Anasayfa » GÜNDEM » Ve biz bilmezdik Taksim’in bu kadar özgür olduğunu/Yasaklanmadan önce!…

Ve biz bilmezdik Taksim’in bu kadar özgür olduğunu/Yasaklanmadan önce!…

1-

Ve biz bilmezdik Taksim’in bu kadar özgür, bu kadar sonsuz, bu kadar bizim olduğunu
Yasaklanmadan önce

Genel direnişin başlıca dinamiği, geniş kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istememesidir. Kitlelerin eylemli dinmez öfkesi başbakan ve AKP hükümetiyle birlikte, polis, valilikler, belediye yönetimleri, cemaatler ve medyayı da derinlemesine kapsamakta, ortadan kalkmamış rejim krizini yeniden açığa çıkarmakta ve derinleştirmektedir.

2-

“Burjuvazinin tıpkı “yeni bölge düzeni” iştahası gibi, “yeni kent düzeni” iştahası da, bu siyasal-toplumsal sarsıntı ve güç mücadelelerinin temel konularından biridir.” 

http://devrimciproletarya.info/yeni-kent-duzeni-ve-mekan-savaslari/3 Mayıs 2013

Bir hafta geçmeden Reyhanlı katliamı ve onbinleri bulan kitlesel militan protesto eylemleri dalgası yaşandı.

Bir ay geçmeden de Gezi’de yıkım saldırıları ve Türkiye çapında yüzbinlere yayılan Genel Direniş dalgası yaşandı.

Reyhanlı katliamı ve buna karşı onbinlerin eylem dalgası, Türkiye burjuvazisi ve devletinin saldırgan dış politikasında bir kırılmanın en dehşetli ifadesiydi.

Gezi saldırısı ve buna karşı yüzbinlerin Genel Direniş dalgası ise, Türkiye burjuvazisi ve hükümetinin saldırgan iç politikasında ciddi bir kırılmanın ifadesi oldu.

3-

“Taksim’i 1 Mayıs’ta yasaklama cüretine karşı söylenecek ilk şey şudur: Taksim sizin lütfunuz değil. Hiçbir zaman da olmadı ve olmayacak. Biz, işçi sınıfı, gençler, kadınlar, kürtler, devrimciler olarak onu, militan mücadele inisiyatifimizle, bedellerle, söke söke aldık. Bu yüzden Taksim 1 Mayısı, sizin izninize filan da bağlı değil. Hiçbir zaman olmadı ve olmayacak. Taksim’den bir çizik daha yediğinizle kalacaksınız.

Taksim’in bizim bir kolektif söz, toplanma ve eylem merkezimiz olması, sizin Taksim’i bir mali oligarşik sermaye merkezi haline getirme projenizle bağdaşmıyorsa, yıkılacak olan sizin Taksim projenizdir.”

http://devrimciproletarya.info/1-mayis-taksim-ve-zamanda-mekanda-ozgurluk-mucadelemiz/ 26 Nisan 2013

 

Genel direnişi harekete geçiren, yılların kapitalist mali oligarşik toplumsal yıkım, baskı ve değersizleştirme politikalarının, özellikle son 1 ayda büsbütün pervasızlaşması oldu. Tepeden inme yasaklar, emrivaki toplumsal mühendislik projeleri ve gaz-toma-cop demokrasisi her zaman vardı. Fakat son 1 ayda yaygınlaşan kitle protestolarına karşı öylesine yoğunlaştı ki, neredeyse kent meydan ve sokaklarının, üniversitelerin gaza boğulmadığı gün geçmez oldu.

1 Mayıs öncesinde “sendikalar yasası”, “sendika operasyonları”, “füze kalkanı”, “kutlu doğum”, İstiklal’de “masa operasyonu”,  “kürtaj” , “3 çocuk”, “Emek Sineması”, “Muhteşem Yüzyıl ve Behzat Ç.” vd dayatmaları ve saldırganlığı… Burjuvazi ve hükümetinin 1 Mayıs’ta Taksim yasağı ve saldırganlığı… Taksim ve çevresinden başlayarak her türlü kitle eylemine yasak ve gaz-cop saldırganlığı… İnönü Stadındaki son maçlarına Beşiktaş’tan toplu gitmek isteyen Çarşı grubu ve on binlerce Beşiktaş taraftarına 1 Mayıs’ı aratmayan yasak ve gaz-toma-su saldırganlığı… En saldırgan ve yayılmacı Suriye ve bölge politikasının sonucu olan Reyhanlı katliamı… Üniversitelere ve stadlara yeniden gazcı polisin ve yanısıra silahlı korucuların sokulması kararı … THY grevine karşı haydutça grev kırıcılık ve 5 bin polisin havaalanını işgal ederek grevi zorbaca bastırma harekatı… İçki yasakları ve içki içen herkesin ayyaş ve kafası kıyak olarak aşağılanması…Metroda el ele tutuşan bir çifte yapılan gerici “ahlak ayarı”, bunu protesto için metro istasyonunda organize edilen öpüşme etkinliğine sopalı satırlı saldırı… Şehir tiyatroları ve kültür-sanat kurumlarını kapatma ve taşeronlaştırma yasa tasarısının basında yer alması.. Doğa ve orman katliamcısı nükleer santral, İstanbul’a yeni havaalanı ve 3. köprü dayatmaları… Aşırı şaşaalı milyonlarca dolarlık “Fetih” şenlikleri… 3. köprüye Alevileri aşağılayacak biçimde Alevi katliamcısı Yavuz Selim’in adının verilmesi… Bir inşaat işçisinin iş kıyafeti nedeniyle AVM’nin kapısından kovulması… En sonu Gezi Parkı’nın projede bile olmayan bir keyfilikle yıkılıp Topçu Kışlası ve AVM yapılmak istenmesine karşı direnenlere iki gün üst üste gazlı, tomalı, grayderli, ağaçları kökünden söküp direniş çadırlarını yakmaya varan saldırganlık…

Yılların birikimi üstüne binen bu bir ayın, siyasal-toplumsal gerginlik giderek tırmanarak kırılma noktası olmasında, şu etkenler önemli bir rol oynamıştır:

Birincisi ve en önemlisi. Direnişlerin inatçılaşması, kitleselleşmesi ve yaygınlaşmasıdır.

Gezi Parkı öncesinde de, yukarıda saydığımız tüm yasak, aşağılama ve saldırıların, üst üste ciddi kitlesel tepki ve inatçı direnişlerle karşılanmış olmasıdır. Tüm bu yasak, saldırı, katliam ve aşağılamalar büyüyen bir kitle tepkisi ve fiili kitle gösterileri ve direnişleri ile karşılanmamış olsaydı, Gezi Parkı’ndaki kıvılcımlanıp yüzbinlere yayılan genel direnişin de yolu açılmış olmazdı.

Öncelikle, 1 Mayıs’ta Taksim yasağına karşı birkaç eylem kırıcısı dışında neredeyse tüm devrimci, sol örgütlerin, muhalif sendikal hareketin, dahası örgütsüz kitlelerin yasağı tanımayıp Taksim doğrultusunda net tutum almış olmasıdır. Taksim yasağını parçalamak öylesine meşru bir duruş ve dahası direniş-muhalefet normu haline gelmiştir ki, 1 Mayıs’ta eylem kırıcılığı yapan TKP, 6 Mayıs’ta Taksim’de eyleme çıkmak durumunda kaldı. 1 Mayıs’ta DİSK’in Şişli kortejinde yer almayan Birleşik Metal İş, Taksim’den Gezi’ye yürüyüş yapmak durumunda kaldı! 1 Mayıs’tan sonra yalnız devrimciler değil, Hava-İş’ten Emekli-Sen’e, tiyatro sanatçılarından öğrencilere kadar tüm muhalefet eylemlerini daha bir inatla Taksim’e taşımaya başladı.

Reyhanlı katliamı ise tüm Türkiye’de yaygın militan kitle eylemleri ile karşılandı. Özellikle Antakya’daki kitlesel eylemler ve çok uzun süredir ilk kez Ankara ve İstanbul’da tüm üniversitelerden öğrencilerin eş zamanlı ortak militan kitlesel eylemleri, genel kentsel direnişin de önemli bir sinyalini verdi.

THY grevinin görülmemiş pervasızlıktaki grev kırıcılığa ve bir polis ordusuna karşın kitleselleşerek sürdürülmesi de ablukada açılan bir diğer inatçı direniş gediği oldu.

Polisin Beşiktaş taraftarlarına Taksim 1 Mayısını aratmayacak gazlı-tomalı-havaya ateş açmalı saldırganlığına karşı binlerce taraftarın çatışması, on binlercesinin her dağılışından sonra tekrar toplanıp polis barikatlarına ve stada yeniden yeniden yürümesinde de, hem bir Taksim 1 Mayısı esini, hem de farklı bir inat, polise ve hükümete karşı giderek bilenen bir öfke vardı… Binlerce kişinin bir ağızdan polise karşı küfürlü slogan atmasına ilk orda tanık olduk.

(http://devrimciproletarya.info/dolmabahce-stadyumu-mekan-savaslarina-devam/)

İkincisi. Türkiye burjuvazisi ve devletinin saldırgan dış politikasındaki kırılmanın, iç politikaya da yansımasıdır.

Reyhanlı katliamı, son dönemlerdeki en önemli eylem dalgalarından birini yarattı. Türkiye burjuvazisi ve hükümetinin en saldırgan dış politikasının sürdürülemez hale geldiğinin en dehşetli göstergesi oldu.. İç ve dış politikanın daha dolaysız biçimde iç içe geçtiği günümüzde, bölgesel tekelci saldırganlık politikasının hükümetin kucağında patlaması, öfkeyi yaygınlaştırdı ve hükümetin karizmasını çizen zayıf karnını gösterdi. Böylece iç politikadaki kırılmanın da sinyallerini verdi.

Gezi gibi kitle isyan ve direniş dalgaları, Lenin’in vurguladığı gibi, egemen sınıf için egemenliğini biçim değiştirmeden, eskisi gibi sürdürmek giderek zorlaşırken, egemen sınıf siyasetinin bir bunalımı (Kürt politikasında Roboski’nin, Suriye politikasında Reyhanlı’nın ortaya koyduğu gibi), ezilen sınıfların hoşnutluksuz ve kırgınlıklarının sokağa dökülmesini sağlayacak bir gedik açmaya başladığında ortaya çıkar.

Üçüncüsü. Kürt ulusal sorununun etkisidir.

Kürt sorununda neoliberal müzakere sürecine geçiş, inkar, katliam, kitlesel tutuklamalar ve zorbaca bastırmaya dayalı Kürt politikasının sürdürülemez hale geldiğinin, iç politikadaki bir kırılmanın ifadesiydi. Ancak neoliberal reformist müzakare politikasına geçiş de tersinden benzer bir etki yarattı. Tıpkı daha önceki “ileri demokrasi” hayalperestliğinde olduğu gibi, neoliberal müzakere sürecinin başlarında kendileri için de esneme ve demokratik haklar beklentisine giren toplumsal kesimler (kadınlar, Aleviler, gençler vd) yine tam bir hayal kırıklığı ile karşılaştı! Türk ve Kürt burjuvazileri arasındaki neoliberal müzakere süreci, bugüne kadar demokrasi mücadelesinin önde gelen dinamiği olmuş bir hareketin en geri düzeyde bir uzlaşma sürecine girerek silahlı mücadele ve kitlesel fiili sokak hareketi alanını önemli ölçüde boşaltmaya başlaması, burjuvazi ve hükümetini tam tersine pervasızlaştırtı. Kürt hareketini nötralize edince, geriye kalan toplumsal-siyasal muhalefeti artık çok daha kolayca bastırıp dizayn edebileceğini düşündürttü. Burjuvazi ve devletinin bu “tahterevalli” hesabı tutmadı, tam ters tepti. (Fakat bu noktada ortaya çıkan tehlike, Kürt hareketi fiili militan muhalefetten geri çekilirken, daha önce onun baskıladığı ulusalcı-faşist hareketin gazlı Silivri eylemleri, akiller protestoları, TC ve Atatürk kampanyaları vb ile onun güçler dengesinde yarattığı boşluğu doldurmaya hamle yapmış olması ve Kürtleri AKP işbirlikçiliğiyle kodlayarak, ulusalcı-faşist zehirini genel direniş içinde de daha serbestçe salgılamasıdır. Diğer taraftan Kürt hareketi, Taksim 1 Mayıs’ından Reyhanlı’ya ve en son Gezi Genel Direnişine, her seferinde önce katılmayacağını açıklasa da, soldan ve kendi tabanından da gelen basınçla dışında kalamamaktadır. Gezi’de de onu kurtaran Sırrı Süreyya’nın Gezi’deki yıkım saldırılarını milletvekili forsuyla engellemedeki rolü olmuştur.)

Genel direniş dalgası neden başka bir siyasal-toplumsal olaydan değil de Gezi’den patladı?

Bu tür büyük kitle hareketlerinin arkasında, kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istememesinin, en yakıcı maddi ve/veya manevi ihtiyaçlarının engellenmesi, bastırılması veya değersizleştirilmesinin, gelecek kaygısı ve güvencesizliğinin, boğulma, durmaksızın taciz edilme ve hiçleştirilme duygusunun giderek tahammül edilmez hale gelmesi vardır. Bu kırgınlık, hoşnutsuzluk ve öfke birikiminin belli bir noktasında patlamaya doğru gitmesi genellikle,

a- Düzen politikalarında hormonlu bir kibir, şişinme ve dayılanmacılık ile iç içe iyice belirginleşen zaaf ve kırılma işaretlerinin ortaya çıkmaya başlaması,

b- Kitlelerin buna karşı aktif tepki ve direnişlerinin artmaya ve inatçılaşmaya başlaması,

c- En sonu, geniş kitlelerin kime ve nasıl yapılmış olursa olsun, doğrudan kendi benliklerine, yaşam, onur ve geleceklerine kastedilme olarak gördükleri, aynı zamanda hem artık tahammül edilmez hale gelen bastırılma ve taciz edilmeye hem de buna karşı isyan ve direniş duygularına tercüman olacak, bir infial ve cesaret duygusu olarak da sembolleşecek bir kıvılcımlanmayla ortaya çıkar.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki kitle isyan ve direnişleri dalgası, üniversite mezunu işsiz sokak tablacılığı ile sokak köşelerinde yaşamaya çalışan kent yoksulu bir gencin, durmaksızın terör estiren zabıta tarafından bir kez daha tablasının dağıtılması ve dövülmesi üzerine kendisini yakmasıyla patlak vermişti.

Türkiye’deki genel direniş ise, polisin Gezi Parkı direnişçilerine şafak saldırıları, çadırlarını yakması ve savunulan ağaçların kökünden sökülmesi üzerine patladı. Taksim yalnızca tarihsel mücadele birikimiyle değil, aynı zamanda büyük mücadeleler ve bedellerle kazanılmış bir demokratik hak ve özgürlüğün pervasızca gasp edilmesi olarak, tüm bastırma, dayatma, değersizleştirme, özgürlüksüzleştirme saldırılarına karşı direnişin yoğunlaştırılmış bir sembolü haline geldi. Burada kilit bir kavram, Taksim’in 1 Mayıs, kolektif eylem ve sosyal yaşam alanı olmasının mücadeleyle kazanılmış bir hak olmasıdır! Sınıfsal-toplumsal mücadelelerin tüm deneyimleri, mücadeleyle kazanılmış bir demokratik hak ve özgürlüğün gaspının yaratacağı tepki ve mücadele istencinin her zaman daha büyük, daha varoluşsal, daha içsel ve öznesel olduğudur. Nazım’ın “bugün pazar, bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar” şiirinden uyarlayarak söylersek, “ve biz bilmezdik, Taksim’in bu kadar güzel, bu kadar özgür, bu kadar sonsuz, bu kadar bizim olduğunu/Taksim yasaklanmadan önce!”

Gezi Parkı sadece buna yeni bir derinlik, yeni bir boyut kazandırmıştır: “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser”, “Beton değil doğa/AVM değil park”, “Mahalleme, meydanıma, ağacıma, suyuma, toprağıma, ormanıma, parkıma, evime, bedenime dokunma”, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine”… Bunlar Gezi Parkı direnişinin ilk gününden, direnişin en geniş kitleler nezdinde meşruluğu, naifliği, saflığı ile belli bir antikapitalist içerimi birleştiren pankart ve sloganlarından bazıları. (Ancak direniş kitleselleştikçe, başlangıçta sahip olduğu antikapitalist öğelerin ortadan kayboldu, Erdoğan ve AKP’ye odaklanan tepki antikapitalizmden tümüyle koptu. Bunu ayrıca ele alacağız.) Ve buna karşı kara, kana, daha fazla sermaye ve oligarşik iktidarına susamış sınıfın gazla, TOMAlarla, iş makinalarıyla, çadırları yakan, ağaçları kökünden söken, yakıp yıkma terörü… Ve buna karşı ilk direniş sembollerinin hızla toplumsallaşması: Yakın mesafeden polisin yüzüne hırs ve adeta zevkle gaz sıktığı bir kadın direnişçinin kaçmadan yalnız yüzünü çevirip gözlerini kapatarak dimdik durması, kökünden sökülen bir ağaca sarılan ve polisin tekmeleri, coplamaları, gaz sıkmasına karşın hastanelik oluncaya kadar bırakmayan bir diğer direnişçi. Ve iki kez direnişle savunulan, ikinci saldırının akşamı 10 bin kişinin eylem yaptığı Gezi Parkı’na, bir üçüncü saldırıya, her türlü tahammülün ötesindeki bu pervasızlığa artık kim sessiz kalabilirdi ki?!

Gölgesi satılık olmayan ağaçların, Gezi Parkı’nın barikatlaşan yüreklerinin, ille de Taksim’in, tüm yasaklanmış mücadele meydanları ve sokaklarının, bastırılmış soluk alma ve özgürlük ihtiyacının, tüm gazsız, copsuz, polissiz, yasaksız, tacizsiz, aşağılanmasız, hükmedilmesiz, AVMsiz hava ve yaşam sahası özlemlerinin, Ey Özgürlük’ün savaşım çağrısına artık kim sessiz kalabilirdi ki?

Beşincisi. Taksim-Gezi eylemlerinin, her polis saldırısıyla, her gazla, Erdoğan ve hükümetinin her dayılanması, her taciz ve aşağılamasıyla, daha bir yığınsallaşması, daha bir yaygınlaşmasıdır.

Bu da kitlelerin belli bir psikolojik eşiği aşmaya başladığı yerde, onu zorbaca bastırmaya, küçümsemeye, yok saymaya dönük her hareketin, tam da kitlelerin direncini daha fazla artıran, daha fazla kızıştırıp cesaretlendiren bir ajitasyon etkisi yaptığı çok tipik bir durumdur. Marx’ın dediği gibi, burjuva siyasetin en aşırı özgüven anları, aslında toplumu ve bireyleri en fazla boğmaya ve kendisinin de irtifa kaybetmeye başladığı an olduğu halde, onun kendini insan türünün ideal, çelişkisiz yaşamı olarak gördüğü ve kurmaya çalıştığı andır. Fakat bunu ancak, kitlelerin maddi-manevi tahammül koşullarına, dolayısıyla kendisinin yönetebilme koşullarına karşı şiddetli bir çelişki yoluyla yapabilir.

Özal’ın da kendi sonunu hazırlayan etkenlerden Bahar Eylemleri ve Zonguldak madenci grevi karşısında nasıl yangına körükle gittiği hatırlanabilir.

AKP hükümetinin yüzlerce generali içeri tıkarak ordunun kontrolü altına alması, diğer taraftan ters kutuptaki en büyük siyasal-toplumsal direnci sergileyen, zorbalıkla boyun eğdiremediği Kürt hareketini en geri düzeyde bir dizi taviz ile teslim aldığına (ya da en azından pasifize ettiğine) inanması, küresel tekellerin bölgesel yatırım ve organizasyon üssü haline gelmekte olduğu gibi, kriz ve konum kaybı içindeki ABD ve AB’nin kendisine olan ihtiyacının artması, ağır kriz ve sıkışma içindeki AB ve İsrail’e ilk elde büyük çaplı caydırıcı bir reaksiyon görmeden dayılanması, onu tüm sonradan görmelerde olduğu gibi, iç ve dış politikasını daha dikensiz armut toplama bahçesi olduğunu sanmasına, giderek boyundan daha büyük oynamaya sevketmiştir.

4- Şimdi biraz daha geriye gidelim.

Toplumsal-siyasal nabızdaki değişimin ilk güçlü sinyalleri geçtiğimiz yılın ilk 6 ayında ortaya çıkmaya başladı. Bir yanda Roboski katliami, Pozantı tecavüzleri, 4+4+4 dayatması, kadınlara kürtaj yasağı, kadın tecavüz ve cinayetlerinin ayyuka çıkması, sağlıkçılara karşı tacizler ve doktor Ersin’in öldürülmesi, THY’de grev yasağı, Bosch işçilerine saldırı, serileşen ve büyüyen işçi katliamları, “ulusal istihdam stratejisi”, Sivas katliamının zaman aşımına uğratılması, Suriye’ye karşı saldırgan savaş ve işgal politikası, şehir tiyatroları ve sanatçılara aşağılama ve taşeronlaştırma saldırısı, vd…

Karşısında ise bir dizi ilki (ya da uzun bir süreden beri ilkleri) içeren kitlesel protesto ve direniş hareketleri. Roboski ve Pozantı, Kürt halkı dışında da geniş bir toplumsal tepki zemini buldu. 4+4+4 dayatması, Kızılay’da 2 günlük meydan direnişinin ve militan çatışmanın ve öğretmenlerin yanısıra, çok sayıda il ve mahallede öğrenci velilerinin kendiliğinden kitlesel eylem ve hareketlerine konu oldu. Kürtaj yasağına karşı ilk kez İstanbul ve Ankara’da 2-3 bin kişilik kadın yürüyüşleri gerçekleştirildi. THY’de grev yasağına karşı havaalanında 5 bin kişinin katıldığı fiili bir yürüyüş ve sonrasında 3 bin THY ve Teknik AŞ işçisinin katıldığı fiili grev yapıldı. İşten atılan 305 işçinin direnişi yıl boyunca sürekli eylemlerle sürdü. Bosch, özel sektörde son dönemlerin en önemli büyük sanayi fabrikası işçisi hareketiydi. Sağlıkçılar 10 bin hekimin, bir o kadar hemşire ve tıp öğrencisinin katıldığı mitingler ve grev yaptı. KESK kısa aralıklarla 2 grev yaptı. Seri ve kitlesel işçi katliamları, giderek büyüyen tepkileri ve İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclis ve hareketini doğurdu. Sivas katliamının zaman aşımına uğratılması, Alevilerin büyük protesto mitinglerine yol açtı. Saldırgan ve savaş çığırtkanı Suriye politikası, büyük çaplı kitle protestolarına ilk elde yol açmasa da, hem burjuvazi içinde çatlaklara, hem de başta Antakya olmak üzere kitleler içinde yaygınlaşan bir huzursuzluk, endişe ve hoşnutsuzluğu doğurdu. Şehir tiyatroları ve aydın ve sanatçılara dönük aşağılama ve dayatmalar ise, aylar süren bir sanatçı hareketini doğurdu, önceki 1 Mayıs’ta Oyuncular Sendikası 2 bin kişiyle yürüdü…

Bu protesto ve direnişlerin hiç biri çok geniş kitlelere mal olmadı, hemen hiçbiri somut bir kazanım da elde edemedi. Ancak bu süreç kitlelerin algı ve hissiyatında çok kritik bir mayalanmayı hızlandırdı.

a- Çeşitli kitle kesimlerinin Kürtlere, kadınlara, Alevilere, beyaz yakalılara, sağlıkçılara, öğretmenlere,, üniversitelilere, sanatçılara, çevrecilere vd dair diye kendilerine dışsal gördüğü baskılar ve saldırılar, öylesine yaygın bir birikim yaratmaya başladı ki, hep hedefe konulan toplumsal kesimi tecrit edip değersizleştirmeye ve hedef göstermeye dayalı saldırılar ve şu veya bu düzeydeki her direniş, yaşamın tüm alanlarından kuşatılmışlık ve cenderenin giderek daralıyor olduğu hissiyle, geniş kitlelerin algı ve bilincinde bir bütünsellik kazanmaya başladı.

b- Bu saldırılar, Roboski ve Pozantı gibi, kürtaj yasağı gibi, 5 yaşındaki çocukları zorla okullara doldurmak gibi, çocuk işçiler ve çocuk gelinler gibi, Siirt’teki 4 küçük kız çocuğuna kent eşrafından, polisten ve bürokratlardan 100’e yakın tecavüzcünün ödüllendirilmesi gibi, kazanılmış grev hakkının gaspı gibi, bir hekimin bıçaklanarak öldürülmesi gibi, Sivas katillerinin zaman aşımıyla ödüllendirilmesi gibi, görülmemiş vahşilikteki işçi katliamları gibi, uzun dönemdir ilk kez bir komşu ülkeyle savaş tehlikesi gibi,…- toplumsal bilince giderek daha derinlemesine ve ruhlara yara gibi işleyen, yalnızca fizik değil asıl onur ve güven duygusunu, toplumsal aidiyet ve değerleri, hakları aşağılayan, kirleten, inkar ve imha eden keskinliğiyle büyüyen bir toplumsal travma etkisi yaratmaya başladı.

c- Aktif muhalefet akım ve örgütleri dışında kalan, giderek daha geniş toplumsal kesimler, hem bireysel, hem toplumsal olarak daha içselleştirilmiş, bir toplumsal varoluş sorunu olarak benlikselleşmiş bir öz savunma refleksi geliştirmeye başladılar.

d- Bunlar kadar önemlisi. Mevcut yönetilme ve rejim biçiminin, bizzat kapitalizmin geldiği gelişme düzeyinin doğurduğu bireyselleşme ve yeni toplumsallaşma biçimleri, ve bunların ortaya çıkardığı yeni toplumsal-bireysel ihtiyaçların engeli haline gelmesidir. Gümüzün en yaygın ve zorunlu toplumsallaşma biçimleri olan teknolojik iletişim ve sosyal medyaya, eğitime, cinsel yaşama, inanç sistemlerine, popüler ve alternatif kültüre, milyonlarca seveni olan sanatçılara, yazarlara, dizilere, futbol takımlarına, sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal-tarihsel sembol ve mekanlara, vd dönük baskılar ve aşağılayıcı yaptırımların sayısız örneği sıralanabilir. Her türlü toplumsal-siyasal sarsıntının arkasında, mevcut siyasal-toplumsal kurumsallaşma ve düzenleme biçimlerinin karşılanmasını engelledikleri, kısıtladıkları ya da bastırdıkları toplumsal gereksinmelerin bulunduğunu şimdi herkes biliyor. “Bu gereksinmenin – asıl olarak da bizzat üretimin toplumsal güçlerinin geldiği gelişme düzeyinin ortaya çıkardığı yeni gereksinme, yetenek ve ilişki biçimlerinin- belli bir anda, kendini, henüz hemen bir başarı sağlayacak kadar derin, o kadar genel bir biçimde duyurmaması olanaklı; ama bu gereksinmeyi her zorla bastırma girişimi, onu, engellerini parçalayıncaya kadar, daha belirgin bir duruma getirmekten başka bir sonuç vermeyecektir.” (Engels)

5- Kriz teğet mi geçti?

AKP’nin en büyük gücü, ne din ne belediye ve cemaat yardımlarıdır. AKP’nin en büyük gücü, kapitalizmin hızlı gelişimi ve küreselleşmesi temelinde yalnızca peydahladığı yeni orta sınıfın değil, işçi emekçi kitlelerin geniş kesimlerinde yarattığı baş dönmesi ve göz kamaşmasıdır. İşçilerin üçte biri dahil fazla mesai ve tüketici kredileriyle gecekondudan TOKİ konutlarına, sobadan kombiye geçmesi ve araba sahibi olabilmesi, özel hastanelere gidebilmesi, ikinci üçüncü sınıf üniversitelerde okuyabilmesi, iç hatlarda uçağa binebilmesi, şehirler arası otobüslerde film seyrederek yolculuk yapabilmesi, metro ve metrobüsler, herkesin elindeki 3 G cep telefonları, internet, fahiş bir kahve parasına AVM’lerde birkaç saatliğine üst sınıf yaşam efektinin satın alınabilmesi, vd. Emeğin toplumsal üretici güçlerinde artışın ifadesinden başka bir şey olmayan, ve bunun çok küçük bir kısmından (o da derinleşen sömürülmeyle koşullanmış biçimde) yararlanabildiği ölçüde kitlelerde yaşam standartlarında yükselme algısı, en azından beklentisi yaratması, AKP’nin yelkenleri şişiren asıl etkenlerden biridir. Kitlelerin iki kat ağırlaşan sömürü koşullarına katlanmasının nedenlerinden biridir. “2023 Türkiye programı” ile daha da körüklenen bu beklentiler, giderek hayal kırıklığına dönüşmektedir.

a- Yukarıda andığımız ve daha bir çok benzeri sıralanabilecek gelişmeler, kitleler ve artık bunların içine doğan gençler açısından giderek doğallaşmaya, sıradanlaşmaya, uzunca bir dönemdir sahip olduğu cazibe ve çekim gücünü giderek yitirmeye başlar. Hatta adım başı AVM, 3. köprü, 3. havaalanı, bilmemkaçıncı HES, bilmemkaçıncı alt kent vb bir noktasından sonra ifrazat duygusu yaratır. Kitlelerde durmaksızın yeni ihtiyaçlar yaratıp bunları yeni meta ve sermaye birikimi kanallarına, dolayısıyla daha yüksek göreli artıdeğer sömürüsüne çevirmeye dayalı kapitalist gelişme ve iktidarı, bunu yapamaz, ya da en azından eskisi gibi hızlı yapamaz hale geldikçe kitleler nezdindeki çekim etkisi de zayıflamaya başlar. Çok uzağa gitmeye gerek yok, başta TÜSİAD olmak üzere sermaye kesimleri, son 1 yıldır artan bir ısrarla, (küresel kapitalist gelişme ligindeki) “orta gelir tuzağı”ndan bahsetmeye ve bu konudaki kaygılarını belirtmeye başladılar. Bunu Marksist terminolojimize çevirirsek, kendi kapitalist gelişmişlik kategorisindeki ülkeler arasında zaten teknoloji, eğitim gibi üretkenlik (göreli artıdeğer) faktörlerinde en gerilerde yer alan Türkiye kapitalizminin, emeğin toplumsal üretkenliğini artırmada giderek daha fazla zorlandığı anlamına gelir. Bu da mevcutun durmaksızın benzerlerini ve daha büyükleri dışında, kitlelerin önüne yeni ve daha yüksek cazibe konuları koyup bunların peşinden -büyüyen sömürüye de katlanarak- koşturma olanağının giderek daraldığını göstermektedir.

b- “Hızlı üretkenlik yükselişi temelinde meta-yaşam alanı bir noktaya kadar genişlese ve işçileri cezbetse de, üretkenlikteki yavaşlama ve tıkanmalarla meta-yaşam cenderesini de hızla daraltmaya başlar. Tüm yaşamı hükmü altına almış tekeller krizi fiyatlarına bindiriverirler. “Artık soba zahmetiyle, kömür pisliğiyle uğraşmadan ayda 50 liraya kombiyle ısınıyoruz” konforundan, doğal gaz faturası ayda 150-200 liraya çıkınca eser kalmaz. “Artık çocuklarımızı lisede üniversitede okutabiliyoruz” sevinci, milyar liraları bulan eğitim faturaları ve üstüne diplomalı işsizlik belası ile sönüp gider. “20 lira vermişiz çok mu, özel hastanelerde tedavi olabiliyoruz” gönenci, aylık kişisel sigorta primi üstüne tedavi “katkı payları” yüzlerce lirayı bulunca, artan sayıda ilaç ve tedavi sigorta tarafından ödenmez hale gelince darmadağın olur. “Gecekondudan TOKİ sitelerine geçtik” gururlanması, büyük şehirlerde en kötü daire fiyat ve kiraları göğe vurunca tuzla buz olur vb. vb… En temel gıda ürünleri bugün kural olarak en büyük fiyat artışları olanlar… Ve yine kural olarak en yaşamsal ve vazgeçilemez olan ürün ve hizmetler, en pahalı olanlar ve en hızlı fiyat katlayanlardır. Bilgi, kültür, sanat, doğa, oyun, eğlence de baştan aşağıya metalaştırılmış durumda.”

c- Bugün sokaktaki kitlelerin ve gençlerin en büyük tepkilerinden biri değersizleştirmeye karşı. Fakat kapitalizmde doğanın, insanın, hakların, gereksinme ve özlemlerin değersizleştirilmesinin de temelinde, en başta emeğin yıkıcı değersizleştirilmesi var.

“Emeğin bugünkü toplumsal üretkenliğinin küresel gelişim düzeyi, giderek kapitalist üretim ilişkilerinin ezicileşen kabuğuna sığmaz, onun tarafından yönetilemez hale gelmektedir. Küresel tekelci kapitalizm, toplumsal emek üretkenliğini ne kadar üst bir düzeye çıkarmışsa ve ne kadar hızlı artırıyorsa, üretkenlik artışının da o kadar engeli, sınırlayıcısı, zorlaştırıcısı, ancak emeği eze eze gerçekleştirebilicisi haline gelmektedir. (…) Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de öne çıkan, işsizlik ve aşırı çalışmaya karşı çalışma saatlerinin kısaltılması, esnek ve güvencesiz çalıştırılmaya karşı iş güvencesi, parasız sosyal güvenlik, iş cinayet, sakatlanma, hastalıklarına karşı işçi sağlığı ve güvenliği, emeğin her türden değersizleştirilmesine (eğitim, sağlık, sanat işçilerini, ezilen ulus, cins, mezhep, ırktan, göçmen işçilerin hedef gösterilmesi, siyasal-toplumsal baskı, aşağılama ve saldırılar, performans ve yeterlilik sistemleri, sınav cenderesi, vd) karşı mücadeleler, işçi sınıfının bağımsız söz, istem, iletişim, örgütlenme, gösteri özgürlüğü mücadelelerine de bu eksenden odaklanıyoruz. Azami üretkenlik saldırganlığı, işçilerin yalnızca vahşice sömürülmesini değil, fizyolojik, psikolojik-moral olarak ezilmeleri, çalışma ve yaşamlarında azami zaman, mekan, düşünce, davranış güdümünü, siyasal baskıyı, ideolojik-kültürel gericiliği de doğrudan içerir. Bu yüzden kapitalizmin azami emek üretkenliği saldırganlığına karşı mücadele, ücretli köleliği yıkma, neoliberal demokrasi ve gericiliğe karşı sosyalist proleter demokrasi mücadelesinden ayrılamaz.” (Küresel kriz, Dünya Bölge Türkiye’ye Bakış, Devrimci Proletarya, Temmuz 2012)

d- İlk sınıflı toplumlardan bu yana, sömürücü sınıf egemenliklerinin en temel bileşenlerinden biri, kitlelerin gereksinmelerini kendi çıkarına belirleme, düzenleme ve yönetme gücüdür. Başka deyişle, sömürücü sınıf, toplumun serbest zamanını kendi el koyacağı artı-emeğe dönüştürme yeteneğini, toplumsal ortak gereksinmelerin karşılanmasındaki örgütleyici, denetleyici ve düzenleyici işlevinden alır. Egemen sınıf, yalnızca üretim araçlarına sahip olmakla kalmaz, toplumun üretici güçlerini istediği yön ve biçimde geliştirme gücüne de sahip olur. Bunun merkezinde de, kolayca tahmin edileceği gibi devlet yer alır. Bu, küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisi çağında en üst biçimine ulaşır. Uzayan ve yıkıcılaşan çalışma sürelerinde patronun otoritesi adeta mutklaklaştığı gibi, serbest zaman da tümüyle mali oligarşik bir temelde düzenlenir. Neyin toplumsal ihtiyaç olup olmadığını, dahası kimin neye ihtiyaç duyup neye duymaması gerektiğini adeta hiçbir boşluk bırakmadan belirleyen de mali oligarşik güçlerdir. Ve işte, Genel Direnişin en büyük birikim zeminlerinden biri budur. Üretimin toplumsal güçlerinin geldiği gelişme düzeyinde, kitlelerin toplumsal ve bireysel olarak en büyük ihtiyacı, kendi ilgi, ihtiyaç, yetenek ve özlemlerinin ne olduğuna kendilerinin karar vermesiyken, bunun tabii ki kapitalist mali oligarşik üretim ve egemenlik ilişkileriyle bağdaşmayan tüm toplumsal-bireysel öz karar, eylem ve inisiyatif olanaklarının ortadan kaldırılması ve bastırılmasıdır. “Esneklik ve güvencesizlikle ağırlaştırılmış ücretli kölelikten, küresel-bölgesel banka tekeller ve medyadan, azami metalaştırmadan, azami parçalayıcı ve katmanlaştırıcı işbölümünden, düzen kurumlarından ve yüksek devlet bürokrasisinden, hükümetlerden, yasalarından, teknolojik denetim ve e-devletten, neoliberal burjuva sivil toplum ve demokrasiden, bunların içinden yeniden üretilen neoliberal ulus, ırk, din, mezhep, aile, cemaat bağlarından geçmeyen, bunların toplamdaki azami kontrol, güdüm ve egemenliğine tabi olmayan hiçbir toplumsal ilişki, iletişim, düşünce, faaliyetin bırakılmaması”dır. (age)

devam edecek…

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*