Anasayfa » GENÇLİK » Üniformalı işçi ve köylüler ölüm ve işkenceye karşı haklarını arıyor

Üniformalı işçi ve köylüler ölüm ve işkenceye karşı haklarını arıyor

Asker, daha doğrusu er ve hak, yakın zamana dek bir arada düşünülmeyen iki kavramdı. Lenin’in deyişiyle “üniformalı işçiler ve köylüler” için ölüme varabilen dayak, küfür ve hakaret günlük olaylardandı. Üniforma giyildiği andan itibaren itaatin zorunlu olduğu faşist askeri disiplin ve “eğitim”in bir parçası olarak uygulanan dayak, çoğu köylülüğe mensup genç erkekler tarafından sineye çekilir, hatta sınırlı ölçüde karşı karşıya kalındı ise yıllar geçtikçe yaşam deneyiminin bir parçası olarak anımsanırdı.

Ordudaki faşist askeri disiplin, dayak, işkence, küfür ve hakarete dayalı kişiliksizleştirme sistemi, asker ölümleriyle birlikte gitgide artan biçimde sorgulanmaya başlandı. Özellikle ezilen ulus ve milliyetlerden er ölümlerinin “kaza”, “intihar” olarak kayıtlara geçirilmesi, “disko” adı verilen disiplin koğuşlarındaki dayak ve işkence olayları gündeme sıkça taşınır hale geldi. Ordunun yıpranması ve sadece siyasal değil toplumsal-kültürel bakımdan da sorgulanır hale gelmesi, burjuva demokratik hak bilinci, Kürt ulusal bilinci, dayak, küfür ve hakareti “vatan”, “disiplin” (ya da başka gerekçelerle) sineye çekmeyi reddetme, kentleşme, eğitim düzeyindeki yükselme gibi bir dizi bağlantılı olgu, burjuva medyada da sıkça yer bulmaya başlayan “asker hakları” kavramının gelişmesine yol açtı. Dayak, işkence, küfür ve hakaret olaylarının yansıtılmasına ve tutum alınması amacıyla internette askerhaklari.com ve askerleranlatiyorblogspot.com gibi siteler açıldı.

Asker ölümleri ve “disko” işkenceleri

Sadece son 3 günde 4 erin “intihar ettiği” açıklandı. Bunlardan kimlik bilgileri açıklanan üçü, Van, Dersim ve Malatyalıydı. Ordunun açıklamasına göre erlerden biri çenesine, biri gözüne, diğeri ise başına ateş ederek ölmüştü. Geriye doğru gittiğimizde ise, bir dizi isim ve “intihar” ve “kaza” süsü verilmiş cinayet var karşımızda. Kıbrıs’ta askerliğini yaparken “disko” işkencesi ile katledilen Uğur Kantar, “arkadaş kurşunu ile öldü” denilen Sevag Balıkçı bunun en bilinen ve davaları da gündemleşen örnekleri oldular. Eylül ayında “Asker Hakları İnisiyatifi” tarafından açıklanan rapora göre son 5,5 ayda 200 er fiziksel ve psikolojik şiddetle karşılaşmıştı. Fiziksel ve psikolojik şiddet şu biçimlerde uygulanıyordu: Hakaret (yüzde 48), dayak yeme (yüzde 30), darp (yüzde 17), aşağılama (yüzde 14), mobbing (yüzde 14), tehdit (yüzde 14), aşırı fiziksel aktiviteye zorlanma (yüzde 20), uyutmama (yüzde7), kişisel işlerini yaptırma (yüzde 7), sağlık hizmeti alamama (yüzde 13). Asker Hakları İnisiyatifi, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu ile görüşmesinde askerlikteki insan hakları ihlalleri ile ilgili bir alt komisyon kurulması talebini götürürken, “askerliği Devam Eden kişilere, yaşadıkları hak ihlalleri ile ilgili şikâyetçi olmaları durumunda ne tür güvenceler verilebileceği, askerlerin şikayetçi olmaları durumunda mobbinge uğramamaları için ne tür koruyucu önlemler alınabileceği, mobbinge uğramaları durumunda neler yapılabileceği, başvuru sahiplerinin kimliklerini korumaya yönelik ne tür adımlar atılabileceği konularında komisyon tarafından çalışmalar yapılması” gibi konularda da sorular yöneltti.

Birkaç örnek!

“Halen Van’a bağlı bir ilçede kısa dönem askerim. Hangisini anlatayım ki?

Okula komutan çocuklarını getirip götürürken meydana gelen 5 dakikalık zorunlu gecikmemizden dolayı öğretmen olarak çalışan komutan eşlerinden birinin kısa dönem bir arkadaşıma tokat atmasını mı? Koca bölüğün önünde kendini kaybeden komutanın ana avrat küfür etmesini mi? Aynı komutanın terlikle içtimaya katılan askerlere taburun önünde tekme tokat dalmasını mı? Hangisini anlatayım? Yediğimiz yemeklerin yıllardır buzdolaplarında bekletildiğini mi?

Bizim askeriye bizim değil arkadaşlar maalesef. Ama düzeleceğini ümit ederim ümidim olmasa da…”

“Askerlik hizmetime Kars Jandarma Komando Bölüğü’nde 1999 yılında başladım.

Ağustos 2000’de bölüğümüze İdris Başçavuş diye bir insan geldi. Ancak bu vatandaşın bir problemi vardı, askerlerin annelerine küfür ederdi. Bize böyle anlatmışlardı. Ben de yazıcı idim. Birgün akşam vakti yazıhaneye geldi. İdari işlerden sorumlu komutanımın masasına oturdu, bilgisayarda kendince birşeyler yapmaya başladı. Ne yaptığını bilmiyorum tabii.

Bizde mesai kavramı olmadığından işimi bitirince ‘Çıkabilir miyim’ diyerek izin istedim İdris Başçavuş’tan. Bir de neyle karşılaşayım? Komutan gerçekten de askerlere karşı küfürsüz konuşamazmış. Bana durup dururken ana avrat küfretmeye başladı. ‘Komutanım ben size şimdi ne yaptım da bana böyle küfrediyorsunuz’ demeye kalmadı bana vurmaya başladı.

Bizim bölükten bir grup asker nöbete giderlerken bir onbaşı Gaziantepli bir çocuğun anasına, avradına, bacısına küfretmiş. O da silah doğrultup tetiğe basmış. Tüfek ateş almayınca diğer arkadaşlar üzerine atlayıp elinden almışlar.

Çocuğu karargah bölüğünde yanında iki askerle yüzbaşıyı beklerken gördüm. ‘Niye yaptın, değer miydi?’ dedim. Bana ‘Ben anama bacıma küfrettirmem’ dedi. Ben de ‘Şimdi daha çok küfür yiyeceksin’ dedim. Biraz sonra yüzbaşı geldi. Camekanlı bir odaya girdiler. Gizlenip izledim.

Yüzbaşı ana avrat küfürler ederek askeri dövmeye başladı. Kafasını duvarlara çarpıyordu. Çocuğun ağzı yüzü kan içinde kaldı. Yüzbaşı ömrümde duymadığım küfürler ediyordu.”

“Askerlikte benim için çok önemli iki olay yaşadım.

Birincisi 1982’de Manisa’da acemi birliğinde koğuşta yatarken bir çavuş geldi, hepimizi kaldırdı. İçimizden birinin bir hatasını bir subay görmüş, çavuşa fırça atmış, çavuş da ‘Sizin yüzünüzden fırça yiyorum’ diyerek ana avrat hepimize küfrediyor, bir yandan da sıra dayağına çekiyordu. Kendisine ‘Komutanım döversen döv; ama küfretme’ dedim. Yeni evliydim zaten. Kanıma dokunmuştu. Bana dönüp özel küfretmeye başlayınca dayanamadım, bir tokat attım. Yere yıkıldı.

Hemen kalktı gitti kendi devrelerinden 5-6 kişi getirdi. Beni sabaha kadar koğuşun gözü önünde dövdüler. Ellerinin tabanlarıyla vuruyor, her seferinde duvarları öpüyordum. Bir manga asker de seyrediyordu. Hiçbirinin aklına beni savunmak veya komutanlara haber vermek gelmiyordu. Halbuki sadece bana değil onlara da küfretmişti.” (askerhaklari.com’dan)

‘‘6 Eylül günü, Binbaşı Ali İhsan Gökoğlan, nöbet tuttuğu çadırdaki kedinin kaybolduğu gerekçesiyle er Murat Kılıç’ı demir sopayla dövdü. Ertesi gün 12 saat kesintisiz nöbetle görevlendirilen Kılıç, bir süre sonra ayakta durmaya dayanamayıp uyuya kaldı. Kılıç’ı uyurken gören Binbaşı Gökoğlan’ın tepkisi bu sefer daha sert oldu. Binbaşı’nın darbelerine dayanamayarak bayılan Kılıç, üzerine yangın bidonuyla su dökülerek ayıltıldı ve ağır hakaretler eşliğinde dayağa devam edildi. Korktuğu için hastaneye gidemeyen Kılıç, 8 Eylül’de fenalaşarak revire götürüldü. Binbaşı Ali İhsan Gökoğlan hakkında ise olayla ilgili herhangi bir soruşturma açılmadı.’’ (Radikal)

“Garabet B.: Zaten aklımıza bile gelmemişti ki. Bizi basın uyandırdı.
Ani B.: Daha mahkeme görülmemiş, bir yandan Kıvanç’ın annesi beni arıyor, ağlıyor. O ara öyle bir şey demiştim. Biz öyle çok dindar, çok milliyetçi insanlar değiliz. Ama Ermeniyiz de işte, ne yapalım? Oğlumun dinini değiştirip mi yollasaydım? Ben 35 sene anasınıfı öğretmenliği yaptım; hep dostluğu, kardeşliği öğrettim. Oğlumu da öyle yetiştirdim. Bilmezdi öyle ayrım falan. Yapan olduysa da fark etmemiştir.
Garabet B.: Gördüğümüz her çelişkide başa sarıyorsunuz. O şahsın ideolojik düşüncesi de sonradan ortaya çıktı.” (Er Sevag Balıkçı’nın anne ve babası ile yapılan röportajdan, Radikal)

Alışma, unutma, bağışlama!

Burjuva ordu, özellikle de haksız ve kirli savaş dönemlerinde yalnızca halka karşı artan bir saldırganlıkla tanımlı değildir. Aynı zamanda bu saldırganlığı sürdürülebilir kılmak için erler üzerindeki baskı, dayak ve aşağılama da artırılır. Tıpkı kadınlara karşı şiddette olduğu gibi, buna ne alışılabilir, ne unutulabilir, ne de bağışlanabilir. Nitekim, ordunun en alt kademesindeki erler arasında baskı, dayak ve aşağılamaya karşı öfke ve nefret büyümekte, artan ölçüde gündemleşmektedir. İşçi sınıfı, kendisine, kır ve kent yoksullarına, ezilen ulus, milliyet ve mezheplere yönelik saldırganlığa olduğu gibi, üniformalı işçi ve köylüler üzerindeki baskı, dayak ve aşağılamaya karşı da tutum almak ve sınıf kiniyle hesap sormak zorundadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*