Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “Ve Şaltere Uzandı Nasırlı El” kitabına eleştirel katkı

“Ve Şaltere Uzandı Nasırlı El” kitabına eleştirel katkı

Ve Şaltere Uzandı Nasırlı El” kitabına eleştirel katkı

20 bine yakın metal işçisinin 2015 yılında gerçekleştirdiği fiili kitle grevi ve direnişi hareketini içinden anlatan ve değerlendiren, önemli bir kitap “Ve Şaltere Uzandı Nasırlı El”. (Yıldırım Doğan, Ve Şaltere Uzandı Nasırlı El: Metal İşçilerinin Sömürüye ve İşbirlikçi Sendikal Düzene İsyanı. Vivo yay. İstanbul. 2019)

Sınıf mücadelesinin önemli momentlerini, bizzat bu eylemlerin içinde ve önünde yer almış işçilerin aktif katılım ve katkısıyla, anlatan, inceleyen, geleceğe dönük dersler çıkartan biçimde kitaplaştırılması, tarihsel bir sınıf mücadelesi birikiminin yaratılması ve kurumlaştırılması; öncü, arayış içindeki işçilerin eğitim ve tartışmasına sunulması açısından kritik bir öneme sahiptir. Türkiye’de son dönemlerde işçi sınıfının çeşitli kesim ve sorunlarına ilişkin akademik saha çalışmaları kitaplarında belli bir artış olmakla birlikte, günümüz sınıf mücadelesini ve gelişme sorun ve dinamiklerini ele alan teorik çalışma ve pratik mücadele deneyimlerine ilişkin kitaplarda ciddi bir kısırlık var. Varolan Tekel, Greif direnişlerine ilişkin kitapların ise, bu mücadele deneyimlerinin bilimsel-eleştirel incelenmesi, daha geniş biçimde tartışılıp geliştirilmesi, daha geniş işçi kesimlerinin eleştirel özümsemesine sunulması açısından pek başarılı olduğu söylenemez.

Metal Fırtına, Türkiye işçi sınıfının 2000’li yıllardaki en önemli grev ve direniş hareketidir. Bu büyük kitle grevinin üzerinden 4 yıl geçmiş olmasına karşın, bu süreci az çok bütünlüklü ele alan kitapların olmaması, büyük bir boşluk olarak duruyordu. Kuşkusuz, 2015-16 döneminde Metal Fırtına üzerine sayısız yazı yazıldı, sendika ve siyasetlerin hazırladığı dosyalar, gazete-dergi ekleri/özel sayıları çıkartıldı, grevci işçilerle çok sayıda röportaj yapıldı, bazı akademisyenler tarafından işçilerle görüşmeleri de içeren saha araştırmaları yayınlandı. Bunlar bir ön birikim oluşturmakla birlikte, bir kitap çalışması daha derleyici, toparlayıcı, daha kalıcıdır. Grev sürecinin sıcaklığı ve akışı içindeyken görülemeyen bir dizi noktanın açığa çıkartılması, temel nirengi noktalarının belirginleştirmesi, sürece daha soğukkanlı, tarih bilimsel, bütünsel, sistematik, eleştirel ve özeleştirel yaklaşma olanağı verir. En azından böyle olması gerekir.

“Ve Şaltere Uzandı Nasırlı El”, 2015 metal işçileri grev ve direniş hareketinin kitaplaştırılmasına dönük boşluğu biraz gecikmeli de olsa, doldurmaya dönük önemli bir adım. Gecikmenin, 2015’in ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin siyasal iklimin değişmesi ve ağırlaşması, ve hem işçi mücadelelerinde hem de devrimci harekette bu birkaç yıllık kesitte yaşanan gerilemeden kaynaklandığını tahmin edebiliriz. Kitabın bugün yayınlanması belki daha bile isabetli, çünkü ekonomik ve siyasal krizin derinleştiği, işçi sınıfına çok ağır yeni bir saldırı dalgasının başladığı bir süreçte, önceki 2009 krizinden itibaren 2015’e kadar sınıfsal-toplumsal mücadelelerinin belli bir yükseliş gösterdiği dönemin değerlendirilmesi, bu yeni açılmakta olan sert mücadeleler dönemine hazırlık açısından işlevsel olacaktır. Kimbilir, Türkiye’de solun yıllardır burjuva seçim süreçleri içinde eriyip gittiği, işçi sınıfını ancak büyük direnişler ve büyük işçi katliamlarıyla hatırlayabildiği yerde, işçi sınıfını yeniden gündemleştirmeye dönük adımlardan biri de olabilir.

Kitabın eksik ve sorunlu gördüğümüz yanlarına dair eleştirel katkı ve tartışmalar geliştirmeye çalışacağız. Bununla birlikte kitabın, son dönemin işçi yazınında dikkate değer bir çaba olarak gördüğümüzü belirtelim. İşçi sınıfı diye bir sorunu olan herkes tarafından eleştirel bir gözle okunup incelenmesini, işçilere okutulması ve işçiler tarafından tartışılmasını, önerebiliriz. Direnişi gerçekleştiren öncü metal işçilerinin direniş sürecindeki sıçramalı gelişimlerini, yaşadıkları sorun ve çelişkileri, ileriye doğru attıkları adımları, geliştirmeye çalıştıkları çözümleri, tıkanma noktalarını, ilişkileniş biçimlerini ortaya koymasıyla, kendi direnişlerini kendilerinin anlatmasıyla, kendi çıkardıkları derslerle de, işçiden işçiye bir öz eğitim kitabı olmaya elverişli.

Kitap, Metal İşçileri Birliği ekseninden hazırlanmış. Doğal olarak epeyce bir MİB propagandası da içeriyor. Ancak MİB’in bu süreçte başta metal işçilerinin hareketini organize edip yönlendirmeye çalışan facebook sayfası olmak üzere, bu direnişteki inisiyatif ve çabaları düşünüldüğünde, MİB’in bu direnişteki faaliyet ve deneyimlerini direnişle birlikte, ve onun içinden öncüleşmeye çalışan bir parçası olarak ele alınması, gerçek anlamını kazanabilir. Bu açıdan, MİB’in çok sınırlı birkaç kişi ve işçi ilişkisiyle başlayıp kendi boyunun çok üzerindeki bir işçi mayalanması ve hareketine bütünden müdahil olma ve örgütlemeye dönük adımları, bu süreçte yaptıkları ve yapamadıkları, ileri adımları ve tıkanma noktaları, yalnız sınıf bilinçli öncü işçiler açısından değil devrimci işçi sınıfı faaliyeti yürütenler açısından da ilgiyle incelenip değerlendirilmesi gereken bir deneyim oluşturuyor. Kaldı ki, MİB’in bu süreçte kendi yaptıklarını, karar ve uygulamalarının anlatım ve değerlendirmelerinin, daha içeriden, kalıplara boğmadan, daha mutavazı ve yapmacıksız olduğu söylenebilir. Kitabın yaklaşık yarısından biraz fazlasını oluşturan, Renault, Tofaş, Coşkunöz, Valeo, Mako, Delphi fabrikalarından işçilerin kendi direnişlerini kendilerini anlattığı ve tartıştığı bölümler, direnişin daha içeriden okunmasını sağladığı gibi, MİB’in anlatımlarındaki bir dizi boşluğa da işaret ediyor, MİB’in çıkardığı sınırlı sonuçlardan fazlası üzerine düşünme olanağı sağlıyor.

Giriş bölümü

Kitabın birinci ve giriş bölümü, metal işçilerinin tarihsel mücadelelerinin 1960’lardan 2000’lere çok kısa bir özetinin ardından, 2015 metal işçileri direnişinin ön sürecine ve direnişin başlıca dönemeç noktalarını özetlemeye çalışıyor. Betimleyici düzeyde ve zayıf kalmış bir bölüm. Okuru, farklı siyasal ve toplumsal etkenleri karıştırmadan, metal işkolundaki çelişkilerin keskinliğine odaklamak ve daha sonra gelişimi anlatılacak direniş sürecinin bazı dönemeç ve nirengi noktalarıyla kaba bir ön çerçevesini çizmek açısından düşünülmüş görünüyor. Ancak metal işçilerinin fiili grev ve direnişinin “tarihsel arka planı” gibi bir altbaşlık içeren bölüm, işkolu dışındaki etkenlere de yer vermeliydi. Kitabın sonuç bölümünde değinilen, 2009 krizi sonrası işçi grev ve direnişlerindeki artış ve yaygınlaşmanın, bu bölüme alınması daha iyi olurdu. Keza, Gezi isyan ve direnişinin etkilerine, ve Gezi ile işçi direnişleri arasındaki karşılıklı etkileşime bir alt başlık ayrılabilirdi. 2014 yılındaki 6-7 Ekim ve Rojava direnişlerine, 2015’in ikinci yarısında ise Kürdistan’da kirli savaşın yeniden başlatılmasına, sermaye ve devletinin bunları işçi sınıfında şovenizmi körüklemek ve metal işçileri üzerinde de milliyetçi-şoven bir baskı ve geriletme unsuru olarak kullanılmasına; dolayısıyla işçi sınıfı ile Kürt sorunu arasındaki ilişkinin ne olup olmadığı ve nasıl değiştirilebileceğine tek kelimeyle bile değinilmemesi ise, kitabın en büyük suskunluk konularından birini oluşturuyor.

Bu bölümdeki diğer bazı eksiklikleri şöyle sıralayabiliriz:

Üretim teknik-idari yapısında ve emek organizasyonunda, sömürüyü (özellikle göreli artı-değer sömürüsünü) aşırı yoğunlaştıran ve despotikleştiren dönüşüm süreçlerinin ele alınmaması. Metal işçilerinin çalışma koşullarında keskin ağırlaşma, giriş bölümünde birkaç değinme, işçilerin anlatımlarının ise ayrılmaz bir bileşeni olarak var. Büyük metal-otomativ fabrikası işçileri, çalışma koşullarında ezici ağırlaşmanın kuşkusuz farkındadır ve buna son derece tepkilidir. Üretkenlik artışı baskısı, bu sektörde 10 yıl çalışan işçinin başta bel, boyun fıtıkları, menisküs, distrofi olmak üzere çalışamaz hale gelmesinden, genç işçi sirkülasyonundan görülebilir. Metal işçisi, genellikle ücret artışı mücadelelerini sömürünün aşırı yoğunlaştırılmasının telafisi olarak görür. Ancak uzlaşmaz sınıf çelişkisini keskinleştiren üretim ve emek organizasyonundaki dönüşümler, her zaman bu mücadelenin temel iç dinamiklerinden biri olmayı sürdürür. Metal işçilerinin 2015 direnişinin, temel gündemlerinden birinin çalışma koşullarının aşırı ağırlığı olması, bunun bir göstergesidir. Buna karşın düzen sendikacılığı, aşırı üretkenlik baskısı ve organizasyonlarının üzerine gitmeyi tabu sayar, ve bu kritik sorun TİS süreçlerinde yer almaz. Metal işçilerinin kolektif direniş dinamik ve gündemleri arasında yer alan bu sorunun, 2015 direnişinin temel talepleri arasında yer almaması, MİB’in kitabında da bir alt başlık olarak bile yer verilmemesi, üzerinde başlıbaşına düşünülmesi gereken bir konudur. Burada Marksizmin üretim teknik altyapısı ve üretim-emek süreç ve organizasyonlarındaki dönüşümlerin, sınıf mücadelesi üzerindeki etkilere verdiği önemi hatırlatmakla yetinelim.

Bir diğer eksiklik, proletarya enternasyonalizmi sorunu. Otomotiv ve yan sanayi, dünya çapından en küreselleşmiş, en entegre imalat sektörlerinden biridir. Ford, Fiat, Renault gibi küresel otomotiv tekellerinin çeşitli ülkelerdeki kolları, aynı zamanda birbirine girdi-çıktı üretimi de yapar. Nitekim Türkiye’deki 2015 metal direnişi sürecinde, Renault’da üretimin durmasından 3 gün sonra Renault’nun Polonya’daki fabrikası durma noktasına gelmişti. Tofaş’taki grev birkaç gün daha sürseydi, Fiat-Koç’un Fas’ta kurdukları fabrika da duracaktı. Aynı şey, otomotivin sektörler arası yüksek entegrasyon düzeyi (üretimin dev çaplı toplumsallaşması) açısından söylenebilir: Otomobil lastiği (Brissa, Goodyear, vd), otomobil camı (Şişe-Cam), yassı çelik (Erdemir, vd), lojistik, bilişim-iletişim ve “üniversite-sanayi işbirliği” çerçevesinde devlet desteğiyle üniversitelerde oluşturan otomotiv platform ve projeleri. Tabii bunlara, otomobil yatırım ve satın alma kredileri çerçevesinde, aynı holdinglerin bünyesindeki bankalarla oluşturan finansman mekanizmalarını da eklemek gerekir. Dolayısıyla kim ki otomotiv üretiminden bahsediyorsa, üretimin uluslar arası ve sektörler arası dev çaplı toplumsallaşmasından, entegrasyonundan, merkezileşme ve yoğunlaşmasından da bahsetmek, bunu dikkate almak, buna yönelik belli sonuçlar da çıkarmak zorundadır. Kuşkusuz otomotiv-metalde kar oranları halen önemli ölçüde işkolu çerçevesinde oluştuğundan işkolu mücadelesi önemini yitirmemiştir, dahası otomotiv-metal işçileri sınıf mücadelesinde lokomotif kapasitesini yitirmemiştir. Ancak gerek stratejik olarak, gerekse metal işçilerinin direnişi sırasında ajitasyon-propagandanın yöneleceği diğer işçi kesimleri açısından, üretim sürecindeki bağlantıların bilinmesi büyük önem taşır. Tek bir otomobilin imalat ve satışının en az 5 ana sektör, 20’ye yakın alt sektör ve 200’e yakın (ayrı görünen ama birbirine bağlı) firmada gerçekleştiğinin, üretim ve emek süreçlerinin bütünden ve merkezi olarak ERP benzeri sistemlerle denetlendiği ve organize edildiğini bilmek, farklı bir olanağa da kapı açar: Üretimin dev çaplı toplumsallaşmasına karşılık kapitalist azami kar için üretim ilişkileri çelişkisi… Ve bunun sınıf mücadelesine kazandırdığı itilim ve gelişim doğrultusuyla ilişkisinin ortaya konulması. Kısaca kapitalizme karşı sosyalizm propagandasının, güncel mücadeleler içinde de son derece yalın ve anlaşılır biçimde yapılabilmesi. Bunlara kitapta hiç olmazsa birkaç sayfalık bir alt başlık ayrılabilirdi; ve bu bölüm, sonuç bölümünde havada kalan “işçi mücadelelerinin siyasallaştırılması” konusuna, sosyalist devrimci sınıf politikası ve perspektifine bir girdi olabilirdi.

Kitabın giriş bölümünde gördüğümüz bir eksiklik de, “metal işçisinin değişen profili”ne ilişkin çok konsantre bir tanım yapılmaya çalışması, ancak açmadığı gibi, sonuç bölümünde de buna ilişkin gerekli çıkarımların yapılamamış olmasıdır. “Metal işçisinin değişen profili” konusunda şunlar söyleniyor:

“Öyle ki zaman içerisinde ücretler, sosyal haklar ve iş yükünde yaşanan kötüleşmenin yanı sıra yeni ve genç bir işçi profili fabrikalarda ağırlık kazanmaya başlamıştır. Asgari ücret seviyesine yakın ücretler alan bu işçiler, hem bilgiye ulaşmak bakımından donanımlıdırlar hem de kültürel ve sosyal bakımdan daha ileri bir durumdadırlar. Bununla birlikte itaat, azla yetinmecilik, şükürcülük gibi feodal kültürel özelliklerden nisbeten uzaktırlar. Eğitimli ve aynı zamanda farklı seçenekleri olduğunu düşünen, kaybedecek şeyleri olmayan, arayışta bir kuşaktır bu. İşte mücadelenin ana dinamiğini bu işçiler oluşturacaktır” (s20).

Söylenenler genel planda doğru olmakla birlikte, çok yetersiz. 80’li, 90’lı yıllara kadar metal işçilerinin ağırlığını ortaokul mezunları oluştururken, bugün 4’te üçünü mesleki teknik lise mezunları oluşturuyor. Üniversite mezunları bile var. (Metal sektöründeki büro işçilerinin, işçi veya işçileşmekte olan mühendislerin, üretimin tasarım, bilişim-programcılık gibi kilit noktalarında yer alan daha vasıflı ve çekirdek işçilerin durumunun ayrıca incelenmesi gerekir.) “Bilgiye ulaşmak bakımından donanımlıdırlar”dan ne kastedildiği tam anlaşılmıyor. Ne tür bilgiye hangi kanallarla ulaşmak; sosyal ilişki ağlarının genişlemesiyle mi, sosyal medya mı, okuyarak mı, farklı kanallarla mı? Bizim gözlemlerimize göre hepsi, ama günümüzde, tarihsel ve sosyal bilimsel bilgi bir yana, gerçek bilgi bile oldukça kıt. Aşırı “bilgi kirliliğiyle” malul, daha ziyade son derece eklektik enformasyon parçacıkları ile sınırlı. Üstelik günümüz “post-modern çağında”, göreci, kaygan, öznelci hissiyat, duygu, anlamlandırma biçimleri, gerçek bilgiden daha fazla öne çıkıp onu kenara itebiliyor, gerçek bilgiye ulaşılması ve aktarılması önünde bir engel haline gelebiliyor.

Günümüz genç işçi kuşaklarının daha eğitimli, daha meraklı olduğu, hemen her konuda kulaktan duyma ya da sosyal medyadan edinme bir şeyler bilir göründüğü, özel ilgi ve merak duyduğu konularda kendi başına bir şeyler öğrenmeye çalıştığı, daha çok sayıda işçinin bir şeyler okuduğu doğru. Ama bu bir avantaj olduğu kadar, her şeyi bildiğine inanan devrimci ve solcuların genel donanımsızlığıyla birleşince, bir dezavantaja da dönüşebiliyor. Eskiden “okumuş” devrimciler, eğitim düzeyi daha düşük işçileri üzerine ne isterse yazıp şekillendireceği “boş kağıt” gibi görürdü. Bugün ise, işçiler hemen her konuda doğru yanlış, çoğunlukla da son derece eklektik ve bulanık bir takım fikir, inanç ve kanılara sahip olarak varlar. Bu ise en başta gerçek bilginin ne olup olmadığını ayrıştırma, sınıf çalışması yürüten kadroların genel bilimsel ve siyasal olduğu kadar sosyal ve kültürel donanımını ve çeşitliliğini artırma, işçilerin ne söylediği kadar gerçekte ne söylemek istediğini ve ne hissettiğini anlama, sınıf sezgileri yaşam deneyimleri ve ilişki ağlarıyla sahip oldukları örtük bilgiyi açığa çıkarma, ayrıştırma ve işleme, sınıf mücadelesinin gerçek ve doğru bilgisini içeren ortam ve kaynakları ve işçilere ulaştırma kanallarını geliştirme, tek yanlı aktarımlardan ziyade tartışma, sorgulama olanağı veren ortam ve yöntemleri geliştirme, özellikle önyargılarla yüklü milliyetçilik, din, ataerkillik gibi epey köklü barikat ve reaksiyonları “görmezden gelme”den bunlarla etkin savaşım yöntemleri geliştirme gibi, daha zorlu görevleri ortaya çıkarıyor.

Direniş Güncesi

Kitabın İkinci Bölümü, “Direniş Güncesi” başlığını taşıyor. Metal işçilerinin grev ve direniş dalgasını, MİB’in bu süreçteki faaliyetleri ve hareketi yönlendirmeye çalıştığı taktik karar ve uygulamalar açısından ele alıyor. Bosch direnişinin deneyimi ve bu çerçevede geliştirilen işçilerle yeni iletişim biçimlerini (internet yazışmaları, cep telofonu irtibatları, bir facebook platformu), Bosch’taki sözleşmeden sonra kaynamaya başlayan diğer metal-otomotiv fabrikası işçilerine genişletilerek uygulama refleksi. Birkaç kişi ve birkaç işçi ilişkisiyle başlayan faaliyetin, bu facebook sayfasının, büyük ama atomize metal fabrikası işçileri arasında bir kolektif iletişim, organizasyon ve eylem platformu haline gelmesi… Aktarılan yeni güçlerle işçilerle yüzyüze temasa geçme, öne çıkan fabrikalardan işçilerle bir fabrikalar arası koordinasyon kurulunun oluşturulması… Kent Meydanı mitingi, Türk Metal’den toplu istifa gibi hareketi ileriye çekici taktik karar ve koordinasyon çalışmaları…

Kaynaşma sürecine birkaç kişi ve birkaç işçi ilişkisi ile giren MİB’in süreçteki etkisinin sıçramalı gelişmesi ve bir kırılma noktasına kadar inisiyatifi elinde tutmayı başarması, esinleyici bir örnek. Türk Metal çetesine, diğer düzen sendikaları ve fabrika ilişkileri daha fazla olan reformist sola, belki hepsinden önemlisi, grevlerin yükselişiyle birlikte polisin yoğunlaşan baskı, takip uygulamalarına karşı çok yönlü mücadele deneyimleri, aynı şekilde.

Ancak bu koşullarda sıcak süreci, büyük ölçüde açık veya yarı-açık yürütme zorunluluğu, sık yer değiştirme, güçleri farklı işçi evlerine dağıtma, takip atlatma ve kontrolü gibi önlemlere karşın (işçilerle cep telefonu, internet iletişimini sürdürme gereğiyle birlikte teknik takipten sıyrılamama sorunu vd) kırılma noktalarından biri oluyor. Burada temel sorun, sıcak direniş sürecinde dışarıdan ilişkilerin hızla gelişmesi, fabrikalar arası işçi toplantıları yapacak düzeye gelmiş olmasına karşın, temel fabrikaların içinden kalıcı bir güç, komiteler ve iç inisiyatife sahip olamamak olarak görünüyor. Tabii sıcak işçi hareketi bunların oluşturulmasını beklemez, bu koşullarda geriye polis takibinin yoğunlaşması ve çemberin daralmasına karşı ilk elde alınabilecek önlemler dışında, bir operasyonu göze alarak faaliyeti sürdürmek oluyor ki, beklenen operasyon gecikmiyor.

Ancak MİB’in süreçteki inisiyatifinin MİB operasyonu öncesinde zayıflamaya başladığına dair belirtiler de var. Bunların başında da direnişin başını çeken Renault ve ağırlık merkezini oluşturan Renault-Tofaş işçilerinin, bir noktadan sonra MİB ile ilişkilerini kesip, yollarını ayırması geliyor. Kitabı hazırlayanlar, Renault ve Tofaş’ta MİB ve TOMİS etkisinin kırılmasına ve bu ayrışmaya kısmen değiniyorlar, ancak nedenlerini açıklamıyorlar. Renault ve Tofaş işçilerinin kendilerini ayrıcalıklı gördüğü, hareketin bütününü gözetmeden kendi başlarına davrandıkları gibi gerekçeler de pek ikna edici görünmüyor. Bizzat Tofaş işçilerinin MİB’i doğrudan tanıma istemiyle 30 Tofaş işçisiyle bir evde yapılan toplantı, yeterince etkili biçimde değerlendirilememiş görünüyor. Tofaş işçisinin (MESS’in koçbaşı Koç’un özel baskı, istihdam vb politikaları ve “Türk Metal’in kalesi” olması nedeniyle) “Tofaş’ta olmaz, Tofaş yapamaz” önyargılarını eylem sürecinde (yüzde 51’le) aşmış olmasına karşın, Tofaş işçisinin bu göreli geriliğini bir sıçrayışta aşamayacak olması, bir neden olabilir. Koç, eski özel harpçilere, uzman çavuşlara, ülkücülere Tofaş’ta özel bir kontenjan ayırır, Türk Metal çetesinin “vurucu gücü” de bunlara dayanır. Tofaş işçisinin eğitim düzeyi ortalaması, örneğin bir Renault’ya göre daha geridir, ilkokul, ortaokul mezunu ve İmam Hatipli oranı daha yüksektir. Aynı şekilde tarikatçılık ve milliyetçilik Tofaş’ta daha güçlü ve köklüdür. Türk Metal’den istifa eden Tofaş işçisinin, Çelik-İş gibi bir sendikada karar kılması da bunun bir göstergesi. Önyargıların gücünü, sermaye ve devletinin yoğun dezenformasyon ve kirli propagandasının etkisini ve Tofaş’ta bunların dışarıdan ilişkilerle aşılmasının zorluğunu gösteriyor. Direnişin öncü gücü olarak otorite kazanan Renault işçileri açısından ise, aynı sorun, reformist sol parti ve çevrelerin içeride daha fazla etki ve ilişkilere sahip olması, MİB ve TOMİS’i bloke edip işçiyi Birleşik Metal-İş’e yönlendirmede de belirgin bir etkiye sahip olmasıyla, farklı bir biçimde yaşanıyor.

Kitapta büyük metal fabrikalarındaki yeni işçi kuşaklarının, önemlice bir bölümünü kesen muhafazakarlık, din, milliyetçilik olgularının ele alınmaması bir diğer eksiklik olarak görünüyor. Keza kimlik, kültür heterojenliği veya parçalılığı. Metal fabrikasında kulağı küpeli, saçlarını at kuyruğu yapmış, gitar çalan erkek işçiyle, tarikat veya cemaat ilişkili işçi aynı bantta aralarında teknik iş dışında bir iletişim olmadan yan yana çalışabiliyor, kolektif direniş sürecinde bu ayrımlar işçiler tarafından kenara itilip daha farklı iletişim, kaynaşma olanakları doğabiliyor, ama bu ayrımlar da ortadan kalkmadığı gibi, özellikle sermaye ve devletinin karşı saldırıya geçmesi ve kara propagandasından muhafazakar işçi kesimleri daha kolay etkilenebiliyor. Diğer taraftan, gerek Bosch direnişinde gerekse metal fırtına da, namazında niyazında muhafazakar ve kapalı görünümlü işçiler arasından oldukça militan, öncü (çoğu reformist sol işçiden bile daha ileri tutumlar alan) işçiler çıktığını da gördük. Kitabın dersler çıkarmaya çalışan sonuç bölümünde buna ilişkin daha sistematik çıkarsamalar yapılabilirdi.

Kitabın, metal işçilerinin hareketinden ve MİB’in bu süreçteki faaliyetlerinden dersler çıkarıltılmaya çalışıldığı sonuç bölümünde, 3 kez doğrudan, 2 kez de dolaylı olarak “yapılan bazı hatalar”ın da olduğu söyleniyor. Ancak bu hataların ne olduğu söylenmiyor, kitabın MİB’in bu hareket içindeki faaliyetlerinin anlatıldığı bölümden veya bütününden de bu hataların ne olduğunu çıkarmak mümkün olmuyor. MİB’in bu süreçteki hatalarının ne olduğunun da samimiyetle ortaya koyması, bu süreçte oynadığı rolü ve katkılarını gölgelemez, tam tersine güçlendirir, dahası işlevlerinden biri bu deneyimleri doğrusu ve yanlışıyla işleyerek işçi sınıfının öncü kesimlerine mal etmek olan kitabın eğitici işlevini güçlendirirdi. Bunun yerine şunlar söyleniyor:

“Bir sınıf partisi iddiası hareketin eksikliklerine de sorunlarına da öncelikle kendi aynasından bakar. Hareketin içindeki devrimciliği de eleştirmekle yetinmez, kendisini bir bütün olarak yargılar. Çünkü önderlik sorunları aşağıdan tartışılmaz, bütünden ve yukarıdan tartışılarak anlaşılabilir ve çözülebilir. Bundan sonra bir işçi hareketinin ve bu hareket içerisinde yaratılmış olanak ve kazanımlara dayanarak kendisini yeniden ve daha ileriden örgütleyebilir, örgütlemek zorundadır. Ancak bunu başaramadığı bir durumda tüm imkan ve olanaklar heba edilir, önderlik iddiası bu harekete dayanarak sıçramak yerine onunla birlikte kendisini de tüketir.” (s250)

Bu sözleri nereye koyacağımızı bilemedik. 4 yıldır, metal işçileri sürecindeki çalışmalara dair merkezi, ve bu süreçte ileri doğru atılan adımlar kadar yapılan hataları da içeren, her düzeyde öncülük/önderlik sorunlarıyla birlikte ele alan bir değerlendirme yapılmadığı mı söylenmiş oluyor? Ya da biz burada başarılarımızı anlatabiliriz, hataları değerlendirmenin yeri ayrıdır mı denmiş oluyor?

Biz metal işçileri hareketi sürecinde MİB’e iki eleştiri yöneltmiştik. Birincisi, Coşkunöz’deki direniş çok geri bir uzlaşmayla bitirilmesine karşın bunu geçiştirmesiydi. Ardından Tofaş’taki grev ve direniş yine kötü bir uzlaşmayla, hem de sözcüler tarafından emrivaki biçimde bitirilmesine karşın bunu “kazanım” diye sunmasıydı. Hem de Ford Otosan’da işçiler, Tofaş uzlaşmasını tanımayıp “burası Tofaş değil” sloganıyla direnişi sürdürürken! Bu, “aman moral bozmasın” diye gerçekleri işçilerden gizlemek, salt gazla direnişi yönlendirmeye çalışmak gibi bir hatadır ve sonucu da duvara toslamaktır.

Kitapta işçiler tarafından seçilen sözcü kurulları eleştiriliyor. Bu sözcülerin tabandan seçildiği, başlangıçta tabandan denetlendiği ve tüm kararları tabanın kitlesel onayına sunarak aldıkları, ancak sonra sözcüler üzerinde taban denetimi ve onayının kalktığı, sözcülerin kendilerini ayrıcalıklı olarak görmeye başladıkları, patron ve devlet baskısı yemlemesiyle sendika bürokratlarına benzemeye başladıkları, çok geri uzlaşmacı kararlara emrivaki imzalar attıkları söyleniyor. Çözüm olarak da, bu kurullarda rotasyon sistemi öneriliyor. Rotasyon sistemi kendi başına çözüm olmaz. Çünkü ortada, daha sözcülerin tabandan belirlenmesi sürecinde başlayan bir sorun vardır. Örneğin, kitapta yeralan bir Renault işçisinin anlatımında şunlar geçiyor:

“O süreçte sorun şu oldu herkesin aklındaki, bu temsilcileri kim seçti? 8 tane sözcü var, bu adamlar bütün işleri yürütüyor, yukarı ile görüşüyor, günde 5-6 kere oturdular masaya. Ama ben seçmedim bu adamları, kim seçti? Ve şöyle bir şey oldu bu 13 gün içerisinde. Bu adamlar sürekli gittiler geldiler; bir teklifle geliyorlar; o teklif hiç değişmedi. 13 gün boyunca hep aynı teklif getirildi.” (s122)

Coşkunöz’de ise, işçilerin seçtiği kurul değil, tuhaf biçimde daha yüksek ücretli ve uzlaşmacı geri kesimlerden oluşan başka bir kurul patronla görüşmeye gidiyor? Bu gibi örneklerde ortada bir tuhaflık olduğu açık. Patronla görüşmeleri yürüten bir sözcüler kurulu var, ama bir çok işçi bunları kimin seçtiğini bile bilmiyor, üstelik bu kurul tabanın reddettiği aynı teklifi 13 gün boyunca dayatmaya devam ettiği ve taban iradesine uymadığı halde görevden alınamıyor. Öyleyse rotasyondan önce, taban iradesine uymayan ve uygulamayan temsilcileri geri çağırma sistemini yerleştirmeyi düşünmek gerekir. İkincisi, taban kurullarının ve temsilcilerinin seçiminin daha organize ve bilinçli yapılmasını sağlamaktır. Çünkü herkes bilir ki, çoğu işçinin daha doğru dürüst birbirini tanımadığı ve sınamadığı bu tür hareketlerin başlangıç dönemlerinde, protestoyu ilk başlatan veya şu ya da bu tutumuyla öne çıkan işçilerden bazıları, daha büyük sorumluluk ve direşkenlik ve beceri gerektiren işlerde aynı başarıyı gösteremeyecek olsalar bile, bir anda kendilerini “öne itilmiş”, temsilci ve hatta otorite olmuş bulabilirler! Tabanın temsilcileri denir ama ortada ne doğru dürüst bir taban seçimi, aday, tanıma, onay mekanizması bile çoğunlukla yoktur. “Seçilmiş” görünenlerin mücadele süreci içerisinde sınanması yoktur. İşçilerin ortalama ve geri kesimlerinin, birileri öne çıkmış görününce tüm sorumluluk ve görevleri ona bırakma, görev üstlenmeme, sorgulamama, denetlememe gibi yüzyılların yönetilme alışkanlığından kaynaklanan kötü huyları da vardır. (Çoğu işçi ancak istemediği en kötü sonuçları kucağında bulunca, bu temsilcilere isyan eder, o zaman da çok geç olur.) Üçüncüsü, sözcülerin yetki ve görev sınırlarının net tanımlanmasıdır. Bunlar arasında herkesi ilgilendiren kararların herkesin onayına sunulması zorunluluğu; ve olabildiğince çok sayıda işçiye çeşitli konularda aktif sorumluluk vermek, herkesi de aktif olarak kararların alınması sürecine katmak olmalıdır. Yani işbölümü ve temsiliyet mekanizmasının doğuracağı yabancılaşma ve tabanı edilgenleştirme tehlikelerine karşı, karar ve eylem organlarını olabildiğince iç içe geçirmek, bütünleştirebilmektir. Dördüncüsü, her fabrikada sınıf gerilim ve mücadelesinin daha ileri ve daha geri olduğu bölümler ve işçi kesimleri vardır. Temsilcilerin bütünden kopmadan, fakat geri kesimleri de ileriye çekecek tarzda, daha mücadeleci kesimler içinden seçilmesi gerekir. Yoksa bir dizi örnekte görüldüğü gibi, ağzı daha iyi laf yapan, şişinmeci veya orta yolcu tipler de tombaladan çıkabilir, ve daha geri kesimler içinde zemin bulabilir.

Metal işçileri hareketi üzerine işçilerle görüşmeler üzerinden yapılan başka bir çalışmada, bir metal işçisinin şu sözleri aktarılıyor:

“Her bölümden temsilci seçilecek. Her banttan her atölyeden ama nasıl seçeceğiz. Biri dedi seçilen arkadaşlara dikkat edin. Hepsi ezilenler olsun dedi. Çok hoşuma gitti o çocuğun dediği, ezilenlerden olsun. O gerçekten çok iyi bir konuşmaydı yani. Saat dokuzda bunu konuştuk 11’de tüm temsilciler seçilmişti. Her atölyeden her birimden temsilciler seçildi. Ondan sonra eylemler içinde ön plana çıkanlar da oldu tabi, ne adamlar ön plana çıktı. Adamın hiçbir bilinci yok. Siyasi bilinci yok, tamamen ezilmişliğin verdiği yılların verdiği yük omuzlarından atıyor adam. Söylemlerine bakıyorsunuz tamamen işçi ağzı bir tane siyasi etki yok. Ama sonuna kadar gideceğim diyor. Daha hala da öyle adamlar var yani…” (Aysen Tokol-Ceyhun Güler, İşçilerin Gözünden Bir Direniş Hikayesi: 2015 Metal Direnişi. Atatürk Ün. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 2016, sayı 5)

MİB’in temsilci kurullarının en aşağıdan yukarıya doğru oluşturulması çağrısında bir sorun yok, doğru olan bu. Ama, bunun, bütünden ve her temel fabrika içinde yukarıdan bir devrimci inisiyatif ve otorite ile bütünleşmemiş olması, ciddi bir boşluk olarak ortada duruyor. MİB’in bu süreçte bir hatası varsa, bu sözcüler sorununu epey geç – Renault ve Tofaş işçilerinin kendisiyle ilişkilerini kesip yollarını ayırdıktan sonra- farketmesidir. Bu da ilk eldeki başarılarıyla bir baş dönmesi yaşamasından, temel fabrikalara daha güçlü nüfus etmeden bu başarıların ilerleyen ve zorlaşan süreçte de kendiliğinden devam edeceğini düşünmesinden kaynaklanmış olabilir. Sonradan en geri uzlaşmacı ve emrivaki sözleşmelere imza atan sözcülerin sert biçimde -dışarıdan- eleştirilip teşhir edilmesi, değiştirilmesinin istenmesi pek bir anlam ifade etmiyor. Bu çapta bir harekette deneyimsizliğin de payı olabilir, ancak sözcüler sorunu önceden öngörülebilseydi, aktif taban katılımı, taban denetimi, daha çok sayıda işçinin aktif sorumluluk almaya özendirilmesi, tüm kararlarının tabanın onayına sunulması, taban iradesine uymayan sözcülerin geri çağrılması gibi önlem, uyarı ve çağrılarla, kurulların daha iyi işlemesini sağlayabilirdi.

İkinci ve daha kritik bir eleştirimiz, MİB’in bu süreçteki faaliyetinin devrimci bir insiyatif ve çaba içermekle birlikte sendikalist düzeyde kalması, direniş süreci boyunca, metal işçileri arasında oldukça yaygın ve köklü olan din, milliyetçilik, ataerkillik, hükümet, devlet gibi konulara hiç dokunmamasıydı. ‘Eğer bu sorunlara facebook sayfasından dokunacak olsaydık, işçilerin çoğunluğunu blok olarak karşımıza almış ve MESS, Türk Metal ve devletin kara propagandasına zemin sunmuş olurduk’ vb denilecekse; asıl bunu yapmamış olmanın faturası özellikle 2015’in ikinci yarısından itibaren daha ağır olmuştur. Bunu yapmanın ve ifade etmenin uygun biçimleri bulunabilirdi.

Örneğin kitapta metal işçilerinin anlatımları arasında, direnişte yer alan kadın işçilere dönük küçümseyici ve dışlayıcı tutumlarına dönük çok net özeleştirel ifadeler var. Yine kitapta yer alan bir Tofaş işçisinin anlatımında, ülkücü bir işçinin direniş deneyimiyle birlikte, “Solcu diyorlarsa bu yaşıma kadar solcu olmamıştım, bundan sonra solcuyum …” dediği aktarılıyor. Yine örneğin, ne yazık ki kitapta yer almayan, direniş sırasında Mako’da yaşanan bir örnek anlatılabilir. Fabrikada çalışan emekliliği yaklaşmış bir Kürt işçi, milliyetçi Türk işçilerinin sürekli hakaret ve tacizlerine uğramaktadır. Kürt işçi, 90 bin liraya yakın tazminatını yakmayı göze alarak hiç ikirciksiz direnişe katılmakla kalmaz, en önde yer alan, direniş için en çok koşturan, en aktif işçilerden biri olarak, daha önce kendisini dışlayıp hakaret eden milliyetçi işçilerin bile büyük güven ve takdirini kazanır. hatta bu işçilerden bazıları daha önceki tutumları için Kürt işçiden özür dileyip elini öperler. Tekel direnişinde de Karadenizli işçilerle Kürt işçiler arasında yaşanan benzer örnekleri biliyoruz.

Metal işçilerinin direnişi üzerine, bahsettiğimiz bir diğer çalışmada, erkek bir metal işçisinin kadın işçiler üzerine söyledikleri şöyle aktarılıyor:

“Direniş sırasında farklı olaylar da yaşandı yani iyi anlamda. Bir grup bayan bir kenarda yatıyorlardı. Siz kalkın dedik evinize gidin. Burada rezil olmayın, bizi terslediler. Nerede bayan biz burada bayan göremiyoruz. İşçiyiz dediler… Eylem bize birçok şey de kazandırdı bunun en önemli örneği ise eylemlerden önce onun adamı bunun adamı diye bir şey vardı ama eylemde bu ortadan kalktı. Herkes sarmaş dolaş oldu…”

Bu örneklerin sayısı artırılabilir. Lenin’in “İşçi Sınıfı Partisinin Din Karşısındaki Tutumu” makalesi iyi bilinir. Lenin, dine (buna milliyetçilik, ataerkillik gibi diğer köklü gerici önyargıları da katabiliriz) karşı soyut ajitasyon-propagandadan değil, sınıf savaşımı temel ve ekseninde somut mücadeleden bahseder. Bu da en iyi, birbiriyle en bağdaşmaz kimlik ve siyasal görüşlere sahip işçilerin bile birbirine karşı önyargılarını sarsan ve birbiriyle daha ileriye doğru kaynaştıran kolektif sıcak mücadele sürecinde yapılabilirdi.

Direnen İşçiler Anlatıyor

Kitabın üçüncü bölümü, “Direnen İşçiler Anlatıyor” başlığını taşıyor. Renault, Tofaş, Coşkunöz, Valeo, Delphi, Mako’dan toplam 13 işçinin kendi fabrikalarındaki direnişlerini ve genel olarak metal hareketi üzerine anlatımları yer alıyor. Özellikle Tofaş’tan ve Delphi’den öncü işçilerin, fabrika içi süreçleri ve yaklaşımlarını anlattıkları bölümler, oldukça güçlü. Hem süreci hem de öncü işçilerin durum ve düşünce tarzlarını, bu süreçte geçirdikleri değişimi ve çıkardıkları sonuçları içeriden görmek açısından değerli bölümler. Coşkunöz işçisinin direnişi yeniden yaşadığı yoğun duygusallığı ve bu tür direnişlerde taktik plan yoksunluğu sorununa yaptığı ısrarlı vurgularla iz bırakıyor. Renault işçilerinin anlatımları ise, her halde daha merkezde duran işçilere ulaşılamadığından epey zayıf kalmış. Ancak direniş içindeki farklı işçi kesimlerinin değerlendirmelerini toplu görmek, daha bütünlüklü bir tablo çıkarmak açısından önemli.

Daha önemli olan, soru cevap tarzı olmayan öncü işçi anlatımlarında, bu tür işçi röportajlarında okumaya alışık olduğumuz kilişe ve genel geçer yanıtları epey aşan, yaşanmışlıkla kalmayan, bunun üzerine derinlemesine düşünerek ve tartışarak bu süreci özümseyerek ileriye bakan, okurun da önyargılarını ve alışılageldik kalıplarını sorgulamaya zorlayan, anlatımların sürecin iç sorun ve dinamiklerine nüfuz ediciliği. Hamasi olmadan somut durum, duygu ve düşünceler üzerinden geleceğe dönük taşıdığı ışık huzmeleri. “Her şey çok güzel olacak” gibi içi boş bir slogan değil ama, işçi sınıfının öne çıkan ve sınıf mücadelesi temelinde yükselen “güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler” slogan ve şarkısı (metal direnişinde olduğu gibi Flormar’da da vardı) böylelikle daha bir ete kemiğe bürünüyor.

Bu bölümde, Renault’dan da bir grup işçinin birbiriyle tartışarak ve birbirini tamamlayarak yaptığı daha geniş bir anlatım, yanısıra Ford Otosan ve Arçelik’ten de işçi anlatımları olabilseydi, daha farklı işçi mecra ve kesimlerini de görme ve birbiriyle karşılaştırma olanağı olabilirdi. Örneğin, neden olmasın, kitapta reformist sol denilen eğilimden birkaç işçiye, sonuç bölümünde yorumlanarak, devrimci inisiyatifle ve öncü işçilerin yaklaşımlarıyla somut olarak karşılaştırma olanağı sağlayacak biçimde verilebilirdi. Bu hareket içindeki farklı güç ve eğilimlerin çelişki ve çatışmasını, daha somut ve daha bütünden görme ve karşılaştırma olanağı sağlayabilirdi.

Direnişten Dersler

Kitabın dördüncü ve son bölümü, “Direnişten Dersler” başlığını taşıyor. Metal işçisi hareketinden çıkartılan dersleri içeriyor.

Sonuç bölümünde, yukarıda değindiğimiz ve tartışmalı bulduğumuz, işçi kurullarına ilişkin “rotasyon” önerisi dışında katılmadığımız bir şey yok. Yalnız çıkartılan sonuçlar, çok genel geçer kalıyor, metal işçileri hareketinin tarihsel-somut tahliline dayanmıyor. Bu genel sonuçların tamamına yakını bir dizi önemli yeni gelişim sorun, ihtiyaç ve dinamiğini ortaya çıkaran böyle bir direniş deneyimi yaşanmadan da yazılabilirdi.

Çıkartılması gereken bir sonuç da, fabrikaların içinden kalıcı çalışmanın gerekliliğiydi.

Metal işçileri hareketinden doğan yeni mücadele istemlerine yer verilmemiş. Hareketin temel taleplerinin yanısıra, kitaptaki metal işçilerinin anlatımından yeni mücadele istem ve özlemleri de çıkarsanabilirdi. Bunların başında, her işçinin anlatımda yer alan, işçilerin emeğini sömürmenin ötesinde artık yağmalayan, kişiliğini, sağlığını, sosyal ve kültürel yaşamını ezen, parçalayan, yok eden azami üretkenlik/sömürü/emek-kontrol sistemlerine karşı istemler geliyor. İşçi sağlığı, işçilerin sosyal ve kültürel yaşamı için yeterli iş-dışı serbest zaman, yıkıcı çalışma yoğunluğu ve üretkenlik temposunun düşürülmesi, işgünü ve emek sürecinde işçilerin soluklanabilmeleri, tuvalet vd ihtiyaçlarını giderebilmeleri, birbirleriyle iletişim kurabilmeleri, sorunlarını birlikte konuşup kararlar alabilecekleri zaman ve olanakların tanınması, işçi ve emeğin yıkıcı değersizleştirilmesine son verilmesi, işçi onuru, yanlızca sendikal değil üretim sürecindeki kararlara katılabilmek, aşırı rutin/robotlaştırıcı ve köreltici işler yerine daha yaratıcı ve kendilerini geliştirici işler yapabilmek.

Örneğin, kitapta yer verilen bir Tofaş işçisi, koşulduğu işin körelticiliği ve anlamsızlaştırıcılığı mükemmel ifade ediyor:

“Yani ben düşünüyorum, güneş her gün doğuyor ama yeni bir anlamla doğmuyor. (İşçi bunu ziyarete gittiği bir “din alimi”nin, “güneş her gün doğuyor, yeni bir anlamla doğuyor” sözü üzerine düşünerek, kendi yaşamıyla ilişkilendirip eleştirerek söylüyor-bn.) Her gün ben o fabrikaya gidiyorum, aynı şeyleri yapıyorum, yapıyorum ve saatlerce yapıyorum ve günlerim ziyan oluyor. Bir anlamsızlık belridi ve anlamsızlık da amaçsızlığı beraberinde getiriyor. Bu da beni uçurum kenarına getirdi ve düşüncelerimle yaşantım arasında bir uçurum oluştuğunu fark ettim. Ve buna artık bir dur demenin zamanının geldiğini düşünüyordum kendi kendime.” (s168-9)

Bunları söyleyen işçi, çalışma koşullarının rutinliği ve tüketiciliği, yalnızlaşma, toplumsal anlamsızlık ve amaçsızlık duygusu ile acı ve mistik düşüncelere kapılmış, dini, mistik, metafizik kitap, cemaat ortamlarında çözüm aramış, hocalara filan gitmiş; ama bu ortamlar ve düşünceleri ile bir işçi olarak gerçek yaşamı arasındaki keskin çelişkiyi farketmiş. Onun bir hocadan duyup kendi sınıf sezgileriyle yeni bir temelden yorumladığı, “güneşin her gün yeni bir anlamla doğması”, yani kendini toplumsallaşarak çok yönlü geliştirebileceği, kendi tarihsel ve toplumsal anlam ve amacını bir toplumsal sınıf öznesi ve özgürleşmesi olarak kazanabileceğidir. Bu, aslında, henüz bilince çıkarılmamış bir sınıf sezgisi olarak, tohum halindeki sosyalist bir toplumun özlemidir.

Aynı işçi, söyleşinin sonunda, sınıf içindeki önyargıları ve bölünmeleri kırıp hak bilinci ve mücadelesini nasıl yaygınlaştırabiliriz? Sorusuna karşılık şunları söylüyor:

“Bunlar akla önem veren, düşünmeye önem veren, sorgulamaya önem veren düşünürlerin, yayınların çoğaltılması, aforizmaların paylaşılması, işte sanal alemde bu tarz aforizmaların paylaşılması ile olur. Örneğin bir Ali Şeriatı’dir, bir Ercüment Özkan’dır, bir Atasoy Müftüoğlu’dur. Bu şekilde sorgulamayı, düşünmeyi yaygınlaştırmamız lazım. Bunlar benim verdiğim İslami kesimden isimler. Sol kesimden de olabilir. Bu tarz hakka, emeğe ve adalete çağıran ve insanı düşündüren paylaşımların artması lazım.” (s181)

İşçiler, bir çırpıda islami-mistik vd ideolojinin etkisinden sıyrılamasa da, bunların kendi sınıfsal-toplumsal ihtiyaç ve özlemlerine yanıt vermediğini görüyor. Bununla birlikte, işçilerin bu mistik-dini “düşünürler”de günümüz solunun ve devrimcilerinin karşılayamadıklarından, ne aradığını veya bulduğunu sandığı üzerine düşünmek gerekir. İşçi aslında apaçık söylüyor; günümüz kapitalist toplumunda ve ücretli kölelik düzeninde, işçi yalnızca aşırı despotik sömürülmeye ve yağmalanmaya, ezilmeye karşı bir öfke değil, toplumsal sınıf olarak varoluşsal bir yıkıcı değersizleşmeye, hiçleştirilmeye karşı da bir öfke ve arayış yaşıyor. Emeğin, yaşamın, insanın, neyin ne ve nasıl böyle olduğu, geleceğin ne ve nasıl olacağı ve değiştirilebileceği, bu çerçevede daha açıklayıcı bilgi, ama yalnızca bilgi de değil, duygu-anlam, eylemli amaç ihtiyacı. Böyle bir işçi bile, gerçek sınıfsal istem, ihtiyaç ve özlemlerine yanıt verecek soldan, devrimci ve komünistlerden neden tek bir isim bile sayamıyor; neden örneğin Marx’ın, Komünist Manifesto’nun, Kapital’in, ismini bile duymamış veya ulaşamıyor; işte devrimcilerin kendilerine sorması gereken bunlardır.

Bir diğer öncü Tofaş işçisi, yine dini bir terminoloji içerisinden, sınıf sezgileriyle aynı ihtiyaç ve özleme işaret etmeye çalışıyor:

“Musa’nın devrimi budur mesela, bilinçsiz bir topluma tepeden inme, tamamen siyasi taleplerle hareket ettiği için, Musa’nın yaşadığı zorluklara bak. Musa’yı ifrit etti adamlar. Musa insanları firavun zulmünden kurtarıyor, deniz yarılıyor, özgür yaşam imkanı sunuluyor, bıldırcınlar keklikler bilmem neler veriyor. Sonra iki dakika dağa çıkıyor, geri döndüğünde buzağıya tapıyor buluyor adamları… Yani delirtiyorlar adamı… Çünkü Musa’da sadece siyasi hareket olarak peşine takıyor bunları…” (s160)

İşçi şimdiye kadar siyaset adına bundan başka bir şey görmediği için, siyaseti de bir bütün olarak tepedencilik, şefçilik olarak tanımlıyor. Bunun karşısına da, işçiyi yalnızca dar anlamda aydınlatmakla, bilinçlendirmekle kalmayan, kendi öz mücadelesi içinde toplumsallaştırarak özneleştiren bir toplumsal siyaset (yani aslında sosyalist sınıf siyaseti) tanımı yapmaya çalışıyor.

Coşkunöz işçisi ise, bir cümlede özetliyor meseleyi:

“Sıradan bir işçinin herşeyi değiştirebilirim düşüncesi doğdu, insan olduğunun farkına vardı.” (s188).

İnsan, yani tarihsel, toplumsal özne olduğunun farkına vardı!

Bu işçilerin istisnai olduğu düşünülmemelidir. Kitapta anlatımlarına yer verilen işçiler olsun, bizim de faaliyetlerimizde her gün konuştuğumuz ve iletişimde olduğumuz işçiler olsun, hepsinde görünen şudur: İş, günü kurtaracak ücret, gündelik gereksinmeler, sendikal demokrasi gibi konular merkezde durur; ama bunlar karşılanacak olsaydı bile, daha derin ve daha büyük bir boşluğun hissi, bunun ne olduğunu kavrama, anlama sezgisi ve çabası, işçilerin biraz iç dünyası aralanmaya başlayınca her yanlarından sızmaya başlar. Bu daha derin ve daha büyük boşluğun adı işçiyi kendi hayatının ve toplumun öznesi kılacak, sosyalizmdir! Geleneksel, dar anlamıyla (ve kitapta da tekrarlandığı gibi) “işçi sınıfının siyasallaşması” sorunu değil, işçi sınıfının sosyalistleşmesi sorunu, sosyalist sınıf bilinci, politikası ve örgütlenmesi sorunudur.

Sonuç olarak “Ve Şaltere Uzandı Nasırlı El” son dönemin işçi yazınında dikkate değer, işçiler tarafından okunması ve tartışılması gereken bir çalışma. Asıl eğitici ve geliştirici işlevini de bizzat işçiler tarafınan eleştirel bir gözle incelenip tartışıldığında kazanacaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*