Anasayfa » BASINDAN » Toplumsal barışı örgütleyebilir miyiz? – Coşkun Canıvar

Toplumsal barışı örgütleyebilir miyiz? – Coşkun Canıvar

Muhammed Aydemir 15, Orhan Arslan 16 yaşındaydı. Günlük 10 lira karşılığında fırında çalışan iki çocuk işçi. Görgü tanıklarının ifadesine göre çalıştıkları fırının odun almak için gittikleri deposunda özel harekât polisleri tarafından Ağrı Diyadin’de 12 Ağustos’ta katledildiler. Orhan ve Muhammed bu coğrafyada son 35 yılda savaşın aramızdan aldığı 40 bin insandan ikisi ama aynı zamanda son 13 yılda iş cinayetlerinin aramızdan aldığı 15 bin insandan ikisi. Orhan ve Muhammed bu ülkedeki 900 bin çocuk işçiden ikisiydi. Son 1 ayda savaşın aramızdan aldığı 142 insandan ve aynı zamanda 2015 yılında ölen 43 çocuk işçiden ikisi oldular. AKP iktidarında devletin güvenlik güçleri bu katliamla beraber 131 çocuk öldürmüş oldu. Rakamların dili soğuk ama gerçeğin boyutunu kavramak için gerekli. Savaş çocukları evinde de öldürüyor elbette ama Muhammed ve Orhan çalışmak zorunda olmasalar gece fırında olmayacak ve ölmeyeceklerdi. İç içe geçmiş iki savaşın cinayetleri. Çalışma hayatının ve savaşın, sermaye ve devletin ortak katliamı.

Şırnak’tan Düzce’ye giden mevsimlik fındık işçileri 14 Ağustos günü bir grubun zincirli sopalı saldırısına uğradı. 2’si kadın 4 Kürt işçi yaralandı. İşçiler fındık toplamak için başka bir köye gitmek zorunda kaldılar. Oysa ki aynı ağustos ayının ilk 16 gününde 9 fındık işçisi iş cinayetlerinde can verdi. Yani faşizmin, şovenizmin sopasından yaralı kurtulan işçiler sermayenin iş cinayetlerine mahkum halde çalışmaya devam ediyorlar. Ne failler farklı ne de kurbanlar. Sistematik katliamlar toplumsal meşruiyet yaratmadan sürdürülemiyor. Tek vatan, tek bayrak, tek millet, tek dil demeden özel harekâtçı polise işlettiğiniz cinayetin üstünü kapatamazsınız. Aynen istikrar, ekonomik büyüme, yatırım ve tabi kader demeden binlerce insanı çalışırken katletmenin üstünü kapatamayacağınız gibi. İş cinayetleri ve savaşın aldığı canlar, tümü bu coğrafyanın kanıksanmış katliamları.

İşte tam da bu nedenle emeğin mücadelesi, barış ve demokrasi mücadelesinden ayrı tutulamaz. Barış ateşkesten ibaret algılanamayacağı gibi emek mücadelesi de ücret talebinden ibaret algılanamaz. Bu mücadele ekseni eklektik bir teorik yaklaşımın sonucu değildir. Bu teoriyi eklektik görünümü kazandıran bugünkü mücadele pratiklerinin kendisidir. Sendika, siyasal parti, platform barış talebi için ayağa kalkarken, iş yerini can güvenliği ve diğer sosyal hak talepleriyle emeğin iktidarı için var gücüyle örgütlemiyorsa ya da diğer yandan özlük hakkı için talepteyken devletin katliamlarına sessizse, budur teoriyi eklektik gösteren. Emeğin özgürlüğü, toplumsal barışın ve işçi demokrasinin temelidir.

Bu nedenle; Soma Roboski’dir, Zergelê Ermenek’tir.

Bu nedenle; 1 Mayıs Newrozdur, Newroz Gezi’dir.

Toplu iş sözleşmesini konuşmak zorundayız, Orhan ve Mustafa’yı katledenlerden hesap sorarken.

Silopi’deki Silvan’daki katliamların hesabını sormak zorundayız, işçi sağlığı mücadelesini yükseltirken.

Zorunlu askerlikte can veren gencecik insanlar için barışı örgütlemeliyiz, asgari ücret artışı için mücadele verirken.

Bu ülkenin ezilenleri, yoksul emekçi halkları işyerlerini, sokağı, evi yani hayatın her alanını bu mücadele zemininde örgütledikçe devletin ve sermayenin saldırıları artacaktır kuşkusuz. Ancak şovenizmin ve sermayenin toplumdaki fikri hegemonyasını kırmanın yolu yüzümüzü sınıf temelli bir siyasete dönmekle mümkün. Sınıf mücadelesinin yükselmesi ise, radikal demokrasinin ‘söylemi’ esas alan yaklaşımıyla değil, emeğin olduğu her alanı emeğin talepleriyle örgütlemekle olacaktır. Belki gecenin en karanlık anındayız ama bu aynı zamanda gün ışığına çok yakın olduğumuz anlamına da gelebilir.

Emeği, barışı ve demokrasiyi, sınıf temelinde örgütlemek zorundayız bugün her zamankinden daha fazla.

Özgür Gündem

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*