Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Ölümü yenenlerin iradesiyle sosyalizm kavgasına!

Ölümü yenenlerin iradesiyle sosyalizm kavgasına!

2010 yılında yayınlanmış olan yazımızı, yeniden yayınlıyoruz.

Türkiye devrimci hareketinin yapıtaşı antifaşist mücadelenin doruklarından biri olan 1996 Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu’nun 14. yılındayız. 14 yıl önce 28 Temmuz 1996’da devrimci iradenin bilek gücüyle sona eren Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu’nda 12 komünist ve devrimci tutsak ölümsüzlüğe uğurlandı. Büyük direniş, Altan Berdan Kerimgiller, İlginç Özkeskin, Müjdat Yanat, Yemliha Kaya, Ayçe İdil Erkmen (DHKP/C); Aygün Uğur, Ali Ayata ve Hayati Can (MKP), Hüseyin Demircioğlu (MLKP), ve Tahsin Yılmaz ve Osman Akgün, Ulaş Hicabi Küçük’ü (TİKB) bedel vererek kazanıldı.

Haziran-Temmuz ayları, 1980’li yıllarda da askeri faşist cuntanın en vahşi yöntemlerle yürüttüğü teslim alma saldırısına karşı kurulan barikatlara sahne olmuştu. Diyarbakır’ın işkence seslerini kimselerin duymadığı zindanlarında 14 Temmuz 1982’de başlayan Ölüm Orucu’nda PKK’li yurtsever tutsaklar Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek ölümsüzleştiler. İstanbul zindanlarında 1984 Ölüm Orucu’nda İstanbul zindanlarında TİKB MK üyesi Mehmet Fatih Öktülmüş ve Devrimci Sol militanları Abdullah Meral, Haydar Başbağ ve Hasan Telci devrimci iradenin sarsılmazlığını ölümü kucaklayarak tarihe yazdılar.

Mücadelenin doruklarından

Süresiz açlık grevleri ve ölüm oruçları, uzun dönem Türkiye devrimci hareketinin yapıtaşı antifaşist mücadelenin doruklarından biri oldu. İşçi sınıfı ve emekçilere yönelik her stratejik ve dönemsel saldırının dışarda ilk hedefi örgütlü devrimci güçler, içerde de devrimci tutsaklardı. Bugün 12 Eylül askeri faşist cuntasına kimseler “sahip çıkmıyor”! Oysa 12 Eylül’ün mimarı ABD ve TÜSİAD, operasyon gücü ise MGK’ydı. MGK’yı dağıtmaktan söz etmeden 12 Eylül’le hesap kestiklerine kitleleri inandırmaya çalışanlar, o günlerde ya sokaklarda, evlerde, işkencehanelerde devrimcilere ve öncü işçilere ölüm saçıyor, ya da devrimcilerden kalan boşluğa hücum ederek dinci gerici tarikat işlerini yürütüyor, ya da cuntaya övgüler düzüyorlardı.

Bugün “kimselerin” sahip çıkmadığı, bizzat TÜSİAD’ın “Keşke olmasaydı” diye çığırdığı 12 Eylül, işçi-emekçi kitle hareketinin yükselişini kırmakla tabii ki işlerine yaradı. Devrimci mücadelenin yükselen dalgası kırıldı. 12 Eylül askeri faşist cuntası, ilk günden itibaren başladığı seri operasyonlarla tam 600 bin kişiyi gözaltına aldı, tutukladı. Grevler çadırları tekmelerle yıkıldı. Sendikalar basıldı, sendikal ve en küçük hak arama faaliyeti yasaklandı. Toplu sözleşmelerin yerine işçi sınıfının önüne sadaka atıldı. 90 günlük gözaltı sürelerinde yüzlerce devrimcinin katledildiği işkencelerden sonra sahneyi cezaevlerinde yıllarca sürecek olan teslim alma saldırıları alıyordu. Örgütlü devrimciler, sendika, siyasi parti ve dernek yöneticileri, sendika temsilcileri, mücadeleci işçiler, her yaştan antifaşistler, cezaevlerine dolduruluyor; aylar-yıllar boyunca mahkemeye çıkarılmadan tutuklu kalıyor, hatta şans eseri tahliye olabilenler burnu biraz daha sürtülsün diye cezaevi yönetimlerinin keyfiyle içerde tutuluyordu. Tarihin tekerleğini geriye çevirmeye çalışanlar, öncü işçi ve emekçileri, devrimcileri kendi geçmişlerinden, sınıf mücadelesinden ve örgütlenme fikrinden tamamen soyundurmak için ellerinden gelen zorbalıktan kaçınmadılar.

Kitlesel devrimci hareketin zayıf karnı, öncü kesimlerinden başlayarak bu taarruzu göğüsleyemedi. Siyasal sınıfsal zemini devrimci demokratik-küçük burjuva karakterli, faşizmin karşısına işçi sınıfının ideolojik-politik hattıyla değil, “halkın mücadelesi”yle çıkan, örgütsel bakımdan ise oldukça gevşek Türkiye devrimci hareketinin kitlesel örgütlenmeleri, 12 Eylül karşısında kağıt gibi dağıldılar. Bu dağılma ve tasfiyecilik, dışarda olduğu gibi içerde, işkencehanelerde, cezaevlerinde de devam etti ve işçi sınıfı ve emekçilerle devrimci güçlerin arasına kama gibi girdi.

12 Eylül’de vahşetin doruğu Diyarbakır zindanlarıydı. Binlerce Kürt yurtseverin doldurulduğu zindanlarda teslimiyetin sökülüp atılabilmesi, günlük fiili direnişler düzlemine çıkılabilmesi için ölüm oruçları ve cezaevi kitlesine devrimci onurun hiçbir koşulda çiğnetilemeyeceğini gösteren eylemler gerekiyordu. 1981 açlık grevi, 1982 Newroz’unu “Dörtler”in bedenlerini tutuşturarak karşılaması ve 1982 Ölüm Orucu bunun örnekleri oldular.

İstanbul cezaevlerinde de devrimci kitleleri kanser gibi sarmaya başlayan teslimiyetçi politikalara ve ruh haline karşı bedenlerin namluya sürülmesi zorunlu hale geldi. TİKB ve Devrimci Sol tarafından tek tip elbise saldırısına ve sistematik hale gelen işkencelere son verilmesi talepleriyle gerçekleştirilen ölüm orucu, 75 gün sürdü. Yine birkaç yıl süren fiili mücadeleler sayesinde tek tip elbise giyme zorunluluğu kaldırıldı; görüş, havalandırma, iletişim, gazete gibi en temel insani hakların gaspedilmesine kerte kerte son verildi. 1984 Ölüm Orucu Direnişi, Fatih, Apo, Hasan ve Haydar’ın… şahsında 12 Eylülcülere zorbalıklarının sınırının devrimci militan irade olduğunu bir kez daha göstermekle kalmadı. Aynı zamanda devrimci tutsaklarla devlet arasında günlük fiili mücadelelerle beslenerek cezaevlerinde 1990’lı yıllara dek süren ve ancak 19 Aralık katliamıyla son verilebilen bir denge durumunu yarattı.

12 Eylül sonrasında işçi hareketinde 1985 Netaş grevi, sendikal kıpırtılar ve ilk öğrenci örgütlenme ve eylemleriyle birlikte nispi bir hareketlenme başladı. Bu hareketlenme, 1989 Bahar Eylemleri ve 1990 Zonguldak madenci yürüyüşüyle doruğuna ulaştıktan sonra durağanlaştı. Bu dönem içerisinde Kürt ulusal hareketinin yükselişi rejimi zorlamasına, emekçi memur hareketi kitlesel bir dinamik olarak ortaya çıkmasına, büyük metropollerin semtlerinde kent yoksullarının bir kesiminde Türkiye devrimci hareketinin geleneksel çizgisiyle uyum içerisinde antifaşizm eksenli eylemleri gelişmesine rağmen, devrimci hareketin bütününün gözden kaçırdığı bir olgu yaşanmaktaydı. İşçi sınıfı çok daha büyük bir dalga ile, emperyalist-kapitalist sistemin içsel dönüşümünün bir gereği olan ve revizyonizmin çöküşünden de istim alan dünya çapındaki neoliberal saldırı karşı karşıyaydı. Bugün büyük oranda tamamlanmış özelleştirmelere hız verildi; işçi sınıfını güvencesiz, örgütsüz, tamamen çıplak işgücü haline getirmenin en önemli adımlarından biri olan taşeronlaştırma sendikalı işyerlerinden başlayarak ilerledi. Tekelci burjuvazi, azımsanmayacak bir yol alarak, üretimin teknik temelini ve organizasyon biçimini yenilemeye girişti; sendika ağalarından güç alıp faşist zorbalığa da yaslanarak, işçi hareketini kontrol edilebilirlik sınırlarında tutmayı başardı.

İşçi sınıfı ve emekçi kitleler, ciddi güç kayıplarına karşın, 1994 krizinin bedeline karşı nispi de olsa harekete geçtiler. Ücretlerin bastırılması, mesainin 12 saate çıkarılması, sendikal ve diğer demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılmamış oluşu, emekçi semtlerinde sivil faşist hareketlenmelerle birlikte bir yığın oluşturdu. İşçi sınıfı, 1995 yılında Bayram Meral şahsında burjuvazinin saldırılarına karşı önünü tıkayan Türk-İş’i protesto etti; Bayram Meral -Tekgıda-İş ağası Mustafa Türkel’in bara sığınması gibi- ağaca çıkmak zorunda kaldı. Bir kontrgerilla saldırısı olduğu çoktan deşifre olan Gazi katliamı bu süreçte gerçekleşti. Saldırının sonrası kontrgerilla tarafından Alevi-Sünni çatışması şeklinde dizayn edilmesine rağmen tepki devlete yöneltildi ve Gazi Antifaşist Halk Direnişi kazanıldı. Onun da istimiyle, 1 Mayıs 1996’da kürsü işgal edildi.

Bu dönemde, TÜSİAD’dan başlayarak tekelci burjuvazi, yekvücut halde olmasa da 12 Eylül anayasası, Kürt sorunu gibi bir dizi konudaki raporlarıyla siyaset ve toplum mühendisliğine girişti. Kürt ulusal hareketinin devletin Kürt politikasını işlemez hale getirmesiyle de sınırlı kalmaksızın, faşist devlet aygıtının, faşist tek tipleştirmenin daha yüksek bir artıdeğer sömürüsü için yetersizliği, burjuvazinin gündemine girmeye -bir “yol haritası” kesinliği ve bütünlüğü taşımamakla birlikte- başlamıştı. Devrimci hareket ise, en ileri kesimleri dahil bu sürecin bilincinde olmanın, yeni koşullara uygun talepler, mücadele örgütlenmeleri ve biçimleri, sloganları geliştirmenin çok uzağındaydı. Devrimci demokratik ufuk kısırlığı, devrimci hareket üzerindeki baskı ve saldırılar, yenilen operasyonlar ve ara sınıfların çözülmekte oluşu ile birlikte kendi limitini doldurmaktaydı.

1996 1 Mayıs’ında karşısında yığınsal bir işçi sınıfı gücünü değil fakat özellikle semtlerde yoğunlaşmış antifaşist devrimci hareketi bulan karşıdevrim, hızlı operasyonlarla hareketteki nispi yükselişi kırmaya girişti. Devrimci hareketin siyasal karakterine uygun tarzda çoğu işsiz, kent yoksulu gençlere dayalı kitle temelini dağıtmak zor olmadı. Aynı hızla, daha öncesinde Buca ve Ümraniye katliamlarıyla zorladığı cezaevlerindeki denge durumunu tümden bozmak için topyekun bir saldırı başlattı. Dört yıl sonraki F tipi cezaevi saldırısının işaret fişeği olan bu hamle, cezaevlerinde kitlesel bir direnişle karşılandı. Kıran kırana yürütülen savaşımın muhatabı Refahyol hükümetiydi. Sonraları “düz ovada siyaset” çağrısı yapn Adalet Bakanı katil Mehmet Ağar’ın çıkardığı genelgeye karşı başlayan açlık grevi sırasında yapılan hükümet değişikliğiyle Adalet Bakanı Şevket Kazan oldu.

Devrimci tutsaklar, karşılarına çıkarılan yeni saldırı ekibine militanca karşı koydular. 69 gün süren kavga, TİKB tarafından kitlesel süresiz açlık grevi ve diğer örgütlerce ölüm orucu şeklinde yürütüldü. İşçi sınıfı saflarından yetişen TİKB MÖK üyesi Tahsin Yılmaz, Genç Komünar Hicabi Küçük, TİKB militanı Osman Akgün; DHKP/C militanları Altan Berdan Kerimgiller, İlginç Özkeskin, Müjdat Yanat, Yemliha Kaya, Ayçe İdil Erkmen; TKP (ML) militanları Aygün Uğur, Ali Ayata ve Hayati Can ve MLKP MK üyesi Hüseyin Demircioğlu ile birlikte “Ölümü yenenleri kimse yenemez! Bedel ödedik bedel ödeteceğiz!” sloganlarının ateşleyicisi oldular!

14. yılında!

Süresiz açlık grevleri, ölüm oruçları antifaşist mücadelenin dorukları, devrimci iradenin zafer günleri olarak tarihte her zaman yerlerini koruyacaklar. O kavgada ölümsüzleşenler, işçi ve emekçilere bileklerini düşmana asla büktürmemeyi, sınıfa karşı sınıf ruhuyla davranmayı, eğilmektense kırılmayı öğretmeye devam edecekler. Devrimci gelecek duygusunu!

Bugün, bu büyük mücadelenin 14. yılında, karşıdevrimci teröre boyun eğmeyenleri yaşatmanın, faşizme karşı “halkın mücadelesi” dokulu demokratik taleplere gömülü kalmaktan değil, komünist devrimci iradeyi çok daha etkinleşen sermaye egemenliğine karşı işçi sınıfının sosyalist demokrasisi için kuşanmaktan geçtiği ve ancak bu iradeyle ilerleyebilecekleri bilinciyle yollarına devam edecekler!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*