Anasayfa » GÜNDEM » TÜSİAD nereye koşuyor? Ya da: “Ananas, annadın sen onu!”

TÜSİAD nereye koşuyor? Ya da: “Ananas, annadın sen onu!”

Burjuva devlet krizinin torba yasa tasarısı raundunda AKP Hükümeti bir çizik daha yedi. Torba yasa tasarısı yargı ve internet düzenlemeleri gibi kritik güç alanlarını kapsadığından burjuva güçler çatışmasında taktik olduğu kadar stratejik bir önem taşıyor.

AKP, HSYK ve İnternette istediği düzenlemelerden bazılarını fiilen yaptı. Cumhurbaşkanı Gül’ün veto edebileceği daha temel maddeleri de kısmen revize ederek geçirmeyi denedi. AKP’nin bu tutumu, irtifa kaybeden konumunu savunma ve yeniden tahkim etme çabalarının ötesinde, kendi tabanına devlet iktidarı ve inisiyatifinin halen kendisinde olduğunu umutsuzca göstermeye çalışan bir güç eşiği sınamasıydı.

AKP‘nin güç gösterisi girişimi, ardarda gelen ABD ve TÜSİAD‘dan sert tehdit açıklamaları, AB‘nin “uyarısı”, Gül‘ün veto sinyali, CHP‘nin Meclis’teki arbedeli muhalefeti ile bir kez daha durduruldu. Yine Meclis başkanı Çiçek‘in girişimiyle, daha önce yeni anayasa komisyonunda üzerinde uzlaşmış göründükleri HSYK maddesi çerçevesinde yeniden uzlaşma arayışı gündemleştirilerek, torba yasa girişimi bir kez daha ötelendi. Burjuvazinin ağır basmaya başlayan kesimlerinin AKP’ye verdiği “halen hükümetsin ama artık iktidar değilsin” mesajı bir kez daha sınanıp doğrulanmış oldu. TÜSİAD‘ın AKP‘ye yüklenme dozunu giderek artırarak, AKP içinden ve dışından bir denge ve kriz yönetim mekanizması yaratma ve sürece yeniden AB yönergeleri, Gül ve CHP‘yi dahil etme çabaları doğrultusunda da bir adım daha atılmış oldu.

Bu vesileyle, burjuvazi içi güç, iktidar ve yeniden dizayn çatışmalarının daha arka planda görünen bir dizi temel aktörü de daha bir alenileşti.

Birincisi, kuşkusuz ABD mali oligarşisidir. ABD’nin Türkiye ve bölge politikalarının önde gelen mimarlarından Abromowitz ve Edelman‘ın 23 Ocak tarihli yazısı, Türkiye‘ye ilişkin bir tür “alarm bildirgesi” niteliğinde. ABD’nin “Türkiye Masası” eşbaşkanları ve eski Türkiye büyükelçileri Abromowitz ve Edelman’ın Ekim ayındaki Türkiye raporları, ABD’nin Erdoğan‘ı dış ve iç politikada revizyona ikna etmesi gerektiğini belirtiyordu. 23 Ocak tarihli Türkiye yazıları ise, bu politikanın sonuç vermediğini söylüyor: “Yakın bir müttefik ve NATO üyesi açısından böylesi (Erdoğanlı-bn) bir geleceğin ortaklığımız, ABD’nin kuşatılmış güvenilirliği ve bölgedeki demokrasi beklentileri üzerinde çok derin sonuçları olacaktır.” ABD’nin kısa dönemli çıkarları için Erdoğan’ı revize ederek devamın uzun dönemli çıkarlarını tehlikeye attığını, zaten Erdoğan’ın politik düşüşünün engellenemeyeceğini belirtiyor. İyisi mi Erdoğan’ın düşüşünü ve sonrasını dizayn etmeyi hızlandırmak için daha aktif müdahil olmaya çalışalım, demeye getiriyor. Ya da Cengiz Çandar’ın tercümesiyle: Artık Erdoğansız senaryolara daha fazla çalışalım, demiş oluyor. TÜSİAD’ın Ekim ayındaki YİK toplantısındaki “Türkiye’nin anlatacak bir başarı hikayesi kalmadı” tarzı diplomatik ifadelerden 23 Ocak toplantısındaki sertleşen çıkışa geçişi de aşağı yukarı aynı paraleldedir.

İkincisi, AB‘dir. Erdoğan’ın AB’ye gidişinin hemen ardından bu kez Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın Türkiye’ye gelecek olması, AB mali oligarşisinin de yeniden Türkiye siyasetinde konumunu artırmaya ve daha etkin bir rol oynamaya çalıştığını gösteriyor. Tarihin ironisi şu ki, daha 1-2 yıl önce Türkiye burjuvazisi ve AKP, AB krizinden konum artışı için rol çalmaya çalışırken, şimdi AB yeniden Türkiye kapitalizmi ve siyaseti üzerindeki hegemonik dizayn rolüne etkin bir dönüş yapıyor. AB mali oligarşisi, hem AKP’nin rejim konsolidasyonu ataklarını bloke edip AKP’yi törpüleyecek hem de AB sürecinde birkaç yeni fasıl açarak yeniden AB eksenine bağlayacak tarzda bataktakine el uzatırmış gibi yaparak, havuç-sopa politikası izliyor. Daha 3 yıl önce o dönemki TÜSİAD başkanı, “Dünyada yeni dengeler Batı aleyhine gelişmektedir. Siyasal güç geleneksel olarak Batı bloku (ABD ve AB-bn) içinde yer alan ülkeler aleyhine yeniden paylaşılmak zorundadır. Türkiye de Brezilya, Hindistan, Çin ile birlikte BM başta olmak üzere tüm uluslar arası kurumlarda daha güçlü biçimde yer almayı arzulamaktadır” diyordu! Bugünkü TÜSİAD başkanı ise, “İMF, Dünya Bankası ve batı bloğu yeniden yapılanırken Türkiye bunun dışında kalıyor” diye bağırıyor ve Türkiye kapitalizminin bulunduğu ligden de küme düşme tehlikesini dile getirerek, “çare AB” diyor! TÜSİAD, liberal kalemşörler ve medya, “AKP’nin yargı temerküzünü Türkiye’de hiçbir güç engelleyemedi, ama AB bizi kurtardı” diye AB’nin yeniden Türkiye siyasetine girmesini alkışlıyor ve dört elle ona sarılıyorlar.

 

TUSIAD GENEL KURUL TOPLANTISI

Üçüncüsü TÜSİAD‘dır. Uzunca bir dönemdir siyasette düşük bir profil izleyen TÜSİAD, Gezi’den bu yana AKP’ye vurmanın dozunu giderek yükseltiyor. TÜSİAD’ın 23 Ocak genel kurulunda özetle şunlar söylendi: “Hukukun üstünlüğüne riayet edilmeyen, yargı mekanizması AB normlarında çalışmayan, düzenleyici kurumlarının bağımsızlığına gölge düşen, vergi cezaları veya başka türlü cezalarla şirketlerinin üzerinde baskı kurulan, ihale yasası onlarca kez değiştirilen böyle bir ülkeye yabancı sermayenin gelmesi mümkün değildir.” “Meseleye sistemi, kurumları alt üst ederek çözüm bulmaya çalışmak doğru değildir. Devletin güvenlikle ilgili kurumlarında yaşananlardan sonra bu kurumların daha önce nasıl işlediğini, bundan böyle nasıl işleyeceğini sorgulamadan edemiyoruz.” “Toplumun önüne yeni bir mutabakatın ilkelerini, yeni bir ‘biz’ tahayyülünün ipuçlarını koymak mümkün. Siyaseti, hukuku ve eğitimi yapılandırarak zihniyet değişimine kapı açmalı ve bu kapıyı sürekli tutacak yeni bir anayasa hazırlamalıyız.”

Erdoğan’ın “vatana ihanet” yanıtı nedeniyle öne çıkan bu alıntılardan ilki oldu. Oysa bu restleşmenin tüm gösterdiği, sermayenin küresel temelden birikimi ve neoliberalizm koşullarında, “ülke, ulus, vatan” kavramlarının geçirdiği metamorfozdur: Vatan eşittir küresel sermayenin gelmesi! O zaman da TÜSİAD-AKP restleşmesinin tüm ruhu şuna indirgenmiş oluyor: Kim -zorlaşan koşullarda- ülkeye daha fazla küresel sermayenin gelmesini nasıl sağlar? Yani, kim daha neoliberal! Erdoğan “120 milyar dolarlık sermayeyi siz mi getirdiniz bu ülkeye? TÜSİAD’ın üyelerinin bir çoğunun, küresel sermayeli ortaklarına bak, nasıl geldiler? Bizim yaptıklarımızı görerek geldiler… Türkiye’ye yabancı sermaye gelmez diye adeta kendi ülkelerine, kendi hükümetlerini tehdit ediyorlar. O zaman cevabını alacaksın.” derken, TÜSİAD başkanı Muharrem Yılmaz da, “Türkiye’yi özel sektör küresel yatırım markası haline getirdi, şimdi küresel yeniden yapılanma dışında kalma ve küme düşme riskini göze alamayız” diyor.

TÜSİAD‘ın diğer söyledikleri ise daha kritik: Burjuva iktidar aygıtı olarak devletin ve asli baskı aygıtlarının bu burjuva güçler çatışmasında tahrip olması ve kitle hareketinin yükseliş olasılığı karşısında zaafa düşürülmesinden kaygısını dile getiriyor. Ve ordu, polis, yargı, siyaset, hukuk, eğitim, Kürt süreci ve anayasa dahil devleti ve toplumu bütünsel bir yeniden dizayn sürecine sokma hedefini daha yüksek sesle dile getiriyor. Kürt sorununda neoliberal reformist “çözüm sürecinde şeffaf adımlar atılması”, yürüyüş ve gösteri gibi neoliberal bireysel “temel hak ve özgürlüklerin olabildiğince genişletilmesi”, seçim barajının düşürülmesi, AB üyelik sürecinde 3-4 yeni başlık açılması gibi neoliberal demokrasi öpücüklerini de, Kürtlere, Gezi’ye, kadınlara tüm toplumsal muhalefet dinamiklerine göndermeyi de ihmal etmiyor.  TÜSİAD genel kurulunda 1997’de pek ünlü -TÜSİAD’ın sonra sahip çıkmadığı- “demokrasi raporu”nun hazırlatıcısı İshak Alaton’un da peydah olup “TÜSİAD bu rapora sahip çıkmadığı için 17 yıl boyunca küsmüştüm, şimdi barışmaya geldim” diye, TÜSİAD’ı geren bir konuşma yapması da raslantı olmasa gerek. Rahmi Koç ise, genel kurulun sonunda gazetecilerin sorusuna “Endişeli değilim. İlk çeyrek (yerel seçimler-bn) geçsin bakalım” diye soğukkanlı bir yanıt veriyor. Bu, rejim krizinde bir ilk büyük mihenk taşı olacak yerel seçimlerde, eğer AKP ciddi bir oy kaybına uğrayıp CHP de belirgin bir yükseliş trendine girerse, kitlelerin hoşnutsuzluğunu da yedeklemeyi gözeten, tüm şu “yeni bir toplum sözleşmesi, yeni bir demokratik anayasa, yeni bir Türkiye tahayyülü, çoğulcu ve katılımcı demokrasi, temiz siyaset, hukuk devleti, güçler ayrımı, zihniyet dönüşümü” (kavramların tamamı TÜSİAD genel kurulundan) gibi kavramların havada uçuştuğu; AB-TÜSİAD-liberal aydınlar eksenli bir yeniden neoliberal ideolojik hegemonya kurma ve -muhtemelen Erdoğan’ı da silkelemeye çalışacak- yeniden dizayn hamlelerinin istim kazanacağını öngörmek zor değil.

Fakat biz bu TÜSİAD demokrasisi filmini de önceden görmemiş miydik?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*