Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Tüm tarımsal su kaynaklarının sermayeleştirilmesi: Ya da yeni toplumsal sarsıntılara doğru!…

Tüm tarımsal su kaynaklarının sermayeleştirilmesi: Ya da yeni toplumsal sarsıntılara doğru!…

Burjuva devlet iktidarının “geriye ne kaldıysa özelleştir” programı yeni bir istim almış durumda. 14 şeker fabrikasından sonra, 1 milyon 300 bin tarımsal üreticiyi kapsayan 378 Sulama Birliği aracılığıyla neredeyse tüm tarımsal sulama kaynaklarının özel şirketlere devredilmesi tasarısı gündeme geldi.

Tasarı şunları kapsıyor:

Tarımsal üreticilerin kullandığı su kaynakları, özelleştirilerek özel sermaye şirketlerine devredilecek. Bu şirketler sınırlama ve denetim olmaksızın, çiftçilerin kullandığı suyun fiyatını ve tahsis düzenlemesi ve zamanını istediği gibi belirleyebilecek.
Bütün bir hatta birden birden fazla tarım havzasındaki su kaynak ve kanalları tek bir şirkete verilebilecek.
Daha önce görünüşte seçimle gelen Tarımsal Su Birliklerinin Meclis Yönetim Kurulları, Denetim Kurulları lağvedilecek. Yani çiftçilerin kullandıkları su kaynakları, kanal sistemleri, fiyatı, tahsis zamanı ve miktarı üzerinde biçimsel ve göstermelik söz hakkı bile ortadan tümüyle kaldırılacak. Seçilmiş Su Birliği Meclisleri yerine tüm kararlara Devlet Su İşleri el koyarak, su kaynak ve sistemlerini satın alacak özel şirketlere devredecek.


Tasarının Meclis komisyonunda görüşülmeye başlanması ve ilk maddesinin kabul edilmesi üzerine, tüm küçük tarım üreticilerinde ciddi bir huzursuzluk başladı. Çiftçiler Ankara’ya temsilci heyetler göndermeye, burjuva iktidar ve muhalefet partileri milletvekilleriyle görüşerek tepkilerini dile getirmeye başladılar. “Tasarı Meclisten çıkarsa milyonlar olur Ankara’ya yürürüz” diyen çiftçilerin tepkileri üzerine Meclis komisyonunun toplantıları aksadı. Komisyon şimdilik çiftçileri oyalamak ve tepkileri yumuşatmak için özelleştirme (ve milyonlarca çiftçiyi su üzerinden soyup soğana çevirerek mülksüzleştirme) tasarısının özünde pek bir şey değiştirmeyen bazı “rötuşlar” yapma sözleri verdi. Ancak Meclisteki su özelleştirme tasarısı komisyonunu asıl duraksatanın, çiftçi heyetlerinin görüştüğü ve direniş kararlılıklarını gösterdikleri Erdoğan’ın tutumunu beklemek olduğu anlaşılıyor.

Birgün gazetesinde tarımsal Su Birlikleri ve Meclislerin tasfiyesi ve tüm tarımsal su kaynak ve sistemlerinin özelleştirilmesi yine salt AKP-Erdoğan’a mal ediliyor. Tekelci oligaşik kapitalist AKP-Erdoğan iktidarının, kendi döneminde, önceki dönemin tam 3 katı özelleştirme (toplam 60 milyar dolar) yaptığı, su özelleştirmesinin de başlıca sorumlularından olacağı açıktır.

Ne var ki, diğer tüm özelleştirmelerde olduğu suyun özelleştirilmesi de, salt AKP’nin icraati değil, neoliberal kapitalizmin, emperyalist kapitalizm ve mali oligarşisinin buyruğudur.

Nitekim, 2005 yılında Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün kapatılması, ve tarımsal sulama hizmetlerinin mahalli idarelere devredilmesi, tarımsal suyun kullanım yetkisinin Tarım Bakanlığından alınıp İçişleri Bakanlığına devredilmesi, dahası Tarım Kooperatiflerin tasfiye edilerek yerine Su Birlikleri’nin kurulması, tarımsal su kaynakları ve tesislerinin özelleştirilmesinin bir ara aşamasıydı.

Ve emperyalist kapitalizmin başat mali oligarşik organlarından Dünya Bankası’nın yönergeleri çerçevesinde, Türkiye burjuva devletinin Dünya Bankası ile 1998 yılında imzaladığı anlaşma doğrultusunda gerçekleştirilmişti. Bu emperyalist-bağımlı kapitalizm anlaşması çerçevesinde, “katılımcı özelleştirme” adı altında, tüm tarımsal alan ve su kaynak ve tesislerinin yüzde 73’ünü kapsayan 500 Su Birliği kurulmuştu.

Sulama Birliklerine, çiftçiler suyu kullandıkları toprağın tapu sahibi olmak ya da en az 5 yıllığına kiralamış olmak şartıyla üye olabiliyordu. Birliklerde oy hakkı ve seçilme olanağı ise, sahip olunan tapu ve kullanılan su oranına göre belirlendiğinden, zaten en baştan en büyük toprak sahipleri su ve dahası tüm tarımsal üretimin yönetim ve denetimini de (katılımcı yönetim adı altında) ele geçirmiş oluyordu. Çünkü Sulama Birlikleri, hangi ürünün ekileceğini ve kime ne kadar hangi fiyattan su tahsis edileceğini belirleme yetkisine sahip kılınıyordu. Böylece, her tarım havzasının en büyük kapitalist çiftçileri, tüm havzayı yönetme ve tekel hakkına da sahip oluyordu.

Ardından, yine emperyalist kapitalist mali organlar ve küresel tarım ve su tekellerinin yönlendirmesinde, İstanbul’da 2009 yılında düzenlenen “5. Dünya Su Forumu”nda, İstanbul Su Mutabakatı imzalanmıştı.

Bu iki anlaşma ile zaten tarım su kaynak ve sistemlerinin özelleştirilmesi yarılanmış, su yönetimi ve tasarrufu, daha dolaysız bir küresel meta haline getirilmeye başlanmış, tarımsal su fiyatları hissedilir biçimde yükselişe geçmişti.

Şimdi ki özelleştirme tasarısı ise göstermelik “katılımcı” özelleştirmenin, “katılımcı” yamasını da kaldırıyor. Zaten Sulama Birlikleri ile tekelci özelleştirmenin alt yapısı da hazırlanmış durumda.

Tasarı yasalaşırsa, bundan sonraki evre; tarımda emperyalist ve tekelci oligarşik kapitalist sermaye merkezleşmesi ve yoğunlaşması, görülmemiş bir hız kazanacak. Tek tek tarım havzalarında kapitalist tekelleşme daha büyük bir hız kazanmakla kalmayacak. Emperyalist tarım-gıda-su kombine tekelleri ile “yerli” ortakları, yani tarıma yatırım yapan en büyük tekeller, kapitalist çiftlikler, büyük kapitalist toprak sahipleri, tek tek tarım havzalarının ötesinde tekelci oligarşik kapitalist tarım havzası zincirleri oluşturacak.

Bunun kaçınılmaz sonucu da, bir kutupta tekelci oligarşik sermaye azami birikimi ve hakimiyetinin, diğer kutupta ise (zaten önemli bölümü borç harç içinde, toprağı ipotekli olan küçük tarım üreticileri nezdinde) mülksüzleşme, fasonlaşma (kendi toprağında sömürülme ve yarı-işçileşme), sefalet birikiminin hızlanması olacak.

Türkiye’de kırsal nüfus, 1980 öncesi yarıdan epey fazlayken, 2000’li yıllarda yüzde 30’lara, geçtiğimiz yıl yüzde 25’e düştü. Tarımsal istihdam oranı ise yüzde 20’ye düştü. Dünya Bankası yönergelerine ve TZOB Başkanı’nın açıklamalarına bakılırsa, tarım da makineleşme (ve tekelleşme ve özelleştirme!) uygulamalarıyla, çok uzak olmayan bir gelecekte yüzde 5’e düşmesi “kaçınılmaz”!

Tarımsal su kaynak ve sistemlerinin özelleştirilmesi, aslında özelleştirmenin ötesinde, görülmemiş yıkıcılıkta bir “ilkel sermaye birikimi” saldırısıdır. Yani, zaten nüfustaki payı yüzde 25’e, istihdamdaki oranı yüzde 20’ye kadar azalmış tarım emekçilerini, toprak ve üretim araçlarından kopartarak, en çok 10 yıl içinde, yüzde 10’unun altına indirme saldırısıdır.

Bu yasalaşırsa, çiftçiler yüzbinlerle Ankara’ya ister yürüsün ister yürümesin, tarımsal küçük mülkiyetin yıkımının hızlanması, işsizlik ve büyük kentlere göç boyutlarıyla düşünüldüğünde, toplumsal-siyasal sarsıntıları er geç büyütmesi de “kaçınılmazdır”.

Kaldı ki, oldukça kısa ve hızlı bir zaman dilimi içinde, milyonların daha tarımdan çözülmesi, mülksüzleşmesi, yalnızca küçük mülk sahiplerini/küçük üreticileri ilgilendiren bir sorun değildir. İşsizliğe patlama üzerine yeni patlamalar yaptıracak, çalışan tüm işçilerin ücretlerini daha da aşağıya bastıracak, çalışma koşullarını ağırlaştıracak, çalışma sürelerini daha da uzatacak, geriye kalmış hak kırıntılarını yok edecek, esneklik ve güvencesizliği büyütecek bir sorundur.

Burjuva-faşist devletin açmazı

Bu tarımsal yıkımı hızlandırma ve şiddetlendirme programı, dünya çapında, genellikle, zaten patlama noktasında büyük kentlere göçü yavaşlatmak ve tarımdan çözülen nüfusu yerelde en ucuz ve geri bilinçi/örgütsüz işçi halinde tutmak için, yerel sanayi-hizmet-turizm vb yatırımlarını teşvik programlarıyla birlikte uygulanıyor.

AKP’nin ise anlaşılan acelesi var. Giderek büyüyen bir açmaz ve sıkışma yaşadığı anlaşılıyor.

Bir yandan, kapitalizmin giderek kendini daha fazla hissettiren kriz sinyalleri, devasa borçlar, açıklar, vb var. Hem emperyalist hem “yerli” tekelci oligarşik kapitalistlere, ve tabii kapitalist devlete de, olabildiğince hızlı ve büyük yeni karlı değerlendirme alanları ve “kaynak” yaratması gerekiyor. Hem de malum sözde “seçim” süreci bir yana, işçi ve emekçi tabanı, özellikle de “geçinemiyoruz” çığlıyla erimesi, aslen de altan alta bu kez işçi-emekçi-kent ve kır yoksulu ağırlıklı bir toplumsal patlama ve isyan dalgasının sinyallerinin artması onu endişelendiriyor.

AKP’nin bu açmazını çözmesi pek mümkün görünmüyor. Muhtemelen sözde “seçimleri” gözeterek, tarımsal su özelleştirmesi tasarısını bir nebze yumuşatıp kademelendirir, biraz sürece yayar. Ancak ister en hızlı ister biraz daha az hızlı biçimiyle, tekelci oligarşik kapitalizmin mutlak genel yasası (bir kutupta sermaye ve hakimiyet, diğer kutupta sefalet ve kölelik birikimi) ve kar oranlarının düşme eğiliminin daha şiddetli sömürü, eziyet ve mülksüzleştirme ile telafi edilme düsturu da değişmiyor: “İki sınıf vardır!” ve “Ya görülmemiş bir barbarlık ve çürüme ya da sosyalist devrim!”

Tekelci oligarşik kapitalizm ve entegre devlet iktidarının, tek “ilacı”, görülmemiş bir sosyal yıkım sarmalına soktuğu kitleleri, gidera daha fazla yoğunlaştıracağı ırkçı-şoven-dinci-gericilik ve savaş politikaları ile zehirlemek, baskılar, faşist ve anti-komünist kampanya, hezeyan, provokasyon, baskı ve saldırılar. Burjuva-faşist devlet iktidarı, elbette Kürt sorununu aynı zamanda, Suriye ve Irak’ta yayılmacılık ve yağmadan pay kapma amacıyla kullanıyor, fakat bunu yaparken dahi asıl gözettiği, içerde giderek büyüyen bir işçi-emekçi-kent ve kır yoksulu kabarışını olabildiğince bastırmak ve oyalamak, ötelemek, ve tabii bu tür bir kabarışı yönlendirebilecek ve örgütleyecek her türlü unsuru da olabildiğince tecrit ve paralize etmek…

“Kürt sorunu ve barışçılık eşittir terör” beylik denkleminden sonra, şimdi “komünist (ki solcu, demokrat, vd her türlü muhalefet artık bu kapsamdadır!) eşittir vatan haini ve terörist” beylik denkleminin de devreye sokulması asıl bunun ifadesi. Çünkü kitlelerin artık artan ölçüde bir sınıra dayanmaya başlaması, kitle hareketlenme ve isyanı zeminin giderek güçlenmesi, bugün ne kadar cılız görünürse görünsün kitlelere dönük iyi kötü bir etkinlikte bulunan veya bulanabilecek her türlü sol muhalif, sosyalist, komünist unsuru, bu açmaz ve sıkışma içindeki sistem ve rejimi için daha “tehditkar” kılıyor.

Ama korkunun ecele faydası yok. Küçük burjuvazinin geniş kitleleri; eski küçük statü, vasıf, özerklik, mülk sahiplerinin yıkıcı işçileşme süreçleri giderek hızlanıyor, ve işçisi, işsizi, mülkü ve vasfı kağıt üzerinde kalmışıyla, kitlelerin büyüyen kesiminin giderek yaşayabilmek için bile dövüşmekten başka çaresi kalmıyor. Mesele bunu görmekte ve bilinçsiz sürecin komünist bilinçli yürütücüsü olabilmekte.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*