Anasayfa » DÜNYA » Venezuela: Emperyalist kapitalist savaşa karşı sınıf savaşı!

Venezuela: Emperyalist kapitalist savaşa karşı sınıf savaşı!

ABD emperyalist kapitalizmi, Venezuela’yı içinden ve dışından daha sert bir kuşatma altına altına almaya ve Chavez/Maduro rejimini devirmek için daha açık ve pervasız bir operasyon organize etmeye çalışıyor. ABD, daha önce de Chavez rejimine karşı darbe girişiminde bulunmuştu. ABD, bunu hep yapıyor! Fakat bu emperyalist kapitalist hamleyi tarihsel ve küresel bağlamına oturtabilmek için, önce daha geniş bir perspektiften bakmaya ihtiyaç var.

ABD’nin her zaman “arka bahçesi” olarak gördüğü Latin Amerika’da 2000’li yıllardaki sol dalgayı bastırma ve Latin Amerika’daki kesin hakimiyetini yeniden tesis etme hamleleri, 2009’dan itibaren bir sıçrama kaydetti. 2009 yılında, Honduras’taki sosyal demokrat eğilimli hükümet ABD destekli darbeyle indirildi, ABD 4. Filosu Latin Amerika kıyılarına gönderildi, “Plan Kolombiya”nın yeni aşamasına geçilerek Kolombiya’da ABD askeri ve kontrgerilla üsleri kuruldu, Latin Amerika’nın geriye kalmış en güçlü gerilla hareketlerinden FARC, imha ile (“barış süreci” adı altındaki) liberal tasfiye kıskacına sokuldu ve Kolombiya üzerinden Venezuella’ya karşı kontrgerilla operasyonları başlatıldı.

2009 tarihi raslantı değildir. 2008-2009, bizzat ABD emperyalist kapitalist oligarşisinin göbeğinden patlayan kapitalizmin küresel kriziyle, dünya tarihinde kritik bir dönemeç noktasıdır. ABD, bu kriz ve Irak, Afganistan işgallerinde yaşadığı yıpranma ve irtifa kaybı karşısında, kendi “arka bahçesi”nden başlattığı bir “restorasyon harekatı” başlatıyordu.

Latin Amerika’nın bir dizi ülkesinde, 1990’lı ve 2000’li yıllarda neoliberal kapitalizmin yıkıcılığına karşı işçi, kent ve kır yoksulları ve yerli hareketleri temelli isyan ve direniş dalgaları gündeme gelmişti. Bu direniş dalgaları, 2001 krizinin ardından gelen kapitalizmin hızlı genişleme/canlılık konjonktürüyle de birleşerek, Latin Amerika’nın irili ufaklı bir çok ülkesinde, zincirleme, liberal halkçılık ile sosyal neoliberal demokrasi yelpazesinde yer alan hükümet ve iktidarlara yol açtı. Brezilya ve Arjantin’de, kimilerinin “insani kılıflı neoliberalizm” dediği bu iktidarlar, bir yandan sonucu oldukları, neoliberal yıkıma karşı isyan ve direniş hareketlerini soğurup yedekleme, diğer yandan neoliberal politikaları belli sosyal rötuşlarla uygulamaya devam etme işlevini görüyorlardı. Emperyalist kapitalizmin hızlı ekonomik genişleme konjonktüründe, bir dönem, neoliberal küreselleşme ve temerküzü sınırlayan eski “katılıkları” çözmek için yaygınlaştırmayı teşvik ettiği burjuva neoliberal demokrasi de, buna belli bir esneklik sağlıyordu.

Latin Amerika’da bu dalganın başını çeken, NAFTA’ya alternatif bir yapılanmaya dönüştürmeye çalışan, daha anti-emperyalist ve sosyal bir eğilime ve sosyalizm söylemine sahip Venezuella ve Küba, zaten başından itibaren ABD’nin hedefindeydi. Ancak Brezilya’daki hükümetin de, ABD ve AB’nin krizdeki göreli irtifa kaybına oynayıp, kendileri için bir dönem daha devam eden olumlu ekonomik konjonktürde, el artırması, BRİC kapsamında Çin ve Rusya ile ortak stratejik projelere girişmesi de ABD’yi artan ölçüde rahatsız ediyordu. Zaten 2008-9 krizi ve ardından 2011’de, bir dönem için bölge gücü ve merkezi olarak desteklenmiş olan ülkeler için de ekonomik ve siyasal konjonktürün değişmesiyle, “project of democracy” de son bulmuştu. Şimdi giderek keskinleşen bir ekonomik, siyasal kriz sarmalına doğru çekilen bu ülkelerdeki bir dönemki hükümet ve rejimler, emperyalist kapitalizm için yeniden av sahası haline gelecekti.

Arjantin, Brezilya gibi ülkelerde “sosyal” ya da “halkçı” pelerinli hükümet veya rejimler birbiri ardından indirilirken, emperyalist kapitalist güçlerin verdiği asıl mesaj şuydu: Artık zırnık esneklik yok! Asıl mesaj kitlelereydi: Kitlelerin, 2000’li yıllarda, 2011-13 döneminde mücadelelerle, isyan ve direniş hareketleriyle, tarihte rol oynayacağı, neoliberal kapitalist iktidarlar üzerinde etkide bulanabileceği istenç ve beklentisinin bir kez daha kırılması çabasıydı. Nitekim aynı mesaj, Ortadoğu’da isyan ve direniş hareketleri karşısında, Mısır’da Sisi darbesi, Suriye-Irak’ta IŞİD, Bahreyn ve Yemen’de Suud vb operasyonları, Yunanistan-Syriza üzerinden Almanya-AB-İMF’nin ezici baskısı, Türkiye’de Gezi, 6-7 Ekim, Rojava direnişleri sonrasında faşizme geçiş gibi biçimlerde birbirini izledi.

Venezuela’ya doğru gelelim. Emperyalist kapitalist bir gücün dünya hegemonyasının başlıca koşullarından biri, malum, dünya jandarmalığıdır. Rakip emperyalist güçlere veya güç adaylarına olabildiğince göz açtırmaması, çevreleyip kontrol altında tutması, olabildiğince geniş bir emperyalist, bölgesel tekelci, yerel kapitalist güçler setini de kendi patronajı altında toplaması ve hedefleri doğrultusunda yönlendirebilmesidir.

ABD’nin Ortadoğu’da (Suriye-Irak) yalpalayıp durması, inisiyatifi belli ölçüde Rusya’ya kaptırması, İran’ın bölgesel güç ve etkisini artırmasını engelleyememesi, Türkiye gibi ülkelerle sık sık sorun yaşaması, yine Ukrayna’da Rusya’ya karşı istediği sonucu alamaması, Almanya’ya bile söz geçiremez hale gelmesi, Çin’in ekonomik-teknolojik yükselişi ve stratejilerine güçlü yanıtlar verememesi…. göreli irtifa kaybını hızlandıran etkenler oldu. Üstelik “çıban başı” olarak gördüğü Venezuella gibi ülkeler üzerinden, Rusya ve Çin, stratejik askeri ve ekonomik anlaşmalarla, “arka bahçesi”ne bile “sarkmaya” başlamışlardı.

Venezuela’nın Rusya ve Çin’e petrol, ekonomi ve askeri alanlarda ciddi kapitalisyonlar da tanıyan ilişkileri, antikapitalist olmayan bir anti-emperyalizmin de sınırlarını ve büyük zaaflarını gösterir. Diğer taraftan Rusya’nın enerji konusunda, Çin’in ise muazzam “sermaye fazlasıyla” neredeyse el atmadığı kıta ve ülke kalmamasıyla, emperyalist kapitalist güçler arasındaki rekabet ve güç mücadelelerinin de giderek daha karmaşık ve boyutlu hale geldiğini gösterir.

Tipik bir örnek Venezuela devletinin denetimindeki, petrol rafinajı tekeli Citgo’dur. ABD’de ve Amerika kıtası çapında sayısız petrol rafinerisi ve petrol istasyonu olan Citgo, Venezula’da devlet tekelinin çıkardığı ham petrollerin rafinajını yapmaktadır. Başkanı Venezuela’lı, yönetim kurulu ise ABD’li büyük sermaye sahiplerinden oluşmaktadır. 2017’de Venezuela rejimi Citgo yönetiminin Venezuela’daki karanlık faaliyetleri üzerine CEO’su ve yönetim kurulunu tutukladı. Şirketin başına Chavez’in kuzeni getirildi, ancak yönetim kurulu yine ABD’lilerden oluşuyordu. Venezula rejimi, Rusya merkezli petrol devi Rosneft’e olan 1.5 milyar dolarlık borçlarına karşılık Citgo’nun hisselerinin yüzde 50’sini ona devretti. ABD ise, Citgo’nun Rosneft’in eline geçmesini engellemeye ve Guaido’nun Citgo’nun başkan ve yönetim kurulunu görevden alıp ABD güdümlü yöneticiler atamasını sağlamaya çalışıyor. ABD Beyaz Saray Ulusal Güvenlik başdanışmanı John Bolton, şirketin yönetim kurulu ile yaptığı görüşmeden sonra, bunlardan “ABD yasa ve politikalarına uyacağı sözünü aldığını” iftiharla açıkladı!!

ABD, Venezuela hamlesiyle yalnızca kendi “arka bahçesi”ndeki Rusya ve Çin’in ellerini kesmeye çalışmakla kalmıyor. Aynı zamanda, bu vesileyle, uzunca bir süredir ilk kez, hem AB emperyalist kapitalistlerini, hem de Latin Amerika’da yakın dönemde hükümet/rejim değiştirme operasyonlarında rol oynadığı bir dizi kapitalist devleti (Brezilya, Arjantin, Şili, Kolombiya, Peru, Guatemela, Honduras) kendi patronajı altında toplayıp yönlendirmiş olarak, bir gövde gösterisi yapmaya çalışıyor.

Ancak ABD, burada bile eski gücünde olmadığını, Rusya ve Çin bir yana, Meksika, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika, El Salvador, Uruguay, Ekvator, Bolivya gibi önemli fireler verdiğini gözler önüne serdi. Ancak ABD-Venezuela oligarşisini veya Maduro rejimini destekleyen veya tarafsız görünen kapitalist devletler diziliminden çok daha önemli olan, başta Latin Amerika olmak üzere dünya çapında işçi sınıfının ve kitlelerin büyük ölçüde (Maduro rejimini desteklesin desteklemesin, Venezuella’ya emperyalist kapitalist saldırı ve müdahalelerin karşısında yer alması. ABD emperyalizminin Venezuella’ya doğrudan askeri saldırı açık kartını da alenen masaya koymasına karşın, onu alıkoyan tam da bu. Bu tür bir doğrudan askeri saldırı ve işgal girişiminin bedelini, Latin Amerika’dan başlayarak çok ağır ödeyeceği, Irak’tan beter olacağı açıktır.

Daha önemlisi ise şu: Yeni bir dalga geliyor. Kapitalizmin küresel ekonomik-siyasal kriziyle birlikte, emperyalist hegemonya krizi de sürüyor. İşçi sınıfına ve ezilen cins, ırk ve göçmenlere karşı kapitalist saldırganlık daha milliyetçi-muhafazakar-despotik ve faşist/faşizan rejimler altında vites büyütürken, 2018 yılında çok sayıda ülkede yeniden büyümeye başlayan direniş hareketlerinden açıkça görüldüğü gibi, dünya çapında yeni bir isyan ve direniş dalgası gelişiyor.

2018’de İran’la başlayıp Tunus, Romanya, Slovakya, Ermenistan, Nikaragua, Haiti, Lübnan, Ürdün, Irak, Macaristan ile devam eden, en sonu halen devam eden Fransa’da Sarı Yelekliler, Hindistan’da 200 milyon işçi ve kır yoksulunun katıldığı dev grev ile taçlanan isyan ve direniş hareketlerinin hemen hemen tamamı, vites büyüten yeni sosyal hak gaspları, zamlar, vergiler, İMF paketleri, neoliberal iş yasa ve düzenlemelerine karşı patladı. Şu anda Sarı Yelekliler hareketiyle birlikte, Meksika’nın ABD sınırındaki serbest bölgede 60 bin işçinin grevi, ABD’de öğretmenler grevi de sürüyor. Bu seferki isyan, grev ve direniş hareketlerinin kritik bir yönü, 2011-13 döneminin isyan ve direniş dalgasına göre, daha belirgin bir sınıfsal karakter taşıması. 2018’deki bir diğer önemli gelişme de, dünyanın dört bir yanında kadın hareket, eylem ve direnişlerinde yükseliş oldu.

Bu isyan ve direniş hareketlerinin çoğu, neoliberal/neomuhafazakar despotik kapitalizmin (önceki tüm sosyal yıkım birikiminin üstüne) vites büyüten saldırganlık ve gasplarına karşı sınıfsal-toplumsal özsavunma hareketleri olsa da, kitlelerin neoliberalizmin sınırlarına dayanmaya başladığını gösteriyor. Fransa’da ise Sarı Yelekliler, uzunca dönemdir ilk kez, sosyal yıkım saldırı ve gasplarına karşı direnmenin ötesinde, kendi sınıfsal-toplumsal mücadele istemleri ile ortaya çıktılar. Ve hareket, başlangıçtaki muhafazakar eğilimlerden giderek, daha sola doğru gelişmeye ve antikapitalist nüveler de göstermeye başladı.

Bunun Venezuella ile ne ilgisi var, derseniz: Trump, Venezuella’ya resmen ve alenen darbeci ve gerici iç savaş kışkırtıcısı saldırı politikasını açıkladıktan yaklaşık 4-5 gün sonra, “ABD’ye sosyalizm gelmeyecek, buna izin vermeyeceğiz” türünden tuhaf bir konuşma yaptı. ABD’de de son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında, gençlerin yarısından fazlasının “sosyalizme sıcak baktığı” ortaya çıkmıştı. ABD’de halen “sosyalizm”den anlaşılan Sanders tarzı bir sosyal liberalizm ya da en fazlası sosyal demokrasi olsa da, ABD’de de Sanders’in İngiltere’de Corbyn’in topladığı büyük sempati de, bunlar tamamen düzen içi bir sosyal liberal reformizm ile sınırlı olsa da, emperyalist kapitalizmin bu çürüyen ülkelerindeki kitlelerin ruh hali ve arayışındaki değişimin birer (şimdilik içi boş da olsa) kabarcığı. Ama söyleyene değil söyletene bak derler! Burada asıl, 2018 yılında yeni bir yükseliş eğilimine giren, işçi sınıfı ve kitle hareketlerinin altını çizmek gerekiyor. Neoliberal teknokratik veya ırkçı-milliyetçi-dinci-ataerkil neomuhafazar despotizm sınırlarına dayanırken ve kapitalizmin vaatedebileceği yeni bir şey de yokken, asıl dalga yine aşağıdan geliyor ve bunların sınırlarına dayanıyor.

Bu noktada artış şunu daha net görebiliriz: Venezuella, yalnız Venezuella değildir! Emperyalist kapitalist güçlerin, Venezuella üzerinden tüm dünya işçi sınıfına ve kitlelerine, çekmeye çabaladığı bir kırmızı çizgi, vermeye çalıştığı bir mesajdır. Dertleri yalnızca Venezuella’daki rejimi değiştirmek, Venezuella petrollerinden aslan payını almak değildir. Aynı zamanda şunu söylemektedirler: Bu yeni isyan ve direniş dalgaları karşısında esnemeyeceğiz, yeni Venezuella’lara izin vermeyeceğiz, işçi sınıfı ve kitlelerin tüm tarihsel mücadele kazanımlarını (ya da onlardan geriye ne kaldıysa) kazımaya devam edeceğimiz gibi, bundan sonra en ufak mücadele hak ve kazanımına, kapitalist iktidarlarımız üzerinde bir etki de bulunma ihtimaline de gözyummayacağız, bunun için gerektiği her yerde güç kullanacağız ve çizdiğimiz bu sıfır noktasının dışına çıkanların boğazına küresel olarak çökeceğiz.

Çünkü şunun gayet iyi farkındadırlar: Dünya çapında, öylesine bir sınıfsal-toplumsal-cinsel-ırksal-ekolojik basınç birikmiştir ki, öfke, istemler, ihtiyaçlar, özlemler öylesine birikmiştir ki, neoliberalizm zırhının bir kaç yerden bile esaslı biçimde delinmeye başlaması, toplumsal güç dengelerini uzunca bir dönemden sonra ilk kez radikal biçimde farklılaştırabilir, mücadele istencini daha da artırabilir. Adam demiş ya, bir bakarsınız “ABD’ye bile sosyalizm gelebilir”!

Devam edecek…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*