Anasayfa » GÜNDEM » Toplumsal Depresyon

Toplumsal Depresyon

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi’nden Ercan Akpınar’ın, son dönemde yaşanan toplu aile intiharları üzerinden yaptığı güncel tahlil yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Toplumsal Depresyon

Toplumsal anksiyete atakları… toplu aile intiharları ile sarsılıyoruz. İstanbul ve Antalya’da dörder kişilik iki aile yoksulluk, işsizlik ve geçim sıkıntısı nedeniyle toplu olarak intihar etmişlerdi. Son olarak İstanbul’da bir aile daha ödeyemediği borçları nedeniyle intihar ettiler. Toplumda yaşanan yoksulluk ve yoksulluk halleri son krizle artık taşınamaz hale geldiği için benzer intiharların olacağını öngörmek zor değil. Ekonomik krizin toplumsal dokudaki onulmaz tahribatının çığlığı olan bu intiharlar ilk günlerin şokuyla medyada konuşulsa da, faturanın Saray’a kesilmesinin önü alınamayınca gündemden düşürüldü. Burjuva muhalefet ise Saray’la milliyetçilik yarışına girdiği için yeterince tepki veremedi. Toplumsal muhalefetin ise hali malum!..

Karar Gazetesi’nde Yıldıray Oğur’un köşesinde rastladım. Lübnan’da ki işçi sınıfı-halk eylemlerinde duvarlarda “Kahrolsun Anksiyete” sloganları yazılıymış. Gençliğin yaşadığı ekonomik, sosyal sorunların, gelecek endişelerinin psikolojik-psikiyatrik tanımlamaları genelde anksiyete olarak (sadece gençler için değil tabi, yetişkinler içinde) olarak ifade ediliyor! Anksiyete kaybı ya da bozukluğu büyük travmaların, korkuların, gelecek kaygısının, ekonomik ya da sosyal sorunların tetikleyebildiği bir psikolojik durum. Panik ataklar, sosyal fobi, obsesif kaygılar şeklinde ortaya çıkabiliyor. Böyle yönetilen insanların geleceklerinden endişe duyduğu, ekonomik sorunlar yaşadığı bir ülkede anksiyete bozukluğunun salgın bir hastalık gibi yayılması hiç de şaşırtıcı değil. Ama herhalde kahrolsun derken kastedilen, kaygı bozukluğunun insanlarda yarattığı kıstırılmışlık, yalnızlık, çaresizlik hissi. Bu his kimi yer ve coğrafyalarda, kimi zamanlarda toplumsal eylemlerin tetikleyicisi olurken kimi yerlerde kendini tükenmişlik sendromu olarak gösteriyor. Lübnan’da, Irak’da, Şili’de, hong Kong’da, Cezayir’de emekçi kitleler gelecek kaygılarının, anksiyete bozukluklarının ilacını eylem ve direnişlerde bulurken Türkiye’de ki kitleler konjonktürel olarak henüz o noktada değiller. Sınıf mücadelesinin türlü nedenlerle geriye çekilmiş olmasının sonuçları sınıfın bireylerinde çaresiz bir tükenmişlik olarak kendini gösteriyor. Umut yıkımı yaşamış insanlar hayatlarına son veriyorlar. Tek tek yaşanan birçok örnek dikkat çekmiyor da, toplu aile intiharlarına dönüşünce ekonomik-sosyal krizin boyutunun vehameti gözler önüne seriliyor. Emekçi kesimlerin geleceğe, topluma, toplumsal kurumlara, devlete, siyasi partilere, velhasılı bu düzene ait hiçbir kurum ve ilişkiye güven ve inancının kalmadığını, tam bir kırılma yaşandığını gösteriyor yaşananlar. Devlet ve burjuva medya bu durumu “adli vaka” ya indirip gizlemeye çalışıyor ama gerçeklik perde tanımayacak kadar açık ve seçik.

Üretim, bölüşüm süreçlerinin üretici güçlerin geldiği yeni aşamada yaşadığı değişim, neoliberalizmin ekonomik, siyasal, kültürel egemenlik çağında bir çözülme ve çürüme olarak dışa vuruyor. Önceki koşulların ürünü olan toplumsal-bireysel ilişkiler, dayanışma-paylaşım, ortak mücadele gibi en temel insani değerler yabancılaşmanın derin kuyusunda neoliberalizmin yıkıcı çarpan etkisiyle çözülüyor. Süreç halinde ilerleyen, özellikle kriz anlarında sıçrama yaparak daha da gerileyen insanal ilişkiler, toplumsal yabancılaşma süreçleri, yalnız kalmış bireyin devasa kapitalist üretim ilişkileri karşısındaki çaresizliğini, değersizleşme duygusunu büyütüyor. Yaşadığı sorunlara çözüm üretemeyen, daha doğrusu toplumsal mücadele ile çözüm araçlarına ulaşması faşist baskı ve zorla engellenen, sınıf mücadelesinin gerilediği, hak mücadelelerinin en geri düzeye kaydığı bugünki koşullarda bu bireysel yalnızlaşma, çıkışsızlık, ihtiyaçları giderememe ve en önemlisi umutların kırılmış olması toplu intiharlar olarak dile gelip bir isyan çığlığına dönüşmektedir. Geleceğe dair oluşan tek duygu karamsarlık ve yarının bugünden daha kötü olacağına dair yerleşmiş inançtır. İntihar eden bireyler (genelde aile reisinin tasarruflarıyla yapılan bir eylem bu) devlete ve onun kurumlarına, toplumsal-ailevi çevrelerine de güvensizleşmiş ve tamamen yalnızlaşmış olmalıdır. İstanbul ve Antalya’da yoksulluk ve geleceğe duyulan güvenin kaybolması ortak paydalı toplu ölümler-intiharlar metalaşmış ilişkilerin yıkıcı etkisinin topluma ve sömürüden başka bir biçim tanımayan kapitalist kamu ilişkilerine olan tepkinin bir ifadesi, sonucudur. Toplumsal mücadelenin geri çekildiği, sosyal ilişkilerin bireye ve metaya doğru daraldığı, paylaşmanın ve ortak mücadelenin, dayanışmanın yerini yıkıcı rekabetin aldığı koşullarda bireyler yalnız ve çaresizdir, ancak el ele vererek aşılabilecek devasa sorunlar karşısında küçücüktür. Dev dalgalar karşısında cılız bir dal parçası gibi… Direnmek, daha iyi ve onurlu bir gelecek, insani yaşam koşulları için mücadele edecek güç ve enerjiden yoksundur. Ona bu içsel enerjiyi sağlayacak, esin verecek toplumsal-sınıfsal direniş ve mücadelelerde zayıflamış, faşist zor bastırılmıştır. Herşey çözülmekte, dağılmakta, yeniden kurulum sancısı yaşamaktadır.

Toplu aile intiharları karşısında burjuvazi ve onun “bilim” insanları sorunu gerçek bağlam ve ilişkilerden koparıp intihar eden bireylerin psikolojisine daraltıp yaşanan bunalımın toplumsal maddi zeminine, sosyo-ekonomik ilişkilerin nesnel belirleyiciliğine kapıları kapatıyorlar. Siyanürün nasıl bu kadar kolay elde edilebildiğini tartışıyorlar mesela! Sorun buymuş gibi. Onlar egemenlik ilişkilerinin bir tarafı oldukları için sorunun kaynağını gizlemeye çabalıyorlar ama ne yapsalar çaresiz: Son 20-30 yıllık neoliberal ekonomik-siyasal program ve ilişkileri (17 yıllık AKP iktidarı döneminde çok daha vahşi ve saldırgan biçimde uygulanan) faşist baskı ortamının toplumsal bireyi getirdiği yer burasıdır. İnsanların sorunlarına çare üretmek için kendilerini ifade etmeleri, örgütlü bir toplum olmaları (dolayısıyla kendi içinde dayanışma halkaları kurabilmeleri) engellenir, siyasal zor ile baskı altına alınır ise beklenen toplumsal patlama böyle tezahür eder! Tüm dünya da benzer sorunlara, ekonomi merkezli kriz koşullarına karşı kitleler ayakta. Farklı farklı coğrafyalarda, farklı dil, din, etnik kimlik, mezhepten insanlar aynı içerikte buluşup sokakları dolduruyorlar.emperyalist küreselleşme denilen sömürü mekanizması tüm dünyayı kendi imgesinde birbirine benzetip, farklılıkları silikleştirirken işçi sınıfının birleşik mücadele olanaklarını da büyütüyor.

Kapitalist kar oranlarının düşme eğilimi, küreselleşme, neoliberalizm çağında üretimin yeni örgütlenme biçimleri emekçilerin bu üretim-bölüşüm süreçlerinden payına düşenleri sürekli bir biçimde azaltıyor. Kapitalist sınıfın burjuva egemenleri toplumun sayıca daralan, küçük bir dilimi olarak üretilen zenginliklerin çok büyük bir bölümüne el koyarken ( %1’lik kesim üretimin %80’den fazlasına el koyarken, %99’luk kesim %20’den daha azıyla idare ediyor ve kötüsü ise aradaki makas sürekli açılıyor) toplumun çoğunluğu yoksunluk ve yoksulluk koşullarına mahkum ediliyor. Konum kaybı yaşayan orta sınıfların proletaryaya doğru çözülmeleri hız kazanıyor. Neoliberal vahşi sermaye birikim süreçleri artı-değer sömürüsünü mutlak ve nispi anlamda büyütürken sermayenin kasaları şişkinleşiyor, emekçilerin payına ise işsizlik, düşük ücretler, fazla mesailer, kölelik koşulları düşüyor.

Bugün yaşanan ekonomik-siyasal kriz kapsam ve derinliği ve sürece yayılmasıyla 2001 ve 2008 krizlerinden daha yıkıcı ve ağır toplumsal sonuçlar üretiyor. Ne pahasına olursa olsun büyüme çabası sermayenin içkin karakteri olduğu için sürekli büyüyen sermaye birikimi her devrevi krizinde daha ağır sonuçlar yaratıyor. Bugünden geriye doğru sermaye krizlerinin yıkım çapları incelenirse bu daha açık bir şekilde görülebilir.

2001 ve 2008 krizlerinde bugüne göre görece daha hızlı bir toparlanma, belli bir sermaye yıkımı ve yoksullaşma pahasına da olsa sistemi yeniden yapılandırarak sağlanmıştı. Bugün ise çeşitli ekonomik-siyasal kaygılarla bu sağlanamadığı gibi, görünürde gelecekte de sağlanabileceğine dair iyimser bir umut, güven ve öngörü de oluşturamıyor. Krizin uzaması toplumsal dokuyu tahrip ettiği gibi, bireysel dayanma sınırlarını da aşıyor. Kötü günler için bir kenara birşeyler ayırmış olanlar, ya da akraba çevresinin feodal dayanışma ağlarıyla bir süre idare edenler ( AKP’nin iktidarı boyunca neoliberal, emperyalist politika ve tekellerin istekleri gereği tasfiye edilen köylülük, artan şehirleşme oranlarıyla asgari yiyecek-gıda ihtiyaçlarını köyden karşılama olanağı bugün artık neredeyse kalmamıştır ) süre uzadıkça açlığa sürükleniyorlar.

Bu krizin diğerlerinden bir farkı da özellikle gıda ürünlerindeki yüksek enflasyon ve zamlar oldu. Ne 2001, ne de 2008 krizlerinde gıda fiyatları tartışma ve sorun yaratmış, insanların bu gıdalara erişiminde ciddi bir kriz olmuştu. İşsizlik temel sorundu. Bugün işsizliğin yanına en temel gıda-yiyecek ürünlerine erişimde sorunlar da eklendi. Tarım ve hayvancılığın emperyalist tekellerin yağmasına sınırsızca açılmış olması, küçük köylülüğün tasfiyesi, ucuz-güvenli tarım ürünlerine ulaşımı da krize soktu. Tekellerin belirlediği fiyatlar, yüksek enflasyon döngüsüne de girince iyice yükseldi.

Bir bütün olarak emekçi sınıfların gelecek endişesine saplanmalarının sonucu olan toplumsal depresyon hali umutsuzluğun, karamsarlığın, çözüm üretme iradesinin kırılmasından kaynaklanmaktadır. Anksiyete’nin tedavisi toplumsal-sınıfsal mücadelelerdir. Lübnan duvarlarında yazılan “Kahrolsun Anksiyete” bunun veciz ifadesidir. Emekçi sınıflar ancak mücadele içersinde, kendisine köleliği dayatanlara karşı çıkışla hem geleceğe dair olan umudunu korur, hem de insani kimliğini. “İşçi sınıfı ya devrimcidir, ya da hiçbirşey” derken kastedilen budur. Egemen güçler ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, halk-sınıf hareketleri karşısında çaresizdirler. Irak’da, Şili’de, Lübnan’da gelecek endişesini kahredip, egemen sınıfları anksiyete ataklarına düşüren, reform üstüne reform açıklatan, ekonomik-siyasi saldırıları püskürten kitle hareketleri sermayenin karanlığa boğduğu geleceğe tutulan aydınlatma fişekleridir. İzlenecek yolu göstermektedir. Ya mücadeleyle geleceği söküp alıp, aydınlık yarınlar kuracağız, ya da bugünün karanlığına hapsolup, diri diri toprağa gömüleceğiz. Ortası yok! Kaybedecek zincirlerden başka Bir şey yok!..

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*