Anasayfa » DÜNYA » Venezuela: Chavezcilik ne yana düşer, sosyalizm ne yana?

Venezuela: Chavezcilik ne yana düşer, sosyalizm ne yana?

Venezuella üzerine 2 yıl önceki bir yazımızda, Venezuella’da bir tür “ikili iktidar” durumunun olduğunu, bunun sürgit olamayacağını belirtmiştik: Bir yanda devlet iktidarını ve devletleştirilmiş petrol tekelini elinde tutan “Bolivarcı” rejim. Diğer yanda kapitalist ekonominin petrol dışı kesimlerini (burada Venezuela halkı için kritik olan temel gıda ürünlerinin ticaretinin özel bir öneme sahip olduğunu belirtelim) ve medyayı elinde tutan, emperyalist kapitalist tekellerle ortak tekelci kapitalist işletmelerin sahibi “oligarşi”.

Venezuela oligarşik kapitalist güçleri

Venezuela tekelci kapitalist oligarşisi üzerine bir fikir edinmek için, ülkenin en büyük özel tekelci sermaye grubu Emraras Polar’a bir göz atmak yeter. Polar, PepsiCo ile Venezuella’nın en büyük aile holdinglerinin ortaklığındadır. Başta Venezuela halkının geleneksel ve yaşamsal gıdası mısır unu ve mısır ekmeği olmak üzere, temel gıda ürünlerinin üretim, ithalat ve dağıtımının yarısını elinde tutar. Polar’a bağlı Danac şirketi, sertifikalı mısır tohumları şirketidir ve Venezuela tarımının genetik tabanı üzerinde güçlü bir kontrole sahiptir. Polar, Venezuela’nın en büyük iki süpermarket zinciri olan Cada ve (Hollanda merkezli) Makro’nun da ortağıdır. Polar’ın Venezuelalı ortaklarından ve Venezula’nın en büyük kapitalistlerinden Mendoza Fleury ailesi, aynı zamanda Venezuela halkı için yaşamsal Mısır ekmeği ve keklerinin yapıldığı yarı pişmiş Mısır unu üretim ve ticaretini elinde tutan Pan tekelinin sahibidir.

Venezuela’da başta halk için yaşamsal mısıra dayalı olanlar olmak üzere temel gıda ürünleri üzerinde böylesine bir tekelci oligarşik sermaye entegrasyonu, yoğunlaşması ve merkezileşmesi, hem Venezula’nın sömürge ve yarısömürge olduğu dönemlerin bir mirası, hem de tarım-gıdada neoliberal kapitalist dönüşümün bir ifadesidir.

Venezuela’da özellikle işçilerin ve kent ve kır yoksullarının temel besin kaynakları üzerinde, üretimden ticaret ve dağıtıma kadar böylesine tekelci oligarşik kontrol zinciri, Venezuela’daki toplumsal kriz ve savaşımlarda da kritik bir rol oynamaktadır. Emperyalist kapitalist medya, Venezuela’daki toplumsal-siyasal krizin merkezi öğeleri arasında yer alan gıda krizi ve açlığı, Maduro rejimine atfetmektedir. Bolivarcı rejimin bundaki sorumluluğuna geleceğiz. Ama önce, emperyalist ve tekelci oligarşik kapitalist güçlerin, ekmek ve temel gıda ürünleri üzerindeki kontrollerini, Venezuellalı işçiler, kent ve kır yoksullarına karşı nasıl korkunç bir sermaye silahına ve şantajına çeviriverdiğini görmek gerekir. Polar, Pan gibi tekelci kapitalist şirketler, köylünün bağımlı hale getirildiği sertifikalı mısır tohumlarını, mısır ve türevlerine dayalı temel gıda ürünlerinin üretim, ticaret ve dağıtımını bloke ediyor, gerçek ederinin 20-30 katı fiyatına karaborsasını yapıyor. Oysa orta ve üst sınıf semtlerinde gıda yoksunluğu ve krizinin zerresi yok, süpermarketler ve resturantlar tıka basa lüks gıda ürünleri ile dolu.

Tekelci kapitalist oligarşi, gıda krizi ve açlığı, Maduro rejiminden çok Venezuelalı işçi ve yoksul emekçilere boyun eğdirmek için kullanıyor. “Eğer aç kalmak ve binlerce kişilik gıda kuyruklarında ömür tüketmek istemiyorsanız, rejimden desteğinizi çekin, serbest piyasa ekonomisini savunanları desteklekleyin” diyorlar. Sanki bu gıda krizi aslen neoliberal kapitalist tarım-gıda politikaları ve tarım-gıdada tekelci kapitalist azami kar ve azami egemenlik saldırganlığından kaynaklanmıyormuş gibi!) Tekelci oligarşik kapitalist güçler, gıda kıtlığı, açlık, karaborsa politikasını, aynı zamanda, Venezuella işçi ve emekçilerinin en ileri kesimini oluşturan büyük kentlerdeki işçi sınıfının, rejim üzerinde soldan güçlü bir basınç ve kısmi etkisi olan sınıf bilinçli kesimini parçalayıp dağıtmada kullanıyor. Kentlerde işçiler ve yoksullar arasında yaygın işsizlik ve açlık nedeniyle, kentlerdeki işçiler ya dışa göçmek (son 5 yılda Venezuella nüfusunun yüzde 10’nunu oluşturan 3 milyon kişi dışarıya göç etti) ya da tarıma geri dönmek zorunda kalıyor.

Chavez’in “ulusal tarım-gıda egemenliği” programının sınırları

Chavez, ABD güdümlü darbeden halk ayaklanmasıyla kurtulup, daha fazla işçilere, barillalara ve yoksul köylülüğe yaslanmak zorunda kaldığı dönemde, “21. yüzyılın sosyalizmi” söylemi ve (NAFTA’ya alternatif) Bolivarcı ALBA projesiyle birlikte, tarım-gıdada bu ezici bağımlılıktan kurtulmak için alternatif bir tarım-gıda projesi iddiası ortaya koymuştu. Buna göre, tarımda geleneksel köy komünlerinin canlandırılması ve yaygın kooperatifler ağı, tarımsal verimliliği artıracak tarımsal modernizasyon hamlesi ile birleştirilecekti. Alternatif tarım projesi kapsamında yer alan, yoksul köylüye toprak dağıtımı ise, 2007’de Chavez’in “sosyalizme geçiş” söylemiyle ortaya attığı yeni Anayasanın referandumda reddedilmesi engeline çarptı. Chavez, bu yeni Anayasa’nın içerdiği bazı yeni sosyal reform tasarıları ne olursa olsun, bu Anayasayı kitlelerin aktif ve bilinçli katılım, öneri, istem ve özlemleri doğrultusunda yapmayıp tepeden indirmenin ve tüm güç ve iktidarı kendi elinde toplamanın bahanesi yapmanın cezasını çekti. Yeni Anayasanın yüzde 51 ile reddedilişi, “Bolivarcı devrim” denilen kendi kendisiyle çelişkin reform sürecinde ilk büyük kırılma, duraksama ve giderek gerileme adımlarını da başlattı. Nitekim Maduro’dan önce, Venezuella’daki Bolivarcı reform hareketinin daha ileri taşınmayacağı doğrultusunda örtük güvence vererek, oligarşi, Kolombiya ve Obama ile daha uzlaşmacı ve tavizkar “barış” politikalarına geçiş yapan, 2013’teki ölümünden önceki yıllarda Chavez’in ta kendisiydi.

Gerçi yeni Anayasa kabul edilseydi de, rejimin giderek keskinleşen iç sınıfsal çelişkinliğine ve kırılganlaşmasına bir süre daha örtmek dışında çare olmayacaktı. Tıpkı tarımda kooperatifleşme ve modernizasyon projesinin tarım ve köylülüğün durumunda bir dönem için nisbi bir iyileşme sağlamış olsa da, kendi başına, tarım-gıdayı iç ve dış tekelci oligarşik kapitalist hakimiyetten çıkarmasının imkansız olması gibi. Polar, Pan gibi tekelci oligarşik kapitalist güçlerin tarım-gıda zincirine hakimiyeti yerinde dururken, gıda ürünlerinde (mısır ve mısır unu dahil) yine bu tekellerin hakimiyetinde ithalata bağımlılık sürerken, plantasyon, ticaret ve perakende sermayesi gücünü korurken, kooperatifçilik ve modernizasyon ile alınabilecek yol sınırlıydı. Üstelik Chavez rejimi Polar ve Pan gibi tekelleri toplumsallaştırmak, hiç olmazsa kamulaştırmak yerine, onlarla yer yer gerilimli de olsa “iş birliği” yapmaya çalışıyordu. “Siz sahip olduğunuz geniş birikim ve olanaklarla yeni tarımsal modernizasyon ve organizasyona destek olun, biz de sizin bu alanlardaki karlı faaliyetlerinizi serbest bırakmaya ve işçi-köylünün hışmından korumaya devam edelim!”

Böylesi bir kendi kendisiyle çelişkin oportünist ve pragmatist politikanın sonucu baştan bellidir. Tekelci kapitalist tarım-gıda oligarşisi, hem tarımsal modernizasyondan tarım ürünlerinin daha derin metalaştırılması boyutuyla istifade ettiler, işlerine gelmeyen yerde sabote ettiler, ucuz ithal ürünlerle rekabete zorladılar, dahası yer yer de “destek” adı altında çeşitli kol ve uzantıları üzerinden büyük kooperatif ve devlet bürokrasisine sızdılar. Tarım komün ve kooperatifleri yoksul tarım bölgelerinde nisbeten hayata geçmek ve sebatkar bir çalışma ve dayanışmayı gerçekleştirmekle birlikte, küçük, orta ve zengin çiftçilerin olduğu yerlerde sert mücadelelere konu oluyorlar, sık sık sabote ediliyorlar ve bazıları bunların uzantısına dönüşüyordu. Chavezciliğin, tarım reformu projesinde, Venezuela halkı için yaşamsal olan mısır ürünlerinin üretim ve işlenmesinin geliştirilmesinin çok sınırlı bir yer tutması ise, tekelci kapitalist tarım-gıda oligarşisine verilen ölümcül ödünlerin başlıca göstergesiydi. Kaldı ki, tarımsal kooperatifleşme hareketinin nisbeten güçlü olduğu dönemde dahi, Venezuelalı işçi emekçilerin çoğu bile, büyük piyasa, reklam hakimiyeti ve “statü” ayartmacılığı bağımlı hale gelmiş oldukları, Polar, Pan gibi tekellerin ve süpermarket raflarındaki ürünleri, kooperatif ürünlerine tercih etmeye devam ediyorlardı! Dolayısıyla tarımsal reform hareketi, “gıda egemenliği” sloganına karşın, emperyalist ve tekelci oligarşik sermaye ve piyasaya bağımlılığı ekonomi-politik ve kültürel planda kaldıramayacak sınırlar içinde kaldı (veya tutuldu).

Rejim ve devletin petrol ekonomisi üzerinden şekillenen bürokratik rantiyeleşme ve konformizmi de buna uygun ortam sağlıyordu. Tarım-gıda alanını emperyalist ve tekelci oligarşik kapitalizme bağımlılık ve kar için üretim-ticaretten çıkarıp baştan aşağıya reorganize etmek; bilim, teknoloji, (yaşam ve beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi dahil) eğitim, sağlık, kültür gibi uzun erimli çetin çabaları gerektiriyordu. Dahası “sosyalizm” söylemi varsa, Venezuela işçi sınıfının önemli bir kesimini oluşturan tarım işçilerinin bağımsız örgütlenmesi gerekirdi, yoksul ve topraksız köylü-işçiler için özel politikalar gerekirdi. Ama yüksek petrol gelirleriyle her türlü tarım-gıda ürünü kolayca ithal edilebilecekken, ve bu ürünlerin dış ve iç ticaretinden üst ve orta sınıflar nemalanabilecekken, bu kadar uzun erimli çetin çabalara girmeye ne gerek vardı?

“Petrol sosyalizmi” olur mu?

Burada özellikle vurgulamak gerekir ki, petrol üretim ve ticaretinin bir özgüllüğü vardır. Petrol üretim ve ihracatından sağlanan artı-değerin büyükçe bir bölümünü (petrol topraktan çıkarıldığından, ve dünya çapında az sayıda coğrafi alanda bulunduğundan) rant geliri oluşturur. Bu yüzden kapitalist petrol rantı gelirleri, aynı ülkedeki sınai ve tarımsal üretim/üretkenlik artırıcı yatırımlara dönüşmez, tam tersine üretken yatırımlarla çelişir. Bunun yerine dış ticaret, ithalat ve finansal-spekülatif sermayeyi teşvik eder. Bu yüzden, petrol fiyatlarının düşmesi Venezuella’yı krize iten temel bir etken olmakla birlikte, petrol fiyatlarının iniş çıkışından bağımsız olarak, kapitalist petrol rantına dayalı bir “yeni düzen, yeni yaşam” projesi en başından itibaren sorunlu ve tutarsızdı. Nitekim Chavez döneminde de, petrol fiyatlarının ve gelirlerinin yüksekliğine karşın, üretim alanını çeşitlendirmeye ve toplumsal emek üretkenliğini artırmaya dönük yatırımlara aktarılmadığını görüyoruz.

Kapitalist petrol rantlarına dayalı bir ekonomi (Venezuella’nın ihracat gelirlerinin yüzde 95’ini petrol oluşturur), içte üretim ve üretkenliği çeşitlendirip geliştirmenin başlıca engeliydi. Chavez rejiminin zaten kaldırmaya niyetli olmadığı, en temel ürünlerde bile ithalata ve özel tekelci kapitalist sektör ve oligarşiye mecbur ve bağımlı olmasının da bir koşullayıcısıydı. Dahası, bir dönem Chavez’in “sosyalizm” danışmanlığını yapmış olan Lebowitz’in de itiraf ettiği gibi, petro-rant çevresinde örgütlenen bir rejim ve devletin, Chavizmin yönetici üst kadrolarının rantiye-bürokrasi haline gelmesi, üretim ve emekten kopması ve büsbütün yabancılaşıp yozlaşması da kaçınılmazdı. Petro-rant, Venezuela’da üretim ve üretkenlikle birlikte işçi sınıfının nicel ve nitel gelişimini yavaşlatan ve gücünü sınırlayan temel etkenlerden biridir.

Kuşkusuz gerçek sosyalist bir önderlik de olsaydı, ilk elde, petrol fiyatlarının yükseldiği konjonktürden yararlanmaya hayır demezdi. (Petrolün büyüsü öyledir ki, ABD, 2017’de Venezuela’ya ambargo uygulamaya başladığında, Venezuela’nın ABD’de petrol rafinerileri ve ucuz benzin satan 5 bin benzin istasyonu olan Venezuala petrol rafinajı şirketi Cirgo’yu ambargonun dışında tutmak zorunda kalmıştır!) Petrol gelirlerinin bir kısmını kitlelerin çalışma ve yaşam koşullarının hızla iyileştirilmesinde kullanırdı. Fakat bunun konjonktürel ve geçici bir durum olduğunu bilir, petrol gelirlerinin kalan bölümünü de, bir kitlesel inşa seferberliği ile birlikte üretim ve üretkenliğin çok boyutlu geliştirilmesine aktarırdı. Bunu yapabilmek için de, özel mülkiyet ve sermaye egemenliği ile birlikte her tür rant ekonomisini de ortadan kaldırmayı amaçlardı. Petrolü, bu geçiş sürecini hızlandırıcı araçlardan sadece biri olarak kullanırken, “petrole dayalı sosyalizm” hayallerine asla kapılmaz, petrolün ekonomi ve yaşamdaki ağırlığını hızla azaltır, petrolün yarattığı çevre ve insan kirliliği, rantiyeleşme gibi etkenlerin de fevkalade farkında olur, bunlara karşı, en başta kitlelerin yönetime etkin katılım, yer alma ve denetimi olmak üzere, en uzlaşmaz tedbirleri alırdı. Belli bir vadede, petrol ve buna bağlı koşulları tümden ortadan kaldırabilecek, stratejiler geliştirirdi. Gerçek sosyalizm anlayışından uzak olan Chavizm içinse, petrol, daha fiyatları düşmeden önce bile, kendi ayağına sıktığı bir silaha dönüştü. Chavizm ve rejimi rantiyeleştirdi, emperyalist kapitalizm ve oligarşiye bağımlılığını sürdürmeye koşulladı ve perçinledi, yapılmaya çalışılan sosyal reformları ise hem petrole bağımlı konjonktürel hale getirdi hem de giderek engeli haline geldi (Venezuela Komünist Partisi, Chavizm ve Maduro rejimi için, “bağımlı rantiye rejim” tanımını kullanmaktadır.)

Açlığa karşı özsavunma ve dayanışma ağları

Bununla birlikte, Venezuela’da derinleşen ekonomik-toplumsal kriz ve çöküntüye, büyük işsizlik ve açlığa karşın, Venezuela’daki işçilerin, yoksul emekçilerin tümden çaresiz olduğunu düşünmemek gerekir. Chavez döneminde, rejim ve bürokrasisinin çizdiği sınırlar içinde kurulan, Maduro döneminde daha fazla engellenen ve sönümlenmeye terkedilen, tarımsal komün, meclis ve kooperatiflerin en azından bazıları, işçilerin ve kır emekçilerinin inisiyatifiyle canlandırılıp kent işçilerine kadar uzanan dayanışma ve direniş ağlarına dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

Emperyalist-tekelci oligarşik kapitalizmin gıda ve tarımsal girdi ambargosu ve derin kriz, Venezuela köylüsünü ister istemez geleneksel tarıma dönmek zorunda bıraktı. Bununla birlikte bu, tekelci oligarşik kimyasal ve sertifakalı tarım hakimiyetine karşı bir ekolojik tarım hareketi ve direnişi biçimleri de kazandı. Bazı tarım kooperatif ve komünleri taban inisiyatifiyle, sertifakalı tohumlar yerine yeniden üretilebilir tohum ve daha üretken ekolojik tarım yöntemleri geliştirdiler. Bunlar takas ve dayanışma ağları ile yaygınlaştı. Bazı tarım toplulukları, kendi ihtiyaçlarının ötesinde, takas, gönüllü çalışma gibi yöntemlerle kendi çeperlerindeki 10 bin, 15 bin kişilik yoksul ve açlara taze gıda tedariği sağlayabilecek duruma geldi. Kentlerde ise işçiler, özellikle işçi, emekçi kadınlar, bulabildikleri her avuç toprağı, saksıları, toprak taşıdıkları avluları ve damları, parkları, yol kenarlarını… tarım alanına çevirdiler. Takas ve gönüllü çalışma gibi yöntemlerle, kentsel tarım da bir dayanışma ve direniş hareketine dönüştü.

Rejim, bir yandan bu tabandan gelişen tarım-gıda dayanışması inisiyatifi ve kitlelerin büyüyen açlık tepkisi ile, diğer yandan bunu yapmadığı takdirde açların kendisini de çok geçmeden yiyeceğini görerek, bu taban hareketine kısmen yukarıdan destek vermek zorunda kaldı. 2016’da dünyada bir ilk olan “Kentsel tarım bakanlığı” kuruldu. Yanısıra, “Balıkçılık ve Su ürünleri” ve “Tarımsal üretim ve tedarik” diye iki bakanlık daha kuruldu. Chavez döneminde başlatılıp sönümlenmiş “Büyük Egemenlik Tedarik Misyonu” platformu yeniden canlandırılıp gıda, ilaç ve temel yaşamsal ürünleri tedarik ve dağıtımı kurumlaştırılmaya çalışıldı.

Tarım-gıda kıtlığını aşma doğrultusunda bu aşağıdan ve yukarıdan inisiyatifler birleşerek, Chavez dönemindeki “gıda egemenliği” aktivizmini canlandırdı, ve binlerce “Yerel Tedarik ve Üretim Komitesi” oluşturuldu. Bu komiteler, doğrudan üreticiden gıda tedarik ediyorlar, bir çoğu kendileri de tarım-gıda üretiminde yer alıyorlar, ve devlet sübvansiyonlu ucuz fiyatlarla, nüfusun en yoksul ve aç kesimine düzenli taze gıda tedariği sağlıyorlar. Devletin gıda tedariği halen önemli ölçüde özel tekelci sınai gıda sektöründen gelse de, bu komiteler çerçevesinde “sıfır dolarlı ekolojik tarım, sıfır açlık” hareketi ve dayanışması, özellikle işçiler ve yoksul emekçiler içinde yeniden canlanıyor ve 2016’da 2 milyon aileyle başlayıp, 2018 sonunda 6 milyon aileye düzenli sübvansiyonlu taze gıda tedariği sağlanıyor. Ve kuşkusuz bu binlerce komite çerçevesinde, ABD emperyalizmi ve tekelci oligarşinin darbe ve savaş girişimleri ve ambargosuna karşı, dayanışma ve direniş de örgütlenmeye çalışılıyor.

Küçük/orta burjuva ulusalcı-halkçılığın sınırları

Bu rejime karşı güvensizlik ve hoşnutsuzlukları artan barrioları (yoksul gecekondulular) rejime bağlı ve bağımlı tutmanın temel halkalarından biri. Bu hareket de kuşkusuz aşağıdan kitle inisiyatifiyle başladı. Devlet desteği ve organizasyonu, gıda tedariği ve dağıtımını genişletti ve kurumlaştırmaya başladı, fakat tabii her zamanki gibi aşağıdan inisiyatifi budayarak, ve kitlelerin tepkisinin özel mülkiyete, tarım-gıda kapitalistlerine, karaborsacılarına ve amborgacılarına yönelmesini engelledi. Dahası, “sıfır-dolarlı tarım” gibi sloganlara ve yerel tedarik komitelerinin bundan rahatsızlığına karşın, bu yoksullara/açlara gıda tedarik ve dağıtım sisteminin önemlice bir kısmından hala, tarım ve sınai gıda kapitalistleri kar elde etmeye devam ediyor!

Zaten “sıfır dolarlı tarım”, “ulusal gıda egemenliği” gibi slogan ve hedeflere bakıldığında, herhangi bir antikapitalist amaç taşımadıkları hemen görülür. Bolivarcı rejimin bir karakteristiği olarak, keskin sınıf kutuplaşmasını örtmeye çalışan, yoksullara hitap eder görünürken asıl Venezuela burjuvazisinin küresel ve oligarşik sermayeye karşı rekabet gücü olmayan, “milli ve yerli” sermaye olarak rejimi destekleyen ve ondan nemalanan bir kesimine göz kırptığı görülür. Henüz Chavez döneminde, bu rejimin çabucak değişmeyeceğine kanaat getiren Venezuela burjuvazisinin bir kesimi, (aslen neoliberal küreselleşme ve oligarşiden rahatsız olan küçük ve orta kapitalistler) rejime yanaşmaya başlamış; ve zaten küçük/orta burjuvazinin gıyabında temsilcisi olan Chavez de, kriz ve gerileme sürecinde, bu sermaye kesimine sarılarak ileri gelenlerine devlet, petrol, ekonomi, tarım bürokrasisi içinde önemli pozisyonlar vermeye başlamıştı. Maduro döneminde bu rejimin bu sermaye kesimiye kaynaşması hızlandı, petrol rantiyesi bürokrasi ile rejim üzerinden büyüklerin rekabet ve hakimiyetinden korunup rant kollayarak onların arasına katılmaya çalışan bu sermaye kesiminin iç içe geçmesi ve kaynaşması arttı.

Bu Chavez veya Maduro’nun, “sınıf ittifakları” konusunda, barriolar veya sermaye arasında yaptığı kişisel ve “hatalı bir tercih” değil, bu tür küçük/orta burjuva hareket ve rejimlerin evriminin doğası gereği olan tarihsel-sınıfsal bir tencere/kapak ilişkisidir. Chavez (antikapitalist ve proleter devrimci olmadığı için antiemperyalizmi de zayıf ve kırılgan) bir antiemperyalist ulusalcı olarak seçimle iktidara geldi, ABD-oligarşi güdümlü darbeden halk ayaklanmasıyla kurtulunca biraz daha sola kaydı, “21. yüzyılın sosyalizmi”, “NAFTA’ya karşı Bolivarcı ALBA”, “ulusal tarım-gıda egemenliği” gibi eklektik projelerle çelişkin sınıf ve kesimlerden ulusalcı-halkçı bir “sınıflararası blok” oluşturmaya çalıştı.

Bilindiği gibi geleneksel küçük burjuva ulusalcı-halkçı ya da halkçı-ulusalcı hareketlerin birçoğunda, “milli” ya da orta burjuvazi “temel ittifak” sayılırken, proletaryanın önderliği ve kent ve kır yoksullarına verilen rol ise, sadece “ideolojik” yani söylemsel düzeyde tutulur. Bu gibi hareketler iktidar olduğunda ya da bir güç haline geldiğinde, tıkanma noktalarıyla birlikte, küçük ve orta kapitalistlerin nüfuz edişi ve hegemonyası artar, ve harekete daha uzlaşmacı; ütopik liberal-reformist bir karakter kazandırır. Nitekim Chavez de, 2007 yenilgisi ve 2008-9 krizinden itibaren, iktidarının kapılarını orta burjuvaziye daha fazla açmaya başlamış, Kolombiya’da FARC’ın tasfiyesinden başka bir şey olmayan ABD güdümlü sözde “barış süreci”ni desteklemiş, Venezuela tekelci aile oligarşisi ve Obama ile uzlaşma arayışlarına girmişti. Maduro ile bu süreç mantıki sonuçlarını göstermeye başladı, Venezuela burjuvazisinin bir kesiminin de iktidar ortağı olmasıyla, rantiye bürokrasi de, “Bonapartist” görünümünden sıyrılarak gerçek sermaye rengini aldı. Başlangıçta, kitlelerin Boli-burjuvaziye tepkisini yatıştırmak için, bunun “üretim ve yatırımları artırmak için, kitlelerin aşağıdan bilinç ve örgütlenmesi güçleninceye kadar başvurulacak geçici bir ittifak durumu” olduğu demogojileri de, iktidar ortağı olan bu sermaye kesimlerinin de aldıkları rant payı ile ithalatı ve kitlelerin üzerine yıkılan borçlanmayı büyütmekten başka bir şey yapmaması, dahası varolan kitle örgütlenmelerini de baskılayıp geriletmeye çalışmalarıyla iflas etti.

Bu tür güçlerin hep daha geri adımlar atarak, daha büyük tavizler vererek ve burjuva-orta sınıf liberalizmiyle ittifaklar kurarak uzlaşma çabaları, her seferinde bunları zayıflık olarak değerlendiren oligarşik güçlerin imha veya tam tasfiye dayatma ve operasyonlarıyla yanıtlanır, bu darbe ve operasyonlara karşı asıl hareketin işçi ve kent-kır yoksulu tabanı direnir ve isyan eder, hareketin hegemon orta sınıf/orta burjuvazi kesimleri onları pasifize edip yine uzlaşmacı ve parlamentarist politikalardan beklentiye sevk etmeye çalışır, ve bu böyle gider.

Böyle gitmez!

Gider mi? Aslında genellikle gitmez. Bu çelişkin “sınıflar arası” veya “sınıflar üstü” görünen “blok”, bir noktasında, artan basınç ve karşıt çıkarlar mücadelesiyle çatlar. Chavez’in kurmuş olduğu, bürokratik bir devlet partisine dönüşmüş olan “Birleşik Sosyalist Parti”den, önce küçük ve orta burjuva, para, rant ve iktidarın tadını alarak yozlaşmış eski Chavist kadroların bir bölümünden oluşanlar, ayrı ve sağcı bir parti kurarak ayrıldılar. Bu bölünmeyi tetikleyen, rejime karşı ABD ve oligarşi destekli orta sınıf gençlerin ırkçı-gerici sokak isyanları dalgası oldu. Venezuela’da orta sınıfın kökleri, kolonyal dönemde Rockefeller’ın Venezualla’da Avrupa ve ABD’den kolanyal beyaz yerleşimler ve “ırk islahı” ve tabii petrol ve ithalata dayalı ekonomiyle, kendini ayrıcalıklı ve üstün gören ve sömürge rejiminin istikrarının güvencesi olan bir orta sınıf yaratma politikasına dayanır. Venezuella’nın bu “daha beyaz” orta sınıfı da, kendini işçi sınıfı ve kent-kır yoksullarının büyük bölümünü oluşturan yerlilerden ve melezlerden üstün ve ayrıcalıklı görür. Bu “daha beyaz” orta sınıfların Chavizmde gördüğü hortlak, kendi sınıfsal konum kaybı ve düzen içindeki eski yükselme kanalları, statü, vasıf ve özerkliğin yerli ve melezler (yani işçi ve yoksullar) tarafından ele geçirildiği yanılsamasıdır. Bu orta sınıf kalkışmasında, kamunun ve yerel yerli topluluklarının gıda tedarik ve dağıtım depolarının yakılmasının, dahası ikisi de işçi olan iki yerlinin “Chavist” diye diri diri yakılmasının görüntüleri halen hatırlardadır.

Chavezci rejimin bunda bir payı varsa, Venezuela’nın yerli ve melez ağırlıklı halkından yalıtık, Avrupai bir kültürle yetişmiş bu “daha beyaz” eğitimli gençlerin, sınıfsal konum kaybı ve paniğine karşı, onlara, hem yıkıcı işçileşme süreçlerinin gerçek nedenlerini gösterip eğitecek, hem bilgi ve eğitimlerinden ekonominin reorganizasyonunda yararlanacak, hem de ırkçılık duvarlarını yıkarak işçi ve emekçilerle kaynaştıracak bir politika geliştirememesi, tam tersine katı bir bürokratizm ve klientelizm ile bu korkularını körükleyerek en baştan itibaren kaybetmesi ve neoliberal oligarşinin kucağına itmesiydi.

Rejim güçlü olduğu dönemde yanaşıp nemalanmak, zayıfladığı dönemde, eli güçlenenlere yaslanarak sağdan muhalefete geçmek, hep kazananların yanında yerini yapan ve bundan payını isteyen küçük-orta burjuva kesimlerin mide bulandırıcı “yanaşma”cılık klasiğidir. Bahaneleri elbette “Maduro’nun diktatörlüğü” idi, gerçek neden ise derin kriz/buhranın uzlaşmaz sınıf çelişkilerini açığa çıkardığı ve keskinleştirdiği koşullarda, Maduro’nun durmaksızın budadığı sosyal politikalara, ve halen şu veya bu ölçüde alt sınıflara yaslanmak zorunda oluşuna bile tahammül edemez hale gelmeleriydi. Maduro onlara eskisi gibi rant ve palazlanma alanı açamıyorsa, nemalarını daha büyük abilerinden almaya bakmak yeni trenddi.

Venezuela işçi sınıfında sosyalist eğilimler

Diğer taraftan, Birleşik Sosyalist Parti içinde azınlıkta olan işçi, kent-kır yoksulu yarı-proleter ağırlıklı sosyalistler ve/veya sosyalizme daha yakın duranların bir kısmı da ayrılarak, “Sosyalist Dalga” hareketini oluşturdu. Politikaları, emperyalist-oligarşik saldırılar karşısında her şeye karşın Chavizmin kazanımlarını savunmak, fakat artık ondan bağımsız hareket ederek, işçi sınıfının bağımsız sosyalist hareketini örgütlemekti. Venezuella’da sosyalist ve komünist iddialı hareketler içinde, emperyalist-oligarşik saldırganlığa karşı Maduro’yu desteklemek, ama ondan bağımsız hareket etmek gerektiğini düşünen de var, emperyalizme-oligarşiye karşı savaş ama Maduro’yu da istemiyoruz diyen de.

Çok güçlü oldukları, tutarlı bir sosyalist devrimci program, strateji ve çizgiye sahip oldukları, Chavizmin eklektizm ve bulanıklarından ideolojik-siyasal olarak tam kopabildikleri henüz söylenemez. Fakat Venezuella’da, yüzlercesi 1989 Caracas ayaklanmasında katledilmiş olsa da, sonrasında da, Chavez ve Maduro dönemlerinde de işçiler içinde hep bir devrimci sosyalist damarın varolduğunu bilmek önem taşır. Nitekim Chavez, ultra eklektik ve reformist “21. yüzyılın sosyalizmi” söylemini geliştirirken, işçi sınıfının bu en ileri ve militan kesiminin desteğini almayı ve Chavizm platformu içine çekmeyi de gözetmişti. Çünkü biliyordu ki, işçi sınıfının bu en ileri kesiminin desteğini, gözünü “sosyalizm” vaatleri ile boyayarak almadan, üretim ve yaşam alanında yoğun kitle aktivizmi ve örgütlenmesini gerektiren en basit sosyal reform politikalarını bile uygulayamaz, dolayısıyla ABD-oligarşinin saldırganlığına karşı kitlelerin güç ve isyanına yaslanamazdı.

İşçi sınıfının bu kesimleri, bir dönem için Chavez’in “komün, konsey, aşağıdan demokrasi, sosyalizm” vd söylemlerine gerçekten inandı. Ancak (Lebowitz’in de anlattığı gibi) fabrika ve tarım işçilerinden tam da bu doğrultuda, kamulaştırma, kolektivizasyon, işçi denetimi, işçi konseyleri temelinde üretim planlaması gibi binlerce öneri ve hatta tam kapsamlı proje tasarıları buz gibi bürokrasi duvarlarında eriyip gittikçe, bu beklentileri giderek sarsıldı ve güvensizliğe dönüşmeye başladı. Rejim ve partinin üst kademelerinde Boli-burjuvazi, rantçılık, yolsuzluk ve yozlaşma belirginleştikçe, bu hoşnutsuzluk daha da arttı. Maduro’yu başlangıçta ve seçimlerde kerhen desteklediler, fakat Boli-burjuvazi ve rantiye bürokrasinin parti ve rejimdeki hakimiyeti büyüdükçe, Chavez döneminin sosyal politika ve organizasyonları bile budandıkça, Maduro’nun oligarşiyle bile uzlaşma ve yaranma politikaları görüldükçe, yolsuzluk, yozlaşma ve çürüme kokuları burun direğini kırar hale geldikçe, ve tabii ki toplumsal buhran sınıf çelişkilerini daha bir açığa çıkarıp keskinleştirdikçe, giderek bir ölüm kalım sorunu olarak kendini gösterince, uzlaşmaz sınıfların yolları da birbirinden ayrışmaya başladı.

Bir ilk sonuç olarak…

Venezuella’da Bolivarcı reformizm büyük ölçüde iflas etmiş durumda. Bu, kapitalist üretim ilişkileri, sermaye egemenliği, özel mülkiyet, bürokratik rantiye devlet vbyi ortadan kaldırmayan bir “sosyalizm” hayali itibarıyla bir ütopik reformizm versiyonundan ibaretti. Chavezcilik, sanıldığı gibi bir küçük burjuva hareket değil bir nevi neo-jakoben burjuva hareketiydi. (Burada jakobenizmi, gündelik dildeki radikallik anlamından çok, kendi başına daha büyük güçlerle başa çıkamayacağı için, kendi sınıfsal çıkarlarıyla çelişse bile bir dönem için halkın desteğine ve hareketine yaslanmak zorunda kalan, halkın ayaklanması sırtından iktidara gelince de iktidarını güçlendirinceye kadar ikili oynayan – Fransız jakoben burjuva devriminde, jakobenlerin de iktidarlarını sağlamlaştırıncaya kadar küçük burjuva mülkiyet eşitliği vb söylemlerinde bile bulunmuşlardı-, fakat sonra yukarıdan aşağıya her türlü kitle inisiyatifini, istem ve özlemini tasfiye ederek, kendi bindiği dalı da kesen orta burjuva akımlar anlamında kullanıyoruz.)

Bu rejim, emperyalist-oligarşik kapitalist güçlerin pervasız saldırganlığından önce, kendi sınıfsal iç sınır ve çelişkilerinin açığa çıkması ve keskinleşmesiyle iflas etmiş durumda. Tersine, hep olduğu gibi, emperyalist-oligarşik kapitalist güçlerin saldırganlığının bu kadar pervasızlaşması, asıl rejimin kendi bindiği dalı kesmiş olmasından kaynaklanıyor. Halen ayakta duruyorsa, Venezuela işçi sınıfının ve yoksul emekçilerinin Maduro’ya hiç güvenmemesine ve hatta bir kısmı gitmesini istemesine karşın, daha ileri ve bağımsız bir alternatif bir güç ve örgütlenmeden henüz yoksun olmasından.

Ama bu hiç olmayacağı, veya Türkiye solunun yeni “3 dünya”cıları gibi “aman Maduro’yu eleştirmeyelim” diye sonsuza erteleneceği anlamına gelmiyor. Zaten tam da bu küçük-orta burjuva ulusalcı halkçı sınıf körlüğüne hapsolmaktır ki, Venezuela’da işçi sınıfının bağımsız sosyalist devrimci bilinç, örgütlenme ve hareketini bu kadar geciktirmiştir ve halen de çok sınırlı düzeyde kalmasına yol açmıştır.

Oysa dünya devrimler ve devrimci ayaklanmalar tarihine bir göz atmak bile, bir çok devrimci ayaklanmanın, işçilerin ve yoksul emekçilerin ölüm kalım noktasına varan ağır kuşatılma, açlık, yoksulluk, ezilme koşullarında özsavunma inisiyatifinden patlayıp ilerlediğini gösterir. Örneğin Paris Komünü! Paris Prusya ordularının kuşatması altındaydı, Fransız burjuva hükümeti Prusya ile uzlaşıp Paris’i silahsızlandırmaya kalkışmıştı, Paris işçileri ve yoksulları arasında korkunç bir açlık ve sefalet hüküm sürüyordu, insanlar vebalı fareleri bile tutup yemek zorunda kalıyordu… Ve sonrası, aynı Parisli işçilerin, işçi kadınların, milisin nasıl harikalar yarattığını, tarihin ilk proleterya iktidarının nüvesini ortaya koyarak bir çağ dönümünü açtıkları, biliniyor.

Venezuela’da burjuvazinin iki kanadı arasındaki ikili iktidar durumu ve sonucu ne olursa olsun, uzlaşmaz karşıtlık bunlar arasında değil sınıflar arasındadır. Venezuela işçi sınıfı, barrioları, kent ve kır yoksulları, tarihin en karanlık ve karşı devrimci bir döneminde, akıntıya karşı ileri bir adım atarak, kapitalizmin değilse bile neoliberalizmin zırhında ilk önemli deliği açmayı başarmışlardır. Ama iktidarı kendi ellerine alamadıkları için bıraktıkları ve destekledikleri ütopik-reformist yüzlü rejim tarafından bu adımın nasıl içinin boşaltıldığı, çarçur edildiği, kendi sırtlarından yine nasıl birilerinin zenginleştiğini, sonra da buhran ve devasa borçların yine nasıl kendi sırtlarına yıkıldığını görmüşlerdir ve artık bunun da deneyimine sahiptirler. Maduro rejimi değil ama son 30 yıllık dünya tarihinin, en ağır ve zorlu koşullarında gördüğü en başkaldırıcı, mücadeleci, direşken, yılmak bilmez, devrimci kitle dinamizmine sahip olan Venezuella işçi sınıfı ve barrioları, yarı-proleterleri, daha fazlasının, kapitalizmin zırhında da bir delik açmanın potansiyeline sahiptirler. Bugün, yarın ya da er geç…

Bu yüzden, emperyalist ve oligarşik kapitalist güçlerin Venezuela’ya her türlü saldırısı ve entrikasına karşı kesinkes uzlaşmaz karşıtlığımız ve tavrımızla birlikte, bizim asıl dayanışmamız, Venezuela işçi sınıfı ve barrioları, kent ve kır yoksullarıyla enternasyonal proleter devrimci dayanışmamızdır. Dünya çapında yeni bir istim almaya başlayan proleter ağırlıklı isyan ve direniş hareketleri de, öncelikle bunu gözetmeli, Chavezcilik ve Syriza deneyimleriyle, ilerde önlerine daha fazla çıkacak Sanders, Corbyn vb gibi bilimum sosyal liberal reformizm tuzaklarının, aslında çoktan iflas etmiş ve tarihsel olarak aşılmış olduğunu görmelidir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*