Anasayfa » GÜNDEM » Ulusal Sorun, Seçimler ve Reformizm ve Devrim

Ulusal Sorun, Seçimler ve Reformizm ve Devrim

Ulusal sorunun bölgeselleşmesine paralel çözüm sürecinin eski parametrelerle sürdürülebilecek bir yanı kalmamıştı esasen. Ayak sesleri 2014 yazında duyurulmaya başlanan çatışma süreci araya Kobané savaşının girmesiyle beklemeye alınmış ve sonrasında 7 Haziran seçimlerinin atmosferinde artık yeni çatışma sürecinin kaçınılmazlığı ortaya çıkmıştı. Suruç katliamı ve ardından Ceylanpınar’da cezalandırılan polisler mazeret gösterilerek ulusal harekete savaş ilan edildi. Kandil bombalanmaya başlandı. Sonrası malum.

Ortadoğu’da yükselen bir güç olarak Kürtlerin ve özelde PKK’nin yakaladığı ivmenin Türkiye mali oligarşisini endişelendirip, öfkelendirdiğini sistem temsilcilerinin söylemlerinden görebiliyorduk. Şimdi, tüm gelişmelere, tarihin akışına karşıt bir pozisyon alarak yaşayacağı konum kaybını durdurmaya, şiddet ve katliamlarla Kürt halkını bastırmaya ve tahmin edebiliriz ki düne kadar elinin tersiyle ittiği ”Avrupa Yerel Yönetimler Şartı” gibi kimi reform adımlarını (ama onları budayıp kuşa çevirerek) tanıyarak özyönetim ilanlarını, demokratik özerklik çıkışını bastırmaya (yine ‘çok az çok geç’ yani) çalışacak.

Kötü bir poker oyuncusu gibi her seferinde boş benzemezle el yükseltiyor, sonuçlarını düşünmeden. Ulaşabileceği yer belli. Yine ”kurnaz” manevralara başvuracak, emperyalistlerin Kürt sorununda dayattığı ”çözümü” unutturmak için özellikle ulusal hareketi bastırmasına, kitlesel katliamlarına göz yumulması karşılığında Suriye’de emperyalizmle açılan makası kapatma hamlesine girişecek, (Esed’siz geçişten, Esad’lı geçişe rıza gösterme sinyallerinde olduğu gibi. Fakat talih hiç gülmeyecek, bu defa da Rojava’yı tanıma ikilemiyle yüzleşme durumunda kalacak), İncirlik’i ABD emperyalizmine belli tavizler alarak açmasında olduğu gibi. Bunlar dışında yapacağı bir şey yok. Yeni bir denge tüm aktörlerin sürece müdahalesinin ardından, özellikle 1 Kasım seçimlerinin ortaya çıkaracağı siyasal atmosferde oluşabilecektir ancak. Kaçınılmaz olan müzakere masasının yeniden kurulacağıdır, ama bu masaya kim nasıl bir moral üstünlükle oturacak, belli ipuçları oluşsa da sınıf mücadelesinin dinamik, çok aktörlü karekterinde emin konuşabilmek mümkün değil.

Göründüğü kadarıyla Türkiye mali oligarşisinin bu zayıflık anını, iç ve dış politikada yaşadığı çözülmeyi, ulusal hareketin kendisi için bir avantaja çevirme adımları anlaşılır ve doğrudur. Ve fakat, Ortadoğu gibi bir bölgede yürütülen mücadelenin zorlukları yanında, uluslararası ve bölgesel güçlerin aralarındaki çelişkileri kendi lehine kullanma adımlarına ve kimi ittifak ilişkisi geliştirme yönelimlerine güçlü stratejik anlamlar yüklemek (ABD emperyalizmini güvenilir bir 3. göz olarak önermek gibi) ölümcül olabilir. Kürt sorununun bir sorun olarak ortaya çıkmasında ve sonrasında ABD-AB emperyalizmlerinin dahli, CHP-TÜSİAD gibi kurumların tarihi pratikleri unutulmamalı, reformizmin temel karekteristiği olan ”kötünün iyisi” yanılsamasına, tuzağına düşülmemeli. Ulusal bir hareket olarak sosyalist bir sınıf programından ziyade, ulusal-burjuva demokratik bir programa sahip olan bir hareketin belli yanılsamalar, yalpalamalar yaşamasını anlayabilsek de, pragmatizmin çürütücü etkisine karşı eleştiriden uzak duracağımız anlamına gelmeyecek bu.

Kürt sorununda artan saldırganlığı, bastırma politikalarını neoliberal devlet mekanizması ve onun iç-dış bağlaşıklarıyla açıklamak yerine, belki de ”Türkiyelileşmek” adına Tayyip Erdoğan’a-AKP’ye doğru daraltmak, ona olan tepkiyi yedeklemek politik olarak bir manevra imkanı sağlıyormuş gibi görünse de esasta dönüp sahibini vuran, Türkiye burjuva devleti ve onun ekonomik-siyasal çıkarlarını yeterince anlamayan bir bakış ortaya koymaktadır. Evet ‘radikal demokrasi’ programı bir reform ve burjuva demokrasisini tadilattan geçirme, iyileştirme vizyonudur. Fakat kürt halkının eşit, özgür vatandaşlık kavramıyla yürüttüğü kolektif çözüm mücadelesi birincisi reform programını aşan bir yapıdadır; ikincisi, onun temel sınıfsal ayakları, bugün ulusal mücadeleyi kanı-canı-bedeliyle ayakta tutan Kürt işçi sınıfı ve yoksullarının sınıfsal taleplerine yeterince ağilmemek olmasıdır. Ulusal hareketin tabanını oluşturan kesimlerin dinamik mücadelesini Kürt burjuvazisinin programı prangalamakta, önünü kesmektedir.

Ulusal hareketin demokratik özerklik, öz yönetim dahil demokratik hak ve özgürlük mücadelesine içerili tüm taleplerine, eylemli inşa çabalarına karşı geliştirilen devlet terörüne karşı devrimci dayanışmamızı yükseltiyoruz. Bu noktanın tartışılacak bir yanı yok. Kim ki ezilen ulusun demokratik talep ve istemlerini küçümser, destek ve dayanışmasını esirgerse o iflah olmaz bir şovendir. Komünistlerin hem sosyal şoven yaklaşımlardan, hem de bunun tam karşısında konumlanmış küçük burjuva devrimcilerinin kuyrukçu halleriyle, ulusal hareketin burjuva demokrasisiyle sınırlı programının arkasına gönüllü yazılıp, sınırlarını buraya kadar çizenlerle de temel ayrımı kendi komünist devrim programını bir an bile olsa gözden kaçırmaması, yakıcılığı ne kadar derin olursa olsun hiçbir demokratik sorun karşısında temel görevlerini, işçi sınıfının komünist devrimci mücadelesini geriye atmamasıdır.

Ulusal sorundan taşıp gelen reformizm bir kere kabul edilince doğal olarak TDH’nin kuyrukçu kesimlerinin tüm teori ve pratiğini de belirler hale geldi. İki yönlü bir olumsuzluğu var bu durumun. İlke ve değerlerin gevşetilerek ”öyle de olur, böyle de olurcu” bir liberallikle ritmik bir şekilde devrimci olandan uzaklaşma ve bunun sonucu devrimci politika ve pratikler yerine liberal reformist pratiğin yerleşmesi. Bu durum Batı’dan devrimci ve bağımsız bir politikalar bütünüyle ulusal harekete destek ve dayanışma geliştirmenin yerine onun söylediklerine edilgen bir şekilde kafa sallamayı, eklenti olmayı getiriyor. Devrimci hareket açısından ”ölüm” anlamına gelecek bu durum esasen ulusal hareketinde yararına bir gelişme değil. Batı’da bağımsız, sınıf temelli gelişecek bir devrimci hareketin kürt halkının mücadelesini yükselteceği, halklar arası mücadele kardeşliğini büyüteceği, ortak düşmanı zayıflatacağı görmezden geliniyor. TDH’nin devrimci demokrasiye sıkışmış, çıkış bulamayan kesimlerinin artık programatik olarak da reformizme indirgenmiş siyasal açıklarını ulusal harekete destek ve onun mücadelesinin bir parçası olarak kapatmaya çalıştıkları çok bariz. Örgütsel varlık ve bağımsızlıklarını neredeyse tamamen bir tarafa kanalize ederek o çok dile getirdikleri enternasyonal dayanışmaya da zarar verdiklerini göremiyorlar. Çünkü kendi çalışmana, işçi sınıfının devrim, sosyalizm mücadelesine yüklenmek ve onun programatik bütünlüğünde enternasyonal dayanışma halkalarını özellikle Kürt işçi ve yoksul köylülüğü temel alarak yürütmek gerektiği ML’ye bağlı olanlar için reddedilmeyecek bir ilkesel düzeydir.

Şöyle bir gariplikte yok değil. Ulusal hareketle dayanışma nedense hep seçimler döneminde canlanıyor. Her seçim öncesi Türkiye solunda HDP’ye destek açıklamaları birbirini izliyor; desteğin boyuna göre parlamentodan koltuk kapma telaşı sergileniyor. Bu sürece yeni girenler ilk önce ”dayanışma ilkeselliğiyle” utangaçlığını atıyor üzerinden, ilişki yerine oturduktan sonra da pazarlıklara girişiliyor. Tipik reformist, parlamentarist yönelimlerin dışa vurumu. HDP onlara bu devrimcilikten kırılan yanlarını gözlerden gizlemeye yarayan, reformist karakterlerini gizleyen bir perde görevi görüyor çünkü. Sonuçta ezen ulusun devrimcileri ezilen ulusla dayanışma yükseltiyorlar! Aslında herkes neler olduğunun yeterince farkında ama durumdan kimse de rahatsız değil! O kadar değil ki burjuvazinin parlamentosunu renklendirme iddiasında bile bulunabiliyorlar. Pardon, faşizmin parlamentosu değil miydi orası?!

7 Haziran seçimlerini önceleyen yakın süreçte HDP ve onun çizgisinde hareket eden devrimci demokrat kesimlerin temel politik yönelimi hatırlanacağı üzere parlamentarizme daralmıştı. Memlekette yaşanan her sorunun hesabının sorulabileceği yer olarak sandık gösteriliyor, barajın aşılmasıyla faşizmin sandıkta yenileceğinin propagandası yapılıyordu. 7 Haziran seçimlerinden birkaç ay önce Yunanistan’da SYRİZA’nın seçimleri kazanmasıyla reformizim-revizyonizm rüzgarı dolu dizgin esnemeye, hani neredeyse karşıt, komünist, devrimci cenahtan gelen uyarı, ikaz ve ideolojik eleştirilerin sesi duyulmaz olmuştu. Kulak vermeye gerek de yoktu zaten, artık tarihi geçmiş, yeni gelişme ve süreçleri okuyamayan sınıf merkezli politikaların aşılması gerekiyordu! İşte tarih de bunun doğrulamış sol argümantasyona sahip reformist politikalar öneren-hem de ”radikal” politikalar!- siyasal güçler dünyanın her tarafında yükseliyordu. Yunanistan’da SYRİZA, İspanya’da Podemos…. falan. Türkiyede’de radikal demokrasi programlı HDP bu yükselişin öncüsü olaca, rejimin demokratikleştirilmesi için parlamento etkin bir şekilde kullanılacak, kitlelerin taleplerinin yaşama geçirilebilmesi için etkin bir parlamento grubu oluşturulacaktı. 7 Haziran seçimleri bu beklentilere güçlü bir yanıt verdi ve HDP tarihsel bir başarıyla 80 milletvekiliyle güçlü bir grup kurdu.

Sonrası herkse için malum. Bu yaz hem Syriza için sükut-u hayalin yaşandığı bir mevsim oldu, hem de HDP için. Syriza burjuva sol demokratik reform programının sınırlarıyla AB’nin emperyalist mali oligarşisinin kapitalist sistemin gerçeklerini açıkça göstermesiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Reformizmin ve parlamentarizmin sınırları açığa çıktı. Mali oligarşi ve onun neoliberal burjuva demokrasisi sistemin esasını ilgilendiren, can alıcı konularda müzakereye açık değilmiş, esasa etki etmeyen konularda müzakere edilebilirmiş sadece. Bu dersi onur kırıcı kimi ritüel ve ekonomi politik derslerle aldılar. Sonrasında yaşanılanlar biliniyor…
HDP ise bu durum biraz daha farklı ilerliyor. 80 milletvekiline rağmen kafaca yeni duruma hazır olmadıkları, ne yapacaklarını bilemez hallerinden anlaşıldı. Ardından gelen savaş ve çatışma koşullarında ise sesi daha da kısıldı. Çatışma koşullarının sertliğinde HDP etkisizleşti. Bir yönüyle savaş ikliminin sonucu olmakla birlikte diğer yandan yeni gelişen süreci çözümleyip müdahale etmede Öcalan’ın yokluğunda farklı ses ve anlayışların daha görünür olmaya başlamasının da payı vardır.

Şimdi yeni bir süreçteyiz. 1 Kasım seçimlerine çok az bir süre kalmış olmasına rağmen seçim atmosferi halen oluşmuş değil. Parlamenter hayalleri yayacak bir iklim Kürdistan’ın neredeyse tüm şehirleri kirli savaş pratiğiyle yakılıp yıkılırken, seçimlere dönük devlet müdahalesinin tüm araçları devreye sokuluyorken çok kolay değil. Karşıt güçlerin yeni bir düzlemde daha güçlü bir konumda olmak için hasmını geriletmeye çalıştığı pratik güç mücadelesi, çatışma koşulları daha ne kadar sürer net değil. Kürt ulusal sorunu bölgeselleştiği için özellikle Suriye’de yaşanan gelişmelerde önemli olacak. Gelişmeler her yandan Türkiye mali oligarşisi ve AKP’nin politikalarını sıkıştırarak ilerliyor, manevra alanlarını sürekli daraltıyor.

Ulusal sorunda gelinen eşiğin aşılmasının ana yolu militan mücadele pratiğinin her alanda yükseltilmesiyle Türkiye mali oligarşisinin bedeniyle kurduğu barikat yıkılabilir ancak. Uluslararası durum, mali oligarşinin siyasal-ekonomik-toplumsal bir krizle yönetme yeteneğini yitirmesiyle birleşince oldukça elverişli bir tarihsel konjonktür ortaya çıkmıştır. Kürt halkının ivme alan tarihsel özgürlük mücadelesi ısrar ve kararlılığını korur, savaşım motivasyonunu burjuva liberal, reformist baskılanmalar, emperyalist yönlendirmelere, geriye çekişlere kurban etmezse eğer yeni ve güçlü mevziler kazanması içten bile olmayacaktır. Seçim süreçlerini de bu savaşım kararlılığını elden bırakmadan, moral insiyatifini koruyacak taktik-politik hamlelerle zenginleştirebildiğinde, reformist hayaller yerine gerçekliğin sert dilini kuşandığında Cizre’nin, Yüksekova’nın, Silvan’ın, Sur’un sokaklarında özgürlük rüzgarı gürül gürül esecektir. Bedel ödenmeden kazanılmış hiçbir savaş yoktur, hele kapitalizm koşullarında sandığa, parlamentoya gereğinden fazla önem atfetmek cinayetle eş değer olabilir. Mali oligarşik sisteme geri adım attırılmadıkça öyle kolayından işleyişine (onların dilinde bu ”kamu düzeni”dir) müdahale edilmesine rıza göstermeyecektir. Bakınız Syriza; yetmiyorsa son 200 yılın sınıf mücadelesi pratiğinde Avrupa’da neler yaşandığına bakılabilir. Sistemin esasına ilişkin değişiklikler peşindeyseniz eğer güçlü bir savaşım kararlılığı ve pratiği kuşanmanız olmazsa olmazdır.

Ercan AKPINAR

Sincan 1Nolu F Tipi Hapishane

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*