Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Toplumsal proletarya gazete okuyor: Bir Hürriyet okuması…

Toplumsal proletarya gazete okuyor: Bir Hürriyet okuması…

Toplumsal proletarya gözünden bir gazete okuması…

18771524Hürriyet (23 Mayıs 2015 Cumartesi)
Bugün Cumartesi. Sınıf kardeşlerimin çoğu bugün de kendini sömürtmek zorunda. Bana tatil.
Kaptım bir gazete: Hürriyet. Buna gazete demek yanlış olur, gazete sürüsü. Daha doğrusu TÜSİAD’ın Sabancı hali! Ekleri şunlar: Kelebek, Cumartesi, TeknoSA, CarrefourSA. Eve gelene kadar Hürriyet’i taşıyan kolum ağrıdı, o kadar hani.
Bugün tatil. Şöyle yayıla yayıla çaylı gazete keyfi yapacağım.
Hürriyet’in baş sayfası. Baş sayfaya neredeyse tüm önemli haberleri koymuş olsalar da, öyle kaotik bir hal yok. Başarılı bir düzenleme sayılır. Sağ üst köşedeki “fıstık” cezbedici. Yok, öyle bulvar gazetelerinde olduğu gibi, içgüdülerimize tavan yaptıracak şekilde, göğsünü poposunu gözümüzün içine sokanlardan değil. Çocuksu muzip bir çekiciliği var. Sol üst köşede, “Çocuklara Müjde” yer alıyor. Çocuk kitapları seti için kuponları yarın vermeye başlayacakmış. 20 kitap. Gazete sürüsü demiştim, yanılmışım. Yok, bu başka bir şey. Kitap serili hiper marketli gazete sürüsü.

İkinci sayfada, sayfanın bütününde tek bir renkli reklam var: Halkbank: “Türkiye’yi büyüttük, Türkiye ile büyüdük”. Reklamda, “Esnafımıza 13 milyar TL kredi desteği sağladık, kobilere 43,5 milyar TL kredi kullandırdık…” diyor. Halkbank kobi sermayesinin finansörüydü. Yakın zamanda özelleştirildi. 77. yılı imiş. Orada sömürülen memurların, özelleştirmeden sonra sözleşmeli işçiliğe mi ne düşürülüp, canlarına okunmuştu, duymuştum. Köftehorlar sizi, sermayeye kulluğunuz karşılığında lütfedilen güvencelerinize yaslanıp, emekli maaşı almaya gelenlerimize nasıl da tepeden bakardınız… Aramıza, sınıfımıza hoş geldiniz. Şimdi size dayatılan performans kriterleriyle inim inim inliyorsunuz canlar… Acılarımız ortak bizim, özgürlük savaşımımız da öyle: Hoş geldiniz!

Üçüncü sayfa: TOPLUMSAL KIYAMET/FELAKET/CİNNET/CİNAYET/TERÖR SAYFASI
Ah, üçüncü sayfa! Sermaye basının bütününde üçüncü sayfa, toplumsal kıyamet sayfasıdır! Kıyamet sayfasının tahminimce iç içe geçen bir sürü işlevi var. Birincisi, sindirme. Toplumdaki vahşeti paketleyip, içinde boğulduğumuz sermaye toplumunun ne beter bir toplum olduğunu gösterip, bizi sindirmeye, pıstırmaya yöneliyorlar. İkincisi, kışkırtma. Özellikle kadınlara yönelik terörde bu kışkırtma öne çıkıyor. Haberi öylesine düzenliyorlar ki, bir yandan ölen kadınlar için üzülüyoruz. Bir yandan da onları katleden yaratıkların öldürme gerekçeleri olan namusla falan “erk”ek cinsel kimliğimizin ta içinden özdeşleşip, haklılıklarını teslim edip, ilişkilerimiz içindeki kadınların kasabına, sopasına, dövücüsüne, sövücüsüne dönüşmemizi sağlıyorlar.

İşte üçüncü sayfa haberleri:

“Sabah Temel, Akşam Ölüm: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın önceki gün temelini attığı Mecidiyeköy-Kabataş metrosu inşaatında henüz 12 saat bile geçmeden iş kazası meydana geldi. Mecidiyeköy’deki şantiyede iş makinesinin altında kalan 33 yaşındaki işçi Adil Kolukısaoğlu hayatını kaybetti. (…) Kendisi de aynı şantiyede çalışan kardeşi Eyüp Kolukısaoğlu şunları söyledi: ‘İş makinesi operatörüyüm. Gece 02:00 sıralarında yemeğe gitmiştim. Yemeğimi yedikten sonra makineme binip arkadaşlarımın yanına gittim. Baktım ağabeyim yerde yatıyordu. Hayatını kaybetmişti. Operatörün yanına çıkmış. Operatör sağ tarafa baktığında ağabeyim sol taraftan aşağıya düşmüş. Operatör farkında olmamış üstünden geçmiş. Ağabeyim neden düşmüş bilmiyorum. Yorgunluktan olabilir ama bilmiyorum. Yoğun bir tempomuz yok ama ortam şartları biraz ağır tabii. Dün açılış yapıldı. Biz de oradaydık. Katıldık. Bütün işleri durdurmuştuk. Sonra akşam bu olay başımıza geldi.’ (…) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, işçi Adil Kolukısaoğlu’nun ölümüyle ilgili olarak şunları söyledi: ‘İstanbul’a hizmette hayatını kaybedenleri görev şehidi kabul ediyoruz. Ailesine her türlü desteği sağlayacağız. İsmi, İstanbul ulaşımıyla ilgili bir yere verilecek. Bu bir üst geçit olabilir.’”

Ölüyoruz! İnşaatlardan sapır sapır dökülerek, kendi ürettiğimiz kendi kullandığımız makinelerin altında ezilerek, madenlerde kömüre, metal ocaklarında metal eriyiğine dönüşerek, yüzlerle binlerle on binlerle ölüyoruz.

Kişilik kazanmış sermaye Kadir Topbaş, bizi vahşet sömürüp dehşet ezmelerine “İstanbul’a hizmet” diyor. Katil, katlettiği canlarımıza “şehit” diyor. Ölülerimizin adını ulaşımlar ilgili yerlere, üst geçide verecekmiş!

İstanbul! Seni lanet sermayenin metropolü. Seni şahane sınıfımızın başkentlerinden biri! Seni lanet sırtımızın kamburu, ceset ceset birikimimiz, tatil yoksunluğumuz, deniz yoksunluğumuz, zaman yoksunluğumuz, mekan yoksunluğumuz, hiçleşmemiz, hiçliğimiz. Seni lanet plazaların görkemli mezar taşları gibi üzerinde yükseldiği uçsuz bucaksız mezarlığımız. Fakat seni ne kadar ne kadar ne kadar çok seviyoruz bilesin! Bizim sermayeleşmiş sana değil, özgürleşmiş İstanbul’un özgürlüğümüze hizmetini ne çok özlüyoruz bilesin!

Sana gelince kişilik kazanmış sermaye, katil: Sana geleceğiz!

“Sesimi duyan VAR MI! Barajda göçük: Edirne İpsala’nın Yapıldak Köyü yakınlarında yapımı devam eden Hamzadere Barajı’nını sulama kanalı inşaatında çalışma devam ederken, kazıdan yığılan toprak saat 10:00’da beton kalıpları hazırlayan 4 işçinin üzerine kaydı. Göçükte toprak altında kalan 4 işçiden Eyüp Çokalbaş, kendi imkanlarıyla kurtuldu. İşçilerden İlker Karadelik bir saatlik çalışmayla kurtarılırken, ekiplere bağırarak sesini duyuran Mehmet taneli’ye ise 5 saat sonra ulaşıldı. Bir bacağının kırıldığı tespit edilen Taneli de diğer 2 işçi gibi AFAD ekiplerinin çalışması sonucu toprağın altından çıkarıldı. Ses teması kurulamayan Veli Gök’ü kurtarmak için çalışmalar devam ediyor.
Devlet Su İşleri’nden ihaleyi alan Kolin İnşaat’ın işi alt taşeron olarak İsmail Çelik İnşaat’a verdiği, alt taşeronun da beton döküm işini Or-Ned firmasına verdiği ortaya çıktı. Hamzadere Barajı’nın bölgedeki arazileri sulama amacıyla yapımına 2013’te başlandı ve 2017 yılında tamamlanması hedeflendiği bildirildi.”

Lanet! Bu taşeron zincirini okuyunca belleğime, Kunta Kinte tarzı siyah köleleri anlatan filmler geliyor. Hani, ayakları elleri zincirli, bir de ayaklarından önden arkadan birbirlerine zincirlenmiş, çıplak ayaklı, tek sıra halinde yürütülen köleler. Yanlarında kimi at üzerinde, kimisi yayan, tüfekli tabancalı beyazlar…

Ancak ilginç: Sermaye basını bu türden haberler verirken, şimdiye kadar, sermaye şirketlerinin adlarını özenle gizlerdi. Şimdi ne oldu da, Hürriyet, bu şirketleri adıyla sanıyla yayınlıyor!? Var bunda bir iş ya, anlamadım doğrusu. Neyse, bunu not alayım, sonra araştırırım.

“Damla ne olur evine dön: Kocaeli Darıca’daki evinden geçen geçen yıl staj yaptığı işyerine gitmek üzere çıkan Süleyman Demirel Üniversitesi İş Sağlığı ve İş Güvenliği Bölümü öğrencisi Damla Demirtaş’tan (19) bir daha haber alınamadı. Kızlarının bulunması için polise başvurduklarını, Cumhurbaşkanı ve Başbakandan yardım istediklerini söyleyen Demirtaş çifte, onun bir cinayete kurban gitmesinden veya kandırılıp bir terör örgütüne katılmış olmasından endişe ettiklerini söyledi.”

Öğrencinin, anne babasının fotoğraflarıyla zenginleştirilmiş bu haber, fena! Canımıza okuyor! Sayfanın, toplumsal cinnet sayfasının bütününü değerlendirirken bunu yeniden ele alacağım…

Sayfanın bütünü: Toplumsal kahır! Of of of ay ay ay oy oy oy aman aman eyvah eyvah imdat kaç sığın saklan söv dua sığın gelenek görenek iman amin ne yapsak biz olmasak bizden uzak olsa eyvah aman bizim kıza olmasa bizim çocuk ay ay of bizim karı of oy oy bizim herif aman şükür ki polis şükür ki Cumbaba imdat ki terör aman aman sayfası. Kahırlı dövünmeli sövmeli sığınmalı sınıfından arınmalı sermayeyle sermayenin sermayeleşmiş devletiyle bütünleşmeli toplumsal felaket, cinnet sayfası.

İşte o, “Damla ne olur evine dön” haberi var ya, işte o haber de, bu toplumsal cinayet, cinnet, felaket sayfasının merkezi. Sayfadaki tüm haberlerin oluşturduğu bütünlüğü, hangi sınıf için hangi sınıfa karşı algılayacağımızı belirleyen merkez haber, temel haber.

Canlar, sınıf kardeşlerim! Sınıf düşmanımız sermaye, bizi sömüren, katleden, ezen sermaye, dişinden tırnağına örgütlü bir sınıf. İçinde boğulduğumuz sermaye toplumunun tüm ilişkilerinde örgütlü. İşte okuduğum Hürriyet gazetesinin, tek bir sayfasında, toplumsal cinnet, cinayet, felaket sayfasında dahi bu denli örgütlü. Tek bir sayfayı dahi, asla kendi haline bırakmıyor: Tersine, o sayfayı nasıl okuyacağımızı, okuduklarımızı nasıl anlayacağımızı, okuduklarımızdan neler hissedeceğimizi, okuduklarımızın yaşamımızı nasıl etkileyeceğini dahi önceden düşünerek, tasarlayarak, planlayarak, düzenleyerek belirliyor!

Canlar, bırakalım kendi sınıfsal savaşım ihtiyaçlarımız doğrultusunda okumayı, bırakalım basın özgürlüğü safsatalarını, bırakalım basının meta olup parayla alınıp satılmasını, her hangi bir gazeteyi okurken bile özgür değiliz! Gazeteyi işçi olarak okursak, bittiğimiz andır: İşçi sınıfına karşı sermaye sınıfının ihtiyaçları olarak okumuş oluruz! Kendi sınıfımızın sınıf düşmanı olarak okuruz! Kendi sınıfımızın, işçi sınıfının sınıf düşmanı oluruz, bizi sömüren patron oluruz, sermaye oluruz, sermayenin devleti oluruz, sermayenin polisi oluruz…

Sadece toplumsal proletarya olarak okuduğumuzda, sadece sınıfımızın bütünlüğünü, kendi sınıfımızın özgürlük savaşımını kendi benliğimizde bütünleştirerek okuduğumuzda, işte ancak o zaman özgür olarak okuyabiliriz! Benim burada naçizane yapmaya çalıştığım gibi…

Sayfanın, toplumsal cinnet, cinayet, felaket sayfasının merkezi, örgütleyeni ne anlatıyor? “Damla ne olur evine dön” haberi bize ne anlatıyor?

worker_1Belli bir bütünlük içinde çok şey anlatıyor. Çok şey: Damla’nın üniversite öğrencisi genç bir kadın olduğunu, “İş sağlığı ve iş güvenliği” bölümünde okuduğunu, staj yapma görüntüsü altında bir sermaye şirketi (haberde, “işyeri” deniliyor) tarafından sömürüldüğünü, bir yıldır kayıp olduğunu, anne babasının her yere başvurduğunu…

Şimdi bu haberin örgütleyiciliğinde, toplumsal cinnet, cinayet, felaket sayfasının nasıl örgütlendiğini açmaya çalışalım. Bu sayfanın bizi nasıl örgütlediğini anlamaya çalışalım.

Hatırlayacaksınız, sayfada iş cinayeti, iş kazası haberleri vardı. İş cinayeti, daha doğru bir söyleyişle sermaye cinayeti, bu yaşananlara dair bizim tanımlamamız. Sermaye, buna en çok “iş kazası” der; ve çoğunlukla da sorumluluğu biz “cahil cühela, önlem almayan, dikkatsiz, emniyet kemeri falan kullanmayan” işçilere yükleyip, sıyırmaya sıvışmaya çalışır. Sermaye cinayetleri, hatta madenlerde yaşadığımız gibi katliamlarına karşı, işçi sağlığı, işçi güvenliği bizim, işçi sınıfımızın en temel güncel yakıcı ihtiyaçlarımızdan, savaşım taleplerimizden birisidir.

Şimdi dikkat: Kaybolan can Damla’mız üniversite hangi bölümde okuyordu: İş sağlığı ve iş güvenliği bölümünde. İş sağlığı ve iş güvenliği nedir; bizim işçi sağlığı, işçi güvenliği talebimizle ilişkisi nedir, biliyor muyuz?

Tek tek işçiler olarak bilmiyorsak da, toplumsal proletarya olarak, işçi sınıfının özgürlük savaşımı olarak biliyoruz: İş sağlığı ve güvenliği, işçi sağlığı ve güvenliğinin can düşmanıdır, sınıf düşmanıdır. İşçi sağlığı, işçi güvenliği, kuşkusuz sınırlı, aynı zamanda bizi engelleyen bir taleptir; çünkü: Kendimizi işçi olarak mutlaklaştırır, işçiliği mutlaklaştırır, işçi olarak geldin işçi olarak gideceksin, dedirtir. Kendimizi işçi olarak sömürtmemizi, ezdirmemizi, yönettirmemizi mutlaklaştırır, meşrulaştırır. Ancak, aynı zamanda onsuz olunmaz, varlık yokluk sorunumuzun sermaye ilişkisi içindeki bir çözümü olarak temel bir talebimizdir: Bizi sömür, bizi ez, bizi yönet, ama öldürme! Kahrolsun işçileri öldüren kapitalizm; yaşasın işçileri sömüren ezen fakat öldürmeyen kapitalizm!
İş sağlığı ve iş güvenliği ise, bizim, işçilerin sağlığı, güvenliği ile hiç alakası olmayan, tersine bizim sağlığımızı, güvenliğimizi tümden dışlayan, reddeden; tümüyle sermayenin biricik işinin, yani bizi sömürüp ezmesinin sağlığıdır, güvenliğidir. İşyeri güvenliği de deniyor buna; işyeri güvenliği ise, bildiniz hemen, sömürühanemizin güvenliğidir.
İşte görüyorsunuz: Bizim yaşam ölüm, varlık yokluk sorunumuz, en temel en yakıcı ihtiyacımız dahi sermaye toplumunda kendisine hiçbir yer bulamıyor! Sermayenin sağlığı, güvenliği ise, üniversitelerde bölüm oluyor! Kaybolan can Damla’mız bu bölümde okuyor. Sermayenin iş sağlığı, güvenliği şirketlerinden birinde staj adı altında sömürülüp eziliyor.

Sonuca geliyoruz: “Damla ne olur evine dön” haberinde, sınıf kardeşimiz can Damla’mızın anne babası iki endişeyi dile getiriyorlar. Birincisi, Damla’nın bir cinayete kurban gitmesi. İkincisi, terör örgütleri tarafından kandırılması.

Kadınlara yönelik terör, bizim için, toplumsal proletarya için dehşetli önemli bir sorun. Sermaye, sermayenin devleti, hükümeti, toplumsal gericilik birikimi, kadını ateşten geçiriyorlar. Sermaye kadını sermaye ilişkileri içine çekip sömürmeye ihtiyaç duyuyor. Aynı zamanda evde kapalı kadının toplumsallaşması, ücretli köle haline gelmesi, bizden biri, sınıf kardeşimiz olması, sınıfımızın özgürlük mücadelesine katılması onları dehşetli paniğe sevk ettiğinden, üzerinde terör estiriyorlar, muhafazakarlığın dibine vurup can kadınımızı siyahlara, burkalara, “erk”ek egemenliğine, aile hizmetçisine paketlemeye çalışıp, kurşunla baltayla yumrukla yasayla saldırıyorlar. Çocuk fabrikasına dönüştürmeye çalışıyorlar.

Bu bir: “Damla’nın cinayete kurban gitmesinden endişeliyiz” derken; sermayenin kadına yönelik terörünün üstünü örtüyorlar, üstelik sınıfımızın içinde, yanında özgürleşme savaşımı veren kadını “kurban” olarak gösteriyorlar. “Erk”ek işçilerin, ilişkide bulunduğumuz tüm kadınlara yönelik terörünü, sonsuz gericiliğini, vahşetini, ezmesini olumluyorlar; bizim bu rezil halimizi, bu haberleri okurken meşrulaştırmamızı, mutlaklaştırmamızı, doğallaştırmamızı sağlıyorlar. İşçi olarak da, sermaye terörü tarafından, sermayenin kışkırttığı toplumsal gericilik birikimi tarafından kadınların katledilmesini de, toplumsal cinnete bağlayıp, “kurban”laştırıyorlar

Bu iki: Haberde, anne babanın diğer endişesi: “Kandırılıp bir terör örgütüne katılmış olmasından endişe ediyoruz.” Sermaye, sermaye birikimini, bizim üzerimizdeki sömürüsünü darbeleyen, engelleyen her şeyi doğrudan düşman ilan eder. Yalnız, düşman ilan ettiklerine dair kullandığı sözcükler, sermayenin dönemsel ihtiyaçlarına göre değişir. Düşman önceki dönemlerde, 1950’lerden 1980’lerin sonuna kadar “anarşist”ti, “vatan haini” idi. Sermayenin küreselleşmesi ile birlikte, dünya çapında, “terörist” sözcüğü kullanılmaya başlandı. Dün kendi çıkarları için önlerini açıp geliştirip besleyip arkadan ittikleri Hizbikontr, IŞID vb., bugün kendi ayaklarına dolanmaya başlayınca “terör örgütü” oluverdi! Dili dahi yasaklanan, çocuğuna kendi dilinden isim vermesi dahi dava konusu, 10 yıllık hapis konusu olan Kürt halkının özgürlük savaşımı, anında “terör örgütü”, “teröristlik” oluverdi; “bebek katili” oluverdiler. İsteyen, önceki dönemin Milli Güvenlik Kurulu raporlarındaki “terör örgütleri” listelerine bakıp, nelerin, kimlerin “terörist” olarak damgalandığını görebilir. İsteyen sınıf kardeşlerimiz, grevlerinin “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanmasını, “terör” ile ilişkilendirebilir!

Bitti! Canlar, sınıf kardeşlerim; gördünüz işte, tek bir sayfayı öyle bir örgütlemişler ki, işçi olarak okuduğumuzda, kendi sınıfımıza, işçi sınıfımıza can düşman oluyoruz… Sınıfsal özgürlük ihtiyacımız, savaşımımız içinden okuduğumuzda ise, tüm foyaları ortaya çıkıveriyor. Sınıf kinimiz tepe yapıyor!

Hediyesi reklam: Toplumsal cinnet, cinayet, felaket sayfasının yarısını kaplayan bir reklam var: Renault! Renault işçilerinin tümden iş bıraktığı, otomotiv işçilerinin çekirdeğinin binlerce işçi olup, Tofaş’tan Türk Traktör’e kadar iş bırakıp eyleme çıktığı bir süreçte, Renault reklamı!

Renault Türkiye tarafından verilen reklamda, “yılın en iyi yetkili satıcısı” ödüllendirilerek tanıtılıyor: “T’es pret? (Fransızca: Hazır mısın?) Başarıya daima hazır ve yine ‘Yılın En İyi Yetkili Satıcısı’: Kemal Tepretoğulları. Her yıl Türkiye’nin tüm Renault Yetkili Satıcıları arasında Pazar payı, satış ve kalite kriterleriyle belirlenen Renault DOTY ‘Yılın En İyi Yetkili Satıcısı’ ödülünü, bu yıl da, 30 yıllık tecrübesiyle Kemal Tepretoğulları kazandı. Kendilerine teşekkür eder, başarılarının devamını dileriz. (renault.com.tr)”

Sayfayı bitirdik!
Sayfa bizi bitirdi! Hürriyet gazetesinin 23 Mayıs 2015 Cumartesi tarihli sayısının üçüncü sayfası, toplumsal cinnet, cinayet, felaket sayfası, bu sayfayı okuyan her işçiyi, işçi sınıfının amansız can düşmanı yaparak, bizi bitirdi!

Binlerce metal işçisi sınıf kardeşimiz, Bursa’dan Ankara’ya iş bırakıp ölümüne direnişe çıkmışken; valisinden polisine, hükümetinden çalışma bakanına, Renault’un Fransa’daki merkezinden faşist Türk Metal Sendikası çetesine kadar sopalı, işten atma tehditli, tazminatı yakma tehditli, polis saldırı tehditli saldırılara; sermayenin bu fiili grevimiz karşısında toplumu oluşturma saldırısına; fabrika içinde elektriğin, suyun kesilmesin, tuvaletlerin kilitlenmesi, belediyelerin yemek vermesinin valilikçe yasaklanması saldırılarına göğsünü gere gere meydan okurken; Hürriyet’in bu üçüncü sayfasını okuyan her işçi, istese de istemese de, otomotiv işçisi sınıf kardeşlerine düşman olacaklar; otomotiv grevimize düşman olacaklar. Düşman olmasalar dahi, grevimizle sınıf dayanışmasını değil, grevle canını okuduğumuz Renault’un reklamını tercih ettikleri için, grevimizi kendilerinden yalıtmış olacaklar. Kendi sınıf eylemlerini kendilerinden; kendi sınıflarını kendilerinden yalıtmış olacaklar.

Canlar, sınıf kardeşlerim; işte bizi sömürüp ezen sermayenin örgütlülüğü! Kendimizi sömürtmediğimiz için sevindiğimiz, azıcık soluk alma fırsatını bulabildiğimiz bir cumartesi günü, şöyle çaylı ayak uzatmalı bir keyif yapalım, az biraz gazete okuyalım derken, görüyorsunuz işte: Kendimize karşı nasıl da düşmanlaştırılıyoruz. Kendimize karşı nasıl da savaştırılıyoruz.

Ancak can dostlar, sınıf kardeşlerim; sakın ha arabeske bağlamayın şimdi! Arabesk malum, topraklarına el konularak, geçimlik yaşamları dahi imkansızlaştırılarak kırlardan zorla sökülen kırsal emekçilerin kente, zorla işçileşmeye sürülmesinin acılarıydı. Orhan Abimizdi, Müslüm Babamızdı. En jiletli halimizdi bizim. Ancak, kırdan sökülme halimiz de, kırdan kente, tarım emekçisinden kentli işçiye zorla geçişimizin düşünceleri de, duyguları da, müziği de artık çok gerilerde kaldı. Kır darlaştı, küçüldü; kent büyüdü devasalaştı. Kır emekçisi, tarım emekçisi küçüldü, darlaştı; içinde olduğumuz kentli işçi sınıfıysa devasalaştı. Düşüncelerimiz de, duygularımız da, ilişkilerimiz de, tavırlarımız da, tutumlarımız da, dilimiz de değişti: Kentli işçi sınıfının, dünya çapındaki kentli toplumsal proletaryanın dili, düşünceleri, duyguları, tavırları, tutumları, ilişkileri, estetiği, sanatı, müziği oluşmaya, gelişmeye başladı. Eh arada bir gerçek bir sanatçı olan Orhan Abimize, damardan Müslüm Babamıza ihtiyacımız olmuyor da değil elbette; ancak jiletsiz ve mutlaka rakılı! Artık sürekli onlarla olmamız imkansız; çünkü önümüzü görebiliyoruz artık; özgürlük savaşımımız içindeyiz artık. Ancak, onlarsız da asla olmaz; onlar da bizim tarihsel acılarımız, tarihimizdeki çaresizliğimiz, dövünüşümüz, isyankarlığımız, çilekeşliğimiz çünkü…

İşte bizi sömürüp ezen sermayenin örgütlülüğü, dedik ya… Artık burada arabeskin zerresinin yeri yok. Artık burada, şu bu işyerinden başlayarak, sektörlere/işkollarına açılan, orada da durmayıp dünya çapında küresel toplumsal proletaryada bütünleşen, görkemli milyon milyon kişilik bir senfoni orkestrasına ihtiyacımız var. Klasik müzikten başlayarak, Jazz’dan rock’a, heavy metal’e, küresel toplumsal proletaryanın görkemli müziğini bitimsiz bir senfoni olarak oluşturacağız, yaşayacağız yaşatacağız…

İnsanlığımızın acılarıysa aha da Thchakovsky, Afro-Amerikan jazz (illa ki Dienne Reeves!), hesap sormaksa rock (hele ki senfonik rock), tempoysa heavy metal: Hodri meydan küresel sermaye hazretleri!

Manşet, dördüncü ve beşinci sayfa: BENİM SESİM SENSİN!
Birinci sayfada manşet, dördüncü ve beşinci sayfa: “TEK YÜREK TEK SES.”
“Haklı Kadın Platformu.”
Haber 4 parçadan oluşuyor: Haklı Kadın Platformu’nun tanıtımı, platformun kurucusu Vuslat Doğan Sabancı’nın etkinlikte konuşması, etkinliğin haberi, etkinliğe katılan kimi siyasal parti milletvekillerinin etkinliğe dair söyledikleri.

Kadın Hakları Platformu’nun tanıtımı: “Ocak 2011’de Hürriyet gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı’nın çağrısıyla bir araya gelen Haklı Kadın Platformu’nda Türk Kadınlar Birliği, KAGİDER, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Kadın Adayları Destekleme Derneği, Marmara Grubu Vakfı, Uçan Süpürge’nin de aralarında bulunduğu 40’a yakın güçlü sivil toplum kuruluşu, iş kadınları, akademisyenler, sendikacılar, gazeteci-yazarlar bulunuyor. Haklı Kadın Platformu, siyasette eşit temsil, istihdamda cinsiyet eşitliği, kadına yönelik şiddet gibi konularda çalışmalar yapıyor. Türkiye’de Haziran 2011 seçimlerinden önce, 100 bine yakın kadını temsil eden sivil toplum örgütleri, kadın eşitliğini destekleyen kurumlar ve kişiler tarafından oluşturulan Haklı Kadın Platformu;
-Kadınların parlamentoda erkeklerle eşit şekilde temsil edilmesini;
-Kadınların şiddetin her türlüsünden korunmasını;
-Toplumsal cinsiyet eşitliği için gereken adımların ivedilikle atılmasını;
-Kadınların istihdamda hak ettikleri yeri bir an önce almasını ve kadınları ayrımcılıktan koruyacak yasaların hayata geçirilmesini sağlamak için çalışmalar yapıyor.”

Vay vay vay vıy vıy vıy… Hani toplumsal proletarya olmasak, balıklama atlanacak, kutlanacak, sahiplenilip desteklenecek bir platform valla! Fakat o Doğan’lı Sabancı’lı yönetim kurullu, gruplu muruplu isimlerden yükselen yanık kokusu, bizi acilen sınıfsal tam siper durumuna geçiriyor!

Yanılmamışız! Yanık kokusu alan sınıfsal burnumuza teşekkür ediyorum! O olmasaydı belki de “aferin ne güzel işler yapıyorlar” diye takılacaktım kuyruklarına… Canım burnum benim!

Sınıf kardeşlerime, Haklı Kadın Platformu’nu kuran, platforma katılanlardan bir kaçını tanıtayım:

Vuslat Doğan Sabancı: TÜSİAD üyesi, Hürriyet’in Yönetim Kurulu Başkanı, Ali İsmail Sabancı ile evli.
Peki Ali İsmail Sabancı kim ola: 1969 doğumlu. Sabancı ailesinin üçüncü kuşağı, Şevket Sabancı’nın üçüncü çocuğu. “1987 ile 1991 yılları arasında Medford, Massachusetts, ABD’de bulunan Tufts Üniversitesi’nde ekonomi ve siyasal bilgiler alanında eğitim aldı. Morgan Stanley & Co. Inc. şirketinde finansal analizci olarak 2 yıl çalıştı. 1993 yılında New York’taki Columbia Business School’a başvurdu ve 1995 yılında uluslararası finans üzerine yüksek lisansını tamamladı. Türkiye’ye döndüğünde, aile şirketi olan Akbank’ta çalışmaya başladı. 1997’de Sabancı Holding’de yeni projeler bölümünün başına geçti ve Haziran 2001 tarihinde Strateji ve İş Geliştirme Grup Başkanlığı’na getirildi. Sakıp Sabancı’nın vefatından kısa bir süre önce Mart 2004 tarihinde aile şirketinden ayrıldı ve bunu takiben; babası ve ablası ile beraber kurdukları Esas Holding’e katıldı. Günümüzde Pegasus Havayolları, Desas (ticari araç kiralama) Esaslı Gıda (gıda) Gıdaser Gıda (Bonservis) ve U.N. Ro.-Ro.İşletmeleri A.Ş. şirketlerinin başkanı ve grubun bazı benzer şirketlerinde yönetim kurulu üyesidir. Mayıs 2013 tarihinde Gediz Üniversitesi Senatosu tarafından fahri doktora unvanı verilmiştir. Galatasaray spor kulübü Üyesidir, TOBB Genç Girişimciler Kurulu Başkanıdır. Üniversite yıllarından tanıdığı, medya patronu Aydın Doğan’ın kızı ve Hürriyet gazetecilik yönetim kurulu başkanı olan Vuslat Doğan Sabancı ile evlendi. Çiftin, Şevket Emrecan ve Kaan Ali adlarında 2 oğulları vardır.” (wikipedia)

Vuslat Doğan Sabancı için konumuza ilişkin ek: “Hürriyet’te insan hakları ve özellikle cinsiyet eşitliği konularında çalışmalar yaptı. Aile İçi Şiddete Son kampanyası düzenledi. 2011 Genel Seçimleri’nden önce Haklı Kadın Platformunu kurarak ile Türkiye’de kadın konusunda faliyet gösteren tüm STK’ları aynı çatı altında toplayıp meclise daha fazla kadın girmesi için çalışmalarda bulundu. Doğan Sabancı ayrıca kadınlara mikro kredi sağlama çalışmaları yürütmektedir.” (wikipedia)

Evet, karşımızdaaaaaaaaaaaaaaaaaaa, bizim, işçi sınıfımızın en korkunç en vahşi en canavar en güçlü en üst düzey düşmanlarından biri: Vuslat Doğan Sabancı!

Öyle içimizdeki sınıf kardeşlerimizin hedefe çaktığı şu bu kobi patronu, şu bu okul müdürü, şu bu belediye başkanı falan değil ha… Tam da bizim, toplumsal proletaryanın düzeyine uygun, ağzına layık, küresel dünya düzeyinde, sermayenin en tepelerindeki koltuklarda oturan biri: Vuslat Doğan Sabancı!

Vıy vıy vıy, hey hey hey! İşte sınıf düşmanımız diye buna derim ben. Neymiş o kobili fobili hobili dar alana sıkışıp kalmış mücadelelerimiz, of of… Tamam tamam elbette onlar da zorunlu elbet, zaten özgürlük savaşımımız bir bütün kuşkusuz. Fakat canlar, çıtayı yükselten de biziz valla: Bakın, otomotiv işçisi sınıf kardeşlerimiz aldılar koca MESS’i karşılarına, aldılar dev emperyalist tekel Renault’u karşılarına, canlarına okuyorlar! Eee, o zaman, değil mi ya, işte bunun için, karşımızdaaaaaaaaaaaaaaaa: Vuslat+Doğan+Sabancı’nın ülke sınırlarını çoktaaaaan aşan, küresel düzeyde sermayeleşen, emperyalist tekellerle kaynaşan, mali sermaye bütünlüğü!

LewisWickesHine8Savaş dansımız başlasın: Tey tey tey tıs tıs…

Marmara Vakfı Grubu’nu tanıyalım: İsteyen sınıf kardeşlerim sitesinden tüm kapsamıyla öğrenebilirler, ben özet geçeyim: Sermayenin Avrasya bölgesindeki sermaye birikiminin önündeki engelleri temizleme, sıçramalarla geliştirme, bağımlı olunan emperyalist kampın stratejik politikaları doğrultusunda, bunun içinde pastadaki payını da arttırmayı göz ardı etmeyen, savaşım örgütü. Vıy!
Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Genel Başkanı Dr. Akkan Suver’i tanıyalım:

“1942 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Son Saat gazetesinde gazetecilik kariyerine başladı. Daha sonra Dünya gazetesinde editör yardımcısı olarak görev yaptı. Fransızca yayınlanan La Gazete adlı gazetenin baş editörü oldu. Güneş, Hergün, Orta Doğu, Tercüman, Türkiye ve Dünya gazetelerinde görev yaptı. Uzun yıllar Yeni Düşünce gazetesini yayınladı.
1987 ve 1995 yılları arasında Milliyetçi Hareket Partisi’nde etkin siyaset yaptı. 1997 yılında kendi kararıyla siyasi faaliyetlerden çekildi. Türkiye Boks Federasyonu’nda başkan yardımcısı oldu. 1990 ve 2000 yılları arasında Dünya Boks Birliği Bilimsel Komite üyeliği yaptı. 1997 yılında Marmara Vakfı Başkanı oldu. Azerbaycan’da kurulan Atatürk Merkezi Akademik Kurulu üyesi oldu. ‘Sarı Yapraklar Mevsimi’ ve ‘Yaşayan Atatürk’ adlı kitapları Azerbaycan’da yayınlandı. Kendisine Bakü Tefekkur Üniversitesi tarafından Uluslararası İlişkiler dalında fahri doktora verildi.
2006 yılında Türk-Azeri ilişkileri yaptığı katkılardan dolayı Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından Azerbaycan Hükümeti’nin en yüksek madalyası olan ‘Terakki Madalyası’ verildi.
2006 yılı Ağustos ayında Avrasya Ekonomi Zirveleri’ni Moğolistan taşımasından dolayı Moğolistan Cumhurbaşkanı Nambar Enkhbayar tarafından ‘Cengiz Han Madalyası’ ile ödüllendirildi.
Karakurum şehrinde düzenlenen “Dünya Moğol Meclisi” ne başkan yardımcısı olarak seçildi.
28 Mayıs 2008 tarihinde Karadağ Cumhuriyeti İstanbul Fahri Başkonsolosu oldu.
4 Mart 2009 tarihinde Romanya’nın başkenti Bükreş’te açılan Uluslararası Karadeniz ve Hazar Denizi Ortaklık ve İşbirliği Vakfı’nın Başkan Yardımcısıdır.” (biyografi.net; wiki’de de aynı)

Marmara Vakfı Genel Sekreteri Recep Saraçoğlu’nu tanıyalım:
“Kurucu Üye
Fatih Recep Saraçoğlu
1952 yılında Burdur’da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ni bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans yaptıktan sonra TÜBİTAK bursuyla ABD North Caroline Duke Üniversitesi’nde araştırmalarda bulundu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktora yaptı. 1979 yılında özel sektöre geçti. Müşavir, teknik müdür, genel koordinatör, kurucu ortak ve murahhas üye olarak çeşitli görevler yaptı. Halen bir holdingin yönetim kurulu başkanı. TÜSİAD, Finans Yöneticiler Vakfı, Türk-Kanada Odası gibi bir çok derneğin ve vakfın üyeliğini yapmaktadır. Uluslararası boks hakemidir ve Avrupa Boks Birliği Finans Komitesi Asbaşkanı’dır.” (https://www.akparti.org.tr/site/yonetim/kurucu-uyeler)

Bu zatı muhterem, Ak Parti (AKP) resmi sitesinin kurucu üyeler sayfasında, son Osmanlı sultanın ardından 15. sırada yer alıyor!

Yav, beynim döndü galiba… Yok lan, kuşkusuz sınıfımız içindeki tek tek her işçinin beyni sömürüden, ezilmekten, kendini bir sonraki günkü sömürüye dahi hazırlayamayacak denli yeniden üretebilme yoksunluğundan beyni dönüyor. Ancak, toplumsal proletaryanın beyni asla dönmez, hey hey heyt! Toplumsal proletarya, otomotiv işçisi sınıf kardeşlerimizin yaptığı gibi, Renault’un, Çalışma Bakanı’nın, valinin, MESS’in, genel seçim ile direnişimizi yasaklama, direnişimize saldırma arasında krizleşen hükümetin beynini döndürür, hah hah hah ha!

Yav, sayfaya ne güzel kadın sorununa dair çözüm geliştiriyorlar, diye girdim; sağ olsun sınıf burnum sayesinde yanık kokusunu aldım, şimdi şu hale bakın yahu: Tam siper haldeyiz! Karşımızdaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa: Sermaye sınıfının küresel dünya çapında sınıf örgütlülüğü! Vay vay vay, vıy vıy vıy…

Tam siper haldeyiz; tam siper halde sayfamızı incelemeyi sürdürelim şimdi…

“Tek Yürek Tek Ses: Haklı Kadın Platformu Kurucu Üyesi, Hürriyet Yönetim Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı’nın ev sahipliğinde, İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Oditoryum Salonu’nda düzenlenen buluşmada CHP, MHP ve HDP’li kadın milletvekilleri ve milletvekili adayları ile birlikte kadın erkek eşitsizliğini ve Türkiye’de kadına karşı her türlü ayırımcılığı kadın dayanışmasıyla yok etmek için çözüm yolları arandı. AKP davet edilmesine karşın toplantıya temsilci göndermedi.”

CHP’yi, MHP’yi, AKP’nin katılmamasını anladık da; lanet olsun, HDP’li hevallerin ne işi var burada? Bu platformun, hangi sınıfın hangi sınıfa karşı savaş platformu olduğunu bilmiyorlar mı, anlamıyorlar mı? Neyse, buna sonra geliriz…

“Birlikte daha gür çıkacak sesimiz: Vuslat Doğan Sabancı, Haklı Kadın Platformu büyük buluşması açılış konuşmasında özetle şunları söyledi: ‘Salona girerken hepinizin yanında küçük aşureler gördük. Tadını da çok sevdiğim aşurenin farklı bir hikayesi var. Ankara’da iş bulan fakat işe girebilmek için bir ikamet adresi arayan bir kız, annesini arıyor ve durumunu anlatıyor. Annesi, bana bırak, diyor ve mutfağa girip güzel bir aşure pişiriyor. Sonra tepsiyi aldığı gibi yola koyuluyor. Bütün komşularını birer birer geziyor, aşure ikram ediyor. Günün sonunda yedinci kapıda öğreniyor ki, çok sevdiği komşusunun, çok cömert bir akrabası Ankara’da. Kızına kullandırabileceği bir işyeri var ve kızına, bu adresi kullanabilirsin, diyor.
Annelerin geninde yüzyıllardır olan bir şey; anne ilişkilerle, bağlarla ve samimiyetle çözüyor hikayeyi. Karşılıksız tereddüt etmeden vermek, yardım etmek adına komşu kadınlar da var. Dünya üzerindeki bütün kadınlar, ama özellikle bu topraklardaki kadınlar, bunu uzun yıllardır biliyor: İlişki kurma, bağ kurma ve bunun üzerine koyduğumuz koşulsuz yardım etme sanatı.
Bugünün dünyasına bakınca bambaşka bir hikaye görüyoruz. Öldüresiye, ezesiye bir rekabet. Bireysel, tek başına güçlü olacağız, ayakta kalacağız hikayesi. Dünyayı her açıdan daha ileriye götürmek için şimdi bambaşka bir rüzgar esmeye başladı. O rüzgar bizi başka bir yere götürüyor. Geldiğimiz noktadan daha ileriye gidebilmek için, bireysel olarak ailemiz, çevremiz ve güzel ülkemiz için daha ileriye gitmek için artık bu rüzgara kulak vermemiz gerekir. Bugün de bizi bu rüzgar bir araya getirdi.
Hiçbirimiz aslında kendi bireysel kadın hikayemiz için burada değiliz. Hepimiz ülkemizdeki diğer kadınların hikayelerine kulak verdiğimiz için buradayız. İstediği okula gidememiş, istediği mesleği yapamamış, yaşamak zorunda olduğu hayatı yaşayabilen ya da hayallerini hiç yaşayamamış yüzlerce, binlerce hikaye hepimizin zihninde ve gönlünde birikiyor. Bu hikayeleri paylaştığımız, fark ettiğimiz ve kayıtsız kalmadığımız için buradayız. İlgilendiğimiz bir şeyler yapmak istediğimiz ve o ilişkileri, hikayelerimizi paylaştığımız, bağları kurduğumuz için buradayız.
Bu ilişkilerin üzerine öyle bir ağ örelim ki yalnız olmayalım. Toplumsal faydayı sadece kendimiz için değil bütün ülkemiz için yukarı çıkaralım. Aslında çok şanslıyız, çünkü ciddi sayıda kadın milletvekili adayı olacak Meclis’te. Yeni Meclis’te kadın adaylarımız, tabii ki de kıyasıya rekabetin içinde olacaklar. Hepimiz siyaseti biliyoruz, iş dünyasındakinden farklı değil, bazen daha da acımasız. Çok öldüresiye rekabet de olsa, bunların üzerinde bir ortak paydada buluşabilir. Kadın milletvekili adaylarımızdan bunu arzu ediyoruz. Hepimizin gönlünde onların bizim sesimiz olması, hem de seslerini çıkarırken kendilerini yalnız hissetmemeleri, birbirleriyle de aynı bağları, aynı ilişkileri örmelerini diliyoruz. Çünkü biliyoruz ki, birlikte daha gür çıkacak sesimiz. Hem kendimiz hem kadın ve kadınca sorunlarımız, hem de ülkemiz, ailemiz için çok daha iyi yerlere geleceğiz. Hepinize gönlünüzü aklınızı verdiğiniz için çok teşekkür ediyoruz.”

Tam siper tey tey tey tıs tıs tıs savaş dansı halimiz, gelişkin sınıf disiplinimizle sürüyor. Karşımızdaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa: Sermaye yönetişimi! Diğer adıyla, neo liberal demokrasi!

LewisWickesHine28Yukarıdaki konuşma öyle bir konuşma ki, sermaye toplumu içinde debelenen hiç kimse, ister burjuva, ister kentli küçük burjuva, ister işçi, ister tarım emekçisi (kırsal küçük burjuva) olsun, hiç kimse bu konuşmanın, bu söylevin dışında kalamaz. Hiç kimse bu can alıcı, insani, yakıcı, kavurucu, en yakıcı ihtiyaçlarımızı kavrayan konuşmanın etkisinden, çekiminden, vakumundan kurtulamaz. Özgürlük ihtiyacı doğrultusunda özgürlük savaşımı veren toplumsal proletarya dışında, kimse bu çekimin içine, bu sınıfsal yörüngenin içine girmemezlik edemez. Sadece özgürlük savaşımı veren toplumsal proletarya (yani naçizane ben!), bu çekime kapılmaz, bu yörüngeye girmez! Bir tek ben girmem; bir tek özgürlük savaşımı içindeki toplumsal proletarya girmez: Toplumsal proletaryanın çekimi, tüm işçileri çekmektir, işçileşen tüm toplumsal kesimleri çekmektir; hiçbir işçi, işçileşen hiçbir toplumsal kesim toplumsal proletaryanın yörüngesine girmemezlik edemez. İtimi ise, en tekmeli yumruklu sopalı haliyle sermaye yönetişiminedir, sermayenin neo liberal demokrasisinedir, sermaye birikim yörüngesinedir; hah hah ha!

Sadece ben. Ennnnleşen halimle en ben! Heeepleşen halimle hep ben! İşçi sınıfının sınıfsal kolektif onuru olarak ben. İşçi sınıfımızın sınıfsal kolektif gururu olarak ben. İşçi sınıfımızın güneş patlamalarının yanında kibrit alevi gibi kalacağı evrensel küresel sınıf kini olarak ben. İşçi sınıfımızın özgürlük ufku, özgürlük savaşımı olarak ben. Sadece ben! Hep halimle ben! Hop etmiş, bu dönem sermayeye de hop ettirecek halimle ben! Hodri küresel dünya, küreselleşen sermaye yönetişimi!

Sınıf kardeşlerim; hazırsanız sıra, “Haklı Kadın Platformu” adlı küresel sermaye örgütlülüğünün, Vuslat+Doğan+Sabancı sermaye birikim bütünlüğünün, toplantıda yaptığı, bizim de tümünü yukarıda aktardığımız konuşmasını, söylevini, sınıf kinimiz+sınıf ufkumuz+sınıfsal özgürlük tutkumuz+sınıf bilimimiz+sınıf politikamız+sınıf örgümüz+sınıf eylemimiz bütünlüğünden değerlendirmeye. Hazırsanız, önce bu söylevi parça pinçik edip, içindeki her şeyi, her ilişkiyi ayrı ayrı ele alıp; ardından hepsini bütünleştirip bütün olarak canına okumaya başlayalım şimdi…

Vuslat Doğan Sabancı, ne diyor: Aşure diyor, ağzımızın suyunu akıtıyor! Of ya, annelerimizin, anne annelerimizin baba annelerimizin yaptığı aşureler nasıl da gözümüzde tütüyor, aman aman… Neyse ki, çok yakında doyasıya kana kana daldıracağız kaşıkları, hatta kafamızı aşure taslarına!

Onların vuslatı Vuslat Doğan Sabancı, aşureye giriyor, ardından öre öre, hani kendini son anda tutup el frenine, frenlere asılmasa, neredeyse komünizme varacak! “Karşılıksız tereddüt etmeden vermek” diyor; yahu bu bizim sınıf ilişkimiz, sınıf dilimiz be! “İlişki kurma, bağ kurma ve bunun üzerine koyduğumuz koşulsuz yardım etme sanatı” diyor; yahu bu, sermayenin dinsel kurumsal sadaka ilişkisi olan “yardım” ilişkisi/sözcüğü hariç, bizim sınıf ilişkimiz, bizim sınıf dilimiz, bizim sınıf sanatımız be! “Yaşamak zorunda olduğu hayatı yaşayabilen” diyor; yahu bu, tam da bizim sınıf yaşantımız be! “Toplumsal fayda” diyor; pes, yahu bu bizim sınıf anlayışımız be! Hay canına yandığımın ya: Sermaye yönetişimini, neo liberal demokrasiyi bilim düzeyine sıçratmış bunlar be! İlimini yapmışlar be! Vuslat Doğan Sabancı da, sermaye yönetişimi biliminin, sanatının virtüözü olmuş, canına yandığımın!

Lan bunlar, beni dahi içermeye gelmişler be!

Tam siper tey tey tey tıs tıs tıs savaş halimizi kırmızı alarma yükseltiyoruz o zaman… Safları fena sıkılıyoruz o zaman… Sınıfsal benliğimizin bütünlüğünü, sınıfsal toplumsal bireysel ilişkilerimizin bütünlüğünü kırmızı alarm düzeyinde savaş haline geçiriyoruz o zaman… Obualar, saksafonlar, trompetler, kornolar, … hep birden çalsınlar: Kırmızı alarm!

Hemen, an geçirmeden saldırıya geçiyoruz, hücuuuuuum: Sınıf ilişkilerimizi, sınıf ilişkilerimizden biri olan sınıf dilimizi, sınıf düşmanımızın elinden onu bağırta bağırta zorla almak için: Hücuuuuuuuuum!

Aşure bizimdir, bizim kalacak! Aşurenin kendisi de, aşurenin tüm sınıfsal toplumsal bireysel ilişkileri de bizimdir! Sınıf düşmanlarımızı aşuremize sokmayız! Kaşığını aşuremize daldıran sınıf düşmanımızın kaşığını kırar malum bir yerine sokarız; kafasını aşuremize daldıran sınıf düşmanımızın kafasını kırarız!

Toplumsal fayda, toplumsal yararlılık bizimdir. Sermaye toplumunda, toplumsal yararlılık asla olmaz. Onların vuslatı bir yerlerini çatlatsa da, patlatsa da asla olmaz: Sermaye toplumu, sınıfa karşı sınıf toplumudur: İşçi sınıfına karşı, işçi sınıfını sömürmek ezmek yaşamdan kovmak insanlıktan kovmak hiçleştirmekten başka bir amacı olmayan, sermaye sınıfıdır. Sermaye sınıfına karşı, sermaye sınıfını toplumdan dünyadan evrenden kovmak; işçilikten özgürleşmek, özgür insanlaşmak, toplumu dünyayı evreni özgürleştirmek için, özgürlük savaşımı veren toplumsal proletaryadır. Sermaye toplumunda, toplumsal faydadan söz eden; ya insanın fiziksel/maddi, doğal, toplumsal, bireysel düşünsel ruhsal bütünlüğü dahil tüm doğayı sermayeleştirmek amacıyla, bizi de kuyruğuna takmak hedefiyle kafamızı bulandırmaya kalkan azılı sınıf düşmanımızdır; ya da özgürlük tutkunu, sermaye toplumunun amansız yıkıcısı, toplumsal proletaryadır.

Toplumsal yararlılık bizimdir kuşkusuz. Ancak sakın unutmayın çocuklar, sınıf kardeşlerim, artık hep kırmızı alarmdayız: Toplumsal yararlılığı, gelişkin hepimizi her birimizi geliştirici yeni toplumsal ilişkiler bütünü olarak yeniden; bugünkü somut pratik sınıf savaşımımızın bir iç bileşeni olarak yeniden; gelmiş geçmiş tarihsel deneyimlerimizi bugünkü gelişkin düzeyimizden yeniden öz eleştirel değerlendirerek, yaşayan yaşatan somut bir ilişki, bir dil, bir kavram olarak yeniden geliştirmeye zorunlu ihtiyacımız var. Yoksa bu lanet sermaye yönetişimi, bu lanet yeni liberal demokrasi, yapageldiği gibi, bizim ilişkilerimizi, ürünlerimizi, teoriden sanata kanlı canlı deha düzeyindeki önderlerimizi yutup özümleyip kendi sermaye birikimine, ideolojisine, siyasetine mal ederek, bize karşı silah olarak kullanmayı sonsuzca sürdürecek lanet olsun ki… Onun bu sonsuzca sürdürmeye yöneldiğini, önce “sürdürülebilirliğe”, ardından hemen sürdürülemezliğe dönüştürüp krizleştirmeliyiz! Şimdiye dek bizden ne aldıysa, gelmiş geçmiş tüm ölü emeğimiz dahil, sermayeden onu avaz avaz bağırta bağırta gırtlağına çöke çöke ümüğünü sıka sıka söküp almalıyız! Almayan namerttir! Ancak asla oldukları gibi almayacağız: Zaten bizden koparılıp alınmış olsa dahi, her geri aldığımızı öz eleştirel değerlendirerek, çok daha üst düzeyde geliştirerek, kendi özgürlük savaşımımıza katmalıyız…

Onların vuslatı, Vuslat Doğan Sabancı, konuşmasının ikinci bölümünde şunları söylüyor: “Bugünün dünyasına bakınca bambaşka bir hikaye görüyoruz. Öldüresiye, ezesiye bir rekabet. Bireysel, tek başına güçlü olacağız, ayakta kalacağız hikayesi. Dünyayı her açıdan daha ileriye götürmek için şimdi bambaşka bir rüzgar esmeye başladı. O rüzgar bizi başka bir yere götürüyor. Geldiğimiz noktadan daha ileriye gidebilmek için, bireysel olarak ailemiz, çevremiz ve güzel ülkemiz için daha ileriye gitmek için artık bu rüzgara kulak vermemiz gerekir. Bugün de bizi bu rüzgar bir araya getirdi. Hiçbirimiz aslında kendi bireysel kadın hikayemiz için burada değiliz. Hepimiz ülkemizdeki diğer kadınların hikayelerine kulak verdiğimiz için buradayız. İstediği okula gidememiş, istediği mesleği yapamamış, yaşamak zorunda olduğu hayatı yaşayabilen ya da hayallerini hiç yaşayamamış yüzlerce, binlerce hikaye hepimizin zihninde ve gönlünde birikiyor. Bu hikayeleri paylaştığımız, fark ettiğimiz ve kayıtsız kalmadığımız için buradayız. İlgilendiğimiz bir şeyler yapmak istediğimiz ve o ilişkileri, hikayelerimizi paylaştığımız, bağları kurduğumuz için buradayız. Bu ilişkilerin üzerine öyle bir ağ örelim ki yalnız olmayalım.”

Tam siper, kırmızı alarm. Tamam, rüzgarı, sermaye birikimine de, sermayeyi biriktirme birikimlerine (enerji) de kattıklarını biliyoruz. Doğamızın rüzgarına da el koyduklarını biliyoruz. Fakat, konuşmada söz ettikleri rüzgar bundan daha farklı, bundan daha fazla bir şey olmalı: Zaten o da “bambaşka bir rüzgar esmeye başladı” diyor: Tam siper! Kafanızı eğin sınıf kardeşlerim… Yere sımsıkı yapışın canlar!

Zavallı, kriz kriz sermaye! Rekabetten kurtulabileceğini sanıyor; vah canım vah, içimiz acıdı valla! Zaten bu yüzden, kendi içimizdeki, sınıfımız içindeki, işçiler arasındaki rekabetten de özgürleşmek için, kuşkusuz bu arada gariban sermayeyi de sermaye rekabetinden özgürleştirmek için, acınası sermayeyi de sermayeden özgürleştirmek için, sermayeyi acımadan yok edeceğiz zaten.

Onların vuslatı, kişilik kazanmış Doğanlı Sabancılı bütünsel sermaye, kuşkusuz ve imkanı yok, rekabetten kurtulamaz. Çünkü rekabet, sermayeyi sermaye yapan, sermayenin var oluş nedenlerinden biridir. Rekabet giderse, sermaye de gider; sermaye giderse sermayeleşmiş rekabet de kalmaz! Fakat kriz kriz zorluyorlar ha. Asla yabana atmamak gerekiyor; asla kendi hallerine bırakmaya gelmez; aman ha! Birleşip birleşip bütünleşiyorlar. Tıpkı onların vuslat gibi. Tıpkı tepemize binen onun bunun üst kurulları gibi. Tıpkı Avrupa Birliği gibi. Tıpkı, hani neydi yav adı, Amerika kıtasını neredeyse bütün olarak paketleyen şu ekonomik, siyasal anlaşma gibi. Tıpkı GATTS sözleşmesi gibi. Tıpkı gümrüklerin evrensel sermaye birliği gibi. Tıpkı NATO gibi. Tıpkı Dünya Bankası gibi falan…

İzninizle, şu bölümü bir daha buraya koyacağım; can alıcı çünkü: “Bugün de bizi bu rüzgar bir araya getirdi. Hiçbirimiz aslında kendi bireysel kadın hikayemiz için burada değiliz. Hepimiz ülkemizdeki diğer kadınların hikayelerine kulak verdiğimiz için buradayız. İstediği okula gidememiş, istediği mesleği yapamamış, yaşamak zorunda olduğu hayatı yaşayabilen ya da hayallerini hiç yaşayamamış yüzlerce, binlerce hikaye hepimizin zihninde ve gönlünde birikiyor. Bu hikayeleri paylaştığımız, fark ettiğimiz ve kayıtsız kalmadığımız için buradayız. İlgilendiğimiz bir şeyler yapmak istediğimiz ve o ilişkileri, hikayelerimizi paylaştığımız, bağları kurduğumuz için buradayız. Bu ilişkilerin üzerine öyle bir ağ örelim ki yalnız olmayalım.”

Karşımızdaaaaaaaaa, sermaye toplumumuzdaki tüm kadınları, ister işçi olsun, ister emekçi, ister kobi sahibi, ister kobisel darlıktan çoktan çıkmış sermayedar; toplumumuzdaki tüm kadınları, kendi sermaye birikiminin toplumsal sermayesine dönüştürmeye kilitlenmiş sermaye yönetişimi! Oy oy oy…
Valla bu beni bile zorlayacak gibi! Vay vay vay vay… Sınıfımızın kadınlarını, işçileşen toplumsal kesimlerin kadınlarını, önce kendi sermaye zihinlerinde, sermaye gönüllerinde biriktiriyorlar; sonra dı-nı-nı-nım: Krizli sermayenin zorunlu keşfi geliyor: Kadınları fark ediyor, kayıtsız kalamıyor! Sermaye birikiminin inanılmaz fark edişi: Kadınlar var! Sermaye birikiminin muazzam duyarlılığı: Kadınlara kayıtsız kalamıyor! Yav, şu kadınların şanssızlığına bakın be; kriz olmasa sermaye onları fark etmeyecekti; onlara kayıtsız kalmayı sürdürecekti. Sermaye birikimi için kadınlarla ilgilenmeyecekti. Onlarda geleneksel hapishanelerinde kına yakmayı sürdüreceklerdi bir güzel.

Ve bunca zihinsel, gönülsel birikimin, fark edişin, kayıtsız kalmayıp ilgilenişin sonucunda; evet bildiniz sınıf kardeşlerim: İş, bizim başımıza dehşetli bir çorap daha örmeye geliyor: “Bu ilişkilerin üzerine öyle bir ağ örelim ki…”

Onların vuslatının konuşmasının son bölümü burjuva demokrasisi standartlarına uygun: Haydi bütün eller havaya! Haydi bütün oylar meclise, haydi bütün sınıfsal toplumsal bireysel benlikler ilişkiler meclise teslimiyete! Geleneksel sermaye parlamentoculuğu. Ancak bu geleneksel olan içinde dahi yeni bir gelişme var: Kadın konusu+kadın sorunu+ kadın ilişkisii+kadın sermaye birikimini+kadın meclis örgütlülüğü bütünleşmesi; bunun geliştirilip yoğunlaştırılıp, tüm bir sermaye diktatörlüğü olarak ekonomik siyasal ideolojik toplumsal örgütsel merkezileşmesi. Muazzam müthiş dehşet verici…

HEVALLER NE DİYOR BU MEVZUDA?

Son olarak, heval HDP’ye gelelim. Toplantıda HDP milletvekilleri, milletvekili adayları şunları söylüyorlar:

“Selma Irmak (HDP): Partiler üstü bir çağrı olduğu için Haklı Kadın Platformu bu organizasyonu değerli kılıyor. Bugün Kürt kadın dövülüyor, Türk kadın öldürülüyor. Laz, Çerkez, Ermeni kadın istihdam sorunu yaşıyor. Bu sorunların hepsi kadın kimliğinden kaynaklı sorunlardır. Bu nedenle biz önce kadınız. Kadının her alanda karar verici olması gerekiyor. Evde de siyasette de erkekler karar verici konumundadır. Bunun için somut bir öneri getirmek gerekirse, işyerlerinde yüzde 50 kadın kotası getirilmesini öneriyoruz.”

“Filiz Kerestecioğlu (HDP): Feminist mücadeleden geliyorum ve uzun süredir siyasetin içindeyim. Siyaset sadece Meclis’te olmakla ilgili bir şey değil. Kendimiz için de omuz omuza mücadele etmek için buradayız. Sosyal adaletsizlik ve yoksulluk bir zihniyet sorunu. Dünyanın en yoksulu kadınlardır. Evde de ekonomik olarak şiddete maruz kalan kadındır. Kadınların mağduriyet değil, şiddete, taciz ve tecavüze karşı mücadele tarihi var.”

Of of of… Bu denli görkemli bir demokratik kurtuluş savaşımının varacağı yer sermaye yönetişimi midir; yeni liberal demokrasi midir? Sermaye yönetişimi olarak, sermayeleşmek midir? Sermayeleşerek sınıf düşmanım olmak mıdır? Sınıf düşmanım olarak, sınıf düşmanım TÜSİAD’ın içinde, hiyerarşik düzey olarak kuşkusuz MÜSİAD’ın da altında “KÜSİAD” olmak mıdır? “KÜSİAD” olarak, tüm Kürt kadınlarını sermaye birikiminin iştahına sunmak mıdır?

Of ki of of… Yüreğim ruhum kararıyor… Of ki of of of… Ey HDP, sizinle hevalliğimiz çoktaaaaan bitmiş de, çoktan bitti de; lanet ben hala inanmak istemiyorum işte! İçime, benliğime, ruhuma sindiremiyorum bir türlü… Sen HDP, artık ismini kesinkes değiştirmen, malumunun ilanını ortaya koyman gerekiyor: KHDP (Kobili –sermayenin toplumsal sermayesi- Halkın –neo liberal- Demokrasi Partisi).

 Okan İnce

DEVAM EDECEK….

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*