Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Yargı paketi, tahliyeler ve yeni yargı sistemi

Yargı paketi, tahliyeler ve yeni yargı sistemi

2 Temmuz’da yürürlüğe giren yeni yargı paketi, başlayan ve “başlamayan” tahliyeleri, Özel Yetkili Mahkemelerin yerini alan Bölgesel Terör Mahkemeleri, bu mahkemelere gerçekleştirilen atamalar ile birlikte, “Türk hukukunda devrim” diye pazarlanan “adli kontrol sistemi” ile gündemdeki yerini koruyor. Hazırlanan yargı paketleri, sonuncusunun daha da pekiştirdiği dar hükümet karşıtlığı ile sınırlı yorumlardan öte, tekelci burjuvazinin devleti işçi ve emekçilere, Kürt halkına karşı nasıl daha etkinleştirip işlevselleştirdiğinin, anayasaya da taşınacak ifadesi olmaya devam ediyor.

Tıpkı işçi ve kadın cinayetlerinde olduğu gibi, Türkiye cezaevleri nüfusunda da patlama yaşanıyor. Tutuklu ve hükümlü sayısı, 2005′te 55 bin kişiden 2012 Mayıs’ında 125 bin kişiye yükseldi. Bunlardan yaklaşık 10 bini, büyük bölümü Kürt siyasetçiler olmak üzere siyasal gerekçelerle içerde bulunanlardan oluşuyor –600 kadarı ise öğrenci. Burjuva hukuk açısından bile çarpıcı bir veri ise, tutuklu/hükümlü oranı. 12 Eylül yıllarında yüzde 55′i vurmuş olan bu oran, 1990′larda yüzde 30′a inmişken, 2012′de yüzde 41′i aşmış durumda ve yargı sisteminin nasıl kör bir bıçak olarak kullanıldığının başlı başına göstergesi!

Kime “tahliye var”?

Hükümet açıklamalarına göre yasayla birlikte cezaevlerinden 10 bin civarında kişinin tahliye olması bekleniyor. Küçüklü büyüklü cezaevlerinden tahliyeler sürüyor. Ancak elbette ki bir nebze özgürlük, siyasal-toplumsal etkinleşme için bile “Çiğne beni” diyen yasalar ve toplamda da kapitalizmin suç üretim kaynağı olması marifetiyle doldurulmuş cezaevlerinden bu sınırlı sayıdaki çıkış, şişirilen balonlara rağmen pek kimseyi aldatmayı başaramadı. Şu basit nedenle ki; paketin uygulamaya girmesinden sonra ilk infial, yasada AKP-MHP organizasyonlu düzenlemeyle 12 Eylül öncesinin faşist katilleri Bünyamin Adanalı, Ünal Osmanağaoğlu ile Muhsin Kehya’nın tahliye kararına karşı yaşandı. Direkt faşistleri kollama ve MHP tabanına selam amaçlı yasa maddesine dayalı alınan tahliye kararının Haluk Kırcı için uygulanmamasının tek nedeni, Susurluk davasından hükümlü olmasıydı. Dahası, mahkemelerin yine MHP 12 Eylül ana davasından 36 yıla hükümlü Caner Erdinç için de “ön ödemeli” çalıştığı, Erdinç’in daha paketin meclisten çıkması bile beklenmeden “meclisteki yargı reformu çalışmaları” gerekçe gösterilerek tahliye edildiği ortaya çıktı. Özellikle Kürt halkına karşı yürütülen KCK davalarının sürdüğü Özel Yetkili Mahkemelerdeki tahliye talepleri ise, tutuklanmaları uluslararası ölçekte tepki uyandıran ve aslında kullanılan “orantısız güç”le gereken mesajın da verildiği Büşra Ersanlı gibi örnekler dışında büyük ölçüde reddedilmeye devam ediliyor. Yürüyen davaların haberleştirilmesi, çeviri kitaplar vb. de içinde olmak üzere basın ve ifade özgürlüğüne karşı açılan 5 bin basın davası ise, açılmalarına gerekçe oluşturan Terörle Mücadele Yasasında (keza Muzır Yasası, vd.) hiçbir değişikliğe gidilmeksizin yalnızca ertelendi.

Çizilen isimler

Ergenekon, Balyoz ve KCK soruşturmalarını yürüten savcı ve hakimlerin Bölgesel Terör Mahkemelerinde görevlendirilmemesine ilişkin yorumlar da aynı sahtekarlığın bir diğer görüngüsü oldu. Söz konusu hakim ve savcılar, hükümet ve liberallerin “Çizmeyi aştılar” bağırtılarına neden olan cemaat bağlantılı isimlerdi. Hükümet MİT Müsteşarı Hikmet Fidan’ın AKP hükümetinin PKK ile yürüttüğü ve tutanakları yayınlanan Oslo görüşmeleri nedeniyle ifadeye çağrılmasına, liberaller ise Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu gibi isimlerin mümkün olan en geniş siyasal gözdağı amaçlı tutuklanmasına, bazı delillerin toplanma biçimine ve uzun tutukluluklara veryansın ettiler. Söz konusu savcıların isimleri bu nedenle Bölgesel Terör Mahkemelerine atamalarda çizildi -tabii, asla yekpare bir vücut olmayacak egemen sınıf (ve mevcut hükümeti ve partileri ve parti içi klikleri…) içerisindeki rekabet ve çatışmalar, her zaman olduğu gibi, “AKP faşizmi” tezlerinin altına dizildi.

Buradan, Özel Yetkili Mahkemeler (ve savcı ve hakimleri) ile burjuva demokrasisi arasına kapkalın bir çizgi çekenler de az olmadı. Yeni kurulan mahkemelere “kuş kondurma” liberal saiki ile olsun, AKP icraatlarının hiç de zor bulunmayacak katkılarıyla temellendirilmeye çalışılan faşizm tezleriyle olsun, Özel Yetkili Mahkemelerin neredeyse yoğurttan sonraki ikinci Türk icadı olduğu iddia ediliyor. Oysa en bilinenleri, İtalya’da 1980′li, ’90′lı yıllarda açılan Gladio, P-2 Locası ve Temiz Eller gibi davaların yürütülüşü ve bu davalarda “cesur savcı” diye parlatılan, özel yetkilerle donatılmış üç hukukçuydu. 1990′larda sermaye birikim süreçlerini küresel ölçekte düzenlemeye yönelik olarak yürütülen operasyonlar kapsamında, 1969-1980 yılları arasında İtalya’da gerçekleştirilen 4 binden fazla kontrgerilla saldırısı ve sermaye, siyaset, mafya, üniversitelerdeki bağlantıları soruşturulmuştu. 7 bin 500′e yakın kişinin soruşturulduğu operasyonda bine yakın burjuva ve 3 bin kamu görevlisi yargılanmış ve 622 kişi hakkında hapis cezası verilmiş, 428 trilyon liralık rüşvet olayı ortaya çıkarılmıştı. Türkiye’nin “farkı”, eşi benzeri görülmedik bir mahkeme türünü icat etmesi değil, mahkemelerin ulusal sorun politikasındaki rolü, Kürt halkının iradesini teslim almaya yönelik olarak kullanılması, bu doğrultuda kullanılan yöntemlerin hızarlaşması ve Kürt halkının oylarıyla seçilmiş milletvekillerine yönelik rehin politikası vb.dir. Cemaat unsuru, bunun üzerine bölge politikasına ilişkin unsurları, anayasa, cumhurbaşkanlığı vd konulardaki çatlaklar ile birlikte göz alıcı bir kat çıkmıştır!

Sepetten çıkan yılan: Bölgesel Terör Mahkemeleri

Yeni yasal düzenleme ile birlikte, DGM’lerden bozma ağır ceza ikliminde, Özel Yetkili Mahkemelerin yerini aynı soydan gelme Bölgesel Terör Mahkemeleri aldı. Bu mahkemeler, doğrudan doğruya Terörle Mücadele Yasası temelinde ve yine doğrudan doğruya işçi sınıfına, emekçilere, Kürt halkına, komünist, devrimci ve muhalif örgütlere karşı işleyecektir -darbe soruşturma ve davalarının genişleyerek sürmesini ite kaka aynı şemsiyeye sokmaya, ulusalcı bir “hapishane edebiyatı” oluşturmaya çalışanlar olmakla birlikte, öncü işçiler bu çatışmanın tekelci sermaye, tüm unsurlarıyla -cemaat, ulusalcı vd.- karşıdevrim içinde sürdüğünden bir an bile şüphe etmemelidir. Kuşkusuz ki ‘Bütün kedilerin kuyruğu vardır’ biçiminde tam bir siyasal körlükle değil siyasal süreç üzerindeki, ileri kesimleri başta olmak üzere işçi kitleleri üzerindeki etki ve sonuçlarına karşı uyanıklıkla hareket etmeli, fakat hiçbir biçimde, hiçbir kesimine yedeklenmemelidir. Uyuşturucu ticareti, yolsuzluklar, şike vd ile ilgili davalara da bakan Özel Yetkili Mahkemelerden farklı olarak Bölgesel Terör Mahkemeleri “kemiksiz” bir biçimde isimlerine uygun bir faaliyet içerisinde olacaklar; uygulamalarının tonlaması ise Türkiye, bölge ve uluslararası çaptaki aktüel siyasal-toplumsal gelişmelere bağlı olarak seyredecektir. Mahkemelerin bu özelliği, gözaltı ve tutuklama süreçlerine ilişkin hükümlerde de görülmektedir. Gözaltı süreleri iki katına çıkarılabilmekte, gözaltına alınanların avukatla görüşme ve durumlarının yakınlarına bildirilmesi kısıtlamalara açık hale getirilmektedir. Dahası, Bölgesel Terör Mahkemelerine kapsamına giren davalarda tutuklama süresini diğer davaların iki katı şeklinde uygulama imkanı verilmektedir.

Hükümet, Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasıyla daha demokratik bir yargılama sistemine geçildiği savlarını, yeni yargı paketiyle savunmanın güçlendirilmesi, ifade alınırken birden fazla avukat bulunabilmesi, dosyaya erişim kısıtlamalarının hafifletilmesi, tutuklama ve tutukluluk halinin devamı kararlarında somut olgu gerekçelerine dayanılması, üst sınırı 2 yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararının verilememesi, “adli kontrol”de üst süre sınırının kaldırılması ve “adli kontrol” uygulamasının çeşitlendirilmesi ile gerekçelendiriliyor. Bunun yanı sıra yargı sisteminde, “özgürlükler hakimi” olarak adlandırılan bir pozisyon açılıyor. Buna göre arama, el koyma, gözaltı, iletişim tespiti ve tutuklama kararları “özgürlükler hakimi” tarafından verilirken, davaya bakan hakim ayrı olacak. Böylelikle, AİHM’de Türkiye’nin masraf kalemini kabartan uzun tutuklama ve somut gerekçesiz yargılamalar sorununun ortadan kalkacağı belirtiliyor.

Öncelikle, bahsi geçen değişikliklerin hiçbiri, Bölgesel Terör Mahkemelerinin yargılama usulleri içinde yer almıyor. Şu basit nedenle ki, Bölgesel Terör Mahkemeleri, işçi sınıfına, Kürt halkına, komünist ve devrimcilere karşı “nokta atış”a ayarlıdır ve polis operasyonlarının ve zorbalığının önünü açıcı bir özelliğe sahiptir. “Nokta atış” yaklaşımı burjuva demokrasisinin özüne uygun olurken, yasanın dönemsel bakımdan öncelikli hedefi olan Kürt halkının mücadelesinin geniş bir kitlesel temele dayalı olması, keza bölgesel gelişmeler, tekelci sermaye ve devleti açısından bu politikayı bu biçimiyle sürgit uygulamayı kısıtlayıcıdır: Daha çok, ortam “nokta atış”a imkan tanıyan bir siyasal izolasyona -bu telaffuz edilse bile, asıl zorlanan hedef olarak da PKK’nin Kürt sorununda “aktörlerden biri” haline indirgenmesine- uygun hale getirilmeye çalışılmaktadır. Kürt sorununda hükümetin PKK dışındaki -ancak onun ulusal birlik ve DTK şemsiyesi üzerinden kopuk da olmadığı- sınıfsal-siyasal aktörlerin etkinliğini artırma girişimleri, en sonu Kürt halkının bölgesel gelişmelerle birlikte geri tipte burjuva demokrasisinin çizdiği çerçeveye sığmayacak oluşu, ve hukuki zemin olarak da Terörle Mücadele Yasasının varlığına dayanılması, Bölgesel Terör Mahkemelerinin dönem dönem hızarlaştırılıp dönem dönem de balans ayarlarıyla hareket etmesini getirecektir.

Bölgesel Terör Mahkemeleri ile Özel Yetkili Mahkemelerin yumuşak karnı kabul edilen “inandırıcılık” ve “delillendirme” sorunlarının aşılması hedeflenmektedir. Ortam ve iletişim dinlemelerinin, bilgisayar kayıtlarının gelişigüzel değerlendirilmesi yerine, daha etkin ve işlevsel bir seyir izlemesine yönelinecektir. Bu hiç de bir “zaaf” ya da “devlet gücünde azalma” değildir! Aksine, devrimci-reformist dönüşümcü ayrımının bir başka yönden daha silikleştiği örgütsel yapılanma, günlük çalışma ve ilişki tarzı konularında kemikleşmiş gevşekliğin ve legalizmin “Politika açık, örgütsel ilişkiler gizlidir” altın kuralına sarılarak aşılması bakımından da yaşamsal bir duruma işaret etmektedir.

Şapkadan çıkan tavşan: “Adli kontrol sistemi”

Yeni yargı paketinin uzun tutukluluğun panzehiri olarak şapkadan çıkardığı tavşan “adli kontrol sistemi” oldu. 2005′ten itibaren Türk yargı sistemine giren “adli kontrol” için üst sınır kaldırıldı, üst sınırı 2 yıldan fazla olmayan suçlar için tutuklama kararı verilemeyeceği hükme bağlandı ve “adli kontrol” uygulaması çeşitlendirildi.

Tahliye taleplerine yanıtlar, yargılananların “adli kontrol sistemi”ne uygun olup olmadığı (ve tabii delil durumu vd.) üzerinden veriliyor. Dahası sadece adli değil, siyasi davalarda da bu gerekçe ile tahliyeler verilebiliyor -en son Kürt yurtsever öğrenciler için verilen tahliye kararlarında; tersi yönden de hapisteki BDP milletvekilleri ve Ergenekon, Balyoz gibi davalarda yargılananlar için verilen tutukluluk halinin devamı kararlarında olduğu gibi. Türk devleti, sadece AİHM’deki uzun tutukluluk ve yargılamaya ilişkin mahkumiyet ve tazminatlar açısından değil, AB ülkelerinde uygulanagelen yargı felsefesine uygunluğu bakımından da “adli kontrol sistemi”ni yaygınlaştırmayı hedefliyor.* Ve yine kuşkusuz bunu sistemik olarak uygulayabilmesi, en sınırlı demokratik taleplerin, ifade, toplantı ve gösteri özgürlüğünün bile soruşturma, yargılama ve ceza konusu olduğu Kürt sorunundaki koşullar ile de bağlantılı olarak seyredecek.

“Adli kontrol sistemi” -bir uygulama adıyla “denetimli serbestlik”- 2006-2011 yılları arasında toplam 400 bin 524 kişi için uygulandı. Bunların içinde siyasi nedenlerle yargılanan öğrenciler vb de vardı. 1 Nisan 2012 itibariyle “denetimli serbestlik” kapsamında 100 bine yakın “şüpheli, sanık ve hükümlü”nün takip edildiği belirtiliyor. Fransız, İngiliz ve Alman hukuku ağırlıklı bu sistemin daha yakın dönemli uluslararası hukuksal dayanakları da bulunuyor. Örneğin AB hukuku nezdinde doğrudan doğruya cezaevlerindeki yığılmaya karşı tavsiye kararı gibi tazelemeler de yer alıyor. İngiltere’de her bin kişiden 39′u, Almanya’da ise her bin kişiden 20′si, tutukluluk yerine “denetimli serbestlik” uygulaması altında bulunuyor. Bu, burjuva demokrasisinin bir yandan “birey özgürlüğü” bir yandan ise onu sanallaştırma, herkesi elektronik denetim ve devletin kolaylıkla erişim imkanı, günlük dilde söylersek “elinin” altında tutma -işçi sınıfı mücadelesinin yükseldiği, devrimci ayaklanmaların ufukta göründüğü dönemlere karşı, ön ve her daim hazırlık çabası- ruhuna da uygundur. Sistem, burjuva hukukçular tarafından tam da bu yönüyle “hem özgürlükçü, hem de kamu düzenini koruyucu” denilerek pullanmakta, faşizme özgü paranoyalara ise “Teknoloji ve bilimde yaşanan büyük gelişmeler, suç ve suçlulara ulaşmayı da kolaylaştırmıştır” diye cevap yetiştirilmektedir -tam tersi de geçerli olmakla birlikte, bu sağlama alınmış pratik bir gerçeklikten çok, henüz asıl olarak imkan düzeyindedir.

Yurtdışına çıkış yasağı, belirlenen yerlere belirtilen süre içinde başvurma, çağrılara ve kontrol tedbirlerine uyma, gerektiğinde çalıştığı iş veya eğitimi hakkında bilgi verme, taşıt kullanamama, bir eğitim kurumu ya da programına devam etme ve tabii kapitalizmin doğası gereği, “kamu yararına” bir işte ücretsiz köle olarak çalışma, cezanın konutta infazı, öfke kontrolü eğitimi, vb. gibi uygulama seçeneklerinin söz konusu olduğu -aksi takdirde tutukluluğun yolunun gösterildiği- denetimli serbestliğin yaygınlaştırılması, özgürlük alanlarının ve devrimci “sürprizler”in zaten çok sınırlı olduğu koşullarda mücadelenin önündeki engellerden biri olarak çıkacaktır. Devletin bu uygulama yönlü acemiliklerinin aşılması ile birlikte, geniş bir işçi kitle mücadele dalgası ile karşılanmadığı koşullarda, kitlelerin koluna takılı kocaman ve gitgide ağırlaşacak, koparılıp atılması zorunlu bir kelepçedir o!

İşçi sınıfı özgürlük alanlarını büyütmek için mücadele etmek zorundadır

İşçi sınıfı, Kürt halkı, emekçi kadınlar, mücadelelerinde Terörle Mücadele Yasası, Polis Vazife ve Yetkileri Yasası, örgütlenme ve eylem yasakları, ardı ardına gelen grev yasakları, kıdem tazminatı gibi artık son güvence kalıntılarının yok edilmesi saldırıları ile karşı karşıyadırlar. Yargı sisteminde yapılan ve birer iyileştirme gibi gösterilmeye çalışılan değişiklikler, işçi sınıfının, Kürt emekçilerinin tırnaklarının tümden sökülerek örgütlenme, soluklu mücadele ve eylem gücünün kırılması hedefiyle doğrudan bağlantılıdır. Tekelci burjuvazinin işi, bugün, işçi örgütlenme ve mücadele çabalarının kesikliliği, var olanların emek-sermaye karşıtlığını temel alma yönünden zayıf, sınırlı ve sendikalizmi düşünce ve pratikte aşamayan bir emeğin korunması çabası çerçevesinde dönmesi -ileri işçiler açısından da durumun bu olması- ile kolaylaşmaktadır. Yargı sistemi, basit bir AKP marifeti ve melaneti olmaktan öte, tekelci burjuvazinin işçi hareketinin yükselişine ve bugün ağırlıklı olarak da Kürt sorununda yol almaya dönük olarak attığı adımlarla bir dönüşüme uğratılmaktadır. İşçi sınıfı anayasada da yer bulacak olan bu dönüşümün karşıdevrimci karakterini özgürlük alanlarını sınıf mücadelesi ile açarak belirginleştirmeli, parça parça direnişlerde kazandığı özdeneyimini sınıf düzeyinde büyütmeli, mücadele için daha elverişli koşulları elde etmek için verili yasa ve yasaklara karşı açık tutum almalıdır.

İşçi sınıfının bu doğrultudaki mücadelesinde, taleplerini hak olarak kazanmasına karşı burjuvazinin yasaklama, önleme saldırı ve girişimleri, ona sınıfsal demokratik talep ve özlemleriyle burjuva demokrasisi ve burjuva adalet sisteminin karşıtlığını gösterecektir. Estirilen hayal ve beklentilerin aksine, burjuva demokrasisinin sınırlarını açığa çıkartıcı bir mücadeleye yöneltecektir.

İşçi sınıfı,

Düşüncelerin özgürce açıklanmasının önündeki tüm yasa ve yasakların kaldırılması,

Komünist ve devrimcilerin, Kürt siyasetçi ve gerillaların, demokratik hakları için mücadele eden öğrencilerin derhal salıverilmesi,

Siyasal ve sendikal örgütlenme, grev, genel grev, hak ve dayanışma grevi, toplantı ve gösteri haklarının önündeki engellerin kaldırılması, havayolu ve diğer sektörlerdeki grev yasaklamalarının kaldırılması, işçilerin sendikal ve siyasal faaliyetleri nedeniyle işten atılmasına son verilmesi,

İşçilerin kendi sorunları hakkında özgürce konuşma ve kararlar alma haklarına yönelik saldırılara son verilmesi,

Topluma karşı işlenmiş bir suç olarak iş cinayetlerinin en ağır biçimde cezalandırılması ve işçilerden oluşan bir jüri tarafından yargılanması,

İşten atmaların yasaklanması,

İşçi sağlığı ve iş güvenliği meclislerine fabrika ve işletmeleri denetleme hakkı,

Kadın cinayetlerinin en ağır biçimde cezalandırılması, kadına karşı cinsel, fiziksel, sözel baskı ve şiddetin cezalandırılması,

Kadın işçilerin uğradığı baskı ve ayrımcılığın cezalandırılması, taciz, şiddet ve mobbing’in engellenmesi,

Ezilen Kürt ulusunun isterse ayrılıp kendi devletini kurma hakkını içerecek biçimde kendi kaderini tayin hakkının anayasal olarak tanınması,

Irkçılığın, ezilen ulus ve milliyetlere yönelik inkar, her türden ulusal, dinsel, mezhepsel vd. ayrımcılığın suç sayılması için mücadele etmelidir.

Bu haklar sadece yasal bir hak olarak kabul edilmemeli, hakların özgürce kullanımının koşulları oluşturulmalı, olanakları sağlanmalı, özgürce kullanılmasının yasaklanması ve engellenmesi suç sayılmalıdır.

İşçiler, yasaklar anayasasına karşı sınıfsal demokratik hak ve özgürlük istemlerini açıkça ifade etmeli ve bu haklar için mücadele etmelidirler.

(* Aynı bağlamda geçen yıl AB yargı sistemine uyum çerçevesinde birinci derecede mahkemeler ile Yargıtay arasında yer alan ve itiraz mercii olan ikinci derecede mahkemeler (istinaf mahkemeleri, resmi adıyla Bölge Adliye Mahkemeleri) kuruldu. 15 adet kurulması hedeflenen Bölge Adliye Mahkemelerine ilk etapta 9′u için atamalar geçen yıl yapıldı.)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*