“Ölmek için güzel bir gün!” Bir anlığına dağılan gaz bulutunun bıraktığı soluklanma anında böyle demişti bir yoldaş.Sabah güneşinin gökyüzünde olanca parlaklığıyla yükseldiği anlarda biz devrimci tutsaklar bir ölüm kalım mücadelesinde bir yandan dişe diş direnmeye çalışırken bir yandan da son saatlerimizi yaşadığımızı düşünüyorduk.

Sermaye sınıfının katil sürüleri gözü dönmüş bir barbarlıkla saldırıyor, tüm kötücül yüzlerini kusuyorlardı çünkü. Buradan sağ çıkabilmek pek mümkün görünmüyordu. Güzel bir erken sonbahar gününde, barikat başında karşılamak ölümü. Dişediş bir kavgada hem de… Ölüm kaçınılmazsa böyle olsun ister her devrimci.

Tarih sayfaları 26 Eylül 1999’u işaretler, sermaye devletinin başkentinin merkezinde, Ulucanlar Cezaevi’nde her yanımızdan silah sesleri gelir, yoğun gaz bulutu gökyüzüne yükselirken bir çoğumuz belki de böyle düşünüyorduk. Bu oldukça eşitsiz çatışmadaki direnişimiz fizik güç sınırlarına dayanıp yavaş yavaş kırılırken on arkadaşımız, yoldaşımız ölümsüzleşti, geriye kalanlarımız ise çeşitli düzeylerde yaralar aldı.

imagesBugün, üzerinden 16 yıl geçtikten sonra bile 26 Eylül sabahını her düşündüğümde kesif gaz kokusunu alır, o günü yeniden hatırlarım. Zafer yoldaşın konuşmasını engelleyen boğazından aldığı yaraya inat gözlerindeki ışıltıyla zafer işaretini eksik etmeyen kavga adamı ruhu; Önder’in militan ruhuyla “beni merak etmeyin işinize bakın” diyen devrimci nefer bilinci.

Habip’in aksayan bacağıyla her yere yetişmeye çalışan enerjikliliği ve kucağımda bilincini yitirmeden az önce söylediği “beni parti bayrağıyla gömün” sözleri; Ahmet’in birkaç kişilik enerjisiyle gaz bombalarını geldiği yere göndermedeki beceri ve kararlılığı; İsmet’in sakin özgüvenli duruşu; Aziz’in 18 yaşının tüm masumiyetine yerleşmiş genç devrimci halleri; Abuzer ve Halil’in çok zamansız, çok erken, aniden aramızdan ayrılışları; Ümit’in direnişin en yoğun olduğu anlarda aldığı ölümcül yara karşısındaki çaresizliğimiz; Mahir’in her zaman gülen yüzü…

Sonra,tazyikli su, köpük, gaz bombası, kurşun sağanağı altında nasıl ve nereden başladığını bir türlü çözemediğimiz halay çekme çılgınlığı. “Madem öleceğiz, halay çekmeden olmasın” diyen ve son halaya yapılan o çağrı. Her yandan gelen kurşun sesleri altında sıkıştıkları kuytuda Enternasyonal marşını son sözleriyle, meydan okurcasına söyleyen bir avuç devrimci tutsak.

garip_ve_tuhaf_davadan_duvar_skandali_cikti13792232310_h1073968Her anında büyük bir hikaye taşıyan Ulucanlar direnişimiz devrimci sınıf mücadelesi tarihine çok derin izler bıraktı; o güne kadar görülmüş en kapsamlı saldırıya karşı devrimci tutsaklık bilincinden bir adım bile geri adım atmayan Ulucanlar direnişçileri, direniş çıtasını da yukarıya taşıdılar. Bir yıl sonra gelecek merkezi ve en geniş hapisane saldırılarına, 19 Aralık’a direnebilmek için de güçlü bir motivasyon ve emsal yarattılar.

Sermaye devletinin neoliberal yeniden yapılanma sürecinde, o günlerde burjuvazi için ölüm kalım sorunu olan IMF programlarını uygulayabilmek için işçi sınıfı ve emekçilere direnç ve moral taşıyan, direniş odağı olarak öne çıkan hapishanelerin dönüşebilmesi, öncülerin bastırılması gerekiyordu.

Dönemin Başbakanı Ecevit de bunu “IMF programlarını uygulatabilmemiz için hapishanelere bu operasyonlar şart” diye açıklamıştı. Hapishaneler ve IMF programları arasında kurulan bu korelasyon çok dolaylıymış hissi yaratıyor gibi olsa da; sadeleştirdiğimizde ortaya çıkan uzlaşmaz iki sınıf çizgisinin, iki düşman sınıfın konumlanışını görürüz. Hapishanelerdeki devrimci tutsaklar işçi sınıfının en ileri, en militan önderleridir.

IMF politikalarına yapılan atıfla bahsedilen ise sermayenin-burjuvazinin çıkarlarıdır. IMF programı demek tecrübeyle de sabittir ki ücretlerden çalışma koşullarına, sosyal haklardan demokratik hak ve özgürlüklere kadar tüm ekonomik, siyasal alanların baskı altına alınması, işçi sınıfının kazanılmış haklarının burjuvazi lehine gaspedilmesidir. İşte burjuvazinin IMF programıyla, emperyalizmle de el ele azami sömürü ve ranta ulaşma çabalarına engel olarak gördükleri hapishanelere saldırmaları aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçilere de saldırıdır.

26 Eylül ve ardından, 1 yıl sonra 19 Aralık’da ülke düzeyinde yapılan katliam operasyonlarının gerçek nedeni budur. Fakat görebilmişlerdir ki bastırmak için çeşitli yolllar, katliamlar deneseler de sömürü ve baskı üzerine kurulan bu düzene sınıfsal, devrimci tepki ve isyanları yok edemiyorlar. Ellerindeki bütün silahları, dezenformasyon araçlarını da kullansalar sınıf mücadelesinin inatçı karakteri tarih ırmağında kendine akacak bir yol buluyor.

Sınıf mücadelesi içinde devrimci ve komünistlerin içeride ödediği bedeller büyüktür. Direnişler de öyle. Ve o direnişler ki suya yazılan yazı gibi yok olmuyorlar. Sınıfın kolektif hafızasına yerleşiyorlar. Gezi Direnişi, Metal Direnişi, Kobane Direnişi… Kadın özgürlük çığlığı olup sarsıyor sermaye diktatörlüğünün burçlarını. Ulucanlar’da yitirdiklerimizin anısı, kavga bayrağının yükseldiği her alanda yaşıyor, yaşayacak.

Ercan Akpınar/Sincan F Tipi Cezaevi