Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » ”Ulusal İstihdam Stratejisine Dair” Ercan Akpınar

”Ulusal İstihdam Stratejisine Dair” Ercan Akpınar

Her ne kadar adında ulusallık vurgusu olsa da bu strateji esasta emperyalist kapitalizmin neoliberal politik isterleri doğrultusunda gündeme getirildi. Emperyalist kapitalist sisteme entegrasyonunu neredeyse tamamlamış Türkiye sermayesi ve ekonomisinin, uluslararası sitemin ihtiyaçlarıyla kopmaz bir bağ içinde olduğunu belirtmeye gerek yok. Her ne kadar AKP hükümeti uluslararası kapitalist sistem ve kurumlara tepkisel çıkışlar da bulunsa da bunlar politik gözbağcılığından öte şeyler değiller. Kitleleri yanıltma, dikkat dağıtma amacıyla söylenmiş sözlerdir. Şu ”faiz lobisi”, kredi kartları meselesi gibi. Oysa ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. O lafları bir kenera koyduğumuzda AKP hükümetinin mali oligarşik düzenin, neoliberalizmin yılmaz bir uygulayıcısı olduğunu görüyoruz. Son 10 yıllık yasal-hukuki düzenlemelerin hem yöntemine, hem içeriğine ve hem de ruhuna baktığımızda koyu bir sermaye ve neoliberalizm seviciliği çıkmaktadır karşımıza. Neredeyse ülkenin herbir karışı dizginsiz bir sömürü ve yağmaya açılmış, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları gerilemiş, proletaryanın saflarına hiç olmadığı kadar hız ve büyüklükte katılımlar olmuştur. Bu vahşi sömürü dalgası en çok kentsel dönüşüm denen yağmada, maden ve HES’ lerde katledilen doğal yaşam alanlarında ve işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarında taşeronluk biçiminde kendini göstermiştir. Şimdilerde sınıfın gündeminde olan yeni istihdam stratejiside bu duruma hukuki bir meşruiyet ve kapsam kazandırmanın çabası olarak görülmelidir.

Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) esasta AB Konseyi’nin 1997 yılında Lüksemburg’da düzenlenen Olağanüstü İstihdam Zirvesi’nde gündemleştirilen Avrupa İstihdam Stratejisi’nin üye ve aday ülkelerde de ulusal karşılıklarının hazırlanması kararıyla gündeme girdi. Strateji Türkiye’de asıl olarak 2008 küresel ekonomik kriziyle birlikte gündemleştirildi. Stratejinin hedefi işsizlik oranlarını aşağı çekmek olarak ilan edildi. Pek güzel ama, bu nasıl yapılacak?…
Emperyalist kapitalist sistem bütün ekonomik krizlerden sınıf hareketini bastıracak, geriye itecek fırsatlar yaratmak için yararlanmıştır. Krizin diğer yüzünün fırsat olduğu çok sık dile getirilir. 2008 küresel ekonomik krizi de, önceki krizlerin dersleriyle birleşerek sermaye için yeni fırsatlar olarak görülmüştür. Ekonomik krizin yıkımını her zaman en çok yaşayan kesim işçi sınıfıdır. İşsizlikle tanışan, yokluğu ve yoksunluğu iliklerinde yaşayan onlardır. Şanslıysa işten atılmaz ama patron baskısını, düşen ücretleri, artan mesaileri, aşağılanmayı, değersizleşmeyi an be an yaşar. Ücretli kölelik ilişkisi çıplaklaşır. Kriz anlarında fiili olan bu çalışma koşullarını sermaye sınıfı bir düzenlemeyle kalıcılaştırmaya, ona hukuki bir form vermeye çalışmaktadır. Diyebiliriz ki UİS’in amacı tam da budur. O her ne kadar usta olduğu süsleme ve paketleme becerileriyle amacını gizlemeye çalışsa da, bürokratik, diplomatik dilin üzeri kazınılınca ortaya çıkan tablo abartısız şudur: İşçi sınıfı ve emekçilere sermaye karşısında kölece çalışma, kölece yaşam ve kölece yönetilme dayatılmaktadır. Sermaye ve işçi sınıfı arasındaki tüm ilişki bütün boyutlarıyla yeniden ve esnek bir şekilde kurulacak, geçmişin tüm kazanımlarının üzerine bir çarpı atılacaktır. İş güvencesinden, kıdem tazminatına, çalışma sürelerinden ücretlere, sosyal haklardan sendikal örgütlenmelere kadar tüm hak ve kazanımlar esnek bir biçime alınacak; hem var hem yok olacaklar! Esnek üretim ve çalışma organizasyonlarında işçinin herhangi bir söz hakkı olmayacak, esnekliği uygulama, düzenleme tamamen patronun çıkarlarına bağlı olacaktır. İşçi basit bir üretim aracına dönüşecektir. Hiçbir iradesi olmayacaktır. Patron gel dediğinde gelen, git dediğinde giden, hiçbir güvencesi olmayan, çalışma sürelerini ve koşullarını sorgulamayan bir işçi sınıfını yaratmaktır hedef.
Özellikle 2. emperyalist paylaşım savaşından sonra, hem yükselen işçi hareketi, hem Sovyetlerin baskısı, hem de yıkılan tahrip olmuş üretici güçlerin yeniden ve hızla ayağa kaldırılma ihtiyacı sermaye sınıfının işçi sınıfına yaklaşımınıda koşulluyordu. Konumuz bağlamındaki istihdam alanında da sermaye sınıfının stratejilerindeki hedefi ”tam istihdam”dı. İşsizliği her zaman bir yedek güç, işçi hareketine karşı bir silah olarak kullanma eğiliminde olsa da, sermaye o tarihlerde işsizliği baskılama yolunu seçmek zorunda kalmaktaydı.

Türkiye’nin 1976 da kabul ettiği İLO’nun ”İstihdam Paketi Sözleşmesi”nde şunlar ifade ediliyordu:”İktisadi gelişme ve kalıkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesine matuf aktif bir politika uygulamaktır.”(Madde 1/1)
Yeni istihdam politikasında ise ne eksik istihdama, ne işsizlik sorununa bir çözüm vardır; ne hayat seviyesini yükseltme çabası ne de serbestçe iş seçebilme özgürlüğü…. Neoliberalizmin ruhunu iliklerine kadar içselleştirmiş olan yeni düzenlemenin tek hedefi vardır o da azami kara ulaşmak.
Stratejinin 6 temel ilke de düzenlendiğini görüyoruz. Bunlar:

1- Bütüncül yaklaşım (genel değerlendirmeler)
2- Fırsat eşitliği (sömürüde, sömürülmede eşitlik)
3- İşi değil insanı korumak (yeteneklerini arttır ki sermayenin karını arttırasın)
4- İş verenler üzerine ek yük getirilmemesi (kıdem tazminatı vb.nin kaldırılması)
5- sosyal diyaloğun esas alınması (sarı sendikalar üzerinden itirazları bastırmak)
6- Özendirici yaklaşım (teşvikler vs.)

Bu 6 temel başlık kendi içinde ayrıntılandırılarak stratejinin hayata nasıl geçirileceğine dair yol, yöntem ve araçları belirliyor. Stratejinin özü ise bazı başlıklar altına sıkıştırılmıştır. Özellikle ”işi değil insanı korumak” maddesi ilk anda çok insancıl bir bakış gibi görünse de işi koruyamadığı için aslında işçiyi-insanı da koruyamamaktadır. Patronun satışları azalınca işçilerini atabilmesi serbest olacak, yani iş korunmayacak. İşçinin işten atılmasına izin verecek strateji. Ama işçinin vasıflarını geliştirerek istihdam edilebilirliğini arttıracak. Ne kadar vasıflı da olsa işçinin hiç bir güvencesi olmayacak. Burada keyfiyet sermayeye, ödevler işçiye yüklenmiştir. İnsanın korunması diyerek bir işçinin istihdam edilebilir olması için yeteneklerini geliştirmesi, eğitimli-nitelikli bir işçi haline gelmesi ve iş piyasasında sınıf kardeşleriyle iç rekabetini geliştirmesi isteniyor. Hem işçi sınıfını iş rekabetiyle parçalamak hem de sermayeye her anlamıyla sömürü cenneti yaratmak hedefleniyor.
Bununla da yetinilmiyor. ”işverenler üzerine ek yük getirilmemesi” içinde onun üzerindeki ekonomik ve sosyal katılıkların kısıtlanacağı ifade ediliyor. Bu katılıklar nelermiş peki? Onlarca yıllık sınıf mücadelesi içinde kazanılmış sosyal ve ekonomik haklar! Kıdem tazminatı bunlardan sadece bir tanesidir. Son günlerde sıkça konuşulan sermaye üzerindeki bu ”maliyeti” ortadan kaldırmaya dönük bir girişimdir. İşçinin işsizlik karşısında bir süre sosyo-ekonomik olarak ayakta kalmasını, patronun keyfi larak işten çıkartmaları önlemesi için mücadeleyle kazanılmış bir haktır kıdem tazminatı. Bu stratejinin temel hedeflerinden biri kıdem gibi şeylerde (mesela kısmi süreli part-time çalışma marjinal olmatan çıkacak, üretimin temeline yerleşecek. Kısmi süreli çalışmanın karşılığı kısmi ücret ve sosyal hakların olmaması anlamına gelecektir. Dolayısıyla sigortalı işçinin prim miktarı düşecek, gerekli primi hiç bir zaman yatıramayacağından dolayıda emekli olamayacaktır! Pasifikte kanat çırpan bir kelebeğin Atlas okyanusunda fırtına çıkarması gibidir. Küçük bir sorun gibi görünen bir şey bir süre sonra devasalaşmakta,işçiyi tamamen geleceksiz güvencesiz bir hale getirmektedir.) sermayeyi koruyup, onun kar oranlarını yükseltmektir. Bu strateji hayata geçerse taşeron sistemi artık çalışma yaşamının tüm alanlarına yayılmış olacaktır. Kuralsız, güvencesiz, korumasız, örgütsüz bir iş yaşamı ortaya çıkacaktır. Yarın ne olacağını bilmeden yaşamı üzerindeki tüm denetimi sermaye sınıfına teslim edecektir. Bugün AKP gericiliğinin muhafazakar tandanslı gerici ahlaki yaşam biçimini tüm topluma dayatması haklı olarak tepkiyle karşılanırken; işçi sınıfının, yani toplumun büyük bir kesiminin yaşamını kökten değiştirecek, onu düşkünleştirip, bir insani posaya, basit bir üretim aracına, edilgen bir canlıya dönüştürecek bu temel dönüşüme karşı daha ciddi, kararlı, kitlesel ve militan bir mücadele hattı oluşturmak gerekmektedir. İşçi sınıfının sermayenin sömürü çarkları arasında öğütülmesi anlamına gelecek bu durumda kızlı-erkekli yaşam, hayat tarzı tartışmalarının da çok bir anlamı olmayacaktır. İşçi sınıfının tamamen bastırıldığı koşullarda, demokratik hak ve özgürlükleri konuşabilmemizde pek mümkün olmayacaktır. İşçi sınıfının sermaye karşısında mücadele yürütemez durumda olması tüm alan ve sorunları kesecektir çünki. Sermaye sınıfına karşı işçi sınıfının uzlaşmaz karşıtlığını pratikleştirmek, kölelik stratejilerini de, neoliberal muhafazakar yaşam tarzına karşıt oluşumuzunda temelinde olmalı. Tüm sorunlara bu perspektiften bakılmalı.

Kölece yaşam, kölece çalışma ve dayatılan kulluk rejimine karşı yaşasın sosyalist işçi demokrasisi mücadelemiz!….

Sincan 1 No.lu F Tipi Cezaevi Ercan Akpınar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*