Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Ulucanlar unutulmayacaktır

Ulucanlar unutulmayacaktır

12 Eylül askeri faşist darbesinden F tiplerine kadar geçen 20 yıllık süreçte, cezaevlerinde devrimci direniş geleneğini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde cezaevlerinde direnen örgüt ve kadroların dışarıda da antifaşist mücadelede başı çeken örgüt ve kadrolar olduklarını görürüz. Bu tesadüf değildir. 12 Eylül’de en rafine örneği TİKB’de simgeleşecek biçimde Dev-Sol/DHKP-C, TKP/ML-TKP(ML), MLKP gibi örgütler bu yıllar boyunca cezaevlerinde toplu direniş ve devrimci yaşam geleneğini koruyup geliştirdiler, dışarıda da antifaşist mücadelenin ateşi içerisinde bedeller ödediler.

1999 Ulucanlar katliamı, burjuvazinin kendisi açısından iradi biçimde “bir dönemi kapatmak” için yürüttüğü kapsamlı ve sistemli saldırının işaret fişeği oldu. Sonrasındaki F tipleri politikasıyla birlikte, faşizmin yıkılması için gereken programatik/politik/örgütsel önderlik düzeyine çeşitli nedenlerle sıçrayamamış örgütleri kapitalist sistemin daha ileri bir gelişimi için yolunun önünden çekmek, yok etmek, fiziki ve moral yönden darbelemek, sonuç olarak stabilize etmek ve sistem içi bir çözülmeye bırakmak için yürütülen bir saldırıydı bu. Emperyalist kapitalizm çağında burjuva sınıf o büyük tarihsel proleter devrim korkusuyla, daha gelişkin bir hakimiyet kurma amacının önünde engel olan, eğilmeyen bu antifaşist yapıları ve kadrolarını kırmaya yöneldi. Ulucanlar ve F tiplerine geçiş, Türkiye’de de emperyalist kapitalist dönüşüme ayak uydurmaya ve eski birikim koşullarını genişletmeye yönelen sermaye egemenliğinin yeni bir düzleme geçiş yapmak için aşması zorunlu eşiğin ifadesi, onun net iradi karşıdevrimci saldırısıydı.

Yaşanan son yıllarda daha hızlanan ve görünür olan biçimde, faşizmin bir işçi-emekçi halk ayaklanması ya da proleter devrim yoluyla yıkılması değil, sermaye egemenliğinin isterleri doğrultusunda sistemin etki ve kapsama alanını büyüterek çözülmesi oldu. Çelişki ve çatışmalarla, altüstoluşlarla yerleşikleşen burjuva demokrasisinin düzeyinin geriliği ve işçi ve emekçi kitlelerin hayati ihtiyaçlarına açık biçimde düşman ve dıştalayıcı karakteri buradan kaynaklanmaktadır.

Bunun karşısında bir dönemin direnişçi örgütlerinin bugün burjuva demokrasisi ile militan mücadeleye geçiş yapamamaları, öncelikle de kendilerinin kendi durumlarıyla özeleştirel bir yüzleşme sonucu iç dinamikleri ile programatik/politik/örgütsel bir sıçramadan uzaklıklarından kaynağını almaktadır. Ulucanlar’da ve F tiplerinde kırılmayan devrimci iradenin, yeni dönemi karşılayacak yüksek komünist bir bilinç geliştirerek sıçrayışını gerçekleştirememesi, kendisindeki antifaşist çatışma ve direniş birikiminin sürekliliğini koruyamayarak bu kez daha derin bir kırılma ve çözülmeye uğramasına yol açmaktadır.

Anlatılan dönemsel uğrak noktası özelliği ile birlikte bugün bizim için Ulucanlar direnişi günceldir. Onun güncelliği, ‘96 süresiz açlık grevi ve ölüm orucu döneminden sonra Ulucanlar’da haklarını genişleterek devrimci yaşam ve üretimlerini sürdüren devrimcilerin pratiğinde, devrimciliğin geleceğe taşınacak olan özünde gizlidir. Cezaevlerinde genişletilen hakların fonunda liberalleşme ve pelteleşmeye yönelen değil, özgürlük için, burjuvaziye moral bir darbe vurmak için firar eylemine tutkuyla girişen siper yoldaşlarımızın emeğinde gizlidir. Ülkemizde can bedeli yerleşikleşmiş asgari devrimci direniş geleneğini yeni kuşaklara, genç devrimcilere taşıyabilmiş olması ile örnektir. Ulucanlar her şeyden önemlisi kapanmış bir defter değil, burjuva hukuk çerçevesinde burjuva mahkemelerde falan da değil, silahlı işçilerin örgütlü eleştirisiyle hesabı sorulacak bir davadır. Ulucanlar unutulmayacaktır.

Ulucanlar için eylem çağrıları:

İstanbul: 26 Eylül 2010 Pazar, Karacaahmet Mezarlığı / Üsküdar
Toplanma yeri ve saati: Merkez Camii, 12.30

Ankara: 26 Eylül 2010 Pazar, Ulucanlar Cezaevi önü saat:12.00
Karşıyaka Mezarlığı, 13.30

Adana: 26 Eylül 2010 Pazar, İnönü Parkı, saat:17.00

Hesaplaşma günü

“Ulucanlar cezaevinde 10 mahkumun ölümüyle sonuçlanan operasyonda görev alan askerlerin yargılandığı mahkeme, verilen görevin yerine getirildiğini belirterek ceza verilmesine gerek olmadığına hükmederek davayı sonuçlandırmıştır.”

Böyle diyor gazetedeki haber. Tarih 19 Aralık 2008.
19 Aralık 2000 katliamının (ve Maraş katliamının) yıldönümünde Ulucanlar katliamının sorumlularının haberini almak! Üç katliam, onlarca cansız beden, yüzlerce yaralı. Faşizmin kanlı tarihi katliamlarla yüklüdür. Öfke hüzün ve ille de hesaplaşma isteği…

Faşizm ve onun kadroları katliam alanlarını nasıl tüm iğrençlikleriyle doldururlarsa bir benzerini de mahkeme salonlarında dava dosyalarında yaptılar; diğer onlarcasında olduğu gibi Ulucanlar davasında da karanlık dehlizlerinden başlarını çıkartamadılar. O kadar iğrençler ki görünmek istemiyorlar. Oysa devrimci tutsaklar eşitsiz bir savaşta dahi nasıl kendilerini olduğu gibi sakınmasız ortaya koydularsa mahkeme salonlarını da faşizmi teşhir etmek devrim ve sosyalizm şiarlarını kullandılar. Bekledikleri, talepleri bir “adalet” arayışı değildi. Faşizmin mahkemelerinde sermayenin ihtiyaçlarına göre formüle edilmiş (ve görünmez onlarca bağla da sistemin siyasal ihtiyaçlarını gözeten, koruyan) yasalarda adalet bulamayacaklarını biliyorlardı. Bu yüzden mesajlar emekçi kitlelerin bilincine işlendi, “adaletin/adaletsizliğin” sisteme içerili resmi gösterildi.

Ulucanlar katliamını yöneten Albay Ali Öz ve Binbaşı Zahit Engin’in Hrant Dink’in katledilmesinden Kürdistan’da yürütülen kirli savaşta da birçok katliama katılmış olmaları bugün başka vesilelerle de olsa gün yüzüne çıkıyor. Faşizmin eli kanlı kadrolarıdır onlar. Onlardan da sorulacak hesabın adresi mahkeme salonları değildir hiç. Ulucanlar’da 19 Aralıklarda katledilen tutsakların gözlerinde dahi hesaplaşma gününün kendileri için korkunç olacağını görmüştür bu katil sürüsü. İşte o yüzden cansız bedenlere işkence yapma alçaklığını ve düşkünlüğünü göstermiş, korkaklıklarını bu şekilde gizlemeye çalışmışlardır. (Ulucanlar’da direniş sürerken şehit düşen arkadaşlarımızın bedenlerini özenle korumuş, en korunaklı bölgelerde tutmuştuk. Adli Tıp otopsisinde çekilen fotoğraflarda vücutlarında kurşun yarasından başka yara olmayan arkadaşlarımızın bedenlerinde çeşitli morluklar, kesikler olduğunu görmemiz cansız bedenlere işkence yapıldığının göstergesi de olmuştur. İnsanlık düşmanlığının, düşkünlüğün dibi yoktur çünkü.) O gün, hesaplaşma günü gerçekten de korkunç olacaktır. Burjuvazinin seyirlik tiyatro oyununu sergilediği mekanlarda adalet arayarak değil, proletaryanın ve emekçilerin devrimci eylemleri ile soracağız hesabını. Faşizmi döktüğü kan içinde boğmakla gerçekleşecek hesap günü.

Ulucanlar’da, 19 Aralıklarda, en eşitsiz savaşlarda dahi bedenlerinden başka silahı olmayan devrimci tutsakların ölümüne direnişinin, teslim olmamasının nedeni biraz da bu hesaplaşma gününün kaçınılmazlığında, kazanılacağına duyulan inançta değil midir? Genç komünist partizan Tanya’nın idam sehpasında o gencecik narin boynuna urgan geçirildiğinde gözlerinde korku değil, savaşın kazanılacağına duyduğu sarsılmaz güven vardı. Ben bizleşmiş, biz benleşmişti Tanya’da, Nazım nasıl imgeleştirir:
“Biz iki yüz milyonuz
İki yüz milyon asılır mı?
Gidebilirim ben
Ama bizimkiler gelecekler
Teslim olun vakit varken…”

“Gidebilirim ben/ama bizimkiler gelecekler”, haklı bir davanın insanlığın kurtuluş umudunun bilinçlerde ettiği yerin dile gelişidir bu sözler. Bu inanç en zorlu koşullarda dahi teslim olmamanın, direnmenin kaynağıdır. Nazi kamplarında en güçlü direnişi sergileyen hep Sovyet tutsakları ile çeşitli ülkelerden komünist tutsaklar olmuştur. Havasından suyundan değil, sosyalist bilinçtir bunu sağlayan. Faşizmin, burjuvazinin bir türlü anlayamadığı, kendisine dağlar kadar yabancı olan budur işte, gelecekte hiçbir zaman göremeyeceği, bir parçası olamayacağı günler için, hiç tanımadığı insanların mutluluğu için kendini sakınmasızca orta yere koymak, devrimcinin devrimle, sosyalizme kurduğu bağın dolaysız içtenliğidir. Ulucanlar’da Zafer’in, zafer işareti ile kodladığı da, 19 Aralık’ta Ümraniye’de çatışmaların bir an duraksamasıyla Lale’mizin dilinden dökülen İstanbul şiiri de hep aynı şeyi imler: kazanacağımızı! Osman Yaşar Yoldaşcan’ın Bağcılar’da bir inşaatı direniş kalesine çevirirken tek başına oluşturduğu destan da, Fatih’in 84 Ölüm Orucu’nda dile getirdiği ve artık vazgeçilmez sloganlarımızdan biri olan “Biz kazanacağız” da; Tahsin’in 96 Süresiz Açlık Grevi’nde Stalingrad’ı sayıklaması da hep aynı doğrultuyu işaret etmiyor mu? Bu inanç ve irade, çifte su verilmiş, kavganın ateşinde pişmiş bir çelik parlaklığı taşır. Yıllar onu deforme edemez, aksine parlaklığını ve keskinliğini artırır.
Tanya son anında kolhozlulara
“Kardeşler
hoşçakalın
Kardeşler
Kavga sonuna kadar.
Duyuyorum nal seslerini
Geliyor bizimkiler…”

diye sesleniyordu. Ulucanlar’da, 19 Aralıklarda, katledilen tutsaklarında son sözü farklı değildi. Hepsi bilincini yitirmeden önce kızıl süvarilerin nal seslerini duymuştu eminiz.

Savaş sürüyor. Savaşın son şafağında zaferimizi haykıracak top seslerinin yanında tüm kaybettiklerimizle yürüyüp geçeceğiz savaş meydanını… Komünizmin özgürlük dünyasına doğru…

Çınlasın içimde son nefesime dek
Zaferin ve o büyük vedalaşmanın salvosu
(Tvardovski. “Savaşın bittiği gün”)

Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nden
Ercan Akpınar 30 Aralık 2008

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*