Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Ve biz bilmezdik Taksim’in bu kadar özgür olduğunu/Yasaklanmadan önce… – 2. bölüm

Ve biz bilmezdik Taksim’in bu kadar özgür olduğunu/Yasaklanmadan önce… – 2. bölüm

6-Yıkılmamış çözülmüş faşist rejimin belli çizgilerini de taşıyan en geri ve güdük bir neoliberal burjuva muhafakar demokrasi, durmaksızın onun sınırlarına çarpıp çarpıp örselenen kitlelerin genişleyen kesimleri için tam bir hayal kırıklığıdır.

“Neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını aynı zamanda burjuvazinin bu sınıfsal korkuları çizmektedir! Onyıllardır faşist rejim altında yaşamış bir toplumun, işçilerin, hele ki Kürtlerin, kadınların, Alevilerin, birikmiş demokrasi özlemlerinin zincirlerinden boşanması korkusudur. Kadın sorununda da, orta-ileri kapitalist gelişme düzeyine geçiş kadar, çelişkinin bu kadar yoğunlaşmasının nedeni bir ve aynı zamanda şu kadarlık neoliberal demokrasiye geçiş değil midir? Neoliberal burjuva demokrasinin sınırlarına çarpma ve yaşanan hayal kırıklıkları sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel mücadelenin gelişme zeminidir. Burjuva demokrasisinin krizi, demokrasi sorununu ve ihtiyacını gelişen tüm sınıfsal-toplumsal hareketlerin bir dinamiği haline getirdi. Kürt halkının, kadınların, Alevilerin, gençlerin, bireylerin, işçilerin bugün bilinçli ya da farkında olmadan en daraltılmış sınırlarına çarpıp çarpıp durdukları, birikimli -bugün için- burjuva demokratik özlem ve istemlerinin asgarisinin asgarisinin bile karşılanmadığı bir durum ve anayasa, kaçınılmaz olarak, çok şiddetli bir rejim krizi doğurur ya da henüz en dar plandaki anlamıyla -burjuva sınıf kesimleri arasında- hafiflemiş de olsa bu ve asıl sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel-dinsel boyutuyla da tam çözülmemiş rejim krizini yeniden derinleştirmektedir. Ağırlaşan küresel krizin Türkiye’ye etkileriyle iç içe, AKP’nin tabanını daraltmakla da tehdit etmekte (Hükümetin her türlü muhalefete artan saldırganlığı ve hedef göstermesinin bir yanı da, tabanını kemikleştirmek ve daralma eğilimini durdurmaktır), içinde ortaya çıkmaya başlayan burjuva güç mücadelelerini ve çatlakları artırmakta, muhalefeti keskinleştirmektedir. Kaldı ki AKP hükümeti, çok güçlenmiş görünmesine karşın, Kürt sorununda, bir bütün olarak neoliberal demokrasi konusunda, dış politikasında, ve kendi içinde artan bir gerilim ve sıkışmalar da yaşıyor. İç ve dış politikasında vites büyüten saldırganlığı tırmandırmaya devam ettiği ölçüde hem iç hem de dışta kendisine karşıtlığı büyütecek ve cepheleştirecek, geri adım atarsa da, bu kez hem bölge gücü konumu zayıflayacak hem de iç politikadaki konumu zayıflayacak! Türkiye burjuvazisi, devleti ve hükümetinin ister istemez saldırganlıkta ileri itmesi de bu nedenledir, yani bu AKP’nin keyfi bir tercihi değildir, yani, gücünü iç dış her yönden göstermek ve sınamak zorunda olduğu, ya da zayıflayacağı bir durumdur, fakat diğer taraftan da bu durumun daha uzun vadeli sürdürülebilirliği de pek yok gibi görünmektedir. Bu durum yeni çatışma ve kırılmalara yol açmaya adaydır. Bu yüzden burjuvazi ve hükümeti, eninde sonunda vermek zorunda olduğu özerkliği ve devam ettirmek zorunda olduğu neoliberal demokratik açılımları tüm bu (küresel kriz, burjuva demokrasisinin krizi ve gerilemesi, gerçek bölge gücü olduğunu kanıtlama gereği eşiği, demokratik özlemlerin büyümesi ve önünün alınamaması korkusu, Kürtler ve kadınlar kadar işçi sınıfı nabzı korkusu, bizzat burjuvazi içindeki ve AKP içinde de görünmeye başlayan güç mücadeleleri ve “yeni üstyapı inşasının”, anayasa dahil inisiyatifi kimde olacak meselesi…) ve daha fazlası nedenlerle, olabildiğince en alt düzeyde tutmak ve başta Kürtler olmak üzere, siyasal-toplumsal muhalefeti olabildiğince geriletip sınırlandırarak, en alt düzeyde tutmaya çalışıyor.”(http://devrimciproletarya.info/dunya-capinda-sinif-savasimi-kitle-hareketleri-gelisiyor/22 Temmuz 2012)

Bu hayal kırıklığı basitçe AKP’nin “ileri demokrasi” vaatlerine kanmış olma ve kendini aptal yerine konmuş görme sorunu da değildir. Asıl toplumsal-bireysel üretkenlik yetilerinin, gereksinmelerin, yeni ilişki, algı, düşünce biçimlerinin artık bu deli gömleğine sığmaz hale gelmesidir. Bireysellik, bireylerin toplumsal yetileri, toplumsal gereksinmeleri, toplumsal ilişkileri, toplumsallaşma biçimleri gelişmiş, çeşitlenmiş, zenginleşmiştir. En önemlisi, son derece dinamik bir karakter kazanmıştır. Katı olan her şey, içe kapalı ve kendine yeterli konservatif ilişki biçimleri, beraberlerindeki eski kalıplar ve önyargılar ile birlikte çözülüyor, bütün yeni oluşmuş olanlar kemikleşmeden eskiyor. Ve yeni toplumsal ilişki biçimleri içindeki bireyler, kendi gerçek toplumsal yaşam koşulları ve ilişkilerine daha farklı, daha fazla ve daha çok yönlü ilgi, bilgi, duyarlık, inisiyatif sahibi olarak, daha fazla özneleşmek ve özgürleşmek istiyerek bakıyor.

Fakat ne mümkün! Kapitalizm ve mali oligarşisi, işçiyi sermayeye, kadını erkeğe, kürdü türke, genci yaşlıya, tüm toplumu azami sermaye birikim ve devlet iktidarına daha fazla bağımlı, daha fazla tabi, daha fazla köle hale getiriyor. Bırakalım hükümeti, valileri, polisi, AVM’ye kimin girip giremeyeceğine kapıdaki özel güvenlik görevlisi, metro istasyonunda sevgilelerin el ele tutuşamayacağına bir istasyon amiri karar verme hak ve yetkisini kendisinde görüyor. Burjuva medya bunu, “yaşam tarzına aşırı karışılmasına tepki” diye siyasetten, söz, karar, hareket özgürlüğü isteminden, kapitalist mali oligarşik tahakkümcülükten, belediyenin bir metro istasyon amirine, AVM’nin özel güvenlik görevlisine kitleler üzerinde verilen emrivaki yetkilere kadar uzanan sermaye ve devlet güdümünün tüm toplumun üzerine kabus gibi çökmüş olmasından, sıyırmaya çalışıyor. Oysa söz konusu olan, kitlelerin bırakalım Suriye politikasına, bırakalım Taksim’in ne olacağına, kendi en basit gündelik yaşam ve ilişkilerine bile kendilerinin karar verme hak ve özgürlüğünün tanınmamasıdır. Fakat biz artık “kutucukların dışında” düşünme ve davranmayı, sizin şu saati 100 bin dolarlık gurularınızdan değil, tam da üretimin, emeğin, bilgi ve becerilerin, bireyin geldiği toplumsallaşma düzeyi ve olanaklarından, yeni gereksinmeler, yeni yetiler, yeni ilişki biçimlerinden öğrendik. Bu yüzden film burada bitmiyor, yeni başlıyor. Tıpkı Kürt halkı gibi, kadınlar, gençler, yıkıcı bir işçileşme sürecinde olan kafa emekçilerinden taşeron işçilere varana kadar toplumun giderek daha geniş kesimleri, eskisi gibi yönetilemez hale geliyor. Hepsi, kendi ülke bölge ve dünyaları, kentleri, meydanları, bedenleri, doğaları, cinsiyetleri, eğitimleri, yaşamları ve ilişkileri, gereksinmeleri, gelecekleri üzerinde söz ve karar sahibi olmak istiyor.

a- Halen süregiden kapitalizmin son küresel kriz devresinde, özellikle de 2010 yılından itibaren, çok önemli bir tarihsel gelişme yaşanıyor.

Kürt ulusal hareketi gibi güç ve tarihsel inisiyatif sahibi olan çok az sayıda hareket dışında, 20-30 yıldır adeta küresel tekelci neoliberal kapitalizm ve mali oligarşisinin tek kale oynadığı, dünyayı ve tüm ülkeleri kendi lanetli imgesinden yeniden yaratmış göründüğü yerde, artan sayıda ülke, bölge ve dünya çapında, kitlelerin tarihsel inisiyatifi tarih sahnesine geri dönüyor. (Bugün artık sorulması gereken Türkiye’de neden ve nasıl bunun yaşandığı değil, dünyanın pek çok ülkesine göre neden ve nasıl bu kadar geç yaşandığıdır!) Neredeyse büyük çaplı grevlerin, barikat savaşlarının, yüzbinlerin isyan ve direnişlerinin adının bile unutulduğu, “kitle” denilince en fazla birkaç yüz kişinin anlaşıldığı, tarihsel dönüşüm ve burjuva demokrasisi analizlerinin bile tek yanlı, salt sermaye birikiminin vb gerekleri üzerinden yapılabildiği uzun bir dönemden sonra, artık yalnız burjuvazinin sınıf egemenliği açısından değil, bizzat ona karşı savaşan siyasal ve sendikal örgütler açısından kitlelerin sesine, eskisi gibi yaşamak ve yönetilmek istememesine, tarihsel mücadele inisiyatifinin gelişimine kulak vermeden siyaset yapmak, kendi çalıp kendi söylemek tamamen olanaksız hale gelmiştir. Bu, tam da bu nedenle bir türlü kapatılamayan önceki dönemin, bir türlü kopulamayan geleneksel politika yapma ve örgütlenme biçim ve içeriklerinin, artık bizzat kitlelerin fiili tarihsel savaşım inisiyatifi tarafından kapatılmasıdır. İşçi sınıfına doğru yayılması kaçınılmaz olan bu hareket, onun içinden proletarya sosyalizminin tüm yönlü kuruculuğunu geliştirmek için çok değerli teorik, siyasal, örgütsel, pratik deneyim, itici güç ve (devrimciler açısından son dönemlerde en eksik olan) enerjiyi de kapsamaktadır.

b- Kitleler eskisi gibi yönetilmek istemiyor ve yönetilemiyor, çünkü onlar da eskisi gibi bir “kitle” değil.

Eskiden “kitle” denilince, öne çıkan birkaç önder ve kahraman dışında bireylerin olmadığı anonim bir kalabalık anlaşılırdı. Bugünkü kitle eylemlerinde ise katılan her bireyinin bir adı var, bir toplumsal benliği var, kendi duyguları, düşünceleri, katkıları, yaratıcı ve paylaşımcı inisiyatifi var. Yakın zamana kadar bireysel, grupsal özerkçi aidiyet ilişkileri biçiminde mücadeleyi güçten düşüren, bireyleri kendi kafasıyla düşünen inisiyatif sahibi ve özne olarak tanımayarak ya da gevşek bir tarzda bu özerkçi part-time aktivizm ilişkilerine uyarlanarak geleneksel siyasal örgütleri içinden çözen bu etken de, kendi içinde bir dönüşüm geçirmeye başladı. Sayısız birey ve grup, birbiriyle de dayanışmacı ve paylaşımcı ortak faaliyet ve mücadele ilişkileri içinde, her biri kendi inisiyatiflerini, yeteneklerini, yaratıcılıklarını katarak ve birbirininki ile bütünleyip geliştirerek, yüzbinlerin hareketine daha çoklu-bileşik, daha esnek-dinamik, daha güçlü ve yenilmez bir karakter kazandırdılar. Çoğu eylemcinin söylediği: “Bunlar zaten uzun zamandır arkadaş ortamı ve sosyal medya grubu içinde konuştuğumuz, çare aradığımız şeylerdi. Değişen, bunların çok daha geniş bir topluluk tarafından bunların paylaşılması ve sokaklarda ifade edilmesi oldu.” Söylenenler, daha üst toplumsallaşma niteliği ve gereksenmesine karşılık mali oligarşik el koyma bağdaşmazlığının doğurduğu toplumsal çelişki ve dinamiklerin, nasıl birey ve gruplara içerili hale geldiğini, ve bu doğrultuda harekete geçen sayısız birey ve grubun toplumsal el birliğiyle nasıl yeni ve daha yüksek bir toplumsal direniş örgüsü yarattığına dairdir. Tekrar vurgulayalım: Genel Direnişin en derindeki temelinde, emeğin, bilgi ve becerilerin, duyguların, yaratıcılığın üst toplumsallaşma niteliği ve gereksinmesine karşılık özel el koyma bağdaşmazlığı vardır. Artık “kitle” kavramı da bu temelden, özel el koymacılığa karşı bu üst toplumsallaşma nitelik ve gereksinmesinden düşünülmelidir. Taksim meydanın ve bir dizi kent ve semtteki meydanların fiilen toplumsallaştırılmış olması, günlerdir kitleler tarafından yönetiliyor ve kitlelerin dayanışma, paylaşım, özgürlük, kendi kararlarını kendi verme, doğa gibi ihtiyaçları temelinde yeniden yaratılıyor olması bunun bir ifadesidir. Aynı şekilde “demokrasi” kavramı da, (burjuva medya ve liberallerin “katılımcı ve müzakereci demokrasi” diye içini boşalttıkları değil), bu toplumsallaşma niteliği ve gereksinmesinden ayrı düşünülemez. Yine emeğin, ilgi bilgi ve becerilerin, bireylerin bu ileri toplumsallaşma niteliği ve gereksinmesi temelinden, milyonların emeğini ve mücadelesini kendinde, kendini milyonların emeği ve mücadelesinde tanıyan, kitlelerin ve her bireyinin kendi kararlarını kendisinin aldığı ve gerçekleştirdiği, toplumsalcı (sosyalist) demokrasiye olan tarihsel eğilim içinden düşünülmelidir.

c- Bizim demokrasimiz, ancak burjuva demokrasisine karşıtlık içinde fiili grev ve direniş, fiili sokak ve meydan demokrasisi olarak var olabilir.

Geniş kitlelerin tüm öfkesinin AKP Hükümeti ve aslen Erdoğan’da toplandığı, kapitalizm ve burjuva demokrasisini aşan bir ufkun çok uzağında olduğu doğrudur. Fakat o, yüzbinlerin fiili sokak demokrasisi olmasıyla bu karşıtlığın tohumlarını da içinde barındırmaktadır. Küresel tekelci burjuvazi ve mali oligarşisinin, ABD ve AB’nin, TÜSİAD’ın, Gül’ün, liberallerin Erdoğan ve AKP’ye balans ayarı çekmeye çalışırken asıl kaygısı da Erdoğan ve AKP ciddi bir irtifa kaybederken, burjuva demokrasisinin itibarını kurtarmaya çalışmaktır! Onlar, özellikle AKP ile çoktan uzlaşmış ve kaynaşmış olan TÜSİAD, bir yandan Erdoğan ve hükümeti elinde aşırı güç merkezileşmesi ve kendilerine bile baskı uygulamasına karşı bunu biraz törpülemek ve kendi iktidar forsunu artırmak, diğer yandan bu süreçte Türkiye kapitalizminin bir bölge merkezi, dayanağı ve rol modeli olarak irtifa kaybetmesini engellemek, en sonu, genel direnişi de içini boşaltıp bir sivil toplumcu “barış, müzakere, katılımcı demokrasi” ile Kürt ulusal hareketi gibi en geri bir iki kırıntı ile yeniden düzene soğurarak, “ince” politika yapmaya çalışıyorlar. Burjuvazi ve mali oligarşisi “ince” politika yapmak zorunda: Çünkü Erdoğan geri adım atarsa, kitlelerin öz güveni ve inisiyatifi, politikaya müdahil olması artacak, bundan sonra yalnız AKP’nin değil her hangi bir hükümetin bu kadar pervasız, yıkıcı dayatma ve saldırgan politikalar izlemesi biraz zorlaşacak. Geri adım atmazsa, bu kez, bırakalım AKP Hükümetini, hiçbir burjuva demokrasisinin de tahammül edemeyeceği biçimde, başta bölgesel finans organizasyon merkezi olarak tasarlanan İstanbul’un göbeği olan Taksim olmak üzere, bir dizi il ve semt meydanında tastamam bir “iktidar boşluğu”, kitlelerin kendileri için demokrasi uygulaması sürecek. Dahası, Direniş en başında sahip olduğu antikapitalist öğelerden uzaklaşmış, Erdoğan ve AKP Hükümeti ile sınırlanmış görünse de, AKP Hükümetini destekleyen burjuva medya ve Doğuş Grubu gibi holding ve sermaye gruplarına tepkilerden görüleceği gibi, bu potansiyeli yitirmiş değil. Taksim’e bir saldırının ise, Türkiye’yi yerinden oynatacak, yüzlerce ölü fakat AKP Hükümeti’nin kitle zoruyla devrilmesiyle sonuçlanacak bir toplumsal isyana yol açma olasılığı yüksek. Böyle bir isyan ise gittiği Tunus ve Fas’ta Erdoğan’ı muhalefetin protestoları ve Türkiye genel direnişçileriyle dayanışma eylemlerinden bir belirtisinin göründüğü gibi, bölge çapında bir çok başka gelişmeyi tetikleyebilir.

Hükümet Kürt sorununda olduğu gibi birkaç en geri düzeyde taviz vereceği bir balans ayarı yapılma olasılığı da var. Fakat hiç kimse daha fazlası için hayale kapılmasın: Son 3 yıldaki benzer isyan ve direnişlerde, kapitalist gelişme düzeyi Türkiye’den daha geri olsun daha ileri olsun, burjuva demokrasisi Türkiye’kinden daha geri veya ileri olsun, hiçbir ülkede, burjuva sınıf diktatörlüğü sokak demokrasisine tahammül göstermemiş, zorla, zorla olmadığında bunu papazlıkla harmanlayarak tasfiye etmeye bakmış, kitle isyan ve direnişlerinin hemen hiçbir esasa ilişkin talebi karşılanmamıştır. Bu yüzden “Bu daha başlangıç, Mücadeleye devam!” Erdoğan yarın Topçu Kışlası projesini geri çektiğini açıklasa bile, bir kez şişeden çıkmış cini soğurmaları o kadar kolay olmayacak. Kitleler, Mısır’da Tunus’ta İspanya’da olduğu gibi kendilerine saldırı olarak algıladıkları gelişmeler karşısında Taksim ve merkezi meydanları doldurmaya devam edecek. En önemlisi, vurguladığımız çelişki işlemeye; kitleler aynı zamanda özmücadele deneyimleriyle burjuva hükümet ve rejimlerin, burjuva demokrasisinin de muhtelif biçimlerinin ne anlama geldiğini, asıl bu mücadele süreçlerinde daha hızlı, daha geri dönülmez biçimde öğrenmeye devam edecek.

Bizim görevimiz: Bizzat bu hareketin içinde ve ön safında yer almaya devam ederek: 1- İşçi ve emekçi kitlelerin gerçek istem, gereksinme ve özlemlerinin (ki bu sembolleşen Gezi Parkı’yla sınırlı değildir, doğanın korunması, kendileri için saygı, onur, özgürlük ve demokrasi, kendi toplumsal yaşam koşul ve ilişkilerine kendilerinin karar verebilmesidir…) burjuvazinin sınıf diktatörlüğü ve onun bir biçimi olan burjuva demokrasisiyle bağdaşmayacağını göstermek, kapitalizme karşı yeni bir yaşam bilincini yaygınlaştırmak, 2- Kitlelerde halen çok güçlü olan, ve şimdi burjuva medya ve bin türlü araçla kitlelerin dışından ve içinden pompalanan “düzeltilmiş” burjuva demokrasisi ve pasifizme dair beklenti ve önyargıları yıkmak, 3- Önümüzdeki süreçte yeni bir istim de kazanabilecek fiili işçi grev ve direnişleri içinden, yeni bir sosyalist öncü işçi kuşağının tohumlarını büyütmek, işçi sınıfının bağımsız, önder ve kapitalizm ve burjuva demokrasisiyle uzlaşmaz sınıf karakterini ve eylemlerini geliştirmektir.

7- Genel direnişin sınıfsal-toplumsal bileşimi

Orta sınıflar, beyaz yakalılar

Genel Direniş içerisinde orta sınıfların, hatta üst orta sınıf kesimlerin belirgin bir varlığı vardı. Ancak ne burjuva medyanın başta iddia ettiği gibi bir orta sınıf veya beyaz yakalar, ne de AKP medyasının iddia ettiği gibi bir beyaz türkler hareketiydi.

Hareket içindeki orta sınıf ve kesimlerin başlıca özellikleri şunlardı: Genellikle eylemlerin, polis saldırılarının, kentsel dönüşümün en yoğun yaşandığı kent merkezlerinde oturan ve/veya çalışan kesimler olmaları. (İstanbul’da başta Beşiktaş olmak üzere, Şişli, Kurtuluş, Kadıköy, vd gibi… Özellikle Beşiktaş’ı yalnız Çarşı Grubu’yla değil beyaz yakalarıyla anmak gerekir. Tencere tava, örneğin Mecidiyeköy’de birkaç apartmanda bir ve birkaç dakikalığına çalınırken, Beşiktaş’ta her apartmanda 3-5 daireyi buluyor ve saatlerce sürüyor.) Merkez-çekirdek kentli, kafeleri, sinema, tiyatroları, kursları, parkları, etkinlikleri ile dışa açık bir kentsel ve serbest yaşam alışkanlığı olan, çocuklarını da serbest yetiştirmeye çalışan, eğitimli, modernist, başta dincilik ve kaba muhafazakarlık olmak üzere yaşam tarzı ve serbestisinin sınırlanması ve müdahale edilmesinden aşırı rahatsız olan bir kesimdir. Önemli bir bölümü de, işçileşme, konum kaybı ve güvencesizleşme sürecindedir. (Bugün banka şube müdürlerinin bile performans sistemi nedeniyle iş güvencesi yok.) Bu kesimler arasında da işsizlik yaygındır ve görece yüksek ücretli işlerini kaybettiklerinde benzer ücret ve koşullarda iş bulma olanakları da azalmaktadır. Ancak bu kesimlerin sorunu, büyük çaplı bir yoksullaşmadan çok, işlerinde, çevrelerinde, toplumsal yaşamlarında sahip oldukları özerklik, denetim, otorite, saygıyı tümüyle kaybediyor olmak. İşlerinde, çevrelerinde eskiden özerk bir denetim sahibiyken, bugün kendi yaşamlarında, düşüncelerinde, çocuklarını nasıl yetiştireceklerinde bile bu özerk denetim olanağını kaybetmek, tümüyle kendi dışlarında güçler tarafından belirleniyor ve değersizleştiriliyor olmak. Vasıflı, eğitimli emeklerinin değersizleşmesinin üstüne, en temel kentsel yaşam standartı olarak benimsedikleri gezip tozması, kültürü, sanatı, cafesi, parkı, sosyal içiciliği, ve en hassas oldukları çocuklarının eğitimi gibi konuların böylesine değersizleştirilmesi, yaralarına kezzap dökülmüş gibi bir çığlığa dönüşüyor. Bu kesimin hepsi ulusalcı değilse bile, TKP ve CHP’den ADD ve İP vbye kadar bir yelpazede ulusalcılık daha ziyade bu kesimlerde zemin buluyor, siyasal-örgütsel bir angajmanı olmayanlarda da, bir tür post-kemalizme, vampire karşı sarımsak ve haç efekti gibi sarılabiliyorlar. Tabii, hareket içerisinde yer alan liberal, sivil toplumcu, anarşizan akımların da başlıca zemini bu sınıf ve kesimler.

Kadınlar

Bir direnişin toplumsal derinliğinin en önemli göstergeleri, kadınların ve gençlerin göreli ağırlığının artmasıdır. Taksim 1 Mayısı eylemlerinde, kadınların, özellikle de genç kadınların hem göreli ağırlığının hem de inisiyatifinin artmış olmasına dikkat çekmiştik. Ancak bu, devrimci ve sol örgütlerin kadın-erkek bileşimindeki değişimle sınırlı bir gözlemdi. Genel Direniş, bunun devrimci ve sol örgütlerle sınırlı olmadığını, tam tersine kadın dinamiğinin ve inisiyatifinin toplumsallaşmasının bir yansıması olduğunu gösterdi. Kadınlar fizik güç ve hız isteyen ön cephe çatışmalarında doğal olarak daha azdılar fakat cephe gerisinde de kalmadılar. Direnişlerdeki aktif katılım ve inisiyatifleri belirgin biçimde artmıştı. Eşler, sevgililerin el ele direnişte yer alması kadar, çok sayıda ve her yaştan kadın grubu vardı. Geceden sabaha kadar süren sokak direnişlerinde, geceyi ilk kez evlerinin dışında geçirdiğini söyleyen genç kadınlarla sohbetlerimiz oldu. İki ilki bir arada gerçekleştirdiler, hem devlete hem aile otoritesine karşı meşru-fiili eylem yaptılar.

Gençler

Üniversite, lise, ortaokul öğrencisi, işçi, işsiz, kent yoksulu gençlerin direnişte çok belirgin bir ağırlığı vardı. En son devrimci, isyankar, militan, direnişçi gençlik kuşağı kendini 24 yıl önce göstermişti. O kuşak 12 Eylül psikolojisinin yarılmasında, devrimci örgütlerin canlanmasında, yalnızca öğrenci değil kamu emekçileri ve yer yer işçi hareketinde önemli bir rol oynadı. Ancak 12 Eylül öncesinden gelen devrimci örgütlerin 90′ların ortalarından itibaren giderek daralan ve yetersizleşen kalıp ve kodlarıyla şekillendi. Militanlık ve direnişlerde özneleşse de, devrimci sosyalist hareketin çok yönlü ve bütünsel yeniden inşasında, kurucu ve yaratıcı tarzda özneleşemedi. Şimdi bir 90′lar kuşağından bahsediliyor. Öncekilerden farklı özellikleri; “apolitik mi, yoksa farklı bir politizasyon süreci mi olduğu” tartışılıyor. Bu, çok daha kentli, daha eğitimli, çoğunun aile evinde bireysel odası olan, çocukluk yaşlarından itibaren cep telefonu, internet ve sosyal medyayla, daha çeşitli arkadaş ortamlarıyla, daha çok yönlü ilgi, bilgi, uğraş, eğlence alanlarıyla toplumsallaşmış bir kuşaktır.

“Bugün ise çok farklı ve giderek de daha fazla farklılaşan bir gençlik durumu vardır. En başta, eğitim ve üretim süreçleri arasındaki katı ayrım yıkılmış, eğitim ve üretim (ve toplumsal yaşam) artan ölçüde iç içe geçip bütünleşmeye başlamıştır. Eğitim sistemi esnek emekgücü piyasası ve çalışma rejiminin doğrudan bileşeni haline gelmiştir. Orta eğitim ve üniversite, emekçi sınıfların bir bölümünün kendi içinde ve üst sınıflara doğru hareketinin kismi bir mekanizması olmaktan çıkmış, hatta tam tersine, orta sınıfların ve işçi sınıfının üst kesimlerinin aşağıya doğru çözülmesinin başlıca mekanizmalarından biri haline gelmiştir. Orta ve yüksek öğretim muazzam ve giderek artan bir hızla yığınsallaşmış, fakat her biri kendi içinde muazzam biçimde katmanlı ve parçalı hale getirilmiştir. Giderek genişleyen “hem okuyan hem çalışan”, “sınavlara hazırlanan”, işsiz, umudunu kaybederek iş aramayı bırakmış gençler, ne çalışan ne okuyan ev kadınları, kent yoksulu gençler, zorla göçertilmiş Kürt ailelerin gençleri, gibi yeni gençlik kategorileri ortaya çıkmıştır. Gençlerin sosyalizasyon süreçleri önceki dönemde daha ziyade aile, eğitim, okuyamayanlar için de çıraklık, iş ile sınırlı olmaktan çıkmış, medya, internet, cep telefonu, çok çeşitli sosyal etkinlik biçimleri, yeni gençlik toplumsallaşması süreçleri ortaya çıkmıştır. Gençlerin okul ve çalışma dışındaki zamanları ve mekanları da endüstirileşmiştir. Medya, internet, cep telefonunun varlığında yetişkinler dünyasının yapıp ettiği hiçbir şeyden gençleri azade kılmak olanaksız hale gelmiştir. Zaten özel hayat/toplumsal hayat arasındaki katı ayrım da her iki yönden de çözülmektedir. Aile ve askerlik kurumu sarsılmaya başlamış, ortalama evlenme ve çocuk yapma yaşı yükselmiş, ergenlik ve cinsellik yaşı düşmüştür. İşçi emekçi gençlerin de artan ölçüde evde bireysel odalarının olması, internet, cep telefonu, meta ilişkileri ile bireysellik öncelikle gençler arasında yaygınlaşmış ve derinleşmiş, isteyen onları birey olarak kabul etmesin, asıl piyasa birey olarak kabul etmiş/birey olmaya zorlamış, yaşa ve kıdeme dayalı olan toplumsal hiyerarşiler önemli ölçüde sarsılmaya başlamıştır.” (Gençlik Çözümlemesine Doğru, yayınlanmamış çalışma, Kasım 2012)

Kendini ifade, dikkate alınmak isteme, aktif katılım, hazır kalıp ve angajmanlara, aşırı hiyerarşik ve temsili ilişkilere girmeme, sosyal medya tarzı paylaşımcılık, çoklu ilgi ve ilişki alanları arasında daha esnek-dinamik hareket etme… Genel Direniş içinde ağırlıkları ve duruşları, solda günümüz gençliğinin asosyal (aşırı bireyci, bencil vd) ve apolitik (politikaya ilgisiz) olduğu önyargılarını da gürültüyle çökertmiştir. Toplumsallaşma biçimleri de, politisazyon biçimleri de öncekilerden oldukça farklıdır, hepsi bu. Toplumsallaşmaları, önceki gibi az sayıda, katı, sabit, içe kapalı kurumlarla sınırlı ve tek biçimli değil, çok sayıda kurum, grup, ilgi, uğraş, paylaşım alanı ve ilişki ağları üzerindendir. Politizasyonları da, tek biçimli değil, çok biçimli, kürt sorunundan kadın sorununa, cinsellikten, doğaya, kent ve belli ortak mekanlardan, kültür sanat spora, ekonomiden eğlenceye, biradan dine, yaşamın bütünündendir.

1- Artan gelecek kaygısı, 2- Anlaşılmadığı düşünce ve duygusu, 3- Kendi yaşam ve geleceği üzerine kendi kararlarını kendi verebilme (özgürlük ve bağımsızlık) isteği ve özlemi… Bunlar tüm gençlik kuşaklarının ortak özellikleridir. Bugün ise bunları da derinleştirecek biçimde: Eğitim sisteminin derinleşen krizi ve sefaleti, çıplak işgücü üretimine indirgenmiş olması, gençlerin ilgi ve ihtiyaç duyduğu konulara, yeni toplumsallaşma biçimlerine uzaktan yakından yanıt vermediği gibi engeli olması,yap boza ve hükümetin elinde oyuncağa dönmesi, 4+4+4+4 dayatması, eğitimin sermayeleştirilmesi ve ticarileştirilmesi, ders yükünün artması, sınav cehennemi, kat kat yeterlilik ve performans sistemleri, artan oranda gencin okurken en ağır ve düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalması, diplomalı işsizlik ve esnek-güvencesiz işgücü piyasası, polis ve idare baskıları, aile bağımlılığının artması, gençliğin meta-gençlik imgesine indirgenmesi, onlar bunu çoktan aştıkları halde sosyal medyalarından cinselliklerine, ne içeceklerinden ne yapacaklarına kadar her şeylerinin baskılanması, engellenmesidir… “Eğitim ve çalışma sürecinde, ve artık yaşamın her alanında, bir ölçme/değerlendirme, performans, yeterlilik, rekabet, seçme/ayıklama sistemlerinin, sürekli ölçülüyor, denetleniyor, izleniyor, nitel olan her şeyi tasfiye edecek biçimde nicelleştiriliyor olmanın yarattığı ve içselleştirdiği baskı, yabancılaşma, güdümlenme, okul idarelerinin baskısından daha mı azdır? Daha az olmadığı gibi, siyasal baskılar ve egemenlik ile kapitalist üretimin, eğitimin, yaşamın toplumsal ilişkilerinin içerdiği yoğunlaşan baskı ve egemenlik birbirine çok daha fazla içerili hale gelmiştir. Yeni bir yaşam özlemi, kendi kararlarını özgür ve bağımsız olarak birlikte vermek ve gerçekleştirmek, kendi üretken, yaratıcı, geliştirici ilişkilerini özgür ve bağımsız olarak birlikte kurmak ve gerçekleştirmek için mücadele ve asıl kolektif mücadele içinde kendini gerçekleştirmek, bunların karşısına konulmalıdır.” (age)

Tüm bunlardan sonra gençlik, yeni ve daha ileri bir toplumsallaşma niteliği ve gereksinmesi içinde olan gençlik, neden isyan ediyor diye hala sorulacak olursa, Gezi 8. günündeki Fettullah Gülen yorumunun okunması yeterli olur: “Biz onları ihmal etmişiz” diye başlıyor ve şöyle devam ediyor: “Mesele dipten ele alınmazsa, nesillerin ıslahıyla başlanmazsa, o nesillere, o masum nesillere, ruh ve mana köklerinden akıp gelen şeyler tanıttırılmaz, duyurulmaz, ruhlarına içirilmezse, beyinleri onların elden geçirilmezse, nöronlarına onların yeni bir adab u erken talim edilmezse, bu azgınlıklar devam eder.”

İşçi sınıfı

İşçiler, yarı-işçiler, eğitimli işçi ve işsizler, kent yoksulları, işçi ya da geleceğin işçisi olan öğrenciler… Mesaiden sonra ya da bir biçimde patronu sıkıştırıp veya fiilen iş bırakıp eyleme koşan büro işçileri, finans işçileri, mağaza işçileri, plaza işçileri, sağlık ve eğitim işçileri, inşaat işçileri, temizlik işçileri, garsonlar, taşeron işçileri, vd. Tıpkı Taksim 1 Mayıs’ında olduğu yaralananların listesine bakıldığında bile direnişçilerin önemli bölümünün işçi olduğu görülür. Kaldı ki İstanbul, Ankara gibi istihdamın yüzde 75′inin ücretli emekçi olduğu metropellerde, yüzbinlerce kişilik bir toplumsal hareketin temel bir bileşeninin işçiler olmaması düşünülemez. Bir bütün olarak işçiler ve (öğrencilerin önemli bölümü dahil) ara sınıflar direnişin ağırlığını oluşturduğu halde, işçi sınıfı direnişte sınıf olarak, hele ki bağımsız sınıf olarak yoktu. DİSK-KESK grevinde Taksim kortejlerinin sayısı utanç vericiydi: DİSK 1500 kişi, KESK 6-7 bin kişi. Oysa Direnişe ve Taksim’e kendi başlarına gelen DİSK ve KESK üyelerinin sayısı bile belki bunların 3-4 katıydı. Kuşkusuz Gezi Parkı, Vali Emniyet Müdürlerinin görevden alınması, gazın yasaklanması işçi sınıfının da talepleriydi, fakat neoliberal barış müzakere süreci ve burjuva demokratizmi gereği hükümet istifa talebine bile sahip çıkamadılar. Ne de en yakıcı işçi sınıfı taleplerini gündemleştirdiler. İşçi sınıfının son dönemlerde daha fazla öne çıkan en yakıcı mücadele taleplerini, neoliberalizm, işsizlik, güvencesizlik, aşırı çalışma saatleri, işçi katliamları, işten atmalar, performans, örgütlenmeye ve grevlere yönelik baskı ve yasakları bile (grevdeki Hava-İş dışında) dillendirmediler, önceden varolan grev taleplerini bile geri çektiler. Sendikalar bırakalım sanayi işçilerini harekete geçirmeyi, kent merkezlerindeki direnişlerin sınıfsal-toplumsal bileşimine, hizmet işçileri, eğitimli işçi ve işsizler, öğrencilerin istemlerine uygun olarak 4+4+4′ü, yeni YÖK tasarısı, güvencesizlik ve performans sistemini bile grev talebi olarak gündeme getirselerdi çok şey yapmış olurlardı. Çürümüş sendika bürokratları ise, “kaotik ortam nedeniyle genel grevin koşullarının olmadığını” açıklayarak bir kez daha ücretli kölelik düzeninin özürcülüğünü ve kurtarıcılığını yaptılar.

Devrimci ve sol örgütlerin de pek azı, kahrolsun ücretli kölelik düzeni, sosyalizm gibi işçi sınıfı amaç ve sloganlarını dile getirdiler. Ön hat militanlığında öncü bir inisiyatif ortaya koymakla birlikte, çoğu içerikte, Gezi Parkı direnişinin ilk günlerinde varolan antikapitalist istem ve özlemlerin bile gerisine düştüler. Direnişte işçilerden kent yoksullarına öğrencilerden orta sınıflara kadar geniş bir sınıfsal bileşimin olmasıyla, Kürt ulusal hareketinin geri çekilmsi ve ulusalcı, kemalist slogan ve sembollerin yaygınlaşmasıyla, zaten çok cılız ve bulanık olan işçi sınıfı ve sosyalizm eğilimleri buharlaşıverdi, antiemperyalist ulusalcılık ve antifaşist halkçılık kolayca kendiliğindenliğe uyarlanarak onun yeniden üreticisi oluverdi. TKP, ağzından baklayı çıkardı, “halk yalnızca Taksim’i değil ayyıldızlı bayrağımızı da ele geçirerek yeniden bağımsızlık ve yurtseverlik sembolü haline getirdi”, gibi bir söylemle, mali oligarşik burjuva devleti ve bayrağını yeniden sol içinde meşrulaştırmaya girişti.

Antiemperyalist, özellikle de antifaşist sloganların kitleler tarafından yaygın biçimde sahiplenilmesi ve öfkelerini sokakta ifade etmekte kullanılması, kitlelerin yaşamlarında, düşüncelerinde, ilişkilerinde özgürlük ve bağımsızlık istem ve özleminin bir ilk basamak siyasallaşma eşiği olarak son derece anlamlıydı. Ancak, bunların -belli tohum ve unsurlarını içermekle birlikte-, ne antikapitalist/sosyalist ne de kitleler içinde yaygın ve güçlü bir zemini olan anti-neoliberal bir eksen ve içerikle birleştirilememesi, burjuva medyanın pompaladığı “hiçbir sınıf, hiçbir siyaset, hiçbir ideolojinin olmadığı” (ya da önder, baskın, hegemon olmadığı), bir direniş adı altında, daha ziyade orta ve ara sınıf ve kesimlerin siyasal-toplumsal ütopik-reformist dilek ve beklentilerinin hakim olmasına yol açtı. Direniş büyüyüp Taksim’i alacağı ve hükümeti sarsacağı belli olduktan sonra, direnişe “barışçıl olması ve burjuva seçim sisteminin tanıması koşuluyla” kısmi destek açıklayan ya da en azından karşısında görünmemeye çalışan en büyük mali sermaye grupları ve kesimleriyle bile sınırların çekilmemesi bunun göstergesidir.

Ancak bu, Genel Direniş’in ve yarattığı-yaratacağı siyasal-toplumsal sarsıntı ve bilinç sıçramasının tarihsel önemini azaltmaz. Yalnızca sancılı bir çözülme ve bir üst düzeyden yeniden oluşum sürecinde olan dev proletaryanın, bağımsız, önder, gövdesel, kolektif sınıf karakterinin ve hareketinin yeterince gelişmemiş durumuna işaret eder. Direniş ve çatışmalarda işçilerin ve yarı-işçilerin yaygın varlığı ve inisiyatiflerine karşın, yeniden oluşum sürecindeki proletaryanın, kitlelere ve bizzat onun içindeki işçilere, hiçbir tarihsel inisiyatifi ya da hiçbir bağımsız siyasal hareketi olmayan bir sınıf görünümü sunması, bunun başlıca nedenlerinden biridir. Nitekim, Taksim’de KESK ve DİSK’in grev ve eylemlerine direnişçi kitleler katılmaz ve ilgi göstermedi. Ama çok daha küçük bir grevci işçiler grubuyla Taksim’e gelmiş olmasına karşın, bir fiili grev, 1 yıl boyunca direniş yapan, ardından ağır baskılarına karşın bir grev daha sürdüren Hava-İş ve THY işçilerine, Direnişçi kitlelerin yoğun bir ilgi göstermesi, coşkuyla karşılaması, kucaklaşıp kaynaşması bunun en açık göstergelerinden biridir. Aynı şekilde proletarya Genel Direnişte sınıf olarak yer almasa ve Genel Grevle birleştiremese bile, Direnişte yaygın olarak yer alan işçi, eğitimli işçi ve işsiz, yarı-işçi, kent yoksulu, işçileşen aydın ve öğrencilerin, proletaryanın dev çaplı toplumsallaşma sürecinin bir ifadesi olduğunu görmek gerekir. Ve bu kesimlerin Direnişte ve özgürleştirilmiş Taksim’de ortaya koyduğu, dayanışmacı, paylaşımcı, özgürlükçü kolektif mücadele pratikleri ve alternatif yaşam örnekleri kadar, barışçıl ütopik-reformist eğilimlerin de, proleter sınıf karakteri gelişmemiş bu işçilerin ve işçileşen kesimlerin toplumun genel bir yeniden kuruluşuna duydukları ilk sezgisel özlemlerin bir ifadesi olduğunu da belirtmek gerekir.

Önümüzdeki süreçte, eleştirel, antikapitalist ve antiotoriter tonlamalar da içeren, barışçıl, ütopik, anarşizan, liberal, reformist sosyalizm akım ve uygulamalarının yaygınlaşacağını öngörebiliriz. Dolayısıyla her şeyden önce, bu toplumsal hareket içindeki çelişkin sınıfların, çelişkin eğilim ve özlemlerin varlığını görmemiz gerekir. Bir yanda, uzlaşmaz sınıf savaşımının gelişmemiş oluşu ve içinde bulundukları ortam nedeniyle kendilerini her türlü sınıf karşıtlığının üstünde gören konum kaybı içindeki orta sınıf ve kesimlerin, sınıf ayrımı yapmadan toplumun her üyesinin, hatta durumları en iyi olan AKP muhaliflerinin bile koşullarını iyileştirmek istemeleri, ve bunu her türlü siyasal, aslen de devrimci eylemi reddederek barışçıl yollarla yapmayı arzulamaları, ve yine bunun için yine sınıf ve siyaset-ideoloji ayrımı yapmadan toplumun tümüne, asıl olarak da egemen sınıfa seslenmeleri ve ondan kendini düzeltmesini beklemeleri… Diğer yanda, ortaya konan kolektif dayanışma, paylaşım ve mücadele pratiklerinin, alternatif yaşam örneklerinin, bağımsız proleter sınıf karakteri ve bilinci gelişmemiş işçilerin, işçileşme sürecinde olan ara sınıf ve kesimlerin toplumun genel bir yeniden kuruluşuna, yeni ve daha yüksek bir yaşama, bu doğrultuda özneleşmeye duyduğu ilk bulanık, sezgisel özlemin ifadesi olması…

Şu anki kesitte “sınıflar, siyasetler, ideolojiler üstü” bir uyum ve kaynaşmışlık içinde gibi görünen bu iki çelişkin eğilim, aslında iki farklı sınıfın, orta sınıf ve kesimler ile proletaryanın farklı eğilimlerine denk düşer. Proletarya, sınıf olarak değilse bile, yaygın birey ve gruplar olarak katıldığı bu hareketteki, henüz cılız da olsa antikapitalist eğilimden, mevcut burjuva toplumun en sivri ilke, yasa ve kurallarının eleştirilmesinden, dayanışmacı ve paylaşmacı kolektif mücadele pratiklerinden ve özlemlerinden, onda mücadelenin ilerlemesine ve kapitalizmin geldiği gelişme düzeyinden geriye değil ileriye, yeni bir yaşam özlemi ve mücadelesine doğru ne varsa, kuşkusuz çok şey öğrenecektir ve öğrenmelidir. Fakat bu hareketin gelişimi içinde, içindeki sınıf ayrımlarının da kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağını, eleştirel-barışçıl-ütopik-reformist-liberal-sivil toplumcu eğilim içinde çakılıp kalanların da, kaçınılmaz olarak proletarya hareketinin tarihsel gelişimi karşısında sınıf savaşımını köreltmeye ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını uzlaştırmaya çalışan, tutucu ve gerici bir eğilime dönüşeceğini bilmelidir. Proletaryanın sorunu elbette yalnızca çalışma koşulları değildir, tarihsel temelinden asıl ilerletici karakterini verdiği bu hareketten çok şey öğrenecek, bir iki atraksiyon yapıp asıl proletaryayı bu hareketten yalıtma çabası içindeki çürümüş sendika bürokratları tersine, bu hareketten kendini yalıtmayacaktır. Ancak “sınıflar üstü” bir görünüm altındaki kitlelerin direndiği ve isyan ettiği tüm sorunların, kapitalizmin geldiği gelişme ve çürüme düzeyinin ortaya çıkardığı tüm sorunların temelinde ücretli kölelik düzeninin, kapitalist meta egemenlik ilişkilerinin ve burjuvazinin mali oligarşik diktatörlüğünün olduğunu bilerek, onunla uzlaşmaz karşıtlık içindeki ve yıkılmasına önderlik edecek sınıf olarak, bu toplumsal harekete uzlaşmaz bir sınıf temeli kazandıracak, onun doğurduğu tüm ileriye doğru istem ve özlemleri de toplumsallaşmış proletarya olarak mücadele kapsamına alıp asıl mantıki sonucuna götürebilecek tek sınıftır.

Genel Direnişte proletaryanın sınıf olarak ciddi bir etki gösterememiş olmasının bir nedeni proletaryanın henüz kolektif sınıf karakteri, bilinci ve savaşımı yeterince olgunlaşmamış bir sınıf olmasıysa, diğeri de neoliberal kapitalizm ve mali oligarşik kentsel dönüşüm politikalarının proletaryayı, kent merkezlerinde görünmezleştirmiş, belleksizleştirmiş olmasıdır. Ve hele ki Taksim yasak ve projesi, burjuvazi ve mali oligarşisinin asıl işçi sınıfını kent merkezinde görünmezleştirme, tarihsizleştirme operasyonunun bir ifadesiyken, buna asıl işçi sınıfı ekseninden bir yanıt verememek, çürümüş sendika bürokratları ne yaparsa yapsın, Taksim’e işçi sınıfının sınıf bilinçli, öncü, ileri temsilcilerini sosyalist sınıf şiarı ve organizasyonuyla taşıyamamak, görünürleştirememek, simgeleştirememek en büyük zayıflığımızdır.

Yine de, işçi sınıfı her ne kadar Genel Direniş içinde görünmezleşmiş olursa olsun, Mısır, Tunus, İtalya, İspanya, Yunanistan, Hindistan, Şili ve hatta ABD’deki benzer toplumsal direniş ve isyanların gösterdiği tarihsel bir gerçek vardır. En bilineni El-Mahalla işçileri olmak üzere, bu ülkelerdeki bu gibi toplumsal direniş ve hareketlerin tümünün öncesinde işçi grev ve direnişlerinde, özellikle de fiili grev ve direnişlerinde belli bir yükseliş eğilimi yaşanmıştır. Türkiye’de de böyledir. Tekel’i, Bosh’u, Mersin Limanı, Taksim’in göbeğinde 9 ay direnen enerji işçilerini, taşeron sağlık işçilerinin hastanelerdeki direniş çadırlarını, Antep büyük tekstil fabrikalarını, Zonguldak madencilerini, tabii ki Genel Direniş’i tetiklemekte daha doğrudan bir etkisi olan THY grev ve direnişlerini, Hey Tekstili, Taksim’de işçi direnişlerinin ortak eylemlerini, Dr. Ersin’in öldürülmesine karşı sağlıkçılar grevini, Türk Metal çetesini hayatında yapmadığı eylem, işçi toplantısı, temsilci seçimleri gibi atraksiyonları yapmak durumunda bırakan metal işçilerinin eylem ve iş durdurmalarını, metal işçilerinin 2 aydır süren eylemlerini… anmak yeter. Bürokratik rütin sendikalar, TİS süreçleri, grevler ne kadar sonuçsuzsa, fiili grev ve direnişlerin, komiteleşme girişimlerinin o kadar artmış olması da bir diğer göstergedir. Hem de işçi sınıfının ileri kesimlerinden başlayarak yalnızca eskisi gibi çalışmak istememe değil, eskisi gibi yönetilmek istememe eğiliminin bir göstergesidir. Bunların Genel Direniş’in yolunu açmada doğrudan ve dolaylı bir etkisinin olmadığını söylemek de, Arap Baharı’nda işçi sınıfının bir rol ve etkisinin olmadığını söyleyen, işçi sınıfını görünmezleştirmeye çalışan burjuva medyaya teslim olmaktır. (http://devrimciproletarya.info/turkiye-isci-sinifi-hareketi-2012, Ocak 2102)/

İkincisi. Yukarıda sıraladığımız ülkelerin bir çoğundaki direniş veya isyan hareketlerinden sonra (Mısır, Tunus, Yunanistan, İspanya, Hindistan, vd) en temel talepler bile karşılanmamış, ancak çok geçmeden bu kez işçi grev ve direnişlerinin de yaygınlaşmasıyla birleşen direniş dalgaları ortaya çıkmıştır. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın: İstediği kadar neoliberal kapitalizm, kentsel dönüşüm, çürümüş sendika bürokratları, dahası antiemperyalist ulusalcılık ve antifaşist halkçı demokratizm tarafından görünmezleştirilmiş olsun, işçi sınıfındaki mayalanmanın Genel Direniş üzerinde ve içinde bir etkisi olduğu gibi, Genel Direnişin de önümüzdeki süreçte işçi sınıfının fiili grev ve direnişlerine yeni bir yaygınlık ve derinlik kazandıracaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*