Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Türkiye burjuvazisinin bölge gücü politikası, işçi ve emekçilerinin kanı üzerinde yükseliyor

Türkiye burjuvazisinin bölge gücü politikası, işçi ve emekçilerinin kanı üzerinde yükseliyor

BÖLGESEL REJİM KRİZİ, BÖLGESEL GÜÇ OLARAK TÜRKİYE’NİN YÜKSELİŞİ VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ
(Devrimci Proletarya, 21 Temmuz 2012, parça)

Üretici güçlerin küresel-bölgesel temelden gelişimine karşılık bölgede tekçi ulus, din, mezhep, aşiret, cins yapılarıyla kastlaşmış geri kapitalist üretim ilişkileri ve tortularının ağırlığı; kapitalist üretim ilişkilerinin hızlı gelişimine karşılık buna uygun düşmeyen eskimiş üst yapı çelişkileri, bölgedeki toplumsal-siyasal sarsıntılarının temelini oluşturmaktadır. Kapitalizmin küresel-bölgesel temelden gelişimi ve iç-dış entegrasyon artışına karşılık bölgedeki rejimlerin durumu, kitlelerin eskisi gibi yaşamak ve yönetilmek istememesinin bütün yakıcılışan gereksinmeleri, bu çelişkilerin yapay biçimde uzun bir dönem sürdürülmüş olması yüzünden, şimdi bölge çapında daha şiddetli toplumsal, siyasal, uluslar arası bir krize ve sarsıntılara yol açmaktadır.

ABD’nin Irak ve Afganistan, İsrail’in Lübnan işgallerinden yıpranarak çıkması, tekçi rejimleri sarsan ancak demokratik ve sosyal istemleri de gerçekleşmeyen zincirleme kitle isyanları ve direnişleri, iç çatışmalar, İngiltere ve Fransa’nın artan saldırganlığı, Rusya ve Çin’in etkinliğini ve ağırlığını artırması, İran ve Türkiye’nin daha geniş temele yayılan yeni bölgesel güç merkezleri olarak ortaya çıkışı, bölgedeki güç ilişki ve dengelerini de değiştirmektedir. Ekonomik-toplumsal temelleriyle birlikte bölgesel bir rejim krizine, tüm küresel-bölgesel güçlerin müdahil olduğu bir bölgesel hegemonya krizine de yol açmaktadır. Bölge bir bütün olarak yeni bir eşitsiz, düzensiz, sarsıntılı, çatışmalı (dış müdahalelerin de bu temelden yoğunlaştığı) içsel dönüşüm sürecindedir.

Ne kitlelerin eskisi gibi yaşamak ve yönetilmek istememe özlemleri, ne de asgari bir burjuva demokratik dönüşüm gerçekleşti. Fakat bölge ne de eski rejimler ve ABD-İsrail ekseni tarafından eskisi gibi yönetilebilir durumdadır. ABD, Suriye ve İran’a doğrudan askeri müdahaleyi göze alamıyor, bunun yerine Türkiye’de (İran ve Rusya’ya karşı) konuşlandırılan füze kalkanı, İran’a ambargo, bölgedeki askeri müdahaleleri İngiltere, Fransa ve Türkiye’ye bırakarak, Avrupa ve bölgedeki askeri güçlerinin bir bölümünü Asya’ya kaydıracağı yeni bir Avrasya stratejisi örgütlemeye çalışıyor. İran’dan sonra Türkiye ve en son Mısır’la (karşılıklı Camp David anlaşmasının iptal edildiği) ciddi gerginlik yaşayan İsrail’in ise etki alanı giderek daralıyor, sıkışıyor. Sıkışan İsrail’in İran’ı vurarak çıkış arayışı, şimdilik bloke olmuş görünse de, İsrail gibi özel bir gücün bölgede artan konum kaybı ve sıkışması nedeniyle artan saldırganlığı, başlı başına bölgedeki gerginliği ve savaş tehlikesini büyüten bir etkendir. Suriye krizinde ise Türkiye burjuvazisi en saldırgan güç olarak ortaya çıktı. Son günlerde, Türkiye, Suriye’nin sınır ihlalinde bulunan Türk uçağını düşürmesi sonrası savaş ve müdahale çığırtkanlığını daha da yoğunlaştırdı. İçerideki muhalefeti büyütememeleri, Müslüman Kardeşler -İhvan- dışında iktidar için bir alternatif geliştirilememesi, Rusya, Çin ve İran’ın blokajı, emperyalist kapitalist güç merkezlerinin Suriye’yi rejim değişikliği olmadan tedrici bir neoliberal dönüşüme sokmayı içeren Annan Planı’nın çökmesi sonrası, bu planı rejim güçleri ve muhalefetin birlikte yeralacağı bir hükümetin kurulması biçiminde revize ederek kabul etmeleri, savaş tehlikesini şimdilik ertelemiş görünse de ortadan kaldırmadı.

Emperyalist kapitalist güçler arasında, bölgeyi küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisine daha derinden entegre etmek ve bu yönde dönüştürmek stratejisi konusunda bir fark yoktur. Yalnız bölgenin entegrasyon ve dönüşümünün nasıl olacağı ve hangi güçlerin egemenlik ve inisiyatifini azaltıp artıracağı konusunda, bölge emekçi halklarının kanı üzerinden güç mücadeleleri vardır. Rejimlerin kontrollü, tedrici ve çok sınırlı dönüşümü politikasının ise, güç dengesizliklerinin büyümesi karşısında ne kadar “sürdürülebilir” olduğunu göreceğiz. Emperyalist kapitalist güçler çekişmesinde, bir tarafın elini güçlendirdiği öbür tarafın isteksizce kabul ettiği her geçici anlaşma (Suriye’de BM Annan planı anlaşması gibi), çok geçmeden aynı veya başka bir alandan patlayan daha agresif güç rövanş ve çekişmelerine yol açar.

Bölgedeki dengesizleşmenin en önemli etkenlerinden biri de, İran ve Türkiye’nin yeni bölgesel güçler olarak yükselişidir. Avrupa’daki üretkenliği ve tekelleşme düzeyi daha geri ülkeleri de yıkıp silkeleyen yıkıcı mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesinin bir benzeri, daha alt düzeyde fakat daha şiddetli biçimde bölgede yaşanmaktadır. Türkiye ve İran giderek öne çıkan, zaman zaman işbirliği içinde, artan ölçüde birbirinin kuyusunu da kazan iki alternatif “rol” ve güç modeli, bölgesel güç merkezi olmaya hamle yaparken, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan da “kaybedenler klubü” olmamak için değişen dengelere göre yeniden pozisyon almakta ve daha agresif gerilim politikalarına geçiş yapmaktadır. Örneğin Mısır da, yaşadığı iç sarsıntıdan sonra, hem Arap ülkeleri üzerindeki hegemonyasını buna oynayan İran ve Türkiye’ye kaptırmamak, hem de içte kitlelerin direnişini milliyetçilik ve neoliberal islamcılık temelinde bastırmak için İsrail’le gerilim politikasına bir geçiş yapmıştır. İsrail teyakkuz halindedir. Esad rejimi, ABD-AB-Arap Birliği-Türkiye-iç muhalefete karşı Rusya-Çin-İran’a yaslanarak durumunu kurtarmaya çalışmaktadır. Kürt burjuvazisi, Barzani-Talabani ve PKK de, farklı düzeylerden, bu yeni durumun ortaya çıkardığı olanaklar içinden güç ve konumlarını artırma politikaları yapmaktadır. Bu eşitsiz ve dengesiz gelişimin, gerileyen ve yükselen güçlerin, “tehlike ve fırsatlar”ın, karmaşık çoklu ittifak, çelişki ve çatışmalar yumağı, her türlü gücün daha fazla etkinleştiği ve el artırdığı, ulus, din, mezhep, aşiret ilişkilerinin, su, enerji kaynaklarının, ekonomik ilişki ve ambargoların da birer silah olarak kullanıldığı, orduların pozisyon aldığı, diken üstünde ve teyakkuz halinde bir Ortadoğu tablosunu ortaya çıkarmaktadır.

Bölgenin, kapitalizmin üst gelişimi temelinden daha üst bir güçler yoğunlaşmasına girmesi, çelişkisiz-çatışmasız, zorsuz mümkün değildir. Bölge merkezi ve gücü olmak, yalnız “yumuşak gücü”, “rol modelliği”ni değil, askeri-siyasi gerilim politikalarını, müdahaleciliği, savaş gücü olmayı da kaçınılmaz olarak içerir. Türkiye tekelci kapitalizmi ve devletinin, “sıfır sorun politikası”, bir yanıyla “güç biriktirme” evresiydi. Onun gerçek, fiili bir bölge merkezi ve gücü olup olmayacağını tayin edecek olan, bir “güç sıçraması” yapmasına bağlıdır. Daha üst bir siyasal-askeri güç yoğunlaştırmayı ve merkezileştirmeyi, bunun için iç ve dış muarrızlarını tasfiye etmeyi (tabii başta Kürt sorunu ve iç muhalefeti bastırmayı, toplumsal sınıfsal hareketlerin gelişmesini daha baştan engelleyici ve sisteme içerili kılacak düzenlemeler yapmayı, vd. -zira Kürt hareketini sisteme içerili kılacak adımlar atmadan bir stabilizasyon oluşturması mümkün değildir-) gerektirir. “Kapitalist bir devletin gerçek gücünü ölçmek için bir tek araç vardır, savaş. Özel mülkiyetin ana ilkeleriyle çelişmez savaş, tam tersine özel mülkiyetin gelişiminin kaçınılmaz ve dolaysız ürünüdür. Kapitalist rejimde, çeşitli ekonomilerin ve türlü devletlerin eşit şekilde gelişmesi imkansızdır. Kapitalist rejimde, durmadan bozulan dengeyi zaman zaman yeniden kurmanın yolu, sanayide krizler, politikada savaşlardır.” (Lenin) İşte bu kadar açık ve net. Bu, bölgede siyasi-askeri gerilimler ve savaş olasılığının da arttığı, karşılıklı diş göstermeler, kontrgerilla faaliyetleri, savaş tam tamları ve askeri tatbikatların “diplomasi”nin ayrılmaz bileşeni haline geldiği bir süreçtir!

Türkiye, halkçı demokratizm kulvarındakilerin iddia ettiği gibi “basit bir ABD taşeronu” değildir. AB ve hatta ABD’nin krizinden ve konum kaybından da rol çalmaya, onların kendisine artan ihtiyacını kendi konum, pay ve inisiyafini (bölgesel ve küresel hiyerarşi içinde) yükseltme fırsatına çevirmeye çalışan, ağırlıklı olarak ABD-AB yörüngesinde hareket etmekle birlikte bunun içinde kendi özerk politika ve etki sahasını da genişletmeye çalışan, Rusya ve Çin’le stratejik-askeri ilişkilerini de hızla geliştiren, İran ve İsrail’le artan çelişkilerine karşın stratejik işbirliği de olan, Suudi Arabistan, Katar vb petro-dolarlarıyla daha fazla kaynaşan, Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Somali’ye kadar birçok ülkenin iç işlerine müdahil olan, kontrgerilla üssü olmak dahil binbir dolap çeviren, Tunus ve Fas’tan Mısır’a kadar birçok ülke için neoliberal islam ve muhafazakar demokrasi rol modelliğine soyunan, bir bölgesel tekelci kapitalist güçtür. Ancak bunun Türkiye tekelci burjuvazisi açısından düz ve tamamlanmış bir süreç olmadığını, geriden geldiği bu yarışta asıl yeni güç eşiği sorununun şimdi başladığı, zorlandığı, bunun için daha fazla kaynak seferber etmek ve güç yoğunlaştırmak zorunda olduğu, bunun faturasının da daha fazla sömürü ve tekelleşme, silahlanma, baskı, gerici ideolojik, kültürel, siyasal manipülasyon ve saldırganlıkla (tüm bölge işçileri ve emekçi halkları gibi) Türkiye’deki işçi sınıfı ve emekçilere, Kürt emekçi halkına çıkartıldığını iyi görmeliyiz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*