Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Yeni anayasa işçilere ne getiriyor?

Yeni anayasa işçilere ne getiriyor?

Bu anayasada işçiler yok-I

Siyasal-hukuki üstyapıdaki dönüşümün yeni bir hız kazandığı son 1 yıldaki yasa değişiklikleri, yeni anayasanın işçilere ne getireceği konusunda güçlü bir fikir vermektedir.

“Torba Yasa” diye bilinen değişiklik paketinde en ciddi değişiklikler İş Yasası, İşsizlik Sigortası Yasası, Devlet Memur Yasası, Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’nda yapıldı. Tümünde işçi sınıfını doğrudan vuran yeni neoliberal düzenlemeler ile yeni hak gaspları gerçekleştirildi. İş güvencesine ve sağlığa birer darbe daha indirildi. Geçici, güvencesiz ve esnek çalışmanın önü biraz daha açıldı. Kamu işçi ve memurlarını askıya alma, kapsam dışına çıkarma, ilgisiz farklı kurumlara devrederek tasfiye etme uygulamaları genişletildi. Sosyal güvenliğin özelleştirilmesi ve sermayeleştirilmesinde bir adım daha atıldı. İşsizlik fonu sermaye yağmasına açıldı.

Mart 2011′de Anayasa Mahkemesi, Tekel işçilerinin direndiği (İş Yasası’nın, işçi ve memur statüsünün, sosyal güvenliğin kapsamı dışında bulunan) 4/C ve benzer kapsam dışı çalıştırma, kamu işçilerini ve memurları tasfiye uygulamalarını onayladı. Anayasa Mahkemesi, henüz olmayan yeni anayasayı fiilen işletmiş oldu!

Nisan 2011′de YÖK, sitesinde yeni bir Yüksek Öğretim Yasası hazırlığında olduğunu açıkladı ve bir “yasa taslağı perspektifi” yayınladı. Taslağın özünü, üniversitelerin tam neoliberalize edilmesi,kapitalist rekabete açılmasıve kar mantığıyla işletilmesi oluşturuyor.

Eylül 2011′de Milli Eğitim Bakanlığı,küresel tekelci sermaye standartlarına dayalı “insan kaynakları yönetimi”ne geçileceğini belirleyen bir Kanun Hükmünde Kararname çıkardı. Bu KHK ile “milli” olmaktan çıkarılan eğitim bakanlığı ve bürokrasisinin tamamen kapitalist bir şirket,eğitim sisteminin de tamamen bir sermaye sektörü ve karlılık unsuru olarak yeniden tanımlanmasına bir geçiş yapılıyor. KHK’nın gerekçesi: “Küresel rekabet gücüne sahip bir ekonomik sistemin gerekleri…”!

Genç-Sen kapatıldı. Daha önce de Emekli-Sen, Çiftçi-Sen‘e de kapatma davaları açılmıştı ve bu davalar sürüyor.

Sağlık ve sosyal güvenlikte neoliberal dönüşüm programları çerçevesindeki yasal düzenlemeler, sendikalar ve grev lokavt toplu sözleşme yasalarındaki yeni düzenleme tasarıları (TÜSİAD 12 Eylül Anayasası‘ndaki grev yasaklarının aynen korunmasını istiyor!), memurlara grev yasağı, son dönemde bir dizi grevin “kamu sağlığı” ve “ulusal güvenlik” nedeniyle yasaklanması…

Yalnız bu örnekler bile yeni anayasanın, İş Yasası, Devlet Memuru Yasası, Sosyal Güvenlik Yasası, Kamu Yönetimi Temel Yasası, Milli Eğitim Temel Yasası, Yerel Yönetimler Yasası vb dahil, hangi doğrultuda nasıl yeniden düzenleneceğini, işçi sınıfına ne getireceğini açıkça ortaya koymaktadır. İşçi sınıfının her türlü hak ve mücadele kazanımının gaspı, sendikaların, kamu istihdam ve kısmi güvencelerinin tasfiyesi, esnek, güvencesiz, patrona mutlak itaata koşullanmış ve ağzından çıkacak bir söze bakan çalışma biçimleri, eğitim, yüksek öğretim, sağlık, sosyal güvenlik, belediye dahil toplumsal yaşamın her alanının azamimetalaştırılması, sermayeleştirilmesi ve (toplumsal hak ve ihtiyaçlara tam karşıt) azami sermaye karlılığı (ve kapitalist performans, küresel rekabet vb) temelinde yeniden tanımlanması…

Bu anayasada işçiler yok-II

Ulusal İstihdam Stratejisi belgesi, gerçekte yeni anayasayı, TİSK ve TÜSİAD’ın istediği tam neoliberal “ekonomik anayasa”yı öngörmektedir. “Kölece İstihdam Strateji” belgesi son yıllarda sermayenin bir üst birikim düzeyine geçişi için ortaya konan sayısız karlılığı yükseltme stratejisi belgesi(teknoloji, enerji, ulaşım, bilişim, iletişim, otomotiv, inşaat, tekstil vd), süregiden neoliberal dönüşüm programları (kamu yönetimi, yerel yönetimler, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, kent, tarım, vd) ve neoliberal demokrasiyle dehşetli bir bütün oluşturmaktadır.

Kölece Çalıştırma Stratejisi, bu bütünsel dönüşüm ve Türkiye kapitalizminin küresel tekelci kapitalizme içsel entegrasyonu çerçevesinde, sermaye ile emek, burjuvazi ile proletarya arasındaki üretimin toplumsal ilişkilerinde köklü bir değişimi öngören stratejik ve programatik bir kapsama sahiptir. Burjuvazinin emek-sermaye ilişkisinde istediği köklü yeniden düzenleme, bugüne kadar alt yasalarda, temel yasalarda ve anayasada parça parça yapılan sayısız neoliberal değişim ve tedrici dönüşümün gelip dayandığı yeni bir anayasayı öngörmektedir. Nitekim hükümet Kölece İstihdam Stratejisinin gerekçesinde, “İş Kanunu’nda düzenlenen ancak yaygın olarak uygulanmayan esnek çalışma biçimlerinin uygulanabilir kılınması, yasal altyapısı bulunmayan esnek çalışma biçimlerinin ise mevzuatta düzenlenmesi amaçlanmaktadır.” demektedir.

Kölece çalıştırma stratejisini, doğrudan doğruya yeni anayasa ve yapım sürecinin bir bileşeni olarak ele alıyoruz. Emek-sermaye, proletarya-burjuvazi ilişkisi tüm toplumsal ilişkiler içinde en yaygın ve belirleyici olanı, diğer tüm ilişkilerin de ona göre yeniden dizildiği uzlaşmaz karşıtlık ilişkisidir. Neoliberal burjuva demokrasisinin temelinde de sermayenin emek üzerindeki azami egemenliği, kontrolü ve sömürüsü olarak emek-sermaye ilişkisinin bu yeni neoliberal biçimi vardır. Neoliberal burjuva demokrasisinin ve anayasasının işçi sınıfı üzerinde diktatörlük, emeğin sermayeye derinleşen köleliği oluşu (bunun üzerinde yükselişi, bunu yansıtışı ve bunu pekiştirişip örgütleyişi) konusunda, “Kölece Çalıştırma Stratejisini” de somut ve güncel bir propaganda, ajitasyon, mücadele dinamiği olarak değerlendireceğiz.

Kölece Çalıştırma Stratejisi, 1- Kıdem tazminatı hakkının “sosyal fona” devredilerek eritilmesini ve kaldırılmasını, 2- Bölgesel (ve hatta sektörel) daha düşük asgari ücret uygulamasını, 3- “Geçici işçi büroları” adı altında özel işçi simsarlığı tekellerini, 4- Patronlar arasında ya da aynı patronun farklı şirketleri arasında “ödünç işçilik” sistemini, 5- Patronların düzenli mesai ile çalıştırdıkları işçileri istedikleri zaman kısmi zamanlı veya diğer esnek çalıştırma biçimlerine geçirebilmesini, 6-Geçici iş sözleşmelerinin işçiler kadroya alınmadan üst üste yapılabilmesini, 7- Taşeron, geçici ve benzeri güvencesiz çalışma biçimlerinin her alanda sınırsızca yaygınlaştırılabilmesini, 8- Kısmi zamanlı çalışma, çağrı usulü çalışma, uzaktan (tele) çalışma, evden çalışmayı, 9- Meslek lisesi ve üniversite öğrencilerinin “stajiyer çalışma” kapsamını son derece genişletmeyi, 10- Meslek liselerinin özel sermayeye açılmasını,11- Kadınların, çocukların, engellilerin çalışma koşullarının tam serbestleştirilmesini ve çalışırken sahip olduklarıözgül koruma ve hakların kaldırılmasını öngörüyor.

Kölece istihdam stratejisinin uzanımında, patronların çalıştırdığı işçi sayısındaki artış oranında yükümlü tutulduğu uygulamaların (servis, yemekhane, revir, kreş, spor salonu vd) kaldırılması, çıplak ücret dışındakiödemelerin (ikramiye, sosyal yardımlar vd) kaldırılması da gündemdedir.

Bu saldırılar, işçi sınıfının tarihsel mücadele kazanımı olan ve yasayla tanınmış kolektif hak ve güvencelerinin son kalıntılarını da imha ediyor. Bu düzenlemelerle,

1- İşçilere biçimsel ve göstermelik de olsa anayasal olarak tanınmış “kolektif hak” ilkesi, ve dolayısıyla işçilerin anayasal temelde “toplumun kurucu ve üretken bir bileşeni” olarak tanımlanması kaldırılmaktadır. İşçi sınıfı, sınıf olmak bir yana, sermayeye karşı sosyal taraf olmaktan, sosyal varlık olmaktan, hatta üretken sayılmaktan çıkarılmaktadır. Çıplak işgücüne alçaltılmaktadır.

2- “Bireysel iş hukuku” ve “bireysel sözleşme özgürlüğü”, neoliberal demokrasinin işyerindeki emek-sermaye ilişkisinin ötesinde, tüm toplumsal ilişkileriesastan yeniden düzenleme ilkesidir. İşçilerin sınıfsal, toplumsal varlığı, kolektif emek, üretkenlik ve hakları yoktur! Patronların çalıştırdığı işçilere karşı hiçbir kamusal yükümlülüğü yoktur! Yalnızca işçi sınıfını bireylere çözen bireysel “sözleşme özgürlüğü” vardır. “Sözleşme özgürlüğü”, patronun tek tek işçilerle yaptığı ya da yapacağı sözleşmelere, üçüncü kimselerin (işçilerin toplu direnişle veya bunun sonucunda devletin) müdahale edemeyeceği, patronun işçilerin talep ettiği düzenlemeleri yapmaya zorlanamayacağı, işçilere karşı bireysel sözleşme dışında herhangi bir kamusal sorumlulukla yükümlü tutamayacağı, yanısıra patronun sözleşmeyi istediği zaman tek taraflı olarak feshetme özgürlüğü anlamına gelir.

3- İşgücünün meta karakterison derece genişletilmekte ve derinleştirilmektedir. İşçinin kendi işgücü ve onu kiraladığı patron tarafından kullanımı üzerindeki hak iddia etme ve irade gösterme olanağı ortadan kaldırılmaktadır. Patronların işçinin işgücü üzerindeki mülkiyet ve istedikleri gibi tasarruf etme hakları adeta sınırsızlaştırılmaktadır. Patronların tek taraflı olarak istediği koşullarda, istediği zaman, istediği kadar, istediği gibi çalıştırıp atabileceği, alıp satabileceği her hangi bir piyasa malı, her hangi üretim nesnesi düzeyine alçaltılmaktadır. Neoliberal demokrasi, kapitalistin işçi üzerindeki azami diktatörlüğüdür.

4- İşgücü; a- İşsizliğin doğrudan çalışmaya içerili olarak tanımlanmasıyla (çalışma ile işsizlik arasındaki sınır ve ayrımı hukuken kaldırmasıyla), b- Patronun işçiyi sömürüyor olmasını bir “lütuf”, işçiyi ise patrona “yük” olarak tanımlamasıyla, c- Ücretin işçinin hakedişi olmaktan çıkarılıp işverene “maliyet” olarak yeniden tanımlanmasıyla, d- Ücreti mesai zamanı değil çalışılan çıplak saat karşılığı olarak yeniden tanımlamasıyla, e- Ücreti toplumsal yan ödemeler, hak ve yardımlardan, patronun çalıştırdığı işçilere kamusal yükümlülüklerinden tamamen soyarak, salt kişisel ücret olarak yeniden tanımlamasıyla, f- “Performansa göre ücret”, “İşyerinin karlılığına göre ücret”, “Küresel rekabete göre ücret” vb uygulamalarıyla, g- İş kazaları ve meslek hastalıkları karşısında patronun cezai sorumluluk taşımamasını düzenleyerek, kökten ve yıkıcı biçimde değersizleştirilmektedir.

5- İşçiyi çıplak işgücüne, işgücünü herhangi bir metaya indirgediği gibi, meta-işgüçleri arasındaki piyasa rekabetini sınırlayan her türlü hak ve örgütlülüğü de tasfiye edilmektedir. İşçiler arasındaki dibe doğru rekabeti kızıştırarak, işçi bilinci de sendikal bilinçten bile çözülmüş, bireyci meta-bilinç sınırlarında tutulmak istenmektedir.

6- Sınıf mücadelesinin en temel iki cephesi olan zaman ve mekan üzerindeki inisiyatif ve kontrol sorununda, burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki (hem işte hem iş dışındaki) zamansal ve mekansal egemenliğini azamileştirmektedir. Çalışma ve işçi sınıfı zamanda ve mekanda belirsizleştirilip parçalanmakta, bireylere doğru çözülmekte ve her düzeyde dibe doğru rekabete sürülmekte, çalışma tamamen kuralsızlaştırılmaktadır. Patronların işçiler üzerindeki hiçbir yasa, kural, norm ile sınırlanmamış diktatörlüğü, sınırsız kar ve kan güdüsü tek yasa haline getirilmektedir.

7- Strateji, aynı zamanda, -kriz koşullarında- dev çaplı yeni bir esnek proleterleştirme dalgası üzerine kuruludur. Kapitalist üretim ilişkilerinin dışında kalan iki kat ezilenler; kadınlar, kürtler, çocuklar, öğrenciler, engelliler, azınlıklar, göçmenleri en dip ve güvencesiz koşullarda kapitalist sömürü çarkları içine çekmek, temel bir hedeftir. Neoliberal burjuva demokrasisi ve anayasası, kürtleri, kadınları, çocukları, öğrencileri, engellileri en dip sömürü çarkları içine yığınsal olarak çekmenin, işçi sınıfını bu temelde parçalayıp katmanlaştırmanın, dibe doğru rekabete bastırmanın bir gereği ve aracıdır.

8- Strateji, çalışan ve işsiz, kadrolu ve taşeron, kayıtlı ve kayıt-dışı çalışan işçiler arasındaki sınırları geriye doğru siliyor. “Taşeron işçilerin oluşturulacak kıdem tazminatı fonuna dahil olabilmesi” adı altında taşeron işçileri kadrolu işçilerin hak ve güvencelerinin yok edilmesinin aracı haline getiriyor. “Kayıt-dışı çalıştırmaya son verilmesi” adı altında, formal çalışmayı da enformal, kuralsız çalışma koşullarına doğru çözüyor.

9- 2003 tarihli İş Yasası, “işçiyi işverene karşı koruma ve yardım ilkesi”ni kaldırmış, yerine “işvereni ve işyerini (sermayeyi) koruma ilkesi” getirmişti. “Kölece Çalıştırma Stratejisi” ise, “istihdam”ın koşulu olarak işçiye “sermaye birikim ve karlılığını azami büyütme ilkesi”ni dayatmaktadır. Azami emek üretkenliği, mutlak ve nisbi olarak azami artıdeğer sömürüsü! Bunu son dönemdeki (kamu yönetimi temel kanun tasarısı dahil) bir çok yasa ve yönetmeliğin gerekçesinde yer alan, yeni anayasanın da ruhuna taşınacak “küresel rekabet gücüne sahip ekonomi sistemi”, “insan kaynakları yönetimi”, “etkinlik”, “performans”, “rekabet”, “kalite”, “verimlilik” belirlemelerinden açıkça görmek mümkündür. “Kölece Çalıştırma Stratejisi”, yeni anayasanın, işçileri ve tüm toplumsal yaşamı küresel tekelci kapitalist değer, artıdeğer ve azami kar yasalarının sınırsız ve yıkıcı işleyişine kayıtsız koşulsuz köleleştirme ilkesini belirgenleştirmektedir.

“Kölece Çalıştırma Stratejisinin” özünü ve ruhunu, olağanüstü genişleyen ve toplumun çoğunluğunu oluşturan işçi kitlelerinin sınıfsal olarak tamamen dışlanması, bireyler olarak ise burjuvazinin azami kontrol ve egemenliğine tabi kılınması oluşturmaktadır. Bu, işçileri sınıf olarak dışlayan, bireysel, grupsal olarak ise sisteme içeren neoliberal demokrasi ve yönetişim mekanizmalarının da temelini oluşturur ve neoliberal üretim ilişkileriyle bütünlüğünü kurar. Hiçbir sendikal, sosyal, siyasal hak ve güvencesi olmayan işçileri, bireyler ve gruplar olarak alt kimlikler, cemaatler, “sivil toplum” kurum ve platformları, sosyal fonlara hapseder.

Bu anayasada işçiler yok-III

Kitleler tarafından algılanan biçimiyle “kamu”, “kamu yararı”, “kamu hizmeti”, “kamu istihdamı”, “kamu güvencesi”, “kamu denetimi” gibi kavramlar tümüyle buharlaştırılmaktadır. Yerini doğrudan tekelci kapitalist kar-maliyet hesabı, rekabet, “insan kaynakları” yönetimi, performans rejimi, kamu işçi ve memurlarının tasfiyesi, taşeron ve güvencesiz çalıştırma, uluslar arası kalite (tekelci sermaye için azami karlılık) standartları, hizmetlerin artan oranlı ve fahiş fiyatlandırılması almaktadır.

Devlet ekonomiden değil, emekgücünün yeniden üretiminden çekilerek, işçileri bir de bu alanda tekelci piyasa çarkları içinde öğütülmeye zorlamaktadır. Eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten emekliliğe, ulaşımdan iletişime, elektrikten suya… emekgücünün yeniden üretiminin dev çaplı bir sermaye birikim (karşı kutbunda sefalet birikim) alanı haline gelmesi, ücretli köleliği de son derece ağırlaştıran bir etkendir. En yaşamsal ve zorunlu ihtiyaçların ancak satın alınarak karşılanabilmesi, mali sermayenin çoklu-bileşik birikimi açısından ihya edici dev çaplı bir yeni azami kar alanı olduğu gibi, işçinin patrona kölece bağımlılığını perçinleyen, patronlar açısından çalışma koşullarını ağırlaştırmayı kolaylaştıran, ihtiyaçlar üzerindeki meta köleciliğini pekiştiren bir azami egemenlik aracıdır.

Kamu, “herkes, genel, halk” anlamına gelir. Burjuva sınıf egemenliğinin olduğu kapitalizmde hiçbir şey “herkesin yararına” olamaz. Ancak burjuva “kamu yararı ilkesi”, burjuva devletin sınıfsal güç dengeleri ve sosyalizmin basıncını, kitlelerin güç ve kazanımlarını, en yakıcı ihtiyaçlarını bir nebze tanımak ve gözetmek, kurumsallaştırmak zorunda kalmasının bir ifadesiydi. Yeni anayasa, önceki sınıfsal güç dengelerinin son yasal, kurumsal, sosyal dayanak ve kalıntılarını ortadan kaldırıyor. “Genelin yararı diye bir şey yoktur, yalnızca özel çıkarlar vardır”, “toplumsal ihtiyaç diye bir şey yoktur, yalnızca karlar, metalar, rekabet ve bireycilik vardır” anlayışını getiriyor. Yeni anayasanın “herkesin anayasası” diye lanse edilmesinin iç yüzünü de, işçi sınıfı ve emekçilerin yok ve yük sayıldığı safkan sermaye karlılığını yükseltme ilkesi gösteriyor.

Neoliberalizm “sınırlı devlet” (keyfi devlet yönetimin sınırlandırılması) söylemini, aslen iki siyasal-hukuki kuruma dayandırır. 1- Kuvvetler ayrılığı. Aynı zamanda, diğer devlet kurumlarını ve bürokrasiyi de burjuva mali oligarşinin strateji ve isterlerine tam uygunluk açısından denetlemenin, disipline etmenin, düzenlemenin bir aracı olarak “bağımsız yargı”. 2- Anayasa. Aynı zamanda, hükümetin ve diğer devlet kurumlarının burjuva mali oligarşinin strateji ve isterlerine tam uygun hareket etmesini güvenceye alacak bir anayasa. Örneğin hükümetin oy kaygısı veya kitlelerin basınç ve direnci karşısında mali oligarşik politikalardan taviz vermesini ya da alternatif kamu politikaları uygulamasını da engelleyecek bir anayasa. Yeni anayasadaki “sınırlı devlet” konsepti, hükümetin, devlet kurumları ve bürokrasisinin, mali oligarşinin kararlarından, belirlediği ilke ve stratejilerden sapma, kitlelerin basıncından etkilenme olasılığının ortadan kaldırılmasıdır. Asıl olarak da işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin devlete, devlet işleyiş ve politikalarına asgari ve dolaylı bir etkide bulunma (hangi yolla olursa olsun; genel oy, kazanılmış haklar, eş dost akraba ilişkileri, kitle direniş ve eylemleri…) olasılığının dahi sınırlandırılmasıdır.

“Sivil anayasa” konsepti, hak ve özgürlüklerin “kamu” ile tanımlı olmaktan çıkarlıp “sivil toplum”a havale edilmesidir. Yani hak ve özgürlüklerin, daha dolaysız biçimiyle, özel mülkiyet, sermaye ve piyasa ilişkileri temelinde yeniden tanımlanmasıdır. Neoliberalizm, toplumsal ihtiyaç ve istemlerin çözümünde devlet ve siyasetin, ister zorbaca bastırarak ister kabul ederek olsun, etkin (düşük maliyetli) bir araç olmadığı ileri sürer. Burjuva devlet ve siyaset, tümüyle toplumsal ihtiyaç ve istemlerden bağımsız kılınmakta, toplumsal istemler ise onları birey ve gruplara doğru çözüp eriten burjuva “sivil toplum”a havale edilmektedir. “Sivil anayasa” konsepti, egemenliğini yalnızca devletle tanımlı olmaktan çıkarmaktadır. Burjuvazinin sınıf egemenliğini, burjuvazi, burjuva devlet ve burjuva sivil toplumdan oluşan neoliberal yönetişim demokrasisi üçlüsü çerçevesinde, toplumsal temellerini de genişleterek yeniden tanımlamaktadır.

“Çoğunluk yönetimi” yerine “çoğulcu yönetim” ilkesi, biçimsel “halk egemenliği” ve “kamu yararı” ilkelerinin tasfiyesinin bir başka ifadesidir. Burjuvazi, uzunca bir dönem, önceki sınıfsal güç dengeleri çerçevesinde işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıf ve kesimlerin tarihsel mücadele kazanımlarından, kolektif hak mücadelelerinden, saldırılara direncinden, hükümetler ve siyaset üzerindeki basıncından müzdarip olmuştur. “Çoğulculuk” ilkesi ise, işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıf ve kesimlerin kolektif mücadele, hak, kazanım, temsil mekanizmaların tasfiyesi, bir bütün olarak sınıf karakterinin inkarı temelinde yükselir ve bunu pekiştirir. Birey ve gruplara doğru çözülmüş, sayısız katman, kesim, parça ve farklı istihdam biçimine bölünerek, birbiriyle ölümüne rekabete sürülmüş işçilerin sınıf karakterinin tasfiye edilerek, yine birbiriyle rekabet içindeki (ulusal, cinsel, dinsel, yerel vd) “alt kimlikler” ve fakat hep “azınlıklar” olarak neoliberal demokratizme içerilmesidir.

“Devleti değil birey hak ve özgürlüklerini temel alan” yeni anayasa konsepti, bu açıdan da manidardır. Eski sınıfsal güç dengeleri ve hukuktaki “kamu yararı ilkesi”ni, kolektif hakları kökten tasfiye etmenin, yerine paran kadar meta-hak, meta-özgürlük satın alabilmenin adıdır. Yeni anayasa, hak ve özgürlükleri; 1- Bireyselleştirmekte, 2- Metalaştırmakta, 3- Hiçbir hak ve özgürlüğün, küresel tekelci sermaye birikim ve karlılığının, piyasanın gerekleri ile çelişemeyeceği; ancak sermaye birikimi temelinde ve sermayeyi büyüttüğü ölçüde var olabileceği ilkesini getirmektedir. Bu çerçevede mülk sahibi olmayan bireylerin hak ve özgürlükleri, a- İşgücünün patronlar için tam serbest meta olması hak ve özgürlüğüne ve, b- En yaşamsal ihtiyaçlarını bile ancak parası kadar tekelci piyasadan satın alma hak ve özgürlüğüne indirgenmektedir.

“Toplum sözleşmesi” olarak yeni anayasa konsepti, yöneten-yönetilen ilişkisini de bir biçimsel “temsil” ilişkisi olmaktan çıkartır ve bir (ticari) “sözleşme” ilişkisine indirger. Bu tıpkı geleneksel “kamu”, “kamu yönetimi”, “kamu yararı” kavramlarının olduğu gibi, geleneksel burjuva demokrasisi anlayışının “genel irade/halk egemenliği” ve “temsil” kavram ve varsayımlarının tasfiye edilmesidir. Biçimsel “temsil” ilişkisi, “halk”ı kapsarken ve ona karşı biçimsel de olsa “genel yükümlülükler” getirirken, neoliberal burjuva demokrasisinin ve yönetişim anlayışının “sözleşme” ilişkisi özeldir, piyasayla tanımlıdır ve iktidarın yönetilenlerden -meşruluk kaygısı duymadan- çok daha büyük ölçüde bağımsız ve pervasız hareket edebilmesini sağlar. (Diyelim ki bir burjuva partisi seçimlerde bir program ve vaatler açıkladı. Onu seçen kitlelerin bu burjuva program ve vaatleri “satın aldığı” varsayılır. Hükümet “genel irade”den, toplumsal ihtiyaçlardan biçimsel temsil olarak bile yükümlü değildir, fakat kitleler “sözleşme” gereği, satın aldıkları burjuva programını finanse etmek ve daha fazla çalışarak gerçekleştirmekle yükümlüdür! Tıpkı patron ile işçi arasındaki neoliberal iş sözleşmesinde olduğu gibi burjuva mali oligarşik iktidar ile kitleler arasındaki neoliberal özel yönetişim sözleşmesinde de, kitleler (zaten parlamenter sistemin dışında ve üstünde mekanizmalarla güvenceye alınmış) burjuva mali oligarşik güdümlü hükümet program, politika ve uygulamalarını değiştirmeye, “sözleşme dışı” sınıfsal-toplumsal ihtiyaç ve istemlerini kabul etmeye zorlayamaz!)

“İnsan haklarına dayanan anayasa” konsepti. Burjuva “insan hakları”, “özel mülkiyet özgürlüğü” ve “girişim (sermaye) özgürlüğü” ile tanımlıdır. (Şimdi buna bir de “ticaret özgürlüğü” eklenmek istenmektedir!) Düşünce ve söz özgürlüğü, yaşam hakkı bunlardan sonra gelir. Örgütlenme ve eylem özgürlüğü, sömürüye karşı direnme özgürlüğü, en ileri burjuva demokratik anayasalarda bile “insan hakkı” olarak kabul edilmez. Sağlık, eğitim, barınma vd sınıfsal ve sosyal haklar, 20. yüzyılın ilk yarısındaki sosyalizmin basıncı ve sınıf mücadelelerinin kazanımı olarak bunlara eklenebilmiştir. Ancak neoliberal anayasalarda, kolektif haklar kaldırılmakta, bireysellik ve piyasa temelinde yeniden tanımlanmakta, yani “insan hakkı” (doğuştan hak) olmaktan çıkarılmaktadır. Küresel tekelci burjuvazi ve mali oligarşisinin “ticaret özgürlüğü”nü de anayasalara temel “insan hakkı” olarak geçirilmesini istemesi (ki iş hukukunun da yeniden düzenlenmesi bu temeldedir) yalnızca her türlü sosyal hakkın değil, geriye kalan “yaşam hakkı”nın da ölüm çanıdır. Neoliberal “ticaret özgürlüğü”nün “insan hakkı” olarak anayasal düzleme taşınması, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, emeklilik, su, belediye hizmetleri, doğa ve her türlü doğal kaynak ve zenginliğin … azami metalaştırılmasının yalnızca serbestleştirilmesi değil, emredeci bir hukuki-siyasal zorunluluk olması demektir! Bugüne kadar işçi sağlığı, kamu sağlığı, bebek sağlığı, yaşam hakkı, gıda güvenliği, doğanın koruması gibi can alıcı nedenlerle uluslar arası tahkime giden tüm davaların “uluslar arası ticaret özgürlüğü” lehine sonuçlanması, “ticaret özgürlüğü”nün anayasallaşmasının işçi sınıfı ve kent ve kır yoksulları açısından ne anlama geldiğini anlatmaya yeter.

Bu anayasada işçiler yok-IV

Tıpkı sömüren-sömürülen ilişkilerini düzenleyen yasalarda olduğu gibi, yöneten-yönetilen ilişkileri ve egemenlik biçiminde yapılan “değişimin uygulanabilir kılınması, yasal altyapısı bulunmayan yeni mali oligarşik zihniyetinin yasal ve kurumsal olarak düzenlenmesi” anayasal bir sorundur.

Çünkü yeni anayasa, salt hukuki bir sorun değil, bugüne kadar birikimli bir dönüşümün olduğu sistemin ve devletin tüm zihniyet, ilişkiler ve işleyişinde nitel bir değişimin ifadesi ve temel çerçevesidir. Devletin, tüm kurumları ve bürokrasisinin, siyasetlerinin ve siyaset yapış tarzının, zihniyet, ölçüt, hedef, ilişkiler sistemi ve işleyişinde köklü değişim de bu kapsamdadır.

1- Yönetsel yetkilerin artan bir bölümü, küresel tekelci kapitalist kurum, yasa, taahhüt, sözleşme, strateji, proje ve standartlara devredilmektedir. “Ulus devlet”, kendi dışında gibi görünen küresel tekelci sermaye birikim temeli ve organlarına “uyum ve uyarlanma”dan, içerili hale gelme ve içselleştirme, bu temelde hareket edip işlemeye geçiş yapmaktadır. Yeni anayasada, “ulusal egemenlik”, “bağımsız devlet”, “ulus devlet” ilke ve varsayımlarının kaldırılmakta ve yerine neoliberal jargonda “küresel yönetişim”in ifadesi olan “karşılıklı bağımlılık ilkesi” geçirilmektedir. (Şu ünlü “değiştirilmesi teklif bile edilemez ilk 4 madde” kriz konusu olsa ve yerinde bırakılsa bile, temelinde “karşılıklı bağımlılık” yani küresel tekelci yönetişimin yer aldığı bir anayasada, nostaljik bir kenar süsü olmaktan fazla bir şey ifade etmeyecektir.)

2- Yönetsel yetkilerin yine artan bir bölümü özerkleştirilmektedir. (Merkez Bankası, üst kurullar vbden sonra) yerel yönetimler ve belediyeler de mali ve idari olarak özerkleştirilmektedir. Eğitim, sağlık, kültür, tarım kurumları yerel ve özel yönetimlere devredilecek, yerel yönetimler ve her biri kapsamındaki işçiler birbiriyle rekabete sokulacaktır. Devlet üniversiteleri, okullar, hastaneler, sosyal fonlar vd “piyasa temelinde daha serbest hareket edebilmeleri ve kaynaklarını çeşitlendirebilmeleri” için mali ve idari olarak özerkleştirilmekte, tekelci sermayenin azami nüfuz ve egemenliğine açılmaktadır. “Yarışan kentler”, “yarışan belediyeler”, “yarışan okullar”, “yarışan üniversiteler, hastanaler”… daha fazla sermaye yatırımı çekme, daha çok karlı işler yapabilmek için ilgili kurum ve alandaki işçi ücretlerini daha aşağıya bastırma (ki asgari ücretin yerelleştirilmesi de bu kapsamdadır), tüm kaynaklarını azami sermaye karlılığı ve azami metalaştırma için seferber etmeye koşullamanın adıdır.

3- “Kamu” yönetimi, a- Tekelci kapitalistlerin doluştuğu üst kurullar, b- Aşağıya doğru da “yerinden yönetim” ve özel uzmanlık ajansları (“bölgesel kalkınma ajansları, kırsal kalkınma ajansı” vb), c- Üst kurul ve ajansların yanısıra, geleneksel bürokrasinin de içinde tekelci kapitalistlerin, profesyonellerin yer aldığı “kurullar” tipinde yeniden örgütlenmesi, d- Tekelci şirket sahibi, yöneticisi, uzmanları arasından atanacak, süper yetkilerle donatılmış özel bakan yardımcıları sistemi, e- Bürokrasinin kilit noktalarına dışarıdan “proje bazlı” özel yetkili profesyonel ve uzman atanabilmesi, giderek tümüyle profesyonelleştirilmesi, f- Küresel tekelci denetim ve kredibilite şirketleri, g- Özel danışmanlık ve yeniden yapılandırma şirketleri, h- Kamu teftiş kurum ve kurullarının lağvedilerek, mali ve idari teftişin özel şirketlere devredilebilmesi, vb ile tekelci burjuvazi ile bir üst düzeyden kaynaşmakta, gerçekte siyaset de tekelci mali oligarşik eksende, “fazlalık ve engellerinden” arındırılarak özelleştirilmektedir.

4- MGK, HSYK, YÖK gibi “yüksek bürokrasi” kurumlarının güç, direnç, katılık ve içe kapalılığı kırıldı. Devlet bürokrasisinin burjuvazinin sınıf egemenliğinin tek ve katı biçimi değil, burjuva sınıf egemenliğinin genişleyen ve yoğunlaşan yeni biçiminin (neoliberal demokrasi ve küresel yönetişim) geçişli bir bileşeni olarak baştan aşağıya yeniden örgütlenmesinin önü açıldı. Devlet bürokrasisi, tekelci ve küresel sermaye açısından profesyonelleştirilmekte, saydamlaştırılmakta, esnekleştirilmekte, organikleştirilmekte ve dinamize edilmektedir. İç işleyişi itibarıyla bile, sermayenin azami karlılık ve denetimine kapalı hiçbir kurum bırakılmamaktadır. Bürokraside, hiyerarşi ile mali oligarşik kural ve yönergeler çerçevesinde özerk inisiyatif iç içe geçirilmektedir. Ordudan, üniversite, okul ve hastanelere kadar konulan “etkinlik, öngörülebilirlik, hesap verebilirlik, şeffaflık, kalite, katılım, yönetişim…” ilkeleri, tüm devlet kurumları ve bürokrasisinin tekelci sermayenin doğrudan yönetimsel “süreç kontrolü”ne, azami nüfuz ve temerküzüne açılmasıdır. Hükümetin istediği bürokrat ve memuru görevden alma yetkisi genişletilmekte, istediği durumda yasaları, bürokratik mevzuat ve prosedürü baypas edebilecek fiili uygulamalar yapabilmesi düzenlenmektedir. Okul, üniversite, hastane gibi kurum yöneticilerinin özel şirket ve uzmanlar tarafından sistematik azami kapitalizasyon kurs ve eğitiminden geçmesinin zorunlu hale getirilmektedir. Bürokraside de sözleşmelilik ve sermaye için performans sistemine bağlanmaktadır. Yasa, yönetmelik, mevzuat, prosedür, teamül, plan, programdan ziyade: Yönetsel verimlilik, etkinlik, performans, rekabet, kalite standartları öne çıkartılmaktadır. Yani: Sermaye mantığının doğrudan ve azami egemenliği ve karlılık.

5- Devletin, tüm kurum ve kuruluşlarının, bürokrasisinin, kamu hizmetlerinin tekelci kapitalist kar-maliyet hesabı (“Düzenleyici Etki Analizi”) temelinde işletilmesine geçilmektedir. Bu herhangi bir yasanın veya politikanın sermayeye maliyetinin ve faydasının ne olacağının salt ekonomik ölçütlerle hesaplanmasına kadar vardırılmaktadır. Toplumsal ihtiyaç, yarar, zarar, etki değerlendirmesi ise neoliberal demokrasi ve yönetişimde biçimsel bir etken olmaktan bile tümüyle çıkarılmaktadır. Kamu kurumlarının (okullar, yüksek öğretim kurumları, hastaneler, SGK, belediyeler, vd) kapitalist özel sektörle, küresel sermayeyle, birbiriyle ve kendi içinde rekabete sokularak tam sermayeleştirme, asgari maliyet (sermaye açısından “verimli” olmayan kitlelerin ya da kurumda çalışan işçilerin bir nebze yararlandığı her türlü faaliyet ve işlevin tasfiyesi) azami piyasa kaynağı (sermaye yatırımları ve sponsorluğunu çekme için rekabet, hizmetleri satma) yaratılması, asgari işçiyle azami iş, esnek ve güvencesiz çalışma, (memurların iş güvencesi resmen kaldırılıyor, “insan kaynakları” ve “performans” sistemi zaten memurluğun fiilen de bitirilmesidir), azami sömürü, azami metalaştırma…

6- İMF’nin lanetli kemer sıkma paketleri gerçekte, “faiz dışı fazla” ve yeni kamu yönetimi işleyiş ve anlayışına içerili hale getirildi. Kamu altyapı ve hizmetlerinin fiyatlandırılması özerk tekelci üst kurullara, her birinde küresel tekelci piyasa veya borsalara havale ediliyor, otomatik zam sistemine geçiliyor. Bugüne kadar tam kapsamıyla uygulanmayan, yasal-kurumsal, siyasal, toplumsal dayanakları zayıf olan tüm bu köklü değişiklik ve düzenlemeler, yeni anayasa ve küresel tekelci sermaye birikimi ve mali oligarşik egemenliğin değişen düzleminden neoliberal “kamu” yönetimi ve işleyişinin konusudur. Yeni anayasa, bu açıdan, aynı zamanda, görülmemiş kapsam ve büyüklükte, dev çaplı ve yapısal bir “kemer sıkma paketi”dir. Cumhuriyet tarihinin en büyük kamu işçi-memur tasfiyesini başlatacak, esnek, güvencesiz, performansa dayalı çalışmayı kamuda da temel çalışma biçimi haline getirecek, “kamu yararı ilkesi”nin son kalıntılarını da kaldıracaktır. En temel toplumsal-yaşamsal ihtiyaçların tekelci kapitalist sermaye birikimine bağlanması, azami metalaştırılması ve azami fiyatlandırması, sefalet birikimi ve meta-köleciliğini de büyütmektedir. Şili’de eğitim isyanları, İsrail’de konut ve kira isyanları, bir dizi ülkede doğal gaz ve gıda isyanları, neoliberal “kamu” yönetiminin toplumsal yaşam ve ihtiyaçlarla yıkıcı bağdaşmazlığını ortaya koymaktadır.

7- Neoliberal burjuva demokrasisinin, sermayenin işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki mali oligarşik diktatörlüğü karakteri burada da açığa çıkmaktadır. Burjuvazinin mali oligarşik iktidarın üst yoğunlaşması ve merkezileşmesi, siyasal karar, uygulama, denetim ve işleyişinin yeni biçimleri, işçi sınıfını siyasal alandan tümüyle dıştalamaktadır.


Bu anayasada işçiler yok-IV

Burjuva neoliberal demokratik yönetişim modeli, burjuvazi, burjuva hükümet, burjuva sivil toplum üçlüsüne dayanır. İşçilerin temsil ve katılımını, yine burjuvazinin egemen ve belirleyici olduğu “sivil toplum platformları” içinde eritir. Burjuva politikalarının satın alıcısı haline getirir. Neoliberal demokratisi aygıtları, en başta emek-sermaye karşıtlığının ve işçi sınıfının sınıf karakterinin inkarına dayanır. Neoliberal demokrasi işçi sınıfını, birincisi sınıf olmaktan, ikincisi sermayeye karşı toplumsal taraf olmaktan, üçüncüsü tek tek işçileri de toplumsal varlık olmaktan soyar. İşçileri en çıplak biçimiyle meta ve kar aracına indirger. Neoliberal demokratik katılım ve yönetişim mekanizmalarında yer verilen sendika ve örgütleri de taraf değil, “paydaş” olarak yeniden tanımlıyor. (Paydaşların oydaşması!)

CHP şefi Kemal Kılıçdaroğlu, işçi sınıfı ve örgütlerine şöyle buyuruyor: “İşçi ve işveren artık karşıt kutuplar değildir. İşbirliği yapıp üretimi maksimize eden, yaratılan katma değeri de büyüterek bölüşen bir alanda çalışılmalı. Biz ücret sendikacılığına da karşıyız, bundan vazgeçmeliyiz. Sendika her şeyden önce işçinin çalıştığı alanın (sermayenin-bn) yaşamasını ve güçlenmesini istemeli. Yoksa onu da kaybeder.”

Bu yalnız CHP’nin değil, tüm burjuvazinin, neoliberal demokrasi ve yönetişim anlayışının sınıfinkarcısı formüldür. Burjuvazinin yeni anayasasının da işçi sınıfı açısından ne anlama geldiğinin makul bir özetidir. Neoliberal burjuva demokrasisinin azami güdümmekanizmalarının(temsil, katılım, diyalog, yönetişim vd ) temelinde yer alan kapitalist üretim ilişkilerininiç yüzünü apaçık ortaya koyar. İşçiler, sermaye dehşetine karşıt, mücadele eden sınıf olmaktan soyulmaktadır. Karlılığısınırlayacak her türlü hak ve mücadeleden vazgeçtiği, sermayeye artıdeğer üretimini azamileştirdiği, burjuvazinin sermayesini ve egemenliğini büyüttüğü, politikalarını destekleyip güçlendirdiği ölçüde bir “paydaşlık” – geçici bir yarı tok istihdam ihtimali!- belki sermaye tarafından kendisine lütfedilecek mutlak sermaye kölesine alçaltılmaktadır.

Burjuvazinin yalnızca neoliberal anayasasında değil, yeni anayasanın neoliberal demokratik temsil, katılım, yönetişim, müzakere, sosyal diyalog vb mekanizmalarında da işçi sınıfı yok hükmündedir. Sınıf olarak yoktur, sosyal taraf olarak yoktur. İşçi sınıfı sendikaları ve örgütleri yoktur. İşçilerin gerçek sınıfsal talep, gereksinme ve özlemlerinin ifadesi yoktur.Yeni anayasa için oluşturulan tüm neoliberal demokratik temsil-katılım-yönetişim aygıtları ve bunlarda yer alan neoliberal sendikalar ve örgütler, işçilerin sınıf talep ve özlemlerinin ifadesi değil, burjuvazinin anayasa programının işçilere satılmasıdır.

Bu çerçevede TÜSİAD ve DİSK, “Türkiye’nin gitmesini arzu ettikleri yer, hayal ettikleri vizyon ve demokratikleşme standartları açısından fikir birliği içinde” ortak anayasa çalışması yapacaklarını açıkladılar. ESK’nın “sivil” bileşenleri TİSK, TOBB, TESK, TZOB ile Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen de ortak anayasa platformu oluşturdular. TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKOM ile birlikte Memur-Sen de bu platformda yer almaktadır.

DİSK’in yayınladığı anayasa raporu, küresel tekelci sermayeninişçi sınıfının her türlü hak ve özgürlüğüne tam karşıt “özel mülkiyet ve girişim özgürlükleri”ni anayasal “hak ve özgürlükler”in en başına pervasızca yazmaktadır. 2003 tarihli kölelik yasası dahil her türlü neoliberal düzenlemenin birer ürünü olduğu BM, AB ve diğer küresel tekelci kapitalizm sözleşmelerine tam uyumlu bir anayasa biricik istemidir. DİSK anayasa raporunda işçi sınıfı, hatta işçi kavramı, işçi haklarına dair bir bölüm bile yer almamaktadır. İşçi sınıfı burjuva “insan hakları”, “yurttaş”, “sivil toplum”un içinde eritilmekte ve açıkça bir sermaye bileşeni olarak ele alınmaktadır.

Hak-İş ve Memur-Sen ise yeni anayasa atraksiyonlarında işçi sınıfına bölge düzeyinde emperyal hevesler aşılamayı üstlenmişlerdir. “Dış politikada emeğin seyyaliyetini sağlayacak bu bahar rüzgarlarıyla birlikte emek hareketlerinin de bölgeselleşmesi yönünde adımlar atılmalıdır. Türkiye’nin öncülüğünde kurulacak konfederasyonlara İslam ülkelerindeki işçi kuruluşlarının üye olmaları sağlanabilir. Bu söylediklerimiz, üç-beş yıllık çalışma ile gerçekleştirilebilecek türdendir. Bölge ülkeleri bütün kurumları, kuruluşları ve sivil birimleriyle Türkiye’nin öncülüğünü büyük bir iştiyakla benimseyecektir. Bölge ülkelerinin her türlü ihtiyacını karşılayabilecek şekilde ekonomik entegrasyonlar kurulmalı, bölgesel finans kuruluşları oluşturulmalıdır.” Bunun koşulu olarak da “bölgesel ve uluslar arası entegrasyonlarla emek piyasasının hareketli ve seyyal hale getirildiği bir anayasa” istemektedir.

Son dönemlerde kitlesel işçi kortejleriyle devrimciler içinde bile “efsaneleşen” UİD-DER (ve “yetmez ama evet”çi Marksist Tutum) ise, TÜSİAD’ın anayasa raporlarına “toplumsal muhalefet güçlerinin mücadelesinin bir ürünü” kılıfını geçirerek onunla aynı liberal platformda yer almaktadır. Liberal işçi siyaseti, işçi sınıfına burjuva anayasa programını ve neoliberal demokrasiyi “herkesin anayasası”, “herkes için demokrasi” markasıyla satma görevini üstlenmiştir.

BDP’nin belirleyiciliğinde çok sayıda sosyal liberal, reformist, devrimci-reformist, anarşist, troçkist, feminist, çevreci parti, örgüt, kurumun bir araya geldiği Kongre Partisi’nde de işçi sınıfı sınıf olarak yok sayılmaktadır. Yalnızca “emek” gibi genel bir başlık altında yer alan birkaç paragrafta, güvencesizliğe karşı vb sendikal, sosyal haklar için mücadele ve bunların anayasa da yer alması istenmektedir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*