Anasayfa » GÜNDEM » Toplumsal proletarya gazete okuyor – 3

Toplumsal proletarya gazete okuyor – 3

Dokuzuncu ve on birinci sayfa: MEGA SEÇİMİN MEGA KENTİ

Sermayenin Türkiye’si, sermayenin küresinde bölge gücü olmaya abanır da, genel seçim, genel seçim olarak kalır mı? Kalmaz: Mega seçim olur: Genel seçim entarisini giymiş efendi hazretlerinin, küresel başkanlar sistemine katılacağı, başkanlık referandumu olur. Eh, Çarputinli, İmparator Merkelli, Küresel İmparator Obamalı küresel başkanlar sistemine yönelik başkanlık seçiminde oy kullanacaklara, sadece şeker (CHP’nin kapıma gelen elçisi CHP kağıtlı şeker paketi verdi) ve kahve (AKP’nin kapıma gelen elçisi AKP kutusunda kuru kahve verdi) mi sunulur? Yapmayın allasen; bunlar, şeker, kahve falan, senin benim gibi hiç insanlara, yani işçilere sunulan sus payıdır. Hani, biri asgari ücreti şu kadar yapacağım, biri emeklilere benden iki maaş ikramiye, diğeri gençlere evlilik ikramiyesi, öğrencilere bilmem ne hediyesi rekabetiyle bir yandan birbirleriyle didişiyor; bir yandan da elbirliğiyle bunların üstüne çıkmama anlaşmasına imza atıyorlar ya: İşte kapımıza kadar lütfedip bizlere dağıttıkları o kahveler, şekerler de, sundukları asgari ücret, iki ikramiye, bir krediden öteye geçmeyip, çenemizi kapatalım diye!

Biz işçilere, asgari ücret, ayağı çukurda olanlarımıza iki maaş, bebelerimize şu kadar, evleneceklerimize bu kadar para; üstüne de çenemizi kapatmamız için şeker, kahve.
Kendilerine, sermayeleşmiş devlete/devletleşmiş sermayeye ise, MEGA KENT!

Ben, milyon cephede, milyon sınıf savaşımı içinde boğuştuğum için bir anlığına gözümden kaçmış: AKP’nin ayağıma kadar getirdiği seçim broşürleri seçkisi içinde, “Eski Türkiye/Yeni Türkiye” broşürlerini görünce, bitti bu iş demiştim: AKP yine tavan yapar, biz yine çukur yaparız, demiştim. Mega yanılmışım: CHP’nin, sermayenin Türkiye’sini sermayenin dünyasına dönüştürecek olan Mega Kent projesini görünce aklım şapşırdı inan olsun ki…

Ben aklımı toparlayadurayım, siz mega kent projesine şöyle bir göz atın:

Kılıçdaroğlu, partisinin Condrad Otel’de düzenlenen “Merkez Türkiye Projesi”nin sunumunda konuştu.
“Saygıdeğer basın mensupları, bizleri televizyon başından izleyen değerli vatandaşlarım. Yaklaşık bir aydır Yaşanacak bir Türkiye sloganıyla yolumuzda ilerliyoruz.
Üreten bir ülkenin sözünün geçeceğini gayet iyi biliyoruz. Ekonomi ülkenin gücünü belirliyor. Üreten ülke derken de katma değeri yüksek bir Türkiye. Üniversiteleri bilgi üreten bir Türkiye. YÖK’ün kaldırılması gerekiyor dememizin sebebi de bu. Ürettiğini hakça bölüşen bir millet olmalıyız. Mademki birlikte yaşayacağız hakça bölüşmemiz gerekiyor. Bu da güçlü bir sosyal devlet kurmaktan geçiyor. Emekliye ikramiye verilmesi, asgari ücretin yükseltilmesi bunlar bizim refahı tabana yayma projemizdi. Türkiye’nin ve bölgenin üstünlüklerini avantaja çevirmemiz gerekiyor.

Değerli konuklarımız bu projeye 100 yılın projesi dememizin anlamı bu. Eğer biz, gücümüzü kullanırsak, coğrafyanın avantajını kullanırsak, genç nüfusumuzu kullanabilirsek Türkiye bölgenin ve dünyanın önemli bir ülkesi haline gelecek. Küresel dünyanın gücü olacaktır. Sadece ekonomik büyüme projesi olarak görmüyoruz. Barışın da projesi olarak görüyoruz. Ekonomi değil, kültürler de entegre olacak. İnsanlık farklı bir sürecin içine girdi biz de bu süreç için geç kalmayacağız.

Bu projeyi neden hazırladık? Küresel ekonomide gelişen ve yükselen ekonomiler var. Gelişen ve yükselen ekonomilerin çok daha fazla pay aldığını biliyoruz. 1990’da gelişen ve yükselen ekonomilerin küresel gelirlerden aldığı pay yüzde 30 ticaretten ise yüzde 23. Bugün aynı ekonomiler küresel gelirden yüzde 57 değil, küresel ticaretten yüzde 23 değil yüzde 42 pay alıyor. Ama Türkiye bu başarıyı yakalayamıyor. Neden yakalayamıyor, işte bu projeyle bu başarıyı yakalamak istiyoruz. Sadece proje bizim öngördüğümüz proje değildir. 3 dev proje zaten dünyada hayata geçmek üzere. Dünyanın önemli bir gücü olmak istiyoruz. Coğrafi güç ve nüfusumuzu değerlendirmek istiyoruz.

Bu projeyle biz şunu amaçlıyoruz; Dört buçuk saatlik bir uçuş mesafesinde 58 ülkeye ulaşıyoruz. 1,5 milyar nüfusa ulaşıyoruz. Hiçbir ülkeye nasip olmayan bir avantaj, bu hep gözardı edildi. Biz bundan yararlanmak istiyoruz. Küresel ekonominin güçlü bir parçası olmak istiyoruz. Coğrafi olarak baktığımızda pırlanta gibi duran Türkiye’yi görüyoruz. Bu avantaj yeteri kadar kullanılmış değil. Bütün yollar ile küresel sisteme entegre olacaktır.

Sadece lojistik değil, mükemmel altyapısıyla Anadolu’da megakent oluşturuyoruz. Bu megakentten ürünler, Kafkasya, Asya, Ortadoğu, Avrupa’ya ulaşacaktır. O nedenle ki biz, 21.yüzyılın projesi dedik. Herşeyin merkezi bu bölgede Türkiye olacak. Bunun iddiasını sürdüreceğiz. Bu proje bölgemize barışı, zenginleşmeyi getirecek. Yoksulluğu bitirecek. Güçlü bir bölge, ama kalbinde güçlü bir Türkiye olacak.

Kamu ve özel işbirliğiyle bu projeyi gerçekleştireceğiz. Projeyi gerçekleştirirken Avrupa ve Asya katılım bankası gibi birçok fondan faydalanacağız. Alt yapılarını mükemmel bir şekilde yapacağız. Megakent’in yapımını etap etap gerçekleştirip güçlendireceğiz.

Megakentin yönetimi nasıl olacak? Megakent özel bir yasayla valisi olacak, ama yönetimi büyükölçüde sivil toplum kuruluşlarında olacak. Kentte pek çok farklı yerleşim birimi olacak. Bilim merkezi olacak, AR-GE çalışmalarının yürütüldüğü bir yer olacak.

20 yılda tamamlanacak bu projenin maliyeti 200 milyar dolar olacak. 40 milyar doları alt yapı yatırımları olacak, 160 milyar doları özel sektör tarafından yapılacak. Ulaşım açısından ve maliyet açısından çok ciddi kazanç sağlayacaktır. Bu proje bittiğinde 147 milyar dolarlık bir getiri sağlayacak. Sadece Türkiye’nin değil küresel ekonominin en önemli projelerinden biri olacaktır. Bu proje sadece Türkiye’ye değil tüm dünyaya kazandıracak.Megakent aynı zamanda kültür, sanat ve fuarlar merkezi olacak. Kendimizi konuşturacağız. Çünkü dünyanın gözü megakentte olacak. Üretim, ticaret,sanat olsun bütün dünya tarafından konuşulsun istiyoruz. Megakent kendi güneş enerjisini kullanacak. Akıllıbir kent yapacağız. Bütün dünyanın imrendiği bir kent yapacağız.

Neden 2035? 2035’in Türkiye için önemli bir anlamı var. Genç nüfusumuz fazla. Bunu bir avantaj olarak kabul ediyoruz. 2035’te Türkiye yaşlı nüfuslu ülkeler arasına girecek. Bizim önümüzdeki 20 yılı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu avantajı kullanamazsak Türkiye kan kaybeder. Bu projenin hayata geçmesi Türkiye’nin geleceği açısından çok ama çok önemli. Önümüzde 20 yıllık bir zaman dilimi var. Anadolu’da bir megakent kuracaksınız, diğer kentlere rakip mi olacak? Tam tersine bu kent, bütün dünyaya büyük katkılarda bulunacak, Türkiye’ye katkıda bulunacak.

Orta gelir tuzağından ve orta teknoloji tuzağından da çıkmalıdır. Orta teknoloji tuzağından kurtulacağız. Tekno parklar kuracağız, dünyanın bilim adamları buraya gelecek. Özel bir yasa ile yönetilecek burası. Bunun temel nedeni burayı bir dünya markası haline getirmektir. Bu kent için özel yönetimler getireceğiz. Ürünleriyle dünyada ses getiren bir kent haline getireceğiz.

Anadolu ses verecek. Bugün Anadolu’nun içi boşaldı. Gelişmişlikte bölgesel arası dengesizlikler var. Bunu gidermek zorundayız. Anadolu coğrafyasının ekonomik olarak görkemli hale gelmesi için çaba göstermek zorundayız. Türkiye’nin ve dünyanın bu projeye ihtiyacı var. Denizi olmayan ülkeler için, Türkiye’yi bir küresel liman haline dönüştürüyoruz. Ürünlerini getirecekler, burada paketleyecekler. AR-GE’yi burada geliştirecekler. 1,5 milyar nüfusa buradan gönderecekler. Bölgesel dengesizlikleri de gidermiş olacağız. Bu proje bizim diğer projelerimizle bütünleşik bir projedir. Nasıl biz, asgari ücreti 1.500 lira yapacağız diyorsak, Bakü’ye Çinlilerin 15 günde satmalarına imkan sağlayacağız.

Her yıl 15 bin üniversite mezununu yurtdışına doktora yapmaya göndereceğiz. 50 bin doktora yapmış insanımızın çalışması demektir. Türkiye bugüne kadar bu kadar süre içinde 50 bin kişi yetiştirmedi. Bu proje diğer bütün projelerle bütünlük içinde. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Bu projeyi hazırlarken uzmanlarla tartıştık. Büyüme hızından tutun, kişi başı gelire kadar, hangi demir, kara yollarını bu kenti getireceğimize kadar. Özel yasa çıkartıncaya kadar her şeyi düşündük. Anadolu ve Trakya’yı öksüz bırakamayız.”

Yahu ben neler kaçırmışım be! Otomotivdeki canlarımla dayanışmak için dünyadaki canları harekete geçireyim derken, dünyayı elden kaçırmışım da haberim yok! Ben bu CHP’ye dün bakıp, hadi lan kakaroz kafatasçılar sizi, daha neo liberalliğe bile doğru dürüst terfi edemediniz, falan diyordum: Ohoooooo, yav bunlar neo liberalliğe küresel düzeyde tur bindirmişler be!

Fakat ama ya gene de anlamadığım bir şey var doğrusu… Benim bile anlamadığım! Şimdi, işte genel seçimlere bir sürü, sürüsüne bereket parti giriyor, tamam. Ama aslında tek bir parti giriyor: Sermaye partisi! Fakat bu çok partili tek partinin oylarının bölünmez sınıfsal birliğini bütünlüğünü nasıl sağlayacaklar, işte bunu anlamıyorum…

Bu MEGA KENT var ya, hani şu sermayenin Türkiye’sini sermayenin dünyasına dönüştürecek olan Mega Kent var ya… Hani şu karanlık kurgu bilim filmlerinde izlediğimiz; yeryüzünde yaşayanlar, yer altında yaşayanlar şeklinde kutuplaşan; yukarıda yaşayan güzel insanların her şeyin alasını ballısını teknolojiklisini püfür püfür güzel güzel yaşadıkları, gün 24 saat keyfim keka yaptıkları; aşağıdaki, yer altındaki mağaralarda yaşayan yaratıklaşmış insanların ise, yukardakilerin ihtiyaç duyduğu her şeyi ürettikleri halde, ne bunlardan yararlanabildikleri ne de yukarıya temiz havaya çıkabildikleri… Hah işte; işte o mega kent tam da bu! Ancak can kardeşlerim, sınıf kardeşlerim, korkarım ki, o yeraltlarında, o mağaralarda olacak olanlar biz olacağız!

Çoklu sermaye partisinden birinin, CHP’nin, “Yaşanacak bir Türkiye” sloganına, demokrasinin sermayeleştirilmiş halinin önümüze koyduğu iki seçenek olan yaşam-ölüm, varlık-yokluk seçenekleri içinden baktığımda, “Yaşanacak Türkiye”de kendime bir yer göremiyorum, bulamıyorum. Valla ben bulamadım; ancak isterseniz siz kendinize bir yer aramayı sürdürün!

Sermaye partisi, “üreten bir ülkenin sözünün geçeceğini iyi biliyoruz” diyor. Sermaye biliyor da, ben bilmiyorum! O “üreten ülke”yi üreten kim? Ben! Sözü geçen kim? Sermaye! Ben seçimden hemen önce, asgari ücretin ötesinde bir söz söylemeyeyim diye, ağzıma şeker, kahve tıkan kim? Sermaye! Ben, seçimden önce sınıfsal bir ihtiyacımı, talebimi eylem eylem haykırdığımda, ağzıma biber süren kim? Sermaye! Ben, seçimden sonra sınıfsal bir ihtiyacımı, talebimi eylem eylem haykırmayı aklımdan geçirdiğimde tepeme binecek olan kim? İç Güvenlik Yasası! Yani yine sermaye! Zaten mız mızla asla olmuyor; konuştun mu otomotivdeki sınıf kardeşlerimiz gibi konuşacaksın ki, valisinden MESS’ine, Renault’un dünya CEO’sundan Avrupa Birliği Komisyonu’na kadar ayağına gelsinler!

“Üreten ülke derken de katma değeri yüksek bir Türkiye. Üniversiteleri bilgi üreten bir Türkiye” diyor.
Cahilliğime verin, ben onların bu dilinden hiçbir şey anlamıyorum: “Katma değer” ne ola? Tamam şimci, ben çalışıp bir şeyi ürüne hizmete dönüştürüp emeğimi katmış oluyorum; onlar karşılığını asla ödemeden benim bu emeğimi lüp ediyorlar. “Katma değer” dedikleri, eh sömürü diyecek halleri yok ya, bu olsa gerek! (Yine de bunu not edeyim, iktisat, işletme, muhasebe işçilerine sorayım sonra). Yani ne diyor bizim sermaye partisi: Türkiye denilen emek hapishanesinde, emeğe dönüştürülecek, katılacak ne varsa; ister kobileşmiş, ister sanayileşmiş, ister üniversiteleşmiş, ister iletişimleşmiş, ister hizmetleşmiş, ister yaşlılaşmış, ister engellileşmiş, ister kadınlaşmış, ister çocuklaşmış olsun, emeğe dönüştürüp hortumlanacak ne varsa, hüüüüüüüüüüüp, diyor, üzerine afiyet! Onlarda bu iştah varken!

Ne diyor sermaye partisi: “Ürettiğini hakça bölüşen bir millet olmalıyız. Mademki birlikte yaşayacağız hakça bölüşmemiz gerekiyor. Bu da güçlü bir sosyal devlet kurmaktan geçiyor. Emekliye ikramiye verilmesi, asgari ücretin yükseltilmesi bunlar bizim refahı tabana yayma projemizdi.”

Yav, demokrasinin sermayeleşmiş halinin hakça bölüşüm anlayışına bayılıyorum vesselam! Biz işçiler üretiriz. Siz, sermaye olarak, bizim emeğimize karşılıksız el koyarsınız. Sermayenin hakkı, bizim emeğimizi sömürmektir; amenna! Bizim hakkımız ise, asgari ücret! Üstelik sermaye partisi CHP, işçilere yüksek ücret vereceğiz bile demiyor be: Asgari ücreti yükselteceğiz, diyor. Bölgesel asgari ücrete geçilmesini önleyeceğiz, bile demiyor be! Yani ne diyor: İşçiler üzerindeki sömürüyü öylesine öylesine öylesine öylesine artıracağız ki, onlardan sömürdüğümüz katma değer o kadar o kadar o kadar artacak ki, biz MEGA olacağız, diyor. Sermayenin partisi CHP, bu arada sınıf kimliğini deşifre eden feci bir gaf yapıyor: “Emekliye ikramiye verilmesi, asgari ücretin yükseltilmesi bunlar bizim refahı tabana yayma projemizdi.” Tamam da efendi hazretleri; birincisi, niye refahı önce tavandan başlatıp, nihayet en sonunda lütfen bir zahmet elbette ki sümme haşa sadece seçim öncesi reklamı olarak, tabana yayıyorsunuz; ikincisi, tabana refah yaymanızın en üst sınırı niye asgari ücret oluyor, ha?

Can sınıf kardeşlerim, aman gençler, hemen arkama geçin: “Türkiye’nin ve bölgenin üstünlüklerini avantaja çevirmemiz gerekiyor. Bu projeye 100 yılın projesi dememizin anlamı bu. Eğer biz, gücümüzü kullanırsak, coğrafyanın avantajını kullanırsak, genç nüfusumuzu kullanabilirsek Türkiye bölgenin ve dünyanın önemli bir ülkesi haline gelecek”, diyor sermaye!
“Neden 2035? 2035’in Türkiye için önemli bir anlamı var. Genç nüfusumuz fazla. Bunu bir avantaj olarak kabul ediyoruz. 2035’te Türkiye yaşlı nüfuslu ülkeler arasına girecek. Bizim önümüzdeki 20 yılı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu avantajı kullanamazsak Türkiye kan kaybeder. Bu projenin hayata geçmesi Türkiye’nin geleceği açısından çok ama çok önemli”, diyor sermaye.

Canlar, genç canlar, arkamda durun, sakın ha! Bu vampir, bu sermayenin CHP hali, sermayenin bu 2035 stratejik programı, sizlerin canınızı 20 yılda tümden bitirmeye kilitlenmiş! 20 yılda, sınıfımızın tüm genç kesimini, tüm genç kuşağını, milyonlarca milyonlarca milyonlarca gencecik işçiyi, 20 yılda! Bu avantajı kullanamazsak, yani genç kuşak işçilerin 20 yılda tüm kanını içemezsek, diyor; sermayenin Türkiye’si kan kaybeder, diyor.

Canlar, sınıf kardeşlerim, genç canlarım; sermaye bizim genç canımızı 20 yılda tümden bitirmeye stratejik program düzeyinde and içtiğine, kilitlendiğine göre: Ölmek var dönmek yok, o zaman!

Yav, sermayenin toplumunda kaç yüzyıldır yaşarım, hiç bu denli vahşet bir sermaye dilinin, hiç bu denli vahşet bir apaçıklıkla, üstelik yüzümüze karşı söylendiğini görmedim: “Genç nüfusumuzu kullanabilirsek”, “Genç nüfusumuz fazla. Bunu bir avantaj olarak kabul ediyoruz. 2035’te Türkiye yaşlı nüfuslu ülkeler arasına girecek. Bizim önümüzdeki 20 yılı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu avantajı kullanamazsak Türkiye kan kaybeder!”

Yok, benim yine kafam karıştı… Sözde, tarihsel üretim tarzlarını, ilişkilerini bilir geçiniyorum; aha da buyurun şimdi: Sermayenin Türkiye’sinin, “genç nüfusumuzu kullanabilirsek Türkiye bölgenin ve dünyanın en önemli bir ülkesi haline gelecek” halinin üretim sistemi/tarzı/ilişkileri nedir? Mağara devri midir, köleci üretim ilişkileri midir, kan emici üretim ilişkileri midir, nedir ha?

Öyleyse: Kahrolsun kan emici üretim ilişkileri, yaşasın özgürlük!

On ikinci sayfa: GREVİMİZE SALDIRI
Vuslatlı Doğanlı Sabancılı Koçlu TÜSİADLI Hürriyet bu sayfasında otomotiv işçisi sınıf kardeşlerimize saldırıyor.

Sayfanın üst yarısı: “İstanbul Autoshow Fuarı’nın ‘En’leri.”
Fuarda sergilenen arabalar arasından, en hızlısı, en teknolojiği, en güzel ses sistemli, en klasik, en altın, en pahalıları fotolu tanıtımlarıyla sayfada yer alıyorlar. Grevdeki otomotiv işçisi sınıf kardeşlerimle, benimle dalga geçercesine, 1 milyon liralık altınla kaplanan arabalar, 2 milyon Euro fiyatlı arabalar gözümüze sokuluyor.

Belki çoğu işçi kardeşimin gözünü alıp, “vay be…” kim bilir kim alıp binecek bu arabalara dedirtebilirler!? Yav salak lan bunlar; beni, dünya çapında toplumsal proletaryayı, buncacağız arabalarla kandırabileceklerini sanıyorlar! A be garibim sermaye, sen bugün beni buncacağızlarla kandırmaya çalıştığın anda, ben bunlardan çok daha iyisini zaten çoktan üretmiş olacağım! Siz buncacağızları İstanbul’daki autoshow fuarına taşıyana kadar, ben ohooooo, bunlar benim dünyada ürettiklerim yanında hilkat garibesi gibi kalacaklar! Üstelik ürettiğim bu “ennnn” teknolojik, “ennnn” güzel, “ennnnn” yumoş koltuklu, “ennnnn” inanılmaz sesli, “ennnnn” hızlı falan arabalar var ya, onlar da gene anında garibim sermaye gibi, garibim sermayeler olarak kalakalacaklar. Ancak var ya, hani şu bize altın kaplama, altın klozetli arabalar yaptırıyorlar ya; dünyanın en büyük yol silindiri olup, onların üzerine gitmek istiyorum: Cılk! Oh be, içimin yağları eridi hani…

Sayfanın alt yarısında grevimize saldırıyorlar: “Beyaz Yaka Sahaya İndi!”
Hepsini buraya yazmaya sınıf kinim izin vermeyecek, birkaç alıntıyla yetineyim:

“Dün yan sanayi şirketleri ve Tofaş, hem bazı işçileri ikna edip, hem de beyaz yakalıların sahaya inmesiyle üretime başlarken, eş zamanlı eylemler ise devam etti. Üretimi başlamayan bir tek Oyak Renault ve Türk Traktör kaldı. (…) Ancak dün Tofaş’ın resmi açıklamasını ‘eylem kırma’ olarak yorumlayanlar da oldu. Üretimin başlandığının açıklandığı saatlerde farika önünde işçilerin eylemi sürerken, sosyal medyada ‘eylem devam ediyor’ haberleri geniş yer bulmaya başladı. Ayrıca Tofaş’ın beyaz yakalılar ve taşeron işçilerle üretime başladığı da iddia edildi. (…) Hyundai Assan Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kibar, yan sanayide üretimin başladığına dair gelen haberlere ilişkin şunları söyledi: ‘Evet yan sanayide üretim kısmen başlamış durumda. Beyaz yakalılar sahaya indi ve üretimi başlattı’ açıklamasını yaptı. Koç Holding Otomotiv Grubu Başkanı Cenk Çimen ise, ‘Evet Coşkunöz’de üretim ilk etapta beyaz yakalılarla başladı ama sonra işçiler ikna edilip çalışmaya başladılar. Eylem yapan işçiler kadar çalışmak isteyen işçiler de bulunuyor. (…) VARDİYAYA GİREN İŞÇİLER YUHALANDI: Bursa’da servis araçları her zamanki güzergahlarda bulunan işçileri alarak, polisin geniş güvenlik önlemi aldığı, fabrika önüne getirildi. Otobüsler gelirken kapı önünde eylem yapan işçiler, vardiyaya girenleri yuhaladı. Polis, eylemci işçilerin önüne bariyer çekerek, çalışacak işçilerin girişini sağladı. Fabrika önünde 500’e yakın işçinin eylemi ise devam ediyor. (…) RENAULT HENÜZ İKNA EDEMEDİ: Gözler Oyak Renault ve Türk Traktör’e çevrildi. Şu an sadece bu iki farikada üretim yapılmazken, yetkililerin buralarda da faaliyetlerin başlaması için gece 02:00’a kadar işçileri ikna etmek için uğraştıkları belirtiliyor. Sektör yetkilileri şunları söyledi: ‘Ancak eylemler illegal, istenilen zamlar illegal, bizim yapacağımız iyileştirmeler illegal. Sonuçta kanun çerçevesinde bir şey yapılmalı. Aksi takdirde hiç yasal olmayan durumlar söz konusu olacak. İşçiler bu eylemlerle kazanacaklarından çok daha fazla şeyi kaybedecekler. Hepsi genç insan, bunun bilincine varıp hareket etmeleri lazım’. Renault işçileri adına açıklama yapan sözcülerden Ekrem Salım ise, görüşmenin olumsuz sonuçlandığını belirterek, çalışanların belirlediği ücretin baz alınıp prim adı altında kendilerine ödenmesini istediklerini söyledi.”

Aslan Renault can kardeşim benim, aslan Türk Traktör kardeşim! Kazanmadan girmeyeceğiz o sömürühaneye! Kazanıp girdiğimizde de, bizden koparılıp alınan, bizden önce sömürühanelerine boynu bükük girenler de kazanmış olacaklar…

Şu “beyaz yakalılar” dedikleri kim ola? Fiili grevimize asıl saldırıyı içeriden bunlar üzerinden yapıyorlar. Yönetim, idare, müdürler sürüsü, şefler sürüsü de oluyor; idareye yakın, yüksek ücretli, programcı falan gibi çekirdek kafa işçileri de oluyor.

Müdürlerin, şeflerin, idarenin köküne kibrit suyu, bunlar sınıf düşmanlarımız. Ancak şu, çekirdek kafa işçileri, ah o çekirdek kafa işçileri, ah benim dar kafam! Önceki dönem de, tüm büyük direnişlerimizi bu işçiler arkadan vurmuşlardı; mavi yakalılar, el işçileri fiili greve, eylemlere çıkarken, bunlar kendilerini sömürtmeyi sürdürmüş, üstelik zorla da olsa, eyleme çıkanların işlerini de üstlenmişlerdi. Benim lanet dar kafam, tüm önceki dönem boyunca, bu güzelim kafalara bir türlü basmamış, onları kendi kafam saymamıştım! Aha da bedeli işte…

Bu dönem var ya, asla kaçmaz artık! Kafam, bu güzelim kafalarla güçlendiği, zenginleştiği, açıldığı için var ya, bu dönem asla kaçmaz artık: Bu dönem bizimdir!

Üstelik yine önceki dönemden, istisnai de olsa kimi görkemli örnekler de hatırlıyorum: Bu çekirdek kafalardan kimileri, beyazından mavisine tüm bir fabrikayı örgütlemişlerdi! Kafaya bak sen, kafaya!

Ancak çıtayı çok daha yükselteceğim bu dönem; böyle biline!
Sermaye yönetişimine karşı, komünist yönetişim; böyle biline!
Bakalım kim kimi, hangi sınıf hangi sınıfı yönetişim; böyle biline!
Kafa, el emeği kolektif bütünlüğü: Böyle biline!
Üretimin, yönetimin, muhasebenin tüm bilgisiyle, sektörel üretimin, yönetimin, muhasebenin tüm bilgisinin bütünlüğü: Böyle biline!
Hodri sermayenin yönetişimi!

On üçüncü, on dördüncü sayfa: SERMAYENİN TÜRKİYE’Sİ EMEK ÜRETKENLİĞİNDE SIÇRAMA YAPIYOR
Son osmanlı sultanının küresel sermayenin küresel başkanlık sistemine katılımı dolayısıyla yapılacak şenlikli kutlamaya, pardon genel seçime giderken, apansız tüm görkemli ürünlerimizin açılışını birden paketlemek zorunluluğundan kaynaklı, bu sayfalarda gözlerim kamaşıyor.

İşte kimi spotlar:

“BÖYLESİ AVRUPA’DA BİLE YOK: 350 milyon TL yatırımla Türkiye ve Avrupa’nın ilk, dünyanın üçüncü deniz doldurularak yapılan havalimanı Ordu-Giresun Havalimanı’na dün ilk uçak indi. İlk kez 1964 yılında gündeme gelen havalimanı Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu tarafından açıldı. (…)
HAVALİMANI SAYISI 26’DAN 54’E ÇIKTA: Göreve geldiklerinde Türkiye’de 26 hava limanı bulunduğunu bugün ise 54. havalimanının açılışının yapıldığını bildiren Erdoğan şunları söyledi: ‘Bugün bu hava limanıyla birlikte özellikle hava taşımacılığında attığımız adım bir rekordur. Ben Ulaştırma Bakanım Binali Bey’e ‘hava taşımacılığı elit bir çevrenin taşındığı değil, tüm halkın rahatlıkla gidebileceği bir hale gelmesi lazım. Yani havayolu halkın yolu olmalıdır’ demiştim. Sağ olsun Binali Bey üstün bir gayretle önümüze bunları getirmeye çalıştı.’”

54’te de durmayacaklar, 60’a çıkaracaklar; stratejik hedefleri bu. Yeni radar istasyonları, yeni hava limanları, gökyüzünde yeni ağsal yollar, yapılmakta olan dünya çapındaki hava limanı ile birlikte, sermayenin Türkiye’si, “Avrupa için Tek Gökyüzü” yeni emperyalist kapitalist gelişkin hava yolları sisteminin çekirdeğinde yer alacak. Birileri hala, Avrupa Birliği’nin dışında kaldığımıza yana dursun, sermayenin Avrasya’sı aşağıdaki birkaç sorun dışında çoktaaaaaaaaaan kaynaşıp bütünleşti bile!

Sermayenin Türkiye’sinin havadaki bu görkemli projesi, hava işçilerini gökyüzünde yeryüzünde yakan yeni gelişkin SMART teknolojisi dahil, bu görkemli proje var ya: Bu görkemli teknoloji, yani benim görkemli emek üretkenliğim, sadece sermaye birikimine çalışmaz, bileseniz! Bana çalışır; hah hah haaaaa!

Onlar, en tepelerinde Lufthansa olan, en altta THY olan, dünya çapındaki emperyalist kapitalist hava tekelleri, onların bütünleşerek oluşturduğu Star Alience emperyal hava konsorsiyumu; “Avrupa için Tek Gökyüzü!” emperyalist kapitalist yeni gelişkin hava yolu sistemine geçiş yapıyorlar. Temel eksik halka, sermayenin Türkiye’siydi. Onu da, uçakları yakma, düşürme, canlarımın kafalarının uçak flaplarıyla koparma pahasına bütünlemeye, yeni hava sistemine entegre etmeye abanıyorlar! Bu entegrasyon da birkaç ay içinde, tüm hava limanlarındaki can sınıf kardeşlerimi yaka yıka, kellelerimizi flaplar arasına dize dize tamamlanacak. Sonrası: Havadaki sermaye bütünlüğünün sermaye birikiminin akıl fikir dışı sıçramalarla gelişmesi. Trilyon trilyon dolar/Euro/TL.

Zaten Devlet Hava Meydanları Müdürü Serdar Yıldırım, ne diyor: “Bizim burada böyle dev havalimanı olmamız halinde bu pastadan ciddi pay alacağımız net olarak ortada. Bu görünüyor o yüzden bazı ülkelerde endişe var. Normaldir bu biz hakkımızı almak için elimizden geleni yapacağız.”

Üzerinize afiyet! Ancak benim, Star Alience’den Lufthansa’ya, THY’den DHMİ’ye kadar efendi hazretlerine can sıkıcı haberlerim var, ne yazık ki: O trilyonlarcık dolarlar, yani bizi bizden alışınız var ya, tümünüzün topunuzun boğazında düğümlenecek. Düğüm düğüm debeleneceksiniz yerde önümde. Hah haaaaaaa; siz sermayelerimizi birleştirip bütünleştirelim, pastayı büyütelim, devleşmiş pastadan boyumuza göre pay yutalım, derken; gerçekte ne yapıyorsunuz farkında mısınız? Beni, havadaki milyonlarca işçiyi, küresel düzeyde, dünya çapında birleştirip bütünleştiriyorsunuz; küresel kolektif hava işçisini, benim en görkemli en güçlü en gelişkin en gökyüzü hallerimden birini ortaya çıkarıyorsunuz, a zavallılar!

“Avrupa için Tek Gökyüzü!” emperyalist kapitalist gelişkin hava yolu sistemini oluşturarak, ne yapıyorsunuz biliyor musunuz? Emperyal küresel bir hava krizini kucağınıza alıyorsunuz; hoh hoooo! Sizinkinden katlamalı olarak gelişkin, dehşet güzel, özgür, özgürleştirici hava yolu sistemimizi, karşınıza koyuyorsunuz, heh heeeee!

Bu yolda içinden geçeceğim tüm acılar, tüm çığlıklar benimdir, kafanıza kafanıza tüm yumruklar benimdir!

Müslüm Baba’mızı dinlemek ister misiniz; bizim ihtiyaçlarımız açısından kullanım değeri pek kalmadı da… En ağlağından… En jiletlisinden!

Sayfada yine görkemli bir gelişme daha görüyorum: “HASTANE FARKI.”
Haber şöyle: “Türkerler Holding Yönetim Kurulu Üyesi Serhat İnanç, 1 milyar dolar ciro hedefledikleri 2015’te başta kamu-özel sektör işbirliği (PUBLİC Private Farticipation/PPP) modeli ile geliştirilen sağlık kampusları olmak üzere (…) Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye genelinde PPP modeli ile gerçekleştirmekte olduğu 16 entegre sağlık kampusu ihalesinden en önemli üç tanesinin Türkerler Holding’in içinde bulunduğu yatırımcılar tarafından kazanıldığını hatırlatan Serhat İnanç, yerli ve yabanca kredi kuruluşlarının PPP projeleri finansmanına özellikle yoğun ilgi gösterdiklerine dikkat çekti.”

Can kardeşlerim, şimdi kemerlerinizi bağlayın yine uçuşa geçeceğiz: Sermayenin dünyasından dünya sermayesini toplayıp, Kocaeli Entegre Sağlık Kampüsü’ne ineceğiz. Hazırsanız kalkışa geçiyoruz:

“Kocaeli Entegre Sağlık Kampüsü
Kocaeli Etlik Entegre Sağlık Kampüsü, 226.626 m²‘lik bir arazi üzerinde 335.648 m² kapalı alanlı ve 1.180 yatak kapasiteli hastanelerden oluşmaktadır.
Proje kapsamında bölge hastanesi, onkoloji hastanesi, kadın doğum ve çocuk hastanesi, kalp damar hastalıkları hastanesi, yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastanesi, fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi, 60 civarında ameliyathane ve ticari alanlar ile hizmet verilecektir.
İşveren: Sağlık Bakanlığı – Kamu Özel
Ortaklığı Daire Başkanlığı
Yatırımcı ve Yüklenici: Gama – Türkerler Ortaklığı.”

“İzmir Bayraklı Entegre Sağlık Kampüsü
İzmir Etlik Entegre Sağlık Kampüsü, 622.530 m²‘lik bir arazi üzerinde 573.546 m² kapalı alanlı ve 2.060 yatak kapasiteli hastanelerden oluşmaktadır.
Proje kapsamında ana hastane, kadın doğum çocuk hastanesi, kardiyovasküler cerrahi hastanesi, onkoloji hastanesi, fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi, psikiyatri hastanesi, yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastanesi, 50’yi aşkın ameliyathane ve ticari alanlar ile hizmet verilecektir.
İşveren: Sağlık Bakanlığı – Kamu Özel
Ortaklığı Daire Başkanlığı
Yatırımcı ve Yüklenici: Gama – Türkerler Ortaklığı.”

Hele durun, bu daha başlangıç, daha yeni kalktık.
Şimdi şu Türkerler Holding’in sermaye birikim kanallarına az biraz göz atalım:

“1995 | BOTAŞ Genel Müdürlüğü
LNG Terminal Ambar Binası ve Binaların Isıtılması İnşaatı

2002 | Ankara Büyükşehir Belediyesi EGO Genel Müdürlüğü
Ankara Doğalgaz Yeni Teslim Noktası ve Bağlı Hatlar Yapım Projesi

2002 | Ankara Büyükşehir Belediyesi, EGO Genel Müdürlüğü
Ego Genel Müdürlüğü Hizmet Binası İnşaatı

2003 | Ankara Büyükşehir Belediyesi, EGO Genel Müdürlüğü
Ulus – Keçiören Metrosu

2005 | Şanlıurfa ve Ladik Çimento Fabrikaları, TMSF’den devralınması

2005 | Türkerler Holding’in enerji sektörüne girişi
İzmir Doğalgaz Dağıtım Lisansı Alınması
14 HES lisans başvurusu: Toplam planlanan kapasite: 428,2 MW

2007 | Rüzgar enerjisi için 67 proje, yaklaşık 9.000 MW için EPDK’na lisans başvurusu yapılması

2008 | Gediz Grabeni’nde 3 adet jeotermal arama ruhsatı:
Toplam planlanan kapasite: 150 MW

2008 | Sinop, Ayancık’ta 600 MW kapasiteli, termik santral lisansı alınması

2008 | Irak’tan doğalgaz ithalatı amacıyla, İnci Doğalgaz İthalat & İhracat ve İletim şirketinin kuruluşu.

2009 | Spot LNG ithalatı yapmak amacıyla, Angoragaz Şirketi Kuruluşu

2010 | Türkerler Yurtdışı Ofisleri: Suudi Ar abistan-Körfez Ülkeleri ve Türkmenistan

2010 | Türkerler’in ilk enerji üretim tesisi, Erenköy Regülatörü ve Hidroelektrik Santrali’nin devreye alınması

2011 | 2.040 MW’a ulaşan rüzgar enerjisi portföyünün lisanları, Ocak ayından itibaren alınmaya başlandı. Haziran ayında Toptan elektrik satış lisansı alındı.

2012 | İstanbul’un en değerli lokasyonu Zincirlikuyu’da 292.000 m2lik inşaat alanında Çiftçi Towers Projesi’nin temeli atıldı.

İzmir’de Park Yaşam Mavişehir Projesi’nin satışları başladı.

Dünyanın en büyük entegre hastane kampüsü olan ”Ankara Etlik Sağlık Kampüsü” (PPP) sözleşmesi imzalandı.

Doğalgaz çevrim ve ithal kömüre dayalı termik santral girişimleri başladı.

TOKİ projesi olan 2015’te tamamlanması beklenen Mahall Türkerler projesi 40.000 m2 arazi üzerinde 275.000 m2 inşaat alanı ile Ankara’nın hızla gelişen en değerli aksı Eskişehir Yolu üzerindedir”. (Türkerler Holding, tarihçe)

Nasılsınız can kardeşlerim, sınıf kardeşlerim? Sizde de yaşamımızın köklerinden bütününden kavrandığı, köklerinden bütününden sermayeleştirildiği hissi uyandı mı?

Hele bir kesin boğazlanmışlar gibi hırıldanmayı! Daha yeni geldik, kemerlerinizi bağlayın; sermayenin dünyasına, dünyanın sermayesine iniyoruz (biraz uzun bir alıntı olacak; eh dünyanın sermayesi bu, dile kolay!):

“GE Sağlık, GAMA Holding A.Ş. ve Türkerler Holding, Sağlık Bakanlığı kamu özel sektör ortaklıklarının geliştirilmesi için işbirliği anlaşması imzaladı.

GE Sağlık, GAMA Holding A.Ş. ve Türkerler Holding, Türkiye’nin sağlık dönüşümünü kamu özel sektör ortaklıkları ile desteklemek amacıyla, Sağlık Bakanlığı’na ait iki stratejik proje olan Kocaeli Sağlık Kampüsü Projesi ve İzmir Bayraklı Sağlık Kampüsü Projesi’nin geliştirilmesi için bir anlaşma imzaladılar. Anlaşma, Sağlık Bakanlığı tarafından 2012 yılında kamu özel sektör ortaklığı projelerinin tasarımı, yapımı, finansmanı, işletilmesi ve bakımı ile görevlendirilen GAMA ve Türkerler konsorsiyumu için, projenin başarıyla sonuçlandırılmasına yönelik önemli bir adımı temsil ediyor. Gelişmeye odaklı Türk sağlık sisteminin oluşturulması ilkesine bağlı olan GE adına, bu anlaşma, GE’nin kamu özel sektör ortaklık projelerine katkıda bulunmasına yönelik stratejik bir çerçeve sunuyor. GE, GAMA ve Türkerler konsorsiyumu, GE’nin projelerde paydaş olmasının yanı sıra, kamu özel sektör ortaklığı projelerinin geliştirilmesine de katkı sağlıyor.

Ne dediler?
GAMA Holding A.Ş. CEO’su Hakan Özman: ‘Sağlık Bakanlığı’nın kamuya ait sağlık hizmetlerinde kapasite ve kalitenin iyileştirilmesini hedefleyen kamu özel sektör ortaklıkları vizyonunun gerçekleştirilmesi yönünde önemli bir ilerleme kaydedildi. Farklı sektörlerde Türkiye’nin gelişimine katkıda bulunmaya kararlı bir firma olarak, GE Sağlık ile yapılan bu anlaşma, Kocaeli Sağlık Kampüsü ve İzmir Bayraklı Kampüsü projelerinin gerçekleştirilmesinde ve çok ortaklı birlikteliğin yapılandırılmasında önemli bir adımı temsil ediyor’.

Türkerler Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kazım Türker: ‘Sağlık Bakanlığı, GAMA ve Türkerler konsorsiyumunun önüne Kocaeli ve İzmir Bayraklı projelerinin gerçekleştirilmesi için net hedefler koydu. General Electric dünya genelinde sağlık hizmetine yönelik kamu özel sektör ortaklık projelerinde ortaya koyduğu performans ile geniş bir teknoloji ve yetkinlik portföyü sunuyor. Sağlık Bakanlığı’nın bu stratejik kamu özel sektör ortaklık vizyonunun gerçekleştirilmesi için GE’nin yatırımcı ve teknoloji sağlayıcı olarak uzun vadeli katılımını temin etmek amacıyla aktif görüşmeleri sürdürüyor olmaktan dolayı memnuniyet duyuyoruz’.

GE Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Canan Özsoy: ‘GE olarak, Türkiye’deki yatırım taahhüdümüz kapsamında ülkemizdeki kurum ve kuruluşlarla birlikte Cumhuriyetimizin 100. yıl hedeflerini desteklemek amacıyla bir dizi stratejik ortaklığa girmiş olmaktan dolayı gurur duyuyoruz. Aktif ve hastayı merkeze alan bir sağlık sisteminin oluşturulması bu dönüşüm stratejisinin temelini oluşturmaktadır. Türkiye’de sürdürülebilir sağlık hizmetleri dönüşümünü gerçekleştirebilmek için, kamu özel sektör ortaklıklarının geliştirilmesine yönelik uzun vadeli hedefimiz doğrultusunda, GAMA ve Türkerler konsorsiyumu ile birlikte bu kritik dönüm noktasına ulaşmış olmaktan mutluluk duyuyoruz’.

GE Sağlık Doğu ve Afrika Gelişen Pazarlar Başkanı ve CEO’su Skander Malcolm: ‘GE’nin Türkiye’de sürdürülebilir sağlık hizmetlerinin genişletilmesi hedefine paralel olarak, Sağlık Bakanlığı’nın kamu özel sektör ortaklık programını desteklemek üzere, altyapı sistemleri geliştirmek konusunda lider olan GAMA ve Türkerler konsorsiyumu ile bir anlaşma imzalamış olmaktan dolayı memnunuz. Kamu özel sektör ortaklıklarının uzun vadeli başarısının garanti altına alınması için özel ve kamuya ait sektörler arasında stratejik işbirliği yapılmasının gerekliliğine inanıyoruz. GE, bu amaçla sağlık hizmetleri sektöründe verimliliğin yanı sıra bilgi ve teknoloji paylaşımını artırmak için teknoloji, hizmet ve çözüm önerileri, varlık yönetimi ve finansal çözümlere yönelik küresel uzmanlık ve yetkinliklerini yerelleştiriyor. Bunun da ötesinde, gelişmekte olan pazarlarda var olan müşterilerin gelişen sağlık hizmetleri ihtiyaçları göz önüne alınarak, GE Sağlık’ın Türkiye’de sahip olduğu 25 yıllık deneyim sayesinde 2008 yılında Türkiye, Orta Doğu, Afrika ve Rusya ile BDT ülkelerini kapsayan 84 ülkelik Doğu ve Afrika Gelişen Pazarlar (EAGM) bölgesi kuruldu. Merkezi İstanbul’da bulunan EAGM’nin bölgedeki hedefi daha iyi bir sağlık sistemi yaratmak ve daha olumlu hasta sonuçları sağlamak amacıyla çözümler üretmek için müşterilerle ortaklık kurarak büyümeyi teşvik etmektir’.

GAMA
Güç santralları, petrol, çimento, petrokimya ve gaz tesisleri, fabrikalar, yüksek binalar, su arıtma tesisleri ve iletim hatları, köprü ve çeşitli altyapı yapımlarını gerçekleştiren ve aynı zamanda çeşitli enerji yatırımlarına sahip olan GAMA, 1959 yılında kurulmuştur. Bugüne kadar uluslararası çapta 400’ün üzerinde projenin yapımını gerçekleştiren, batıda İrlanda’dan doğuda Rusya’nın Sakhalin Adası’na kadar uzanan 25’in üzerinde ülkede çeşitli projeler hayata geçirmiştir. GAMA Holding şirketleri bugün 7 ülkede toplam 4 milyar USD’lik proje portföyüne sahiptir. GAMA’nın ana iş alanı olan mühendislik, tedarik ve taahhüt (EPC) yükleniciliği ile endüstriyel tesis yapımcılığının yanı sıra enerji ve sağlık yatırımları da bulunmaktadır. Daha fazla bilgi için www.GAMA.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Türkerler
Bünyesinde 100 civarında firma barındıran Türkerler Holding, inşaat, enerji, tekstil ve gayrimenkul geliştirme alanlarında faaliyet göstermektedir. Ana şirketlerden biri olan Türkerler İnşaat, doğalgaz iletim ve dağıtım hatları, hastaneler, konutlar, oteller, okullar ve akıllı bina projeleri, uluslararası spor tesisleri, arıtma tesisleri, metro yapıları, barajlar, otoyollar, basınç düşürme istasyonları ve hidroelektrik enerji santralleri gibi sayısız altyapı ve üstyapı projesini başarıyla gerçekleştirdi. Holding, enerji üretim endüstrisi alanında Türkiye’nin dört bir yanında rüzgar, hidroelektrik, jeotermal, güneş ve doğal gaz santrallerini içeren çok sayıda yatırıma sahiptir. İzmir bölgesi için doğalgaz sağlayan İzmirgaz A.Ş. ve Doğu Anadolu için elektrik temin eden Vangölü Elektrik DağıtımA.Ş., Holding’in başlıca enerji iletim yatırımları arasındadır. Holding’in güncel gayrimenkul geliştirme yatırımları arasında ise İstanbul’daki Çiftçi Towers, İzmir’deki Park Yaşam Mavişehir ve Ankara’daki Mahall yer almaktadır. Türkerler Holding, İtalyan Astaldi SpA firması ile birlikte Türkiye’nin sağlık hizmetleri endüstrisi alanındaki en büyük kamu özel ortaklığı projelerinden biri olan, 1.071.000 metrekare kapalı alana sahip, 3.566 yatak kapasiteli Ankara Etlik Entegre Sağlık Kampüsü’nü, GAMA Holding ile birlikte ise yaklaşık olarak eşit büyüklükte yatırımlar olan İzmir ve Kocaeli Entegre Sağlık Kampüslerinin yapımını gerçekleştirmektedir.

GE
GE, en önemli konular üzerinde çalışır. En iyi insan kaynağı ve teknolojilerle, en zorlu sorunların üstesinden gelir. Enerji, sağlık, ev ve yaşam, ulaşım ve finans alanlarında çözümler üretir. İnşa eder, güç verir, hareket sağlar ve tedavi eder. GE Türkiye, 4 şehirde, 800’ü aşkın çalışana sahip tesisleriyle 60 yıldan uzun süredir Türkiye’de faaliyet göstermektedir. Firma bugün Türkiye’de doğal gazdan elde edilen elektriğin yüzde 50’sinden fazlasını üretmektedir. Ülkemizdeki uçakların yüzde 60’ı GE/CFM motorlarına sahiptir. Ayrıca her gün çok sayıda hastanede 15.000 civarında GE Sağlık teknolojisi kullanılmaktadır. GE’nin devam eden yatırımları bu önemli büyüme alanlarındaki ortaklıklarını daha da güçlendirecek ve dolayısıyla Türk halkı için yeni fırsatlar oluşturulmasına katkı sağlayacaktır”. (3 Ocak 2015, gazeteler)

Canlar, işte yaşamımızı böyle köklüyorlar! Sermayenin dünyası, dünyanın sermayesi olup, böyle çöküyor boğazımıza… Eyvallah!

Neydi o harika parça, hah: Duman söylüyor: Gezi şarkımız: Eyvallah! Dinlememiş olan ölsün:

“biberine gazına,
copuna sopasına,
tekmelerin hasına
eyvallah, eyvallah

saldırın bana
utanmadan, sıkılmadan
gözlerim yanar
ama ezilmedim, azalmadım

özgürüm dedim hala
haklıyım dedim hala
sana, sana

insanım dedim hala
vazgeçer miyim söyle bana

biberine gazına,
copuna sopasına,
tekmelerin hasına
eyvallah, eyvallah

şamarı yüzümüze
garazi dilimize
şerefe hepinize
eyvallah, eyvallah

kaldırın eli
çekinmeden ve korkmadan
meydanlar bizim
unutmayın

vatan bizim
özgürüz dedik hala
haklıyız dedik hala
sana, sana

insanız dedik hala
vazgeçer miyiz söyle bana

biberine gazına,
copuna sopasına,
tekmelerin hasına
eyvallah, eyvallah

saldırın bana
utanmadan, sıkılmadan
gözlerim yanar
ama ezilmedim, azalmadım özgürüm dedim hala
haklıyım dedim hala
sana, sana insanım dedim hala
vazgeçer miyim söyle bana
biberine gazına,
copuna sopasına,
tekmelerin hasına
eyvallah, eyvallah

şamarı yüzümüze
garazi dilimize
şerefe hepinize
eyvallah, eyvallah”.

Eyvallah gerçekten: Dünyanın sermayesi, sen istediğin kadar boğazımıza çök, ta köklerimizden kavra bizi: Ezilmedim, azalmadım, özgürüm dedim hala, haklıyım dedim hala, sana insanım dedim hala…

“kaldırın eli
çekinmeden ve korkmadan
meydanlar bizim
unutmayın”: Tüm meydanlar, sermayenin dünyasının tüm meydanları, tüm hava limanları, tüm hava sistemi, tüm sağlık kompleksleri,…., TÜM DÜNYA!

Hodri, dünyanın sermayesi!
Sayende, dünyayı senden özgürleştirdiğimizde, bu kampüslerin sayesinde, sağlık sorunundan da özgürleşeceğiz!
Sayende, bu sağlık komplekslerine yığıp ölümüne sömürüp ezdiğin sağlık işçilerini dünya çapında kolektif sağlık işçisine dönüştürdüğün için, senin çanına ot tıkayacağız, canına okuyacağız!

Sayfa on dokuz: BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ
Sayfa, AKP iktidarının Hürriyet gazetesine yönelik baskısına ayrılmış: “Hürriyet’e baskıyı KINIYORUZ!”

Hürriyet’in ağır topu, eski başyazarı, eski Basın Konseyi başkanı, şimdi CHP milletvekili Oktay Ekşi’nin, mecliste Adalet Bakanı Kenan İpek’e yönelik verdiği soru önergesi sayfanın başına taşınmış:

“Mısır’ın bir tarihte yüzde 52 oyla seçilen devrik Cumhurbaşkanı Mursi’nin ülkesinde idama mahkum edilmesini konu alan haberi okuyucularına duyurduğu için Hürriyet yetkililerini ve özellikle Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’le Sorumlu Yazıişleri Müdürü İzzet Doğan hakkında, Rahmi Kurt isimli bir avukat tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapse kadar varabilecek ceza istemiyle Bakırköy Başsavcılığı’a suç duyurusunda bulunulduğu doğru mudur? Mısır’daki bir mahkemenin verdiği idam kararının duyurulmasından bile, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan sonuçlar çıkartmaya kalkan kafaların bu ülkeye huzur ve hukuk yerine kin, düşmanlık ve faşizm getirmeye çalıştıklarını görüyor musunuz? Tüm medya kuruluşlarını baskı altına alan, buna rağmen özgürlükçü olduğunu iddia eden başka ülke varsa adı nedir? Eleştiri bile içermeyen haber başlıklarına bakarak, ‘havadaki buluttan söz ettiğine göre sen benim ördek olduğumu söylemek istiyorsun’ diyen insanların iktidarda olduğu ülkelerdeki rejime siyasi literatürde ‘demokrasi’ mi ‘faşizm’ mi deniyor? Türkiye’de bir hukuk devleti olduğunu söylerken yüzünüz kızarmıyor mu?”

“Hürriyet’e baskıyı KINIYORUZ: Dünyanın köklü gazetecilik örgütleri (IPI/Uluslararası Basın Enstitüsü, EFJ/Avrupa Gazeteciler Federasyonu, RSF/Sınır Tanımayan Gazeteciler, GÖP/Gazetecilere Özgürlük Platformu), ‘Türkiye’de Doğan Medya Grubu’na ve Hürriyet’e karşı karalama kampanyasının derhal durdurulması’ için AK Parti iktidarına ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çağrı yaptı. Siyasi baskılara son olarak AK Parti milletvekili aday adayı avukat Rahmi Kurt’un Hürriyet gazetesi yöneticileri hakkında yaptığı tutuklama talepli suç duyurusunun da eklenmesi üzerine, basın örgütlerinden kınama açıklamaları geldi.”

Aman çocuklar, sınıf kardeşlerim, savaş durumu, tam siper! Kırmızı alarm!
Safları sıklaştırın. Safları sıklaştırın.
Otomotiv işçisi sınıf kardeşlerim, sizin sıcak deneyimleriniz var, ön saflara gelin.
Renault işçi komitesi nerede? Hah, gelin canlar. Yorgunsunuz, bitiksiniz, çok yıprandınız biliyorum. Ancak, elde edilen üç kuruş değil sorun biliyorsunuz: Siz tüm bir sermaye dünyasını, dünyanın sermayesi olarak karşınızda saflaştırdınız: Türk Metal, dünya çapında otomotiv tekelleri, MESS, hükümet, çalışma bakanıyla polisiyle mahkemesiyle tüm devlet, emperyalist tekellerin CEOları, Avrupa Birliği Komisyonu,… Canlar, işte sizin, birkaç bin işçiyle yaptığınız iş bırakmanın, fiili grevimizin asıl başarısı, asıl kazanımı bu işte: Sınıfa karşı sınıf! Eyleminizle işçi sınıfını birleştirmeniz, sermaye sınıfını bir bütün olarak karşınıza almanız. Yorgunsunuz, bitiksiniz, yaralısınız biliyorum. Ancak soluksuzuz bu dönem. Çünkü bu dönem bizim dönem! Canlar, Renault işçi komitesi, işte bu deneyiminizi hepimize, saflarımızdaki her işçiye aktarın kendi sınıf dilinizle şimdi. Şimdi! Çünkü yukarıya aldığım medya savaşlarına yönelik sınıfsal tutumumuzu tam da sizin bu deneyiminiz belirleyecek…

Dönemsel medya savaşlarına hoş geldiniz!
Bir tarafta TÜSİAD medyası, aman aman, uçsuz bucaksız; Hürriyet’in baş komutanlığında.
Bir tarafta MÜSİAD medyası, aman aman, uçsuz bucaksız. Bunların içindeki komutan kim bilemedim şimdilik; bunu not alayım, araştıracağım sonra…

Dünya çapında emperyalist kapitalist medya tekelleri (Murdoch, Turner, Bloomberg vb.) bu saflaşmanın, bu savaşın neresinde; kim kimi destekliyor, kim kimi köstekliyor? Bilemedim valla, bunu not alayım, araştıracağım…

Bir tarafta dünya çapında mali sermaye ağlarıyla (FED’den başlar, Avrupa Merkez Bankası’yla sürer, bitmez!) bütünleşmiş kaynaşmış, Koçlu Sabancılı Doğanlı TÜSİAD; vay vay vay…
Bir tarafta dünya çapında (Suudi sermayesinden başlar, bitmez!) ecüm becüm liberal sermaye birikim ağlarıyla MÜSİAD; hey hey hey…

Bir tarafta, AKP, hükümet, dünya sermayesinin küresel başkanlık sistemine terfi tayin sorunuyla boğuşan son osmanlı sultanı; peh peh peh…
Bir tarafta CHP’den HDP’ye bilimum siyasal parti, milletvekili; vıy vıy vıy…

Sınıf kardeşlerim, canlar, tam siper, savaş durumu, kırmızı alarm!
Bu dev iki sermaye grupu, bu dev iki sermaye siyasal bloğu, bu dev iki sermaye medyası, aralarındaki savaşta bizi kullanmak istiyorlar. Sakın ha! Her biri bizi kendi kuyruğuna, safına katıp, onun askeri olarak savaşmamızı istiyor. Sakın ha!

Bunların hepsi bizi sömüren ezen yaşamdan kovan hiçleştiren sermayeler: Can düşmanlarımız!

Bunların hepsi bizi dışlayan, ihtiyaçlarımızı, taleplerimizi dışlayan; sadece seçimden seçime oy kaygısıyla kapımıza uğrayan, iktidara geldiklerinde de bizimle alay edercesine, “asgari ücreti yükselteceğiz”den öteye asla geçmeyen, bizi sermaye sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda yöneten, sermaye demokrasisinin partileri: Can düşmanlarımız!

Bunların hepsi bizi dışlayan, ihtiyaçlarımızı, taleplerimizi kale bile almayan, ancak yüzlerle iş cinayetinden geberdiğimizde lütfedip haber yapan, ancak otomotiv fiili grevimizde olduğu gibi ümüklerine çöktüğümüzde bizi haber yapmak zorunda kalan; bize sermayeye kendimizi satmaktan, sömürtmekten, sermaye kendimizi yönettirmekten başka bir yaşam olmadığını; bizim özlediğimiz, yaşamak istediğimiz, sermayesiz, devletsiz, özgür bir yaşam olamayacağını böğüren sermayenin medyası: Can düşmanlarımız!

Tam siper, savaş durumu, kırmızı alarm!

Birbirini bastırmaya, karşı tarafa egemen olmaya, geri adım attırmaya, sindirmeye çalışıyorlar. Politika dediğin, bize okudukları ninnilere, masallara bakmayın siz; politika dediğin güç ilişkisidir zaten, güçle yapılır: Görüyorsunuz sermaye medyasının iç savaşlarını, birbirleriyle savaşlarını! Biri, diğerinin yaptığı habere ömür boyu hapis cezası kesiyor. Şaka değil ha; önceki dönem YouTube’u bile kapatmışlardı, hatırlayacaksınız! Diğeri, öbürüne “faşişt” diyor, öbürünün rejimine “faşizm” diyor. Diğeri seçim mitinglerinde, öbürünü “karanlık mihraklar, paralel kenar, dört köşe böcü” diyerek halka, bizlere fiştekliyor… Fena kapışıyorlar, birbirlerini yiyorlar…

Canlar tam siper, savaş durumundayız…
Hani Avrupa Birliği’nden TÜSİAD’a, Aydın Doğan’dan CHP milletvekili Oktay Ekşi’ye, “basın özgürlüğü” diye tepiniyorlar ya! Hani, mecliste komisyonlarda demlenen “Bakın Kanunu Değişiklik Tasarısı” var ya! İşte şimdi, kendi içimizde, bu “basın özgürlüğü” dedikleri nanenin ne menem bir şey olduğunu tartışıp, ortaya çıkarmamızın tam zamanıdır…

Başlayalım o zaman:
Birincisi: Basın özgür değil. Sermaye toplumunda, sermayenin dünyasında basın özgür olamaz!
Çünkü: Hadi herkes cebindekileri çıkarsın, bakalım kaç lira çıkacak tüm işçilerden? Şimdi bir de Doğan’ın, TÜSİAD’ın, Murdoch’un sermayesine bakalım! Gördünüz işte: Biz Türkiye’deki tüm işçiler, yaklaşık 35 milyon işçi, boğazımızdan kesip ücretimizden artırdığımız paraları toplayıp bir araya getirsek, Aydın Doğan’ın katıldığı her hangi bir bilmem ne ihalesine verdiği teklif tutarı kadar bile parayı denkleştiremiyoruz! Gazete çıkarmak, kağıt, matbaa, boya, fotoğraf makinesi, kamera, bilgisayar, ofis, mikrofon/kayıt cihazı, … Aman aman. Daha bunun dağıtımı, deposu vb. var.
Çünkü: Sermaye! Örnek, işte incelediğimiz Hürriyet gazetesinin bu günkü sayısı. Önceki sayfalarda okuduk, değerlendirdik; otomotivdeki fiili grevimize karşı yaptıklarını önceki sayfalarda gördük: Renault reklamı koymalarıyla, “Beyaz yaka sahaya iniyor” yarım sayfalık yazılarıyla, grevimize nasıl saldırdıklarını, kırmak, içerden çözmek için nasıl çalıştıklarını görüp, değerlendirdik. Şimdi: Şöyle bir Hürriyet düşünebilir misiniz: Fiili grevimizin fiili merkezi olan Renault işçi komitesi imzasıyla, grevimizin temel taleplerimiz, Hürriyet’in manşetinde yer alıyor! Manşetin altında da, greve çıkan fabrikalardan işçiler, grevlerini anlatıyorlar! En altta da, dünya çapındaki işçilerin, fiili grevimizle dayanışma mesajları yer alıyor! İç sayfalarda da, grevci işçilerin eşlerinin, çocuklarının yaşantısından kesitlerle birlikte, greve dair görüşleri; üniversite öğretim üyelerinin, üniversite öğrencilerinin grevimizle dayanışma için dersleri boykot edişinin haberleri; Ankara Esenboğa Hava Limanı başta olmak üzere, hava alanlarında pilotların, hosteslerin, hava trafik işçilerinin, itfaiye işçilerinin vb, fiilen iş durdurarak, otomotiv fiili grevimizle dayanışma eylemlerinden uçak pistlerinde pankartlarla duran hava işçilerinin fotoğrafları, …., uzatmayalım, yer alıyor!

Ya ya, gülersiniz tabii! Yav canlar, sizin şu haliniz var ya, yerde kasıklarınızı tuta tuta kahkahalarla dövünüp gülmeniz var ya, ne kadar güzelsiniz canlar bilemezsiniz! Sizin bu neşeniz, kahkahalarınız, keyfiniz bana nasıl enerji, nasıl sınıf kini, nasıl sermayenin dünyasını yıkma gücü, nasıl özgür gelişkin dünyamızı kurma gücü veriyor, bilemezsiniz… İlla ki sarılacağım size, tek tek her birinize…

Ya, işte Hürriyet, bizim, işçi sınıfının değil, sermayenin Hürriyet’i olduğu için, asla böyle bir manşet yapmaz; yaptığı gibi yapar: Renault reklamlı, grev kırıcı!

Çünkü: Üst kurullar, mahkemeler, yasalar, yasaklar zinciri! Yasak yasak üstüne. Üstelik görüyorsunuz: Ömür boyu hapislik! Bırakalım özgürlüğü, basın demokrasisi bilem yok! Hürriyet’in, yani Doğan’ın, yani Koç’un, yani TÜSİAD’ın, yani Avrupa Birliği Komisyonu’nun yayın yönetmenine ömür boyu hapis istiyorlar be! Vay vay vay vay… Bir de bizim medyamıza (sınıf örgütlerimizin yayınlarına, afişlerimize, bildirilerimize, bültenlerimize, kitaplarımıza; sol yayınlara, özgürlükçü yayınlara, sermayeyi şurasından burasından şu kadar bu kadar da olsa eleştiren yayınlara vb.) konan yasakları, kesilen cezaları düşünün: Kapatma, toplatma, tutuklama, hapis, korkunç para cezaları… Şükür ki uygarlık var: Eskiden tüm cadıları meydanlarda yakıyorlardı; bir süre sonra tüm kitapları meydanlarda yakmaya başladılar; bir süre sonra tümünü toplayıp imha etmeye başladılar,… Ya şu sermaye uygarlığı olmasaydı nice olurdu halimiz, vay vay vay… (Evet, sınıflı toplumda doğup, günümüzün sermaye dünyasında doruğuna, çürümesinin dibine ulaşan şu uygarlık sorununun çukuruna da bir çomak sokmam gerekecek!)

İkincisi: Basın özgürlüğü ile basın demokrasisi, birbirine taban tabana zıttır. Sınıf sınıfa zıttır!
Onların, TÜSİAD’dan Aydın Doğan’a Oktay Ekşi’ye kadar, bangır bangır bağırdıkları “basın özgürlüğü”, basın özgürlüğü falan değil, basın demokrasisidir: Sermaye basınının (medyasının) sermaye demokrasisi! Sermaye medyasının neo liberal muhafazakar demokrasisi!
Çünkü: Sermaye medyasının bangırdadığı basın “özgürlüğü”, özgürlüğün can düşmanı olan neo liberal muhafazakar demokrasinin sermaye medyasına ilişkin medya demokrasisidir. Sermaye medyasının sermaye demokrasisi, medya özgürlüğünün, basın özgürlüğünün can düşmanıdır. Bana karşı, dünya çapındaki toplumsal proletaryaya karşı, işçi sınıfımıza karşı, sermayenin medyasının sermaye özgürlüğüdür. Biz yumruk yumruk olup grevdeyken sayfalara asla sokulmayışımız; grevimize saldırının, grev kırıcılığın sayfa sayfa işlenmesi; iş bıraktığımız Renault reklamlarının gazetelerin her yerinden fışkırmasıdır. Sermaye medyasının sermaye demokrasisinin sermaye özgürlüğü, otomotivde fiili greve çıkan sınıf kardeşlerimize karşı, greve çıkan sınıf kardeşlerimizin sesini sınıfımıza duyurmasının engellenmesi, yasaklanması; Renault’un, Koç’un, Doğan’ın, TÜSİAD’ın, MESS’in bütünleşmiş özgürlüğü ve grevimize saldırısıdır.

Üçüncüsü: Basın özgürlüğü, işçi sınıfımızın özgürlüğüdür. Toplumsal proletarya, dünya çapındaki özgürlük savaşımını ateş ateş geliştirdikçe, kendi medyasını, basınını da oluşturacak, geliştirecek; kendi ateş ateş, sermayeyi yıkıcı özgürlüğün yolunu açıcı sınıf dilini de oluşturacak, geliştirecek: Özgürce konuşabileceğiz canlar; özgürce kendimizle, birbirimizle, dünyadaki tüm işçilerle ilişki kurabileceğiz! Sermaye medyasıyla da, sermayenin siyasi hareketleri, partileriyle de, içinde yok edildiğimiz sermaye toplumundan başlayıp dünya çapındaki sermayeyle de, sermayenin dünyasıyla da, onların anladığı dilden, kendi özgürlük dilimizden konuşacağız: Onları yaka yıka! Cayır cayır, cazur cuzur… Yok yav, yanlış anlamayın sakın; biz asla gazete, kitap falan yakmayız; o sermayenin işi, ancak o yapar bunu, çok yaptı zaten… Biz gazete, kitap falan yakmayacağız, yakmayız: Biz sadece sermayeyi yakacağız! O kadar.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*