da derinleştirmeyi seçti. Ve hızla, darbecileri tasfiye kisvesine bürünerek aldığı OHAL yetkileriyle devleti tepeden tırnağa kendi ideolojisine uygun olarak yeniden dizayna girişti. Bu süreçte cemaatçilerden boşalan kadro ihtiyacını da MHP ve Ergenekonculardan devşirerek doldurdu. Darbe sürecine neden olan rejim ve yönetememe krizi, iktidar ve gücün paylaşılmaması darbe sonrasında da katlanarak büyüdü. İktidar ortağını-cemaati tasfiye ederek Saray’ın tek hakimi olan Erdoğan krizin dineceğini ummuştu ama aldığı her karar, attığı her adım krizleri derinleştirmekten öte bir işe yaramadı. Bu süreçte Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla geçilen Başkanlık rejimi de aynı akıbete uğradı ve siyasal-toplumsal-ekonomik sistemde değiştirmeye soyunduğu şeylerin kapsam ve ağırlığı oranında derin bir kriz ve çöküntü oluşturdu. Topluma, onun istek ve beklentilerine rağmen, OHAL koşullarında dayatılan yeni rejim, “Türk tipi bir icat” olarak kendisinden beklenen sonuçları hızla üretti ve krize girmemiş, çöküntüye uğramamış tek bir alan bile bırakmadı! Çözüm olarak sunulan proje, her şeyin çivisinden çıkarak, sistemik kalmış ne varsa yokederek keyfe keder bir “yönetim” anlayışı yarattı. “Uçuşa geçeceği” söylenen Türkiye tersine “serbest düşüşe” geçti. Borç ve aşırı finansallaşma üzerine inşa edilmiş 17 yıllık AKP iktidarı bu aşırılıkları taşıyamaz hale gelince iktidar irtifa kaybetmeye başladı. Zaten yönetilemez bir hale getirdikleri siyasal sisteme dayattıkları yeni rejim tipi sınıflararası güç ve iktidar ilişki ve paylaşım düzeylerine yapılan faşist dayatmanın ağırlığı çatıyı çökertti. Enkaz altında kalmış sistemin tüm ekonomik gösterge ve değerleri bozunuma uğradı. Döviz kurları, yüksek enflasyon, yüksek faizler, artan işsizlik…

Emekçi kitlelerin yaşam koşullarını altüst eden bu süreç sermaye düzeninin geleceğini de tehdit eder hale gelmeye başlayınca artık tüm bu süreçleri “tolere” etme (gönüllü ya da gönülsüz) imkanıda ortadan kalkmış oldu. Sermaye sahipleri, burjuvazi artık geminin bu şekilde yüzdürülemeyeceği konusunda netleştiler. Ülkenin geleneksel tekelci sermaye kesimleri, TÜSİAD zaten bu süreçden rahatsızdı ama ekonomik güçleri ve karlarının realizasyonunu sağladığı için gelişmeleri kendi deyimleriyle tolere edebiliyorlardı ama ekonomik krizin patlamasıyla bu olanakları da kayboldu. Üstelik bu defa safları daha da genişlediği için dillerindeki kilit biraz gevşemiş ve daha rahat itiraz eder konuma geçtiler.

Bu süreçte siyasal sistemin yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin siyasal-ekonomik olumsuz yansımalarını ilk elde yaşayanlar beklendiği gibi burjuva muhalefet değil, daha çok iktidarı destekleyen Anadolu Burjuvazisi denilen kesimler oldu! Saray’da inşa edilen faşizmin doğal bir sonucu (ve nedeni) olarak çok dar bir çekirdeğin elinde merkezileşmiş siyasal iktidar tüm bu kesimlere Saray’ın kapılarını üstelik kriz sürecinde kapatıp, tüm devlet olanaklarını tekellerine alınca kaynaşma orada başladı. Kardeşlik hukuku (?) birden “düşman kardeşler” e dönüşüverdi. İhanetle suçlamalar, partiden uzaklaştırmalar bir yanda; diğer yanda, ahlaki politik yozlaşma, “değerlerden” uzaklaşma, anti-demokratik davranmakla suçlamalar..vs.

Yeni sistemde parlamentonun ve milletvekillerinin işlevsiz kalması, Bakanların parlamentoya ve vekillere hesap vermemeleri, tamamen Saray’a ve onun ihtiyaçlarına odaklanmaları çevredeki sermaye kesimlerini rahatsız etmeye başladı. “Züğürt Ağa” benzetmeleri bu şekilde ortaya çıktı. AKP’nin milletvekilleri bu benzetmeyi dillendirseler de onlara bunu söyleten geldikleri bölgelerin temsil ettikleri sermaye kesimleriydi. Onların sözcüsü ve çıkarlarının takipçisi olarak parlamentoya gönderilmişlerdi. Vekillerin sistem ve gelişmeler üzerindeki inisiyatiflerinin ellerinden alınması “parlementer demokrasinin” ve belli sermaye kesimlerinin iktidardan ve onun nimetlerinden uzaklaştırılmaları anlamına geliyordu. Üstelik ekonomik kriz koşullarında yaşanıyordu tüm bu gelişmeler, dolayısıyla yarattığı sarsıntılar daha güçlü oldu. Yeni arayışların zemini burada oluştu.

Sadece “iç” siyasal-sınıfsal-toplumsal dinamiklerin üzerinde gelişmiyor bu süreç. Aynı zamanda ciddi bir dış politik ayağı, emperyalist kapitalizmin beklentilerinin de tetikleyiciliği var. Türkiye kapitalizminin emperyalizme tarihsel olarak birçok alandan bağımlı olduğunu biliyoruz. Türkiye sermayesinin aşırı finansallaşmayla birlikte dengesiz, borca dayalı bir büyüme modeline geçtiği 2000’ler sonrası süreçte bölgesel düzeyde yayılma hevesleri (“alt-emperyalist” olma hayalleri) önce emperyalizmle işbirliği şeklinde, onun bölgesel politikalarının taşeronluğu şeklinde ilerledi ve belli bir sonuç da aldı. Bölgede yıldızı parlayan bir ülke olarak öne çıkmaya başlandı. ABD ve AB emperyalistleriyle yakın ilişkiler, AB programları ve maddi destekleriyle entegrasyon düzeyinin gelişmiş olması, orta-ileri düzeydeki kapitalizmi, dinamik ve pazar ve toplumsal yapısı bu sürecin derinleşmesini kolaylaştırıyordu. Ortadoğu’da Arap halklarının “böyle yaşamak, böyle yönetilmek istemiyoruz” temalı diktatörlüklere karşı isyan dalgası bölgede tüm siyasal dengeleri sarsınca Türkiye’nin bölge lideri olma, kabaran bu kitle hareketini kullanarak konumunu geliştirme hayalleri zaptedilemez oldu. Verili diktatörlükler bir bir yıkılıp, iktidar ilişkileri değiştikçe sermaye iktidarının islamcı ideolojik çizgisi yeniden öne çıkmaya, liberal çizgi gerilemeye başladı. AKP iktidarı ideolojik akrabası Arap İhvanı’nı destekleyerek sahada aldığı pozisyon, ABD-AB emperyalistleriyle arasını açmaya başladı. Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Suriye gibi bir dizi ülkede İhvan’ı siyasi ve askeri olarak destekleyen siyasi iktidar, Türkiye tekelci burjuvazisinin bölge gücü olma o eski hayalini gerçeğe çevirebileceği yanılsamasına düştü. Suriye hariçdiktatörlerin devrildiği tüm ülkelerde İhvancı örgütler iktidara gelseler de devrilmeleri uzun sürmedi. Uluslar arası emperyalist sistemde İhvancılara tanınan bir alan yoktu. Kimisinde darbe kimisinde başka politik süreçlerle bir bir devrildiler. Bir dönem için bölge politikası olarak emperyalizm mahreçli tasarlanan “ılımlı islam” projesi ve onun eş başkanlığı da böylece sona ermiş oldu.

Bölgede “ılımlı islam” projesinin taşeronu ve temsilcisi olan AKP bu tasfiye sürecini gördükçe emperyalist temel güçlerle uyuşmayı değil, pazarlık alanlarını kullanarak direnmeyi seçti. Tasfiye sürecinin hedefinde kendisinin de olduğunu görünce (işlediği suçların hesabının sorulacağı korkusuyla birleşik) direnmekten başka bir çaresi kalmadı. Uluslar arası hegemonya krizlerinin, büyük güçlerin birlikte davranma becerisini, ittifak sistemlerini bunalıma sokup zorlaştırdığı, çıkar ayrımlarının keskinleştiği koşullarda; oluşan boşluk ve karşıtlıkları kullanarak, birine karşı diğerine yaslanarak (Rusya’nın Suriye ve D. Akdeniz bölgesine inmesi Türkiye’nin Suriye politikasını çökerten temel etken olsa da, aynı Rusya birçok alanda Türkiye’nin ABD ile pazarlık yapabilmesinin koşullarını da oluşturdu.) süreci idare etmeye çalıştı. Uluslar arası planda “istenmeyen güç” olarak, özellikle batı da kodlanmıştı bir kere o. Artık ne yapsa bunu değiştiremeyecekti. Tasfiye korkusu onu içerde muhafazakar-milliyetçi bir faşist gericiliği geliştirmeye iterken yarattığı tahribat, toplumsal dokuda oluşturduğu yaralar gün geçtikçe iltihaplanmaya ve yayılmaya başladı. Kuşatılmışlık hali, iktidar merkezileşmesinin getirdiği rasyonaliteyi kavrama ve buna göre politika belirleme yeteneğinin kaybolmasını da getirince (kitleleri ikna etme, hegemonya kurma becerisinin çözülmüş olması) vizyonsuz kalmış bir avuç muktedir herşeyi eline yüzüne bulaştırmaya başladı. Geri adım atma çağrılarına bir Amok Koşucusu edasıyla yanıt vermemeyi tercih edince de kendi makus talihini de şimdiden mühürlemiş oldu. Bu çılgınlık, önüne çıkan herşeyi yoketme güdüsü onun kendi başını yemesiyle – hep böyle olur zira – sona erecek!..

Türkiye tekelci burjuvazisi – 1975/1980 – arası dönemde gelişen devrimci toplumsal mücadeleler kesitini ve 1990’lar başında yükselen Kürt Ulusal Mücadelesini dışarda tutarsak sanırız hiç bu kadar gelecek endişesi duyduğu bir başka süreç yaşamamıştır. Siyasal iktidarın yapıp ettiği her şeyle burjuvazinin kolektif yönetim aygıtı olan devlet kurumlarını yozlaştıran, içini boşaltan, kurumsal kimliğini küçük bir mali oligarşik faşist kesimle eşleştiren, toplumsal-sınıfsal yapıdaki ulusal-sınıfsal-cinsel, mezhepsel, kültürel aidiyetleri birbirine düşmanlaştıran, özellikle yargı ve eğitim sistemi, demokratik hak ve özgürlükler alanlarının siyasal olarak baskı altına alınması, burjuva parlamentonun, burjuva demokratik kurumların işlevsiz hale getirilmesi, dış politikadaki yalnızlaşma ve kuşatılmışlık, Türkiye kapitalizminin ve tekelci burjuvazinin eksenini kaydırarak, gerilemesine neden olan neoOsmanlıcı siyasal çizgi burjuvazinin dayanma sınırlarını sonuna kadar zorladı. İktidarın sermayenin elinde merkezileşmesi ve burjuvazinin ihtiyaç duyduğu düzenlemelerin hızlı bir şekilde, toplumsal-sınıfsal bariyerlerle karşılaşmadan gerçekleşebilmesi için, işçi sınıfının siyasal alana eylemli müdahalesinin önünü kesmek, iktidarın popülizmden uzaklaştırılması için savundukları bir yönetim biçimi olsa da, gelinen nokta da iktidarın bir sermaye kliğinin elinde merkezileşmesinin kendilerine yarardan çok zarar verdiğini de şu birkaç yıllık süreçte yakıcı olarak deneyimlediler. Bir başka tecrübe ettikleri nokta ise burjuva siyasi partilerin ideoloji yüklü olanları (buradaki “ideoloji” kavramını, sınıflar üstü bir içerikte değil, popülizmle kaynaşmış dini muhafazakarlık gibi tarihsel gelişiminde dışına, gerisine düşmüş akımları kastederek kullanıyoruz) iktidar olduklarındatoplumsal-siyasal dokuda yarattıkları tahribatın sonuçlarının yıkıcılığı oldu. AKP 2010’lara kadar dinci-gerici-islamcı kimliğini ve ajandasını nisbeten geri tutup sermayenin genel çıkarlarına hizmet ettiği sürece işlerin yolunda gittiği genel fikri onları bu konuda ısrarlı olmaya itti. (Özellikle Avrupa burjuvazisinin “ideolojisiz” görülen Makron, Merkel gibi liderleri desteklemesi de aynı bakış açısının ürünüdür. Hükümetleri işçi sınıfından uzaklaştırmış oldukları onun burjuva demokratik içeriğini de tasfiye edip, teknokrat bir hale getirerek kontrol edilebilirliklerini güçlendirmek niyetiyledir. Aslında tersinden “ideolojik” tutum, sınıfa karşı sınıf tutumunu keskinleştirmekte, başka bir düzlemden daha keskin bir şekilde kurulmaktadır.) Özellikle Gül- Babacan çizgisinin “İslamcılık bitti, biz liberal bir çizgi izleyeceğiz” derken sermaye ideolojilerinin üstüne çıkarak, tüm tekelci burjuvaların, ABD ve AB emperyalistleri ekseninde, çıkarlarının ayrımsız savunucusu olacağız demektir. Siyasal pozisyonunun belli, dar bir sermaye kesim ve ideolojisinin çıkarlarına değil, liberal, milliyetçi, ulusalcı, muhafazakarlar, modern… sermaye kesimlerinin ortak çıkarlarını savunan ve bunun toplumsal, siyasal, ekonomik yansımalarını program haline getiren bir oluşum olarak ilan edilmesiydi. 1980’lerde Özal’ın 2000’lerde AKP’nin yaptığının bu yeni sürece, toplumsal, siyasal, ulusal ve uluslararası koşullara uyarlanmış bir versiyonu diyebiliriz. Tekelci burjuvazi AKP/Saray/Erdoğan’ın yarattığı toplumsal yıkımın enkazları arasından sosyal dokuyu yeniden ayağa kaldıracak, karşıtlıkları geri plana iterek ortak noktaları öne çıkaracak, “ideolojisiz”, “toplumsal-ülke çıkarlarını gözeten” (!) (Siz burjuvazinin-egemenlerin diye okuyun!) yeni bir siyasal sistem dizaynı yapmaya çalışıyor, 2000’ler deneyiminden çıkardığı derslerle yeniden inşa etmek istiyor.

Türkiye’de ekonomik krizle buluşan her rejim-yönetememe krizi iktidar ilişkilerinin değişmesi ve bu ilişkilerin politik sözcüsü ve taşıyıcısı olan burjuva siyasi-düzen partilerinin tasfiyesiyle sonuçlanıyor. 1994 krizi, Çiller-Ağar, DYP’nin tasfiyesiyle, 2001 ekonomik-siyasi krizleri Ecevit, Mesut Yılmaz, DSP ve ANAP’ın tasfiyesi ile sonuçlanmıştı. Tarih çarkı toplumsal-siyasal geleneklerin baskısı, sınıf mücadelesinin devinimiyle bir tur daha dönecek gibidir. 2018 krizi de AKP ve Erdoğan’ın tasfiye sürecini başlatmış gibidir. Bu defa bu çark biraz daha ağır dinecek, iktidar direnecek, bunu bir “beka” meselesine dönüştürecek ve zamana oynayacak olsa da, makus kaderinden kaçamayacaktır.

Tekelci burjuvazinin oyun planında, yeni siyasal sistemin inşasında ana hedef Babacan-Davutoğlu liderliklerinde yeni sağ partilerle iktidarın politik güç yoğunlaşmasını parçalayıp, sistemi dengelemek başta gelmektedir. Toplumsal kutuplaşmanın burjuvazinin geleceğini tüketir hali nedeniyle bu kutuplaşmayı ortadan kaldıracak politik bir hattı inşayı dayatacak, siyaseti merkezde yeniden kurmaya çalışacaktır. CHP’nin önderliği altında toplamaya çalıştığı toplumsal muhalefeti sağa çekmeye çalışırken, muhafazakar kesimleri de yeni partilerle sola çekerek büyük bir “toplumsal uzlaşı koalisyonu” peşindedir. Hem CHP’nin hem de yeni parti hazırlığında olanların (ve Saadet’in) üsluplarına, “karşıt” gördükleri toplumsal kesimlere vermeye çalıştıkları mesajlar bu projeye uygun bir içeriktedir. CHP muhafazakar sermaye kesimlerine hoş görünecek mesajlar verir, eski Kemalist çizgiden daha sağa kaydığına dönük eylemler sergilerken, Babacan-Davutoğlu ekipleri ve gelinen durumdan rahatsız olan muhafazakar kesimler toplumsal adalet, özgürlükler, bağımsız yargı gibi bu kurumların sopasını yemiş ve halen yemeye devam eden sol-sosyalist-laik-modern kesimlere göz kırpmaları sermaye kesimleri arasındaki uzlaşma çabalarının simgesel ifade ve jestleridir. İşçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının çıkarlarının bir ifadesi olmadığı kesin olsa da, ortada bir “gemi” olduğu ve bu geminin su almaya başladığı sermaye çevrelerince artık bilince çıkarılmış durumdadır. Uzlaşma çaba ve arayışları başka çıkar yollarının kalmaması ve “düşmanlarının” ortaklaşması nedeniyledir. Her iki kesiminde Kürt sorunun da takındıkları tutum benzerdir ve HDP’yi ve Kürt hareketini sistemin içine çekerek bir çözüm üretmek üzerinedir. Yeni siyasal merkez kurma çabalarının Kürt sorununda izleyeceği muhtemel hat “terörle mücadeleyi” geri atmadan, Kürtler üzerinden Ortadoğu’nun, ucuz enerji yataklarına, dışlandıkları pazar ve hegemonya alanlarına, bölgesel güç merkezi olma hayallerine, neo Osmanlıcıların ellerine yüzlerine bulaştırdığı hedeflere ulaşmak olacaktır. Yeni siyasal merkez ancak eskisinin ana konularda alternatifini güçlü bir şekilde oluşturabildiği koşullarda kurulabilir. Burjuva demokrasisinin tamiri ana başlığı altında adalet-yargı, demokratik hak ve özgürlükler sorunu, parlamentonun yeniden işlevli hale getirilmesi, Kürt sorunu ile ekonomik alanda ve dış politika ve bölgesel sorun ve ittifak ilişkilerinde birbirini bütünleyen, Atlantik ittifakına kendisini yeniden bağlayan bir çerçeve olmak durumundadır.

Babacan ve Davutoğlu’nun kurmaya hazırlandıkları siyasi partilerin burjuvazinin yönetme yeteneğini yeniden kazandıracak bir içerikte olamayacağını öngörmek çok da zor değil. Asıl olarak muhafazakar burjuva kesimlerin AKP’nin geleceği olmadığını görmeleri nedeniyle ön alma, artık tıkanmış ve çıkarlarına hizmet etmekten uzaklaşmış politik iktidar merkezine alternatif üretme arayışıdır. İktidarın içine girdiği yeni milliyetçi-şoven siyasal güzergah, MHP ve Perinçekgillerle yapılan ittifak ve uzlaşmalar, batıdan kopmaya dönük adımlar muhafazakar burjuvazinin özellikle batıyla ekonomik-ticari ilişkiler kurmuş kesimlerinin çıkarlarının aleyhinedir. Yeni parti arayışlarının temelinde bu çıkar farklılaşması yatmaktadır. Ayrıca kapitalist emperyalizmin küresel düzeyden içine girdiği yapısal kriz, hegemonya ve paylaşım ve güç mücadelelerini kızıştırıyor. Hem egemen sınıflar arası mücadele, hem de işçi sınıfının sermaye düzenine karşı öfkesi tüm dünyada önü alınamaz bir şekilde yükseliyor. Sınıf mücadelesinin tüm parametrelerinde gelişen hareket tekelci burjuvaziyi acil önlem almaya itiyor. İktidar merkezileşmesi, faşist baskı ve zorun yükseltilmesi işçi sınıfını, kent ve kır yoksullarını baskılasa da bunu sürdüremeyeceğini bilmeleri bir yana, egemen sınıflararası güç ve egemelik paylaşımında da büyük sorunlara yol açtığını görüyorlar. Burjuvazi açısından palyatif bir düzenleme ve arayıştan öte bir anlamı olmayacak yeni partiler, bir an için yorgun düşmüş kitlelerde bir umut yaratabilir ama bu çok hızlı sönümlenecektir. Çünkü kriz işçi sınıfının ihtiyaç ve beklentilerine sermayenin yanıt vermesi değil, onun üzerindeki mutlak ve göreli sömürüyü arttırmayı, kamu kaynaklarını, ekolojik çevreyi yağmalamayı, sosyal devletten geriye ne kaldıysa iç etmeyi dayatıyor çünkü.

AKP’nin 17-18 yıllık iktidarı boyunca acı ve zulmün, sömürünün her türlüsünü (maddi-manevi) yaşamış toplumsal kesimlerin ondan biran önce kurtulmak istemeleri gayet anlaşılırdır. Onun yenildiğini görmek bile (31 Mart/23 Haziran’da olduğu gibi) büyük bir yürek soğuması yaratmaktadır. Fakat onun yerine hazırlanan güçlerin, sermaye partilerinin de bu kapitalist sömürü ilişkilerini koruma ve kollama görevini yerine getireceklerini, yoksulluk ve yoksunluğun da artarak süreceği bilinmelidir. AKP/Erdoğan kadar nobran, faşist, erkek egemen, din sömürücüsü ve şoven bir dil-üslup kullanmayacak, muhtemelen daha insani olacaklardır ama o da bir yere kadardır. İşçi sınıfı ve kent ve kır yoksulları “böyle yaşamak, böyle çalışmak, böyle yönetilmek istemiyoruz!” diye harekete geçtiklerinde, toplumsal üretici güçler tarafından belirlenmiş ihtiyaçlarının giderilmesi için ayağa kalktıklarında bugün, ılımlı görünen her burjuva partinin içindeki faşist diktatör uyanacaktır! Çünkü onların esas görevi bu sömürü düzenini sürdürülebilir kılmak, emekçi sınıfları yönetilebilir pozisyonda tutmaktır. Sürdürülebilirlik, yönetilebilirlik ve istikrar tehlikeye girdiğinde her türlü savaşıma hazır olacaklardır.

İşçi sınıfı ve ezilenler açısından bugün yaşadıkları sorunların temel nedeni örgütsüz ve dağınık, sınıf çıkarlarını sermaye karşısında yeterince güçlü şekilde savunamamaları ve kapitalist üretim ilişkilerinin varlığıdır. Ücretli kölelik düzeni, kapitalist azami kar yasasının sömürüyü sürekli şekilde derinleştirmeye zorlaması, yani kapitalist ekonomik-siyasal düzen, özel mülkiyet düzeni ve bu düzenin işçi sınıfı ve kent/kır yoksullarının yaşamını altüst etmesi ve onların da yetrli karşı koyuşu, mücadeleyi örgütleyememesi nedeniyledir. Bu ilişkiler ve sınıfın dağınıkliği yerli yerinde durduğu sürece burjuva siyasi partilerin iktidara gelip gitmeleri temelde bir değişiklik yapmaz ( ki bugün bu işe soyunan Gül-Babacan ve Davutoğlu’giller zaten düne kadar bu iktidarın bir parçası ve politik belirleyicileri konumundaydılar. Yaşanan sorun ve krizlerin birinci dereceden sorumluları olarak çözüm vaadiyle ortaya çıkmaları da manidardır!). Sermaye sınıfı yaşanan sorunlar yumağını iktidardaki partiye, onun politikalarına yıkarak, kendini temize çekmek dışında tabi…

İşçi sınıfının/yoksul halk kesimlerinin insanca yaşam ve çalışma koşulları, insani ihtiyaçlarının karşılanabilmesinin tek yolu bugünki çelişkileri, yani üretici güçlerle-üretimin toplumsal karakteriyle, üretim ilişkileri-mülk edinmenin özel biçimi arasındaki uzlaşmazlığı ileriye doğru kırarak aşmaktır. Bugün dünyanın dört bir yanında Irak, İran, Lübnan, Mısır, Cezayir, Şili, Ekvator, Bolivya… yükselen sınıf eylemleri Türkiye işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarına izlenmesi gereken yolu ve umudun nerede olduğunu gösteriyor. Umut, kendi bayrağının altında, kendi geleceği için dövüşenlerin ellerinde yükseliyor. İhtiyaç ve çözümü kendi toplumsallığını yaratarak barikat ateşlerinin yakıcılığında kendini oluşturuyor ve izlenecek yolu gösteriyor: Sosyalist bir düzen, toplumsal ihtiyaçların karşılandığı, sömürünün olmadığı, emeğin hakkını alabildiği insani-kardeşlik düzeni!..

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*